| |

Başlarken, Türk
şiirinin geçen yıl dergilere düşen gölgesini açımlamaya çalıştığım
notlarımdaki dengesiz bakışın bu yıl da beni yönlendirdiğini
söylemeliyim. Yıl içinde dergileri okurken nasıl şiirlere odaklanıp
şairleri veya derginin büyüklüğünü-küçüklüğünü önemsemediysem bu yıl
da notlarımı toparlarken aynı şeyi yapmaya çalıştım. Şairlerin şiir
üzerine yazdıkları böylesi değerlendirmelerin öznellikle malul
olduğundan yakınılır. Bu notları kaleme alırken kendimi şairliğimin
tamamen dışında bir yerde konumlandırmam mümkün olmadığından elbette
notlarda öznelliğin izleri de görülebilecektir. Sonuçta tek kişinin
beğenisinden veya izleniminden söz ediyorsak belli bir ölçüde
öznellik kaçınılmazdır. Özneye çok inanırım, yapılan her türlü
seçmenin çeşitli yönlerden öznellik taşıdığını, taşıması gerektiğini
düşünürüm. Yazanın şair veya eleştirmen olması bu gerçeği
değiştirmez. Yeter ki bu öznellik edebiyat dışı, şiir dışı
etkenlerle sakatlanmış olmasın. Zordur bunu başarabilmek. Ben hem
dergilerde yazarken hem de yıl değerlendirmeleri yaparken bu
zorluğun üstesinden gelmeye çabalıyorum. Yapıp yapamadığıma zamanın
ruhu ve okur karar verecektir elbette; okurun ruhu ve zaman da
denebilir!
Dergilerdeki şiirleri
değerlendirirken geçen yıl olduğu gibi, ustaların şiirlerini de göz
ardı etmemekle birlikte, genç şiire daha çok eğildiğimi belirtmek
isterim. Adları ustaya çıkmış, çeşitli ödüllerle taltif edilmiş de
olsalar şiirleri beni sar(s)madıysa yaşını başını almış şairlerin
dizeleri üzerinde bu sayfalarda pek fazla durmadım. Başka bir
ifadeyle, kötü şiirlere sırf altlarındaki imzadan dolayı hürmet
etmeyi gereksiz buldum. Hürmet, kişiye ve yaşa belki; ama sırf
altındaki imzanın yaşından dolayı şiire hürmet diye bir şeye
inanmıyorum. Bir imzanın şiiri şiir yaptığına değil, şiirin bir
imzayı imza yaptığına inananlardanım. Öte yandan, yine geçen yıl
olduğu gibi, çeşitli platformlarda kendileriyle sert polemiklere
girişmiş olsam da bazı şairlerin beni bir şekilde etkileyen
şiirlerini, nesnellikten uzak düşmemek maksadıyla, bu sayfalardan
uzak tutmadığımın da bilinmesini isterim. Tabii, sırf nesnel
görünmek için böylesi adların kötü şiirlerinden söz etmeyi de
gereksiz buldum. Aslolan hayattır, evet; fakat böyle bir
yıldökümünde aslolan hayat değil şiirdir.
Dergilerde yayımlanan
kendi şiirlerime gelince: Geçen yıl yaptığım gibi bu yıl da 2005’te
yayımladığım şiirlerimi değerlendirme dışı tutup yalnızca
bazılarının künyelerini vermekle yetiniyorum:
“vis carminum”,
Kitap-lık, sayı 80, Şubat 2005 / “Kimseye Yetmeyen Kış”, Varlık,
sayı 1170, Mart 2005 / “Kılıçtan İpeğe Sızı”, Merdiven, sayı 6,
Kasım-Aralık 2005 / Zamanyoluna Kurulan Salıncak”, Mühür, Mart-Nisan
2005 / “Uzun Tarih”, Dize, sayı 113, Mart 2005 / “Ceza ve Suç,
Etken, sayı 3-4, Temmuz-Ağustos-Eylül 2005 / “Sonra Gidilecek Yer”,
Andız, sayı 1 Bahar 2005
Şimdi, 2005 yılının
dergilerindeki şiirlere odaklanabiliriz:
Ada’nın
Kış-Bahar sayısında Yaşar Bedri “Ölüm ve Atlas”ta “ölürsem
erguvanlar ölecek, dağılacak dağların vakti” diyerek bir tufanı
haber verir gibiydi. Emrah P.’nin “Nil ve Rah”ı arsız yangınlardan
dolunay önlerinde şiir bekleyişlere, incinen gölgelerden saklı
kalınan tenlere gidip geliyor, Ercan Yılmaz’ın sözcüklerin çok
anlamlılığından yola çıkarak duygu derinliğiyle kurduğu “Teşbih
Hatası” anne ile oğul arasındaki muğlak kovanda uğulduyordu.
Derginin yıl içinde
yayımladığı iki sayıdan biri olan Yaz sayısı daha kapsamlıydı. Hilmi
Yavuz’un sulara bırakılan bir sandıktan çıkardığı “Çöl ve Kilit”iyle
açılan şiir sayfaları Ali Hikmet’in eski bir depremin sağdığı kalbin
çarpıntılarıyla şekillenen “Şimdi...”siyle, Can Bahadır Yüce’nin
yüzündeki su imgesini aradığı ve sesindeki kış imgesini bulmaya
çalıştığı “Mahşer”iyle, Serkan Ozan Özağaç’ın karanlık ve korku içre
şekillendirdiği “Marie Sophie’nin Varlığı ya da Yokluğu Üzerine: IX”
ile, Emrah P.’nin saçılmış anılarla yarım yarım ve ince ince
kaybolan çocukluğun peşinden gittiği “Uzunca Suyun Ruhu”yla, Nilay
Özer’in istasyonda zamanı çoğalta çoğalta geciktiren tozlu kristal
avizelerden yansıyan iri damlalarla kurduğu “Peron 28”iyle
sürüyordu. Ali Çivril’in “Sürgülü Kilit”i yüzüne vuran simsiyah bir
kamçı olarak geceyi, Ercan Yılmaz’ın “Haziran ve Meridyen”i şarkı ve
sirenlerle çağrılan yazları, Mustafa Fırat’ın “Düş”ü kalbe vurulan
paslı prangaları, Berna Olgaç’ın “Suret”i zamanın derin
çizgilerindeki son sözleri şiire taşıyordu. Erkan Kara’nın “Yol
Üçlemesi” hayattan imgeler ve sözcükler toplayan bir düzyazısal
şiir, Cuma Duymaz’ın “Yolculuk Burcu” gül ve geceyi tartmakla
sözcükleri mülk edinen bir şiirdi. Fuat Çiftçi “Camekân, Peçe”yle
yedeğini koruyan bir ateşe gönül düşürür, insanlığın bir meslek
oluşunun bilinciyle devinirken Onur Caymaz’ın “Kırmızı Yapraklar”ı
kaçırılan gözlerdeki telaşta ve topladığı kırmızı yapraklarda
bulduğu şiiri yaşıyordu. Ersun Çıplak yağmurlu ufku cömert sofra
olarak gördüğü “Mektup”la, Bülent Özcan göğün yorgun yüzünde sessiz
uyuyan ve şairlere dokunan kuşları selamladığı “Ağıtı Yaralı Kuşlar
Konar Alnıma”yla, Mustafa Akar pencereden ay görünce deliren
naftalin kokulu ablaların hüznüyle buluştuğu “Safran”la, İsmail Cem
Doğru ölen her çocuk için bir
çikolata açma inceliğiyle, Ahmet Şenol Alkılıç kendini çifte
uçurumlara salıverme tutkusunu açığa vuran “Aşka Yergi
Sonesi”yle bu sayının öteki şairleri arasındaydı.
