|
Arthur Rimbaud (1854-1891)
Sesliler
A kara E ak,İ al,U Yeşil,O mavi:sesliler, Diyeceğim bir gün gizli doğumlarınızı da: Karanlık koylara,kara sineklere benzer A, O amansız pis kokular üstünde fır dönerler,
Kır çiçeği,buhar,çadır beyazlığında E’ler, Benzer dik buzullarmızrağına,ak krallara; Gülüşüne İ,o güzelim,kızıl dudakların,kana, O pişman sarhoşluklar içindeki,o öfkeler;
Çevreler U,yeşil denizlerin çalkantısı, Sessizliği onca otlakların,yüz kırırşıklıklarının Bastığı simyanın geniş alınlara damgasını;
Kutsal Borazan O,yaban çığlıklar,gürültüler, Meleklerden,acunlardan geçmiş sessizlikler: Sen ey Omega,ey o mor ışını Gözlerinin
(Çev::İlhan Berk)
Sayıklamalar
Söz Simyası
En Yüksek Kulenin Türküsü
Dönmeli,geri dönmeli, O sevdalar çağı
Dayandım nasıl da Unutamam bir daha artık, O korkular,kaygılardı Uçup gitti göklere. Bir belalı susuzluk Karartıyor damarlarımı.
Dönmeli,geri gelmeli, O sevdalar çağı.
Bir çayır gibi tıpkı Unutulmuş bir kıyıda, Karamukların,günlüklerin, Çiçek açıp büyüdüğü, O yabanıl uğultusunda Korkunç pis sineklerin.
Dönmeli,geri gelmeli, O Sevdalar çağı
Ey mevsimler,ey şatolar! Deyin kusursuz kim var!
Ben de herkes gibi tuttum Büyülü mutluluğu denedim.
Selam Galya horozuna selam Selam her ötüşüne selam.
Hevesten arzudan oldum: Görün sıfırı tükettim.
Yedi bitirdi bu büyü beni Takat komadı yok etti.
Ey mevsimler,şatolar ey!
Sıvışma satı,yazık! Ölüm satıdır artık. Ey mevsimler,şatolar ey!
(Çev.: İlhan Berk)
Güneş ve Ten
Derin sevgilerin, yaşamın ocağı, Güneş Baygın toprağı kızgın bir aşkla öpen ateş, Vadide uzanınca insan görüp yaşıyor Gelinlik kız gibi toprak kanla taşıyor; Bir elin kaldırdığı geniş göğüslerinden Akıyor tanrısal aşk,akıyor kadınsal ten, Köpürmüş besi suyu, ışıklar var içinde, Nice can hücreleri kaynaşıyor içinde!
Ey Doğa’nın Anası!
-Ey Venüs, ey Tanrıça!
Nerde eski çağların gençliği, kutsal ece, O peri kızlarının öptüğü nilüferler, Ağaçları kemirip duran yarı tanrılar! Kösnülü satyre’ler yok, kır tanrıçaları yok, Irmağın dalgaları o besi suları yok. Pan’ın damarlarına koca bir evren sunan, Teke ayaklarında toprağı canlandıran O yeşil ağaçların kırmızı kanı nerde? Kuş seslsri, göklerin altından perde perde Dalların arasından seviyi şakıyordu, Toprak içini diri Doğa’ya döküyordu; Orda mavi Okyanus ve kuşlar cıvıldayan Dilsiz dallar, toprak, beşiğimizi sallayan Tanrıyla kucaklaşan bütün hayvanlar orda! Nerde geçmiş zamanlar?Bereket Ana nerde? Derler ki, bir zamanlar yüce bir insan vardı, Tunç arabalarıyla nice kentler aşardı. Emerdi Bereket’in memelerini insan Küçük bir çocuk gibi kucağında oynarken. Tanrıça ak sütünü cömertçe sunuyordu, -Eskiden temiz, tatlı, güçlü bir insan vardı.
Yazık! Şimdi bir şeyler bildiğini sanıyor Oysa kör, sağır, dilsiz, sürekli aldanıyor. -Yine de tanrılardan, tanrılardan çok yüce, İnsan Kral, Tanrıdır, betiğine gelince; Aşktır. Ah! Kana kana içseydi o gözeden, Tanrıların anası Kibele’nin memesinden; Ve ten çiçeklerinin kokusuyla arınmış Masmavi dalgaların aydınlığında yunmuş Köpüklerin yüzdüğü gülpembe göbeğini Durgun sulara yayan ölümsüz Asterté’yi Terk etmeseydi keşke. O iri gözlü, kara Göklerin Tanrıçası Asterté buyurunca Şakırdı ağaçlarda bülbül,yüreklerde aşk!
Tek sensin, Kutsal Ana, inandığım tanrı, tek. Mavi Afrodit! Şimdi yollar dikenli, çalı Öbür Tanrı haçını boynumuza takalı; Ten, Mermer, Çiçek, Venüs, sana inanıyorum! -İnsan üzgün ve çirkin. Giysiler, sanıyorum Çıplaklığını değil, saflığını örtüyor, Tanrısal bedenini gizleyip kirletiyor. Olimpos dağlarının kayaları gibi dik İnsan bir köle oldu, başı haçlara eğik! Ki solgun kemikleri ölümden sonra bile O ilk güzelliğine saygısız şekli ile Yaşamak sevdasında.-Yücelsin diye erkek, Yükselebilsin diye sonsuz seviye erkek, Toprağımız, mayamız Kadın sararıp soldu, Zincirlere vurulup Tanrıya sunak oldu. “Kadın mıyım, neyim ben, çoktan unuttum” diyor. Bu kepazeliğe kargalar bile gülüyor -Ey tatlı, yüce Venüs, n’olur bizi bağışla!
Geçmiş çağlar yeniden gelebilse bir daha! -Çünkü görevlerini bitirdi artık insan, Yorgun düştü putları kırıp parçalamaktan! Tüm Tanrılardan özgür, yeniden dirilecek, “Madem göklerden geldim, gökler nerde” diyecek. Ve ölümsüz, yenilmez önderimiz, Düşünce Yeraltındaki tanrı, yeryüzüne çıkınca Tutsaklığın düşmanı, tüm korkulardan uzak Düşünce, zincirleri kırmaya başlasın, bak Çivisini çakacak göklerin her katına Son verecek Tanrının göksel saltanatına. Düşünce, diyeceksin, benim tek Kurtarıcım; -Denizlerin bağrında, görkemli, altın Bacım, Büyük Evrene büyük sevgiyi sunacaksın, Koca bir çalgı gibi Dünyamız titreşecek, Haz dolu bir öpüşle kendisinden geçecek. Güçlü insan, kucakla, mutsuzları sevindir!
-Dünya aşka susamış, susuzluğunu dindir. .....................
(İnsan, özgür, görkemli başını kaldırdı, bak O ilk güzelliğimiz nasıl ışıldayacak! Dize gelecek tanrı, sunağında bedenin. İçinde yaşadığı bir zaman kesitinin Armağanıyla mutlu, hüznüyle solgun insan Her şeyi bilmek , görmek istiyor, usanmadan -Düşünce, ki çağlardan beri gemlenen kısrak Şaha kalkıp Neden’in nedenini soracak. İnsan inanca özgür düşünceyle kavuşur, Öğrenmeye çalışır, inceler, sorar durur, -Gökler neden dilsizdir, uzay içinde ne var? Ve neden kumlar gibi kaynaşıyor yıldızlar? Yükselsek, hep yükselsek göklere, doruklara Çoban’a rastlar mıydık korkunç sonsuzluklarda İnsan yığınlarını sürüler gibi güden? Ezgileri bir sesin, çağlardır sürüp giden Sarsar mıydı boşluğun sardığı dünyaları? -Peki ama, gerçeği görebilir mi İnsan? Gördüm: İnanıyorum diyebilir mi İnsan? Ya düşler düşüncenin sesinden güçlü ise? Çok kısaysa bu yaşam, insan erken geldiyse? Bu bilmecenin gizi bilinir mi, nerdedir? Belki batan bir gemi gibi Denizlerdedir: Hücre çekirdekleri, Kalıtımlar, Tohumlar Kocaman bir Potanın içinde bekliyorlar. Sıvayıp kollarını hamarat Doğa Ana, Niyetli mi insanı yeniden yaratmaya Başaklarda büyütmek, güllerde sevmek için?.. Hiçbir şey bilmiyoruz!..Ne nasıl olmuş, niçin? Bilgisizlik, kuruntu, sarmış kuşatmış bizi Kara bir cübbe gibi, soldurmuş tenimizi! Ana rahminden düşen insan maymunlarız biz Saklamış sonsuzluğu bizden yorgun usumuz! Öğrenmek istiyoruz:-Kuşkular “hayır” diyor, Kara kanatları üstümüze geriyor... -Kaçıyor uzaklara soluk soluğa ufuk!...