2005 ortalarında
yayımına son verilen
Adam Sanat’ın
Ocak (228) sayısında Başaran “Değişiyor İnsanın Boyutları”nda
vahşetin ve barbarlığın yok ettiği medeniyetlere ağıt yakarken,
Şahin Taş sedire bıraktığı kitabı hızlı hızlı okuyan rüzgârın
soluğuyla “Yaz Ayrıntıları” sunuyor, Şubat’ta (229) Salih Bolat geri
alınmış bir sözün üstüne kapanmak için son zambaklara baktığı ve
katırının boynuna sarılıp ağlayan Nietzsche’yi anımsattığı
“Söylenceler” dile getiriyor, Ahmet Özer dünyanın ömrümüze tanık
zamanlarına ve sesimizin sonsuz beyaz sayfalarına “Kar” yağdırıyor.
Nisan’da (231) İlhan Berk yıl içinde yayımlamayı sürdürdüğü
“Sözcükler”in IV. bölümünde bazı sözcüklerin yaralı doğduğunu ileri
sürüyor, Ruşen Hakkı okuyucuyu kördüğümü çözecek atların gem
tutmazca dolaştığı “Gümüş Atlar Müzesi”nde gezdiriyor, Onur Caymaz
aşk ekseninde bitmiş olanla başlamamış olan arasındaki farksızlığı
gösterdiği “Bir S Destanı” okuyor, Eren Aysan her sevişmede yeniden
yaşadığı trafik kazası “Yenilgi”sini dile getiriyor; Mayıs’ta (232)
Cevat Çapan özellikle roman adlarının çağrışımlarından yararlanarak
“Kitap Kapaklarından Kuyruklu Bir Uçurtma” yapıyor, Yücel Kayıran
içimizdeki kapı çalındığında her birimiz buğulu aynalar “Değil
mi”yiz diye soruyor, Ayşen Altay mevsimler üstümüze kapandıkça
yalnızlıklarımızın kırışıksız ve düşsüz büyüdüğünü söylüyordu.
Agora’nın
Ocak-Şubat (41) sayısında Halim Yazıcı “İyi Yolculuklar Tenim”de iç
sızılarını aralayan sislerle şimşeklerin izini sürüyor, Abdullah
Şevki “Uçurumdaki Güller”de ruhun şiire ve tene sunduğu şaibeli
yalnızlığa odaklanıyor; Mart-Nisan’da (42) Kâzım Şahin kuşların
yapraklara girip çıktığı saatlerde suskunluğu bozulan ağaçlarda
“Uyum” arıyor, Mehmet Genç “Ömrüm’ün Kareleri”nde kölelerin umuduna
ve efendilerin tanrılarına işaret ediyor, Ahmet Bahçevan başucundaki
ölü şairlere bakarak sonsuza bölünmeyi öğrenmeden “Tipi”yi
yaşıyordu. Mayıs-Haziran’da (43) Muzaffer Kale dağlardan
bakıldığında keman olarak toplanan kasabalara “Yeni Yılınız Kutlu
Olsan” derken, Adnan Satıcı “Uzak Bir Ülkedir Gülmek”te bir zamanlar
bilimine vakıf olduğu sevdanın damarlarında yarattığı genişliği
şiirleştiriyor, İhsan Topçu “Bir Sözcükle Söyleşi”de ozanların yol
ve sözcük ustası olduklarını belirliyor, Halide Yıldırım “Kar(s)
Kar(s)”ta benim imgelemimde özel yerleri olan “kış” ve “kar”a
odaklanıyordu: “yaşadığım yere kar/mecbur, kar yağmalı”.
Eylül-Ekim’de (44) Çiğdem Sezer sessizliği dağıtamayan yolcuların
bıraktığı “Leke”nin, Asuman Susam derinlere yaptığı yolculukta
kendisini değiştiren “Beyaz Koridor”un; Kasım-Aralık’ta (45) Hüseyin
Peker aynı geminin yolcuları olan kenar mahalle sakinlerinin
hayatlarındaki “Siyah Benek”in, Kâzım Şahin her tarafı kuş
sesleriyle doldurulmuş kâğıtlardaki “Saydam Çığlık”ın, Tahir Abacı
üşüyen rapsodiler eşliğinde sözcüklere yüklediği ikili anlamla rüya
kadar uyanık olma çağrısını taşıyan “Kapalı Hava”nın, Serkan Engin
sokağın seyir defterine işlenen “İtirazlı İşporta”nın şiirini
yazıyordu.
Akatalpa
yıl içinde kitap eleştirileriyle, Yusuf Erten’in günümüz Türk
şiirinin iklimini sorgulayan zekice denemeleriyle, sayfalarda yer
bulan nitelikli şiirlerle taşranın merkezinde konumlanan dergilerden
biriydi. Ocak (61) sayısında Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin duayeni
Dağlarca yuvarlağın içini ve dışını ölçtüğü diyalojik söylemli
şiirinde insanın yuvarlağın dışında olması talihine değinerek
“Yaşamanın Ulaşacağı” yeri gösteriyor, Özlem Tezcan Dertsiz
çiçeklerin daha yavaş açmasını dileyip freni patlamış şehrin
yavaşlamasını isteyerek “Hız Çağı”na itiraz ediyor, Hilmi Haşal
ateşböcekleri ve denizkuşlarında varlığını duyumsadığı kadının
çevresinde dönerek “kıyı” izleğine odaklandığı serinin şiirlerinden
birinde “Kıyı Ateşi”ni yakıyordu. İlhan Kemal başka dergilerde de
yayımladığı belli bir biçime dayanan ve kağşamış aşkı, ıssızlığa
alışkın olmayı, ufuk çizgisinde kurulan tahtı anlattığı “Mağmum”la
gamlarda derinleşiyor, İsmail Cem “Yeniden”le zamanı geri sarmanın
şifalı eğilimine kendini kaptırıyordu. Şubat (62) sayısında Şeref
Bilsel’in harflerin bakışımlı duruşlarından yola çıkan bir başlığa
sahip “Ney ve Yen”i mermere çarpan kelebekten ney sesi beklemenin,
Vural Uzundağ imzalı “Hanımeli” döküntü mahzenlerin yasakları olan
hayallerin, Salih Mercanoğlu’nun “Kısa Mesafe”si taşrada hayata
dahil olamayıp eve kapanmanın, Mehmet Sadık Kırımlı’nın “Islık”ı
dildeki hece burkulmalarının şiiriydi.