.........................
Kavuşturmuş kollarını ayakta ve dimdik Duruyor İnsan şimdi, gök perdesi açılmış, Artık ne bilinmeyen, ne de gizemler kalmış! İnsan şarkı söylüyor... şarkı söylüyor orman Ezgiler yükseliyor ırmağın sularından. Bir mutlu şarkıdır bu, ışığa, güne gülen -Bu aşktır! Bu aşktır hey! Bu kurtuluştur gelen!..) ...................... Yeniden doğan ülkü, ey yüceliği tenin Ey kızıl taçlı şafak, utkusu düşüncenin, Küçük Eros, Kallipyge, donanıyor karlarla. Kadınlar ve çiçekler güzel ayaklarında Dizleriniz dibinde açılıp yeşerecek Tanrılar, Oğulları sizlere baş eğecek! -Ey büyük Ariadne, güneş altında, beyaz Kıyılara hüznünü hıçkıran avaz avaz , Görünce kaçan Theseus’un ak yelkenini Sen ey tatlı, ergen kız, geceler nasıl seni İncitti? Konuşma, sus! Kara üzüm nakışlı Altın arabasında Lysios, çatık kaşlı, Kösnülü kaplanlara ve panterlerle kızıl, Frikya kırlarında geziyor usul usul, Masmavi ırmakların kıyısında kayıyor Karanlık köpükleri kırmızıya boyuyor. -Zeus, Boğa, boynunda Europa çırılçıplak Küçük bir çocuk gibi sarmış kollarını bak Tanrı’nın dalgalarla titreyen sert boynuna, Bırakmış bedenini maviliğin koynuna Sallıyor Zeus onu sularda, beşik gibi, Çevirince yüzüne tanrısal gözlerini Kızın çiçek yanağı sararıyor, soluyor Tül tül ,Zeus’un güçlü alnına yayılıyor, Kapanıyor gözleri kutsal öpücüklerle, Çiçekliyor saçını dalgalar köpüklerle.
-Zakkum ağacı ile geveze lotüslerin Arasına kayıyor hülyalı Kuğu, serin Suların sevgilisi Leda’ya sarılıyor. -Kirpis acayip güzel, dalgalara salıyor İri göğüslerini, yuvarlak, kemer gibi, “Ben bu durgun suların ecesiyim” der gibi Geçiyor usul usul, Kirpis, tanrı bakışlı Kar gibi beyaz karnı, kara köpük nakışlı, -Utku anıtı gibi dimdik, güçlü bedeni, Aslan derisi ile kaplanmış kıllı teni Hayvan Eğiticisi, Harekles gökyüzünde Hışımla ilerliyor bulutların izinde!
Yarı aydınlık yaz gecesinde, çırılçıplak Ayakta, saman gibi solgun, düşler kurarak Ağır dalgası, o uzun, mavi saçlarının Benek benek uçuk alnında, hülyalı, dalgın Köpüğün kızardığı alacakaranlıkta Bakıp duruyor Dryade, sessiz ve sakin ufka. -Ürkek beyaz Selene, tül örtüsünü atmış, Yiğit Endymion’un nazla dizine yatmış, Solgun ay ışığında öpüşüp duruyorlar, -Uzakta, ah uzakta ağlayan bir Kaynak var Pınarlar tanrıçası Nymphe’nin gözyaşıdır bu Köpüklü bir vazoya dayamış da kolunu Ak tenli güzel delikanlıyı düşünüyor, “Sularım, alın onu, ban getirin” diyor. -Gecenin saçlarında serin bir sevda yeli, Karanlık ormanlarda Doğa Ananın eli Ağaçları, dalları yoklarken birer birer, Duruyor ayakta dimdik, korkusuz Mermerler, Şakrak kuşunun alnında yuvalandığı Tanrılar, -Dinliyor Dünyamızı ve İnsanı Tanrılar! 29 nisan 1870
(Çev.:Erdoğan Alkan)
Ofelya
Yıldızların uyuduğu, sessiz, kara Dalgalarda Ofelya iri bir zambak, Yüzüyor duvaklı uzanmış sulara... -Avcı borularının ezgisinde bak.