Mart’ta (63) Hilmi
Haşal’ın “kıyı” izleğini sürdüren şiirlerinden biri olan “Kıyı
Kehaneti” cenneti ararken cehennemi bulmanın diyalektiğiyle
biçimleniyor, Serdar Ünver’in “Yoklar Şimdi”si koca denizi ötelere
itiyor, Gonca Özmen’in “Uğultu”su sonsuz yitime varmak için bir ses
arıyor, Efe Murad “Yanlışlıkla Arka Balkonun Işığını Açık Unuttum”da
bir eve balkondan girip de her ihtimale karşı kapıyı açıp kapatan
çocukluğunu özlüyor, Özlem Tezcan “Gam” dizisinden yayımladığı
“Do”da nafile bulutsuzluk nehrine dalıyordu. Dertsiz, bu serinin
şiirlerini derginin sonraki sayılarında yayımlamayı sürdürdü ve
serinin son “Do”sunu Aralık’ta seslendirdi. Nisan (64) sayısında
Betül Yazıcı “Karanlıkta Dans”la şiirin gelecek güzel günler için
oluşunun altını çizerken Mayıs (65) sayısında Hüseyin Ferhad “Levh-i
Mahfuz” dosyasından yayımladığı şiirleriyle binyılların diri sesini
sayfaya düşürüyor ve okuru bu sesin peşine düşürüyordu: “Kocadın mı
gri abdal / sesin âheste gelir, / cemi cümleden sakladığın o formül
/ o denklem de nedir”. İlyas Tunç’un “Kan-Dil”i imgelerin geceden
gelişini, Çiğdem Sezer’in incelikli “Yaşa(ma)mak”ı esneyen bir
ağacın ağzından gökyüzünün görünüşünü, Uğur Bilmiş’in “Korkunç”u
imgeyi taşlayan çocukların ürkütücülüğünü, Bahri Çokkardeş’in
“Mağara Yazgıları” sonsuzluğun önündeki keder yüzlü atlıların mağara
yazgılarını, Nuri Demirci’nin “Kırlangıçotu” kapısında ateşler
yaktığı kaleye sığmayan şehri anlatıyordu: “Yürürmüş meğer
kırlangıçotu: İşte, gittin / Bitirmek istediğin gibi başladın
kitabına / Kapısında ateşler yaktığın kaleye sığmadı şehrin”.
Haziran’da (66) Cihan Oğuz “Çınardan Dökülen Kırk İki Yaprak”ta
içinde gezinen yedek bulutu gözlerinde saklıyor, Celâl Soycan “Tanık
ve Kefil”de kendi hayaline gönül indirip tanık oluyor, Yunus Koray
“Bir Şairden Bir Şaire”yle dizelerinden masallar gelip geçen bir
şairin hüznünü sağaltmaya çalışıyordu. Temmuz’da (67) yine Yunus
Koray’ın “Kedili Kadın”ı dikkat çekiyordu: “Karlı gecede gökyüzünü /
Gezdiren bir kadın bu ellerinde.” Hüseyin Ferhad’ın “Levh-i
Mahfuz”dan yayımladığı yeni şiirler şairin geniş ve derinlikli
bakışının göstergesi olarak sayfaya düşmüştü: “Geçtiğim köprüleri
yık, yürüdüğüm yolları sür / hiçbir emare kalmasın krallığımdan, /
gidiyorum işte paldır küldür / şahsıma münhasır cehenneme”. Sina
Akyol’un “Sekiz Ağır Söz”ü aslında hafif görülen dünyevi ağırlıkları
kesik ve coşkulu soluklarıyla anlatıyordu: “gördüm seni / cânım
kurt: / ben elmayı düşlerken”.
Ağustos’ta (68) Melih
Elhan “avucunda çiziliyken / yürüyeceği yolun haritası / yağmur
damlalarına / uydurup adımlarını / baştan çıkmayı deniyor”
dizeleriyle başladığı “Gezgin”le, Hilmi Haşal “Suya bak, sudaki
yazının titrek inci sesine / sızı koyağına yerkürenin, beyaz aksine
bak” dizeleriyle başladığı “Kıyı Sürçmesi”yle, Betül Tarıman “kimse
kendi değildir / bu ruh da benim değildir” iddiasıyla yola çıktığı
“Şair Nef’i Sokağı”yla, Arzu K. Ayçiçek çocukların “yoksulluğun
gölgesinde akşamdan kalma yalnızlıkları”na eğildiği “Uçurum
Çocukları”yla, Ali Eryüksel “meçhule akan çıplak nehir / bıçak gibi
soydu gövdeyi” erotizminin biçimlendirdiği “Mum”la okurun
imgeleminde yer etti. Eylül (69) sayısı Nuri Demirci’nin “Kamış”
şiiriyle açılıyordu: “Mevsim ince boyunlu ve hayat / Bir parmak
kalınlığında / Dizlerimize sokulan ay ışığı / Ve ayaklarımızı
soktuğumuz unutulmuş su / İtiyor bizi gökyüzüne doğru”. Aynı sayıda
Doğan Ergül’ün “South Amerika”sı zehirli sularında kamaştığı bir
erotizmi sözcüklerle canlandırıyordu. Ekim’de (70) Osman Serhat
Erkekli “Şarap”ta aşkın değil çocuğun, üzümün değil şarabın
gerçekliğine işaret ediyor, Melih Elhan “Su Damlası”nda saatini
durgun sulara karşı yürüyen zamana gösteriyor, İrfan Yıldız “Sessiz
Sevgi”de aynı sessizlikle sürüp giderek boşluklarda yaşatılan
sevgiyi anlatıyor, Emre Gümüşdoğan “Göl Mevsimi”nde teninde ay
kiriyle gölle başbaşa kalışını dillendiriyordu. Kasım (71) sayısında
Tahir Abacı “Yüz Küçük Şiir” dosyasından yayımladığı “Saba” ve
“Buğday”la genzi bastırılmış sabahların ve ekmek olmaya ayrılmış
buğdayın çimlenişindeki yaşam tutkusuna eğilirken, Hayriye Ersöz
“Sizin Sayılarınız Benim Kelimelerim Vardı”yla başkalarının
sokağında boğulmanın acısını ve pusuya eğilimli düşlerdeki şehvetli
diş izlerini şiirleştiriyor, Şükrü Sever “Geçmiş”le kentin
karmaşasından sesler ve geçmişin tozlanmış anılarından görüntüler
topluyor, Ahmet Özbek “Son Ad Son Ada”da kanadı kırık gemilere
çalkantılı limanları yakıştırıyor, Serdar Ünver yok’lara yeni
“Kapı”lar açıyor, Bülent Keçeli “İmge Tavaf”ta söz’de dönüşünün
olduğu kadar söz’e dönüşünün işaretlerini veriyor, Sadık Yaşar “Yüz
Faciadır”da yüzünü zamansız sözcüklerle yazılmış bir mektup olarak
görüyordu. Aralık’ta (72) Mitat Çelik biri kendinden ayrılmış üç
kişinin “Veda”sındaki ateşi ve üşümeyi duyuruyor, Zeynep Işıl
çıtkırılacak bilekler gibi ince kapılardan geçmenin “Zaman
Buhranı”nı yaşatıyor, Bahri Çokkardeş orman gürültüleri içinde
büyüyen yalnızlık gerilimlerinin “Gül Gölgesi”yle yansımalarını
anımsatıyordu.
Andız’ın
Bahar (1) sayısında A. Uğur Olgar’ın “yatay simetrik yapı”yla
oluşturduğu “Şiirin Gece Yarısını Biz Yazdık”ı güney balkonundan
sarkıtılan ırmağa bakan şairin esin saatlerini ele vermesiyle, Ali
F. Bilir’in “Sessiz”i çocuklukta ırmağa atılan taşı arayışıyla,
Celal İnal’in “Çocukluktan”ı sessizliği paylaşan bilgeleri
anımsatmasıyla yazıldı şiirin sayfalarına. Yaz (2) sayısında küçük
İskender’in temas halinde bir dalgınlığın konçertosunu dinlettiği
“Yüzüm Hipotenüsüm”ü, Hasan Güneş’in harcanan çığlıkların beynimizde
paslanan “Vidalar”a dönüşmesini anlattığı şiiri, Mehmet Şükrü K.’nın
zehir sunucu kadınlar tarafından öpülmeyi istediği “Paltolu Ruh: I.
Tablet”i, Adil Okay’ın erotizmin derinliklerinde cesaretle dolaşan
“Güneş ve Kadın”ı dikkat çekiciydi. Güz (3) sayısında Bedriye
Korkankorkmaz boşluğa düşen su damlalarının içe dokunuşunu,
yaşlandıkça konuşmayı unutuşunu “Nasıl Anlatsam” diye soruyor, Ümit
Sarıaslan eski yollardaki teker izleriyle şiiri “Takas” ediyordu.
Aralık (4) sayısında Hüseyin Alemdar “Tenha Taflan” şiirinde şair
Azer Yaran’a içli bir ağıt yakar ve Muzaffer Kale kış ağacının
dallarında kilitli binlerce yapraktan “Yardım” isterken, Sadık Yaşar
“Şeytanın Saçları Yok”ta sefaletin babaları ağzından öldürdüğünü
söylüyordu.
Berfin Bahar’ın
Şubat (84) sayısında Mehmet Şükrü Kaplan’ın “Gizyazı”sı iki
cenazenin acısıyla hayata atılan gemici düğümü; Mart’ta (85) Aziz
Kemal Hızıroğlu’nun “İnanç”ı karanlıktan yana metruk avize; Mayıs’ta
(87) Nergiz Ağdatlı’nın “Topluyorum Bakışlarımı” şiiri ise yüzünün
aynasında başkalarını gören birinin dağılmış eşyalardan bakışlarını
toplama telaşı olarak dikkat çekti. Haziran’da (88) şiirimizin
yaşayan devi Dağlarca’nın yıl içinde yayımladığı toplantı izlekli
şiirlerinden biri olan “İnsan” yarısı gece yarısı gündüz olan bir
kalabalığı betimliyor; Eylül’de (91) Abdullah Şevki’nin söylediği
“Kardeşlik ve Orman” türküsü tanış çıkan boşluktaki rüzgârla
yürüyor, Sedat Umran’ın ipin kopacağını düşünmeden salladığı “Garip
Salıncak” bu rüzgâra eşlik ediyordu. Ekim’de (92) H. Hüseyin Yalvaç
kendini martı sanan “Üç Ala Karga”nın ironik öyküsünü anlatırken, A.
Uğur Olgar vakte ve kadınlara “Serzeniş”te bulunuyordu.
Bir Nokta’nın
Ocak (36) sayısında Mahmut Avcı’nın “Ayna Zamanı” ayrılıklardan
başkasına sığmayan eski ve yeni zamanlara değiniyor, Mürsel Sönmez
“Gülün Halleri”nde masanın üzerinden apansız kaybolan ve düşüp
parçalanan vazoyla gül arasındaki ilişkiye eğiliyor, Mart’ta (38)
Resul Tamgüç “Sabah” vakti biriktirdiği acı suları sayfaya serpiyor,
Hasip Bingöl “Sancılar Çölde Başlar”da tarihin kımıldanış
dönemleriyle çöl arasında şaşırtıcı bir bağ kuruyor, Mayıs’ta (40)
M. Davut Yücel “İç İçe”de ben’lere misafir oluyor, Haziran’da (41)
Nurettin Durman “Sevgili Kasidesi”nde sevgilinin evinden çalınan
sırların hırsızını ifşa ediyor, Sıddık Ertaş “Çağrı”da yaşamanın
kazaya kalmaması dileğinde bulunuyor, Mürsel Sönmez “Dile
Gelmeler”de uzaklıkla yakınlık arasındaki trajikliği sorguluyordu.
Derginin Temmuz (4) sayısında Arif Dülger “Akşamın Sabah Perdesi”nde
yüzündeki harap coğrafyayla yürüyor, Mustafa Özçelik “Mehriyâr İçin
Şiirler”de belalı sırlara vakıf olma arzusunu dile getiriyor, Murat
Soyak pazar yerinde zamana dağılan bir “Gezinti” yapıyor, Özcan Ünlü
“Hani Sen Sokaktaydın...” şiirinde sevgilinin ellerini tutan
yalnızlığı bitirmeye çabalıyor, Ağustos’ta (43) Davut Güner
söyleyeceklerini unutmuş ve hayatın akışına kapılmış olmaya “Haziran
Kapıları” açıyordu.
Geçen yıl
Mart-Nisan’da yayımına başlanan
Bireylikler’in
ilk sayısında Hayati Baki “Toz”un çağrışımlarını geliştirir ve
zamanda silinmeyi-görünmeyi imlerken, Salih Aydemir sözün hızıyla
uzayacak boşluklarda “İmlâsız Yalanlar”a dikkat çekiyor, Volkan
Şenkal “Kod Adı Menekşe”de yeni hayatın getirdiklerine bakarak çiçek
adlarına yeni söylenimler peşine düşüyor, Tezer Cem “Bulaşık”ta
kalın cam ardından görülebilen kederleri gösteriyordu.
Mayıs-Haziran’da (2) Pelin Özer “Tersine İntihar”da kendisine ölüm
günlükleri okunmasına, örümcek ağlarının nasıl bozulduğunun
anlatılmasına, unuttuğu rüyaların hatırlatılmasına itirazlar dile
getiriyor, Şakir Özüdoğru ölümden, kaostan, kötülüğün rengine
boyanmaktan geçip gelerek dünyaya düştüğü için “Özür” diliyor, Özcan
Erdoğan bir tüfeğin havlamasının ardından gökte yatan iri kuşları
kaldırarak “Sürek Avı”na dikkat çekiyor; Temmuz-Ağustos’ta (3)
Volkan Şenkal cadde ve sokaklardaki “Fırtına”ların içinden geçerek
yatağında dişi bir aslan gibi kıvrılmış kadına ulaşıyor, Mustafa
İbakorkmaz hep başka bir zamanı yaşayarak “Tükenmez Kelam”lar
söylüyor; Eylül-Ekim’de (4) küçük İskender gerçeküstü imgelerin
göstergeleriyle davranarak insanlardaki “Özgül Sağırlık”a
odaklanıyor, Emre Gümüşdoğan masumiyetin parçalanmış cesedine
bakarak “Beni Sözcüklerimden Asın” diyor; Kasım-Aralık’ta (5) İsmail
Bora Özcan “Sargı Bezine Yazılmış Yara Tercümesi”nde fotoğrafına geç
kaldığı bir hayatın kalıntısına bakarak yarının boşluğuna bir kuyu
sarkıtıyor, Serkan Engin “Blues ve Bülbüller” şiirinde bütün
heveslerini havalandırdığını ve kalbinden kurumuş kederler
döküldüğünü söylüyor, Aziz Kemal Hızıroğlu “Trajedi Koğuşu”nda beş
kıtanın dinmeyen fırtınasını kendine açık yara ediniyor, Alaattin
Topçu dergi editörüne ithaf ettiği “Kimin Hikâyesi?”nde büyük bir
içtenlikle şöyle diyordu: “Bir dergiden diğerine koşturup dururken /
Hiçliğine şaşıp kalıyorsun, umarsızlığına”. Bireylikler’in
son sayısındaki ilginç şiirlerden biri hiç kuşkusuz Hakan Sürsal
imzalı “Afrika”ydı. Hemen her sayısında şiirde biçimselliği,
yenilikçi biçim ve yapı arayışlarını temelden reddettiğini ilan eden
bir dergide kıtalarının dize kümelenişleri 1+2+3+4+5+6 biçiminde
olan bir şiirin yer bulması şaşırtıcıydı.