Bin yıl geçti, Ofelya yine üzgün, Uzun sularda kefen gibi akıyor. Bin yıldır, gündüz gece, deli gönlünün Hüznünü meltem yellerine döküyor.
Açıp sularda salınan tüllerini Beyaz göğüslerini öpüyor rüzgar, Söğütler eğmiş omzuna dallarını Ağlıyor. Uykulu alnında kamışlar.
Yöresinde üzgün nilüferler bazan, Dağıtıyor Ofelya kızılağacın uykusunu, Bir kanat vuruşuyla dallar yuvadan -Salıyor yıldızların altın şarkısını.
Sen ey solgun Ofelya, kar gibi güzel! Sulara gelin oldun ergen çağlarda! -Çünkü Norveç doruklarından esen yel Acı özgürlüğün tadını öğretti sana:
Savuran bir soluk gür perçemlerini Büyüyordu düşlerinin akışında; Dinliyordun Doğa’nın ezgilerini Ağacın, gecelerin yakınışında;
Çünkü boğuk sesi çılgın denizlerin O tatlı, çocuk göğsüne vuruyordu; Bir nisan sabahı, yorgun bir atlı senin Dizlerinde sessizce oturuyordu!
Gök! Aşk! Özgürlük! Bu nasıl düş Deli Kız! Güneş vuran kar gibi eriyip gittin; Konuşma, sus! Seviyi bizlere dilsiz O mavi gözlerinle çoktan öğrettin!
-Ve diyor ki Ozan: Aydın gecelerde Ofelyam çiçekler devşiriyorsun; Hep böyle yüz ak gelinliğinle suda Dalgalar beşiğini sallayıp dursun.
15 Mayıs 1870
(Çev.:Erdoğan Alkan)
Asılmışların Balosu
Darağacı, balıkçıl kuşu, kara İblisin arık şövalyeleri Dans ediyor, dans ediyorlar orda Selahattin’in iskeletleri.
Yüzleri buruşuk, küçük, kara kuklaların Çekmiş sayın Belzebuth ipini, gökyüzünde, Şaklatıp alınlarında bir terlik altını, Oynatıyor, eski bir Noel ezgilerinde!
Kara orglar gibi ince, uzun kollarını Doluyor birbirine çarpışınca kuklalar. Bir zamanlar aksoylu hanımların sardığı Göğüsleri iğrenç bir aşka dokunmadalar.
Hurra! Şen oyuncular, işkembesiz, dertsiz baş! Takla atılabilir, sehpalar öyle uzun! Hop! bilinmesin artık, bu dans mı? ya da savaş? Gıcırdarken kemanı kudurmuş Belzebuth’un
Sert topuklar! ey sandal giyinmeyecek ayak! Hemen hepsi deri gömleklerini sıyırmış: Gizli saklı yanları, artık ayıpları yok. Kafataslarına kar beyaz bir şapka örmüş.
Bu çatlak kafalara sorguç olmuş bir karga O artık çenesinde titriyor bir tutam et: Sanki dolaşıyorlar ölü karanlıkta, Çarpıp karton zırhlara bunca kemikten yiğit.
Esiyor balosuna iskeletlerin poyraz, Darağacı inliyor demirden bir org gibi, Koşuyor ormanlardan aç kurtlar avaz avaz: Gökyüzü andırıyor kızıl bir cehennemi...
Yaslı kabadayılar, hop! sallayın beni de Kırık ellerinizle geçerken sinsi sinsi. Bir aşk tespihi solgun omuriliklerinde: Bura manastır değil, ölüler ülkesidir!