Damar’ın
Ocak (166) sayısında Ayhan Can “Çilenin Kaptanı”nda yaşanan her
yerde eskiyen zamanı, Şubat’ta (167) Fettah Köleli hayatın
acımasızlıklarından, liberal eşik bekçilerinin umursamazlıklarından
derlediği “Amatör Kamera Görüntüleri”ni sunuyor, A. Nail hafif
cisimlerin kaybolduğu açıklıkta kendini “Kırlangıç Saatleri”ne
ayarlıyor, Ali Yüce “Tanrılar Parlamentosu”nda paganist dönemin
mitik yansımalarından aldığı izleklerle yeni bir şiir kuruyordu.
Mart’ta (168) Ruhan Odabaş kuşkulu bir akşamdan sonra “Aydınlık Bir
Pencere” önünde durarak yeni güne tomurcuklanan zamana bakarken;
Nisan’da (169) Ş. Avni Ölez “Ateşlerin Efendisi”ne kelebek
takviminde ertesi olmayan günleri gösteriyor, Babür Pınar çocukluğun
penceresine tünemiş “Yalnızlık” korkusunu duyuyordu. Mayıs’ta (170)
Ali Yüce “Yeni Medya”da Yunus Emre’nin şathiyelerini andırır
ifadelerle müthiş eleştirel bir ironi yakalamış, medyanın suya
sabuna dokunmayan habercilik anlayışını resmetmişti: “Dün akşam
haberlerimizde / Görüntüye getirmiştik / İzlediniz mi bilmem /
Elektrik direğine çıkmış / Yaşlı sayın bir deve / Romatizma ağrıları
artmış / İnemiyormuş yere”. Aynı sayıda “Konuşan Sözcük”lerine devam
eden İhsan Topçu bütün sözcüklerin aynı “yol”a çıktıklarına işaret
ediyordu.
Haziran’da (171) Asım
Gönen “Rüşvet Makamı”nda paranın sınırları yıkması karşısındaki
itirazlarını seslendiriyor; Temmuz’da (172) Bülent Güldal masalların
değil gerçeklerin kerpiç evlerindeki “Yanlış Bahçenin Kavruk
Gülleri”ni kokluyor, Koray Feyiz ölü bir yaprak kadar itirazsız
yaşayan bir şehrin “Ölüm” sessizliğini duyuruyor; Ağustos’ta (173)
Arif Madanoğlu hayatı anlamakla hayatın birbirinden farklı olduğu
bir zamandan “Çan Çiçekleri” topluyor; Eylül’de (174) Aydın
Karasüleymanoğlu su içinde ateşi sakladığı için “Sevdan Bana Borçlu
Kaldı” diyor; Ekim’de (175) A. Uğur Olgar karıncalarla yarıştığı
ırmak kenarındaki caddede “Yerin Çağrısı”na kulak veriyor, Serkan
Engin yalnızlıklarda yok yere açılan bir kapı olma halini “Zayi” ile
anlatıyor; Kasım’da (176) İkinci Yeni’nin ustalarıyla buluştuğu
şiirinde Ersan Erçelik sevgilisinin “Göğsüne Gömülerek” kendisine
yakıştırdığı ölümü bildiriyor; Aralık’ta (177) Abdullah Şanal kör
çağın kırılgan isyancıları “Biz Çiçek Çocukları”nın dünyasını
yansıtıyor, Babür Pınar acılar içindeki ormanda “Ağaçlara Dair” ölüm
öyküleri anlatıyordu.
Dergâh’ın
Ocak (179) sayısında İbrahim Tenekeci “Güneşte İhtiyarlar” şiirinde
ölüme yaklaşan, ölümün yaklaştığı ihtiyarların dilinden “dünya işte,
harfleri zor seçiyor / daha geniş bilgi için bakınız mezarlığa”
diyor, Süleyman Çobanoğlu kâfi miktarda güzel olmadığı zamanlarda
geldiği “Radyolu Kahve”yi anlatıyor; Şubat’ta (180) Murat Çeşme
ilginç şiirinde bir boyacının dilinden ironik ifadelerle “Boyayalım”
diyor; Mart’ta (181) Hayriye Ünal “Beni Sade Sen Sevdin”de ayağının
tozunu silkip eşyasını karıncaya yükleyerek ayrılığa adım atıyor,
Zeynep Arkan vagonun açık kapısından dünyaya “Savrularak” duyulmamış
seslere gidiyordu. Nisan’da (182) Nurettin Durman yaşam
deneyimleriyle aldığı yolu anarak sayfaya “Zeval Vakti Bir Yağmur”
yağdırırken, Ali Ekecik “Serüvenim”in ilk bölümünde kavak tüylerinin
uçuştuğu bir günde dünyayı teslim alma macerasını anlatıyordu.
Mayıs’ta (183) İsmail Pelit uzun dizelerle kurduğu uzun şiiri “Yeni
İktisat”ta dünyanın yeni zamanlarındaki müzikli iktisat bilgisini
ironik bir dille anlatırken; Haziran’da (184) Ünsal Ünlü
çağrılmayan ve yabancılaşan bireyin “Şüpheli ve Yalnız” adam
oluşunu dile getiriyor; Temmuz’da (185) Evren Kuçlu soluk adamları,
pembe kızları ve lirik hayalleri savurarak “Tasa”lanıyor; Ağustos’ta
(186) İbrahim Tenekeci kimsenin kendi yasını bile tutmadığı
zamanlarda insana bakıştaki “Görüş Mesafesi”ni sınıyor; Eylül’de
(187) Murat Menteş “Aceleci Tefecinin Ebediyet Süsü Verdiği Anlar”da
gözyaşı averajıyla yaşanan dönemlerde platonik parantezlerin
kapanmayışına odaklanıyor, Levent Karataş sıkıntıya işaret olduğu
söylenen “Çöl Rüyaları” görüyor, Zeynep Arkan “Kanıma Çakal”da “bir
güzel sustum kendimle görülmeye değerdi” diyor, Cevdet Karal “O
Söylerken”de dinleyen şairin durumun yansıtıyordu: “o sesle
uyandım... // kelimeler, bir büyülü kapıdan / gece uçmaya hazırlanan
/ kanatlar gibi kanatlandı”. Ekim’de (188) Ali Ayçil “Kayıp
İstasyon” şiirinde pelteleşen iklimin bakir şaşkınlığı içinde “hangi
kırdan kıraçtan, hangi ruhtan getirdin / bu ıslak bahçeleri, bu
biçilmiş ekinlere hatırlatan kokuyu?” diye soruyor, İsmail
Kılıçarslan “Bir Evimiz Varmış Gibi”de tekinsizliğe odaklanıyordu:
“baş belasıyım, tekinsizim, cebim delik, üstelik şarkı söylüyorum /
incelikli ve kaygılı şarkılar, yalnız ve dünyaya saldıran, boşver”.
Kasım’da (189) Cevdet Karal “Return to Inbox”ta güneş perdelere
gürültüyle çarparken bedeninin ruhundan çıkarılmış bir elbise gibi
yatağın üzerinde atılmış durduğunu söylüyor; Aralık’ta (190) Bora
Bostancı “Uşak” şiirinde kapıyı zorlayan yağmurun şiddetini ve ağzı
kulaklarında bir maskeyle dolaşan yalnızlığımızı gösteriyordu.
Derkenar’ın
Ocak-Şubat (7) sayısında Furkan Çalışkan gelişmesi eksik kalmış
öykülerde yaşayıp Kusturica’yı anımsatarak “Çingeneler Zamanı”nın
izini sürmüş, Mehmet Şah Erincik kendi ıslığını kendi çalma
cesaretini bulmuş; Mart-Nisan’da (8) Yasin Onat kentteki kar
çağrışımlarına yaslanarak sıkı bir “Kar Şiiri” söylemiş;
Mayıs-Haziran’da (9) Bahadır Cüneyt kısa vadeli kurtuluşlara
odaklanmaya satirik gözlüklerle bakarak “Eve Yalnız Dönen Ayaklar”ın
sokaklarda bıraktığı izleri göstermiş, Furkan Çalışkan rengi atmış
dünyanın masumiyetindeki derin gerilime odaklanarak “Donmuş Bir
Nehir Kadar Rahat” olmanın ürkütücülüğünü duyurmuştu.
Temmuz-Ağustos’ta (10) Mustafa Akar’ın “İhtimal Teyze”si uzun bir
kışın ardından gelen çocukluğun zamansız şimdisine bakarken, Ünsal
Ünlü “Ağır Düşler”de kalın bir kitaba gölge gölge sığınan ormanda
geceyle birdenbire çarpışan yüzünü göstermişti. Ekim’de (11) İbrahim
Tenekeci “Üç Saniye Koridoru”nda saray taşlarından yapılan
gecekonduyu yalan dünya diye yorumlarken tarih denen şeyin borçtan
kurtulma olduğunu söyleyerek bireyseli ve toplumsalı aynı anda
kavramıştı. Alper Gencer bir genç kız ölüsünden yapılan “Yüzük” ve
dudakları aralayan söz arasında bağ kuruyor, Cafer Keklikçi dünyayı
şair gövdesine tersinden sarılacak bir “Sarmaşık Ağacı” olarak
görüyor, Mustafa Akar “Ve Allegro”da telaşlı rüyalarla uyanılan
bilgelik dolu günleri ve masallardan uzanan karlı yolları
anımsatıyor, Ekrem Yazıcı “Temmuz”da gümüş renkli vazodaki hayatsız
papatyayı ve iki güvercinin çığlığını buluşturuyordu. Kasım’da (12)
Hüseyin Akın “Geri Sayım”da ölüme yakın takip yürürken hayatın
acılardan sızdığını gösteriyor, F. Zehra Kalkan şekilsiz kahkahalar
eşliğinde ertelenmiş fotoğrafların pencereden sarkış “Günce”sini
tutuyor, Nurettin Durman dünya hayatının kısalığını ve ağaçtaki
yaprak gibi sallanan zamanı görerek “Kısa Yol İçin Uzun Şiir”
söylüyor, Adem Turan yalnızlığın uğultusu içinde dünyaya ve dünyadan
“Taşınma Meselesi”nin zorluklarına eğiliyor, Esra Elönü aptalca
yakınmalar ve tilkiliklerle süslü ciddi adamlar hakkında “İyi Durum
Yazıları” yazıyor, Mustafa Uçurum köklerinden ayrılan ve “Rüzgârla
Gelen” sözleri kayıt altına alıyor; Aralık’ta (13) Hüseyin Akın “Hiç
Yoktan” ince sızılarla kıvranan sessizliğin yağmurların peşine
takılıp gidişine şaşıyor, Mehmet Aycı “Eskin”de hayatın kan rengine
odaklanarak şöyle diyordu: “masala dönüyoruz atların kanatları /
gerçeğe dönüyoruz kanatları atların”.
Dize’nin
Ocak (111) sayısında Halim Yazıcı “Su Tenleri”nde zamanın ince
çizgisinden kaçıp gitme arzusunu, barbar süslü odalarda Mustafa
Eroğlu “Sandalyelerin Yenilgisi”ni dile getirdi. Şubat (112)
sayısında Mehmet Mümtaz Tuzcu’nun “Sıtma”sı adresi gizli gizli
değişen karanlığa eşlik eden dev bir sırıtmaya dikkat çekerken,
İlhan Berk “Suya Bakıyorsun”la suyun zamanda dolaşmaya çıkışını
anlattı. Mehmet Sadık Kırımlı taş yorgunluğunda bir “Hüzün Çanı”
çalarken, Melih Elhan çerçeveden çıkıp giden bir “Resim” duygusu
yarattı. Mart (113) sayısında Veysel Çolak şiire çizdiği “Gizemli
Ufuk”ta geceden ürpertiler edinmiş, Gonca Özmen yatay simetrik
yapıyı anımsatan biçimsellik içerisinde sözün ateşle ilgisini
sorgulayarak “Dağılma”nın şiirini yazmış, Eren Aysan’ın “Çay
Kuarteti” tahta masa ağzında uçurumdan düşme korkusunu dizelere
dökülmüştü. Nisan (114) sayısında M. Mazhar Alphan “Çat Kapı”da
İstanbul’u iskeleti çıkmış bir kalabalık olarak niteliyor; Mayıs’ta
(115) Deniz Durukan “Düet”te düzgün bacaklı atların usulca
çömelişinde, Altay Öktem “Melekler Dansı”nda suyun bardağa
dökülürken çıkardığı gürültüde bulduğu şiiri dillendiriyordu.
Haziran’da (116) Özkan
Satılmış avuçlarımızdaki gezegene demir atan uçurtmaların
seyredildiği bir “Kuğulu Sokak” çizerken; Temmuz’da (117) Kâzım
Şahin yağmur başladığında bir yalnızlık “Düş”ü görüyor; Ağustos’ta
Engin Turgut (118) çitlerin arkasında güneşlenen kadına
yakınlaşabilmek için “Kırmızı Kapı”dan giriyor, Mustafa Fırat “Sır”
içinde sır ve dağ içinde dağ olarak denize dökülme arzusunu
yineliyor; Ekim’de (120) Hülya Deniz Ünal karabasanla anlaşmayı
yırtan göçebe kuşun “Vefa”sını anımsatıyor, Betül Yazıcı
“Bazıları”yla kayıp harflerin şiirini yazarak buluşuyor, Bahri
Çokkardeş “Fırtınalar” içinden geçerek yazgısı dağılan insanlara
yürüyor, İlhan Kemal “Boynum Rüzgârda Savrulan Kolye”de ayazdan bir
masada unutuluşunu dile getiriyordu. Kasım’da (121) Yusuf Alper’in
“Ağıt Yak”ı yolların kapanışına karşın bir ufuk umudunu diriltmekte,
Selami Karabulut adını boşluğa sesleneni bulamamanın “Endişe”sini
taşımakta, Soner Demirbaş “Teğetinde Gece”nin erken yağmurun
perdesini kaldırarak dolaşırken Hilmi Haşal azar azar aşılan
yolların güzelliğinden ve söylenmiş sözlerin bıraktığı boşluktan “Az
Çok Teselli” bulmakta; Aralık’ta (122) Fergun Özelli izmarit ilmini
izleyen izcilerin incecik iklimlerine “Kırık Yoncalar” dağıtmakta,
Sadık Kırımlı “Çürük Elma”da kuşların dallarda unuttuğu sevinçleri
ve uzun bacaklı gölgeleri toplamaktaydı.