Heey! İşte ortasında ölüler dansının, bak, Sıçrıyor çılgın bir iskelet gökyüzüne, Coşkuyla sürüklenmiş, at gibi şahlanarak, Sanki katı ipi boynunda duyuyor yine,
Çatlayan uyluğunda büzmüş on parmağını Dalgacı gülüşlere benzeyen çığlıklarla, Ve bir soytarı gibi barınağına girip Sıçrıyor kemiklerin şarkılı balosunda.
Darağacı, balıkçıl kuşu, kara, İblisin arık şövalyeleri Dans ediyor, dans ediyorlar orda, Selahattin’in iskeletleri.
(Çev.:Erdoğan Alkan)
Doksaniki Ölüleri
...Yetmişlerin fransızları: bonaparte’çılar, cumhuriyetçiler, 92’lerdeki babalarınızı anımsıyor musunuz, vbg... PAUL DE CASNAGNAC(Le Pays)
Özgürlüğün o güçlü öpücüğüyle solmuş, Doksaniki, doksanüç yılında ölenler, siz İnsanlığın ruhuna ve alnına vurulmuş Boyunduruğu sizler kırıp parçaladınız;
Acı çekerken bile acılarından büyük Yırtık giysilerinde aşkla çarpan yürekler, Ölüm sizi bozkırda topladı höyük höyük Yeni bir savaş için. ey unutulmuş erler!
Kanlarıyla yıkayan kirli büyüklükleri, Sizler; Valmy, Fleurus,İtalya ölüleri Ey milyonlarca İsa, karanlık, tatlı gözlü;
Kralların önünde şimdi başımız eğik, Cumhuriyetle sizi uykulara terk ettik, -Yalnız Bay Cassagnac’lar söylüyor öykünüzü!
(Çev.:Erdoğan Alkan)
Gönlümce Bir Kış
O kıza...
Küçük, pembe, mavi yastıklı kompartımanda Yola çıkacağız bu kış. Çılgın öpücükler yuvarlanacak her yanda İkimiz rahat, başıboş
Akşamın gölgeleri sarkınca pencereden O kutların yüzünü, Ve o kara şeytanları görmemek için, sen Yumacaksın gözünü.
Yanağın kaşınacak. N’oldu, böcek mi sokmuş? Yoo.. çılgın bir örümcek gibi küçük bir öpüş Ensende geziniyor..
Eğip boynunu bana: ”haydi ara” diyorsun, -Bu gezgin örümceği aramak, biliyorsun Tatlı zamanı yiyor.
Kompartmanda 7 ekim 1870
(Çev.:Erdoğan Alkan)
Çapkın Kız
Kahverengi bir salon, cila ve meyva kokan, Kurulmuş koca iskemleye tıkınıyordum, Bir Belçika yemeği, buyursun canı çeken, Yeter ki karnIm doysun, aldırmayıp yiyiyordum,
Rahattım -oh ne güzel çalar saatin sesi- Derken, mutfak açıldı, sürünmüş, sürmelenmiş, Kılık kıyafetine ise biraz boş vermiş, Yanaştı cilvelenip aşevi hizmetçisi.
İstediği tatlı bir öpücüktü sanırım Belçikalı kızları bakışından tanırım, Fazla çatal kaşıkları masadan topladı,
Dudak büktü gülerek çocuk bir yüzle bana: Bastırıp parmağını şeftali yanağına, “Buramı üşütmüşüm, dokun anlarsın “ dedi.
Charleoi Ekim 1870
(Çev.:Erdoğan Alkan)
Çalınmış Yürek
Üzgün yüreğim akıyor gemiye, Bir gevişlik tütün sarması gibi; Çorba artıkları yüzümde niye? Üzgün yüreğim akıyor gemiye; Ya bu kaba saba sözler ne diye? Adamların bu zevzek gülüşleri? Üzgün yüreğim akıyor gemiye Bir gevişlik tütün salyası gibi.
Hep belden aşağı edepsiz laflar Onu nasıl baştan çıkardı, bakın! Dümende de o biçim resimler var, Sevişmeler, kalkmış cinsel organlar... Siz ey beni büyüleyen dalgalar, Alın kirli yüreğimi arıtın Hep belden aşağı edepsiz laflar O’nu nasıl baştan çıkardı, bakın!
Tütünün posası çıktı çıkacak Ey çalınmış yürek n’eyleyeceğim? Ayyaş hıçkırıkları başlayacak, Tütünün posası çıktı çıkacak; Midem boşalıp boşalıp dolacak, Ben ki, yenmiş yutulmuşsa yüreğim, -Tütünün posası çıktı çıkacak- Ey çalınmış yürek n’eyleyeceğim?
Mayıs 1871
(Çev.:Erdoğan Alkan)
Esrik Gemi
Çığırtan Kızılderililer çarmıha germiş, Çakmış kanlı direklere yedekçilerimi; Kendimi özgür Irmaklara kapıp koyvermiş, Gidiyorum...sular alıp götürüyor beni.
Ne İngiliz pamuğu, ne de Felemenk unu, Ne tayfa patırtısı, ne başka derdim kaldı. Bitirdi yedekçiler ahret yolculuğunu, Özlediğim yerlere yelkenlerim açıldı.
Geçen kış öfke ile çalkalanırken sular, Çocuk beyinlerinden daha dilsiz, sağır, ben, Öyle koştum durdum ki Yarımadalar Bu yılmamıştı büyük gürültülerden.
Sabah uyanışımı fırtınalar kutsadı, Mantar gibi, on gece dalgalarda oynadım, Ölüm kervanı sular beni durduramadı, Fenerlerin budala gözlerine bakmadım.
Çocuklar nasıl hazla elmayı ısırırsa, Öyle iştahla doldu çam tekneme yeşil su, Alıp gitti her şeyi; dümen, kanca, ne varsa, Ne kusmuk kaldı ne de mavi şarap tortusu.
Sütbeyazım, yıldızlar akıyor her yanımdan, Denizin Şiirinde yunduğum günden beri. Kemirdiğim yeşil maviliğin solgun, hayran Boşluğuna bazan dalgın bir ölü inerdi.
Orada mavilikler, coşkular ve güneşin Parıltısı, ezgiler bir sönüp bir yanıyor, Telli sazlardan büyük, alkolden daha etkin, Aşkın acı kızıllıkları mayalanıyor!
Bilirim nasıl döğer kıyıları dalgalar, Şafağın güvercinler gibi coştuğu anı, Akıntı ne, hortum ne, gökler nasıl çatırdar, Ben gerçekte yaşadım düşlerde yaşananı.
Gizemli korkularla yüzünde benek benek, Güneşi gördüm,uzun, mor buzlarla ışıldayan, Ve dalgalar gördüm usta oyunculara denk, Ürpertilerini çok uzaklara yansıtan.
Denizin gözlerine yükselen bir öpücük Yeşil geceyi gördüm o büyülü karlarla Nice besi suları ve sarının, mavinin Uyanışını gördüm şarkıcı fosforlarla!
Aylarca, isterik bir hayvan sürüsü gibi Sığ kayalara binen çalkantıyı izledim, Götürsün diye azgın suları, Meryemlerin Nurlu ayaklarından bir yardım beklemedim!
Biliyor musunuz, Florida’ya bindirdim, Deri panter gözler karışmıştı çiçeklere, Ve ebemkuşakları denizlerin ufkunda Dizginlerini çekmişti yeşil sürülere.
Kaynayıp mayalanan dev bataklıklar gördüm, Çürümüştü içinde sazlarla Leviathan! Ortalık sütlimanken yarılan sular gördüm. Nice burgaçlar gördüm enginlikleri yutan!
Buzlar, gümüş güneşler, kor gökler, sedef sular.. Derken dalgalar beni bir körfeze savurdu, Tahtakurularının kemirdiği yılanlar Kara kokularıyla dallardan sarkıyordu!
Görsün isterdim, görsün çocuklar altın pullu Gümüş balıkların o mavi dalgaların! -Salladı beni beyaz köpükler çiçek dilli, Kanadına takıldım tarifsiz rüzgârların.
Kutbun ve karaların yorgun kurbanı deniz Hıçkırınca bazan, tatlı tatlı salınırdım, Ve sundukça sarı dilli çiçeklerini, diz Çökmüş bir kadın gibi öyle kalakalırdım...