Edebiyat ve Eleştiri’nin
Ocak-Nisan (80) sayısında Ergin Yıldızoğlu’nun “Çoğu Kez”i ışıkları
açık unutulmuş bir evdeki eski eşyaların karanlık beklentisini, Eren
Aysan’ın “Yazbitmedenyazbitmeden”i hiçbir adreste olmamanın ve sepya
fotoğraflara bakmanın güzelliğini, Tekin Gönenç’in “Çocuk Anneler”i
kıyılarımıza gözü dönmüş bir lodos gibi çarpıp giden gecelerin
kızları erken büyüten uğursuzluğunu, Nurduran Duman’ın “Renklerin
Örgüsü” yaprakların ve sözün çürümemesindeki paylaşımın kutsallığını
dile getiriyordu. Mayıs-Haziran’da (81) Maria Şatıroğlu derin bir
acının izleriyle kurduğu “Senden Ayrılınca”da yaşamın gel-gitlerini,
“kentte kırmızı ışıkta ansızın önümüze çıkan bir ceylanın telâşını
duyuruyor, Ahmet Kerem Çebi “Boşluk Üzerine Sıradan Savlar”da
doğadan kaçışımızın hızındaki aymazlığı somutlaştırıyor, Hayriye
Ünal “Deveyi Yardan Uçuran” bir tutam dizede kadın olarak övülme,
beğenilme karşısında aldığı alaycı tavrı netleştiriyor, Ertuğrul
Özüaydın uzaklarda yürüme isteğini iklimin sertliğine ekleyerek “Bu
Kışın Son Çalışması”nı yapıyordu. Temmuz-Ağustos’ta (82) Hüseyin
Peker sokakların karmaşasına ve geceyarısı bir taksiden atılmaya
“Suç Ortağı” olmuş, Enis Akın “Manuel Francisco Dos Santos”ta büyük
aşkların tıpkı ayaklanmalar gibi ileriye doğru koşan adamlarını
yediğini dile getirmiş, Abdullah Kaygı “Boşluğa Mektup”ta bazı
harflerden yola çıkarak kimseleri, sesleri, anlamları, yıldızlardan
yapılacak bir alfabeyi resmetmiş, Şeref Bilsel “Burası Üsküdar
Radyosu”nda bir meleğe çarpmış gibi tedirginleşen ve uyurken
balkonları içeri alan bir şairle (kuşkusuz: Serdar Koçak) söyleşmiş,
Mehmet Ercan “Şiir Irmağından İçmek”te, Ayberk Erkay “Kuşbakışı”nda
yatay ve dikey okumalara, üç boyutlu görüntülere kapılar açarak ve
şiiri laf kalabalığına boğmayarak somut şiirin nitelikli örneklerini
vermişti.
Eylül-Ekim’de (83)
Ahmet Erhan sevilmediğini düşünmenin acısıyla sevgili yurdundan
ellerini uzatmasını istediği bir “Bağlar Gazeli” söylüyor, Enis Akın
elini tutmak isteyen elleri bükmek mesleğinde ilerlerken boğazındaki
düğümün kendiliğinden çözüldüğünü ve “İyi Düşünülmüş Sorularla Zaman
Kazandık”larını belirtiyor, Tahir Musa Ceylan “Asimetrik Sevmek”te
aşkın ve yaşamın paradokslu yanına odaklanıyor (“Bir sonbahar
büyüyorduk sevmiştim seni / Başka bir sonbahar ölüyoruz, hâla
seviyorum seni”), Betül Dünder “Harfzeden”de zamanın karadüzeninden
yakınıyor (“çekip almak isterdim seni elbet / ezberlediğin tenhadan
ve sözlerden / bende biriken öğütülmez bir aşksın sen / karadüzen
içinde oysa dönmekte değirmen”); Kasım-Aralık’ta (84) Emre Fidel
“Sokak”ta yağmurlu bir gecede sokağın yürekte kök saldığını
söylüyordu.
Eski’nin
Aralık 2004-Ocak 2005 (38-39) sayısında Ahmet Necdet’in “Tankalar”ı
dikkat çekti. 58 numaralı “tanka”da şair şöyle diyordu: “Yoksa kış
mı bu: / Sis, fırtına, tipi, kar / Ve kış uykusu, / Çok kez kendine
gaddar / Bir mevsimin tortusu!” Yanı sıra Kemal Gündüzalp “Gül’ü
Seven Şövalye”de kırılmalara, kalp delinmelerine ve düş bozgunlarına
alışmış olarak annesini kırık bir mermer parçası gibi yonttuğunu
söylüyor, Ahmet Ada kaygılı sözlerin buğusu ve kalın hüzünle arasına
bir “Perde” çekiyor, Nihat Kemal Ateş “Gözleri Şafak Vakti”nde
gecede koşan çığlığın ayak seslerini dinliyor, Oğuz Özdem “Eski
Duvar”da ateşlerden kopup gelmiş dillerdeki sözcüklerde artık harf
aramadığını dile getiriyordu. Şubat’ta (40) şiir okuru Veysel
Çolak’ın külün içinde saklanan yangının ısısını taşıyan
“Efsane”sini, Yusuf Hafçı’nın suluboya sürrealist güneşin bulutsuz
kaos uykularında sunduğu “Vodvil”i; Mart’ta (41) Ahmet Ada’nın
parçalanmış hayatların ve yeryüzü gençliğinin güzel zamanlarına
odaklanan “Küçük Kanto”sunu, Ahmet Necdet’in varlık sandığı hiçlikle
oyalandığı “Hep’le Hiç Arasında”sını, Sabriye Çiftçi’nin kilitli
kapıların ardında kalan sorulara işaret ettiği “Bozkır Yüzlü
Kadınlar”ını okudu. Nisan’da (42) Güray Öz elinden alındığı için
yarım kalan işleri özlediği “Kitaplardaki Kelimeler”le, Ali Şerik
son uykusuna yatan bedenlerin dünya ihanetine sürüklendiği
“Hançer”le; Mayıs’ta (43) Timuçin Özyürekli yanından geçip kalbine
dokunan ölümün ürpertisiyle oluşturduğu “Penceremde Güvercinler”le;
Haziran’da (44) Güray Öz eski şiirlerin derinliğini tazelikle
taşıyan “Sır”la, İlker İşgören bütün takvimlerin Fransız ihtilalini
gösterdiği “Mühürlü Topraklar”la; Temmuz-Ağustos’ta (45-46) Özkan
Mert bir albatrosun kanatlarıyla hayata vurduğu “Hayatı Öğrenmeye
Vaktim Yok!”la, Ersan Erçelik bir metni öldürme tarifleri arasında
dolaştığı “Buz Karanlık”la; aşk şiirlerinin çoğunlukta olduğu
Eylül-Ekim’de (47-48) İsmail Toksoy sevgilisinin göğsünde çırpınan
sığırcık yavrusuna dokunduğu “Aşkın Bencil Kıyılarında”yla, Kemal
Gündüzalp şiire soyunanlara kalemlerini yontmayı önerdiği “Aşk
Çıplaktır”la, Özkan Satılmış günün parmak aralarına dolan zifti ve
dilinde büyüyen usturayı gösterdiği “Aşk da Terler”le yer aldı
Eski’nin sayfalarında.
Etken’in
Ocak-Şubat-Mart (2) sayısında Altay Öktem “Derin Dilek”te içindeki
metal hüznün garip seslerini dinliyor, Ayten Mutlu nergis gözleri
zamanın oklarıyla kör edilen “Anılar”a odaklanıyor, Şerif Erginbay
göğün dibini döven bir fırtınada sonbahara çıkan “Adımlar” atıyor,
Gülümser Çankaya “Karşılayan Dalga”da ışıklı başlangıçların
kararışından yakınıyor, Hilal Karahan dramatik kurgusu ve
söyleyişiyle Edip Cansever’in şiirlerini anımsatan “Bir Böceğin Üç
Gün Duvarda Hiç Kımıldamadan Durması Üzerine”de hayat içerisinde
kimselerin fark etmediği ayrıntılara odaklanıyor, İlhan Kemal
“Fırtına Makamı”nda insanların işinde gücünde oluşundaki
umursamazlık karşısında şaşkınlığa düşüyordu. Derginin
Temmuz-Ağustos-Eylül (3-4) sayısında Güven Turan “Bir Yılın
Bitimi”nde kışın konuşması karşısında suların susuşuna dikkat
çekmiş, Şerif Erginbay bağbozumlarından geçerek “Işık İçimde” demiş,
Gülümser Çankaya boş bedene çekilen bağımlılık karşısında
“Tedirgin”lik duymuş, Olcay Özmen “Yalnızlık, Kuşlar”da saatleri
tırnaklarında kanatmıştı.
Her yıl olduğu gibi
geçen yıl da fazla şiir yayımlamayan
Evrensel Kültür’ün
Şubat (158) sayısında Sennur Sezer’in Anımsamalar”ı annenin ölümüyle
hissedilen karmaşık duyguları, Atılcan Saday’ın “Yan Yana”sı üç bin
yıllık taşta ölüm-yaşam karşıtlığını, Selma Ağabeyoğlu’nun “Gitme
Dedim”i bırakılmanın acısını anlatıyordu. Mart’ta (159) Gülsüm
Cengiz’in “Kızıma Lirikler”i acıların sonsuza dek sürmeyeceğini
göstererek yaşama bağlılığı öneriyor; Mayıs’ta (161) Asım Gönen
“Ateşten Kelimelerin Bayramı”nda ekmek kokan düşleri ve kanayan
gülücükleri gösteriyor; Haziran’da (162) Gültekin Eren “Çocuk Ölüm
Anne”de uçurtmanın ipine asılan çocukluğu düşündürüyor; Temmuz’da
(163) Sennur Sezer “Eskişehir Şiirleri”nde tren ateşçisinin
küreğinden geceye savrulan yıldızları gösteriyor, Selma Ağabeyoğlu
“Sitemdir”de gecenin sesindeki ağıtı duyuruyordu. Ekim’de (166) Cenk
Gündoğdu “Anne Serpintisi”nde denizin çocuğa değdiği yerdeki kırmızı
çığlığı, Salih Bolat “Yol”da avluda yas tutan salıncağın ve geç
kalmış adamların ayaklarıyla ezilen yaprağın hüznünü; Kasım’da (167)
Bülent Şamcı “Bilseydiniz”de hayatın dolambaçlı yollarında büyüyen
yoksulluğu ve güzellikleri kederlerinden gelenlerin soyluluğunu
duyuruyordu.
Geçen yıl çıkmaya
başlayan ve iki sayı yayımlanan
Fayrap’ın
Eylül-Ekim (1) sayısında Hakan Arslanbenzer’in “Mert Kal’ası
Yalnızlık” şiiri dünyaya saldıran bir şairin dostluk, yalnızlık,
parasızlık izdüşümleriyle dikkat çekiyor, Eren Safi’nin “Müslüm
Gürses MP3”ü taşıdığı derin duygusallıkla, kızlardan yakınmalarla,
“halkımız”la konuşmalarla karmaşık bir yapı oluşturuyor ve
geleneklere eleştirel bakıyordu. Esma Toksoy’un “Hava Kararırken
Beni Dolmuşa Bindir” şiiri camdan içeri kaçan rüzgârın ve küçük
parıltılarla dolmuşun sarısını açan güneşin izleriyle yürüyor, Aslı
Serin’in “Hotel Yaman”ı bir yandan öykünmeli-arabesk bir ses
kurgusuyla “boşandım şair filan oldum bu akşam” diyor bir yandan da
klasik erotik görüntülere yaslanıyordu: “öfkemi ve çenemi sevdim en
çok memelerimi / ne yalan söyleyeyim üstümde düşledim gövdeni”.
Hakan Kalkan’ın “Somut Şiirler”inin dördüncüsü ise sürekli değişen
adreslere, yeni başlangıçlara, çalınacak kapıların tükenmesiyle
zamana yetişemeyen bir şairi haber veriyordu. Derginin Kasım-Aralık
(2) sayısında Eren Safi’nin “Beni Tanımıyosun” şiiri taptaze bir
terk edilmişlik duygusunu, durumunu incelikli göndermelerle dile
getiriyor, acıyı inkâr etmekle kabullenmek arasındaki çizgide günlük
hayatın ayrıntılarıyla ilerliyor; Melek Arslanbenzer’in “Hadi Kandır
Beni Sıkıysa” şiiri aşkın, herkese bir şeyler öğreten hayatla
ilgisizliği üzerine kurulurken, Fazıl Baş’ın “İşine Bak” şiiri haine
hain diyebilmenin ve sahtekârların ikiyüzlülüklerini yüzlerine
vurabilmenin mertliğini taşıyordu.
Geceyazısı’nın
7. sayısında İlhan Berk’in “Kuşlar Altın Arabalar Elmas Gölgeler”i
vardı. Başlığı muhteşem fakat içeriği dar ve kısır bir şiirdi; hatta
denebilir ki sadece başlığıyla var olabilen bir metindi bu. Derginin
8. sayısında Enis Batur’un “Yeni Şiirler” ütbaşlığıyla on şiiri yer
aldı. Bunlardan “Saat Ayarı”nda Batur “fakirler ve şairler erken
kalkar” diyor, şiirin neye yaradığını sorguluyor; “Soluk İzler”de
coğrafyadaki “derin ve uzun bakışların soluk izleri”ni arıyor;
“Mutlak An”da durmadan kendini hatırlatan bir sızının peşine
düşüyordu. Bu şiirlerde imgesellik ve anlatımcılık iç içe geçmişti.
Ömer Aygün gazel biçiminde yazdığı “Ferah Fikir Merhaba”da
bilmemenin rahatlık, korkmanın ayıp, sevmenin zor olduğunu dile
getiriyordu.
Gösteri’nin
Ocak (266) sayısında Osman Hakan A.’nın “Sırçadır İçim” şiiri şairin
sesini inceliklerle sürdürmesinin yeni örneklerindendi: “Nasıl bir
nehir doyuramazsa bir denizi / Bir inci denize öyle doyar / Ne aç,
ne tok... geçer günler”. Arife Kalender’in “Lacivert Adam”ı
kalabalıkların gürültüsü içinden süzülüp gelen sesle kurulabilen bir
iletişimi bildiriyordu: “birileri konuşuyor birileri / sis, gölge,
gürültü / farkettim birden, onca sesin içinde / ben sesinin tadına
bakıyorum”. Mart’ta (268) Metin Cengiz’in geçen yıl başlayıp bu yıl
sürdürdüğü “Anmalar”ından “Ercüment Uçarı Anması” bu sayının iç
ısıtan şiirlerindendi. Haziran (271) sayısında Haydar Ergülen’in
“İki Çocuklar Gazeli” “çocuk harfler adına” konuşmasıyla, Ahmet
Özer’in “Görüntüler”i modern epiğin sesini lirizmle harmanlayıp
sayfaya taşımasıyla, Şükrü Sever’in “Sorular Kitabından”ı ise
balkonlarda akşam telaşını hissettirişiyle