Sallanan bir adayım , gidiyorum, bordama Ela gözlü, kavgacı, cırlak kuşlar konuyor, Ölüler var takılmış iplerin arasına, Uykuya yatmak için dalgalara iniyor!
Kasırganın kuş uçmaz enginlere attığı Ben, koyların saçları altında yitik gemi, Bulamaz ne zırhlılar, ne Hanse kadırgaları Esrik su kemiğine dönen iskeletimi;
Duvar gibi kızaran gökyüzünün damını Bendim özgür, tüterek, sisler içinde oyan, Tanınmış ozanlara mavilik yosunları, Ve güneş likenleri, cins reçeller taşıyan.
Denizötesi gökleri sopalarla temmuz Kızgın hunilerin içine çökerttiği an, Üstümde elektrikli aylar, bütün bir yaz, Bendim denizaygırlarıyla çılgınca koşan.
Nasıl da titriyordum elli mil ötelerden Korkunç Canavarları duyumsatınca deniz, Mavi durgunlukların palamarcısıyım ben, O eski Avrupayı ne özledim bilseniz!
Göklerinin kapısı yelkenlere açılan Takımadalar gördüm, yıldız yıldız adalar, Dipsiz gecelerde mi, ey geleceğin Gücü, Uyur, göç edersiniz, ey milyonlarca kuşlar?-
Akşamlar ağlatıyor, ağladım, çok ağladım! Ay ışığı insafsız, güneşler acımasız: Buruk aşklar elinde uyuşup esrik kaldım, Yeter, yarılsın teknem! Alsın beni bu deniz!
Avrupa’da sevdiğim tek su var: kara, soğuk Akıyor yarıklardan, burcu burcu tan vakti Yüzdürüyor diz çökmüş hüzün dolu bir çocuk Kelebek kadar narin kağıttan gemisini
Acılarda çalkalanıp güçsüz düştüm dalgalar! Pamuk tüccarlarına hayır diyor dümenim, Artık benim için ne bayrak ne bandıra var, Bu öfkeli sularda ne de yüzebilirim.
(Çev.:Erdoğan Alkan)
Bottom
Büyük kişiliğim için çok çetindi ya gerçek, yine de kendimi hanımımın evinde buldum; kül rengi mavi, iri bir kuş olmuşum, kanatlarını akşam gölgeleri içinde sürüyerek tavanın silmelerine doğru havalanan. O tapılası mücevher- lerini, teninin başyapıtlarını taşıyan yatağın ayakucunda diş etleri mosmor, göğsünün kılları üzüntüden ağarmış bir ayı azmanı oldum, gözlerim konsoldaki billur, gümüş takımlar- da. Gölge oldu, bir yanar akvaryum oldu her şey. Sabahleyin -kavgacı temmuz şafağıyla- çıktım kırlara: Koca eşek, anırarak, derdimi sopa gibi sallayarak koştum öyle, ta yöre- den Sabin kızları gelip kendilerini göğsüme atıncaya dek.
(Çev: Can Alkor)
Eski
Pan’ın güzelim oğlu! Çiçekler ve salkımlarla taçlı al- nının yöresinde gözlerin, değerli küreler, dönüp duru- yor. Şarap tortusu bulaşık avurtların çöküyor. Işıldıyor dişlerin. Göğsün benziyor gitara, sarışın kollarında çalgı sesleri. Çarpıyor yüreğin çifte cinsin uyuduğu karında. Gezin geceleyin oynatıp tatlı tatlı, o kalçanı, bu kalçanı ve şu bacağını.
(Çev.:Erdoğan Alkan)
Krallık
Güzel bir sabah, tatlı mı tatlı bir halkın içinde, onur- lu bir erkekle bir kadın bağırıyordu genel alanda: “Dost- larım, ece olsun istiyorum bu kadın!” “Ece olmak istiyo- rum!” Gülüyordu ve titriyordu kadın. Ermiş, sınavdan geçmiş dostlara sesleniyordu adam. Karşılıklı kendilerin- den geçiyorlardı. Ve, lâl rengi duvar kağıtlarının evler üstünde yüksel- diği bütün bir sabah, ve palmiye bahçelerinin kıyısında yürüdükleri bir öğlensonrası gerçekten kral oldular.
(Çev.:Erdoğan Alkan)
Cassis Irmağı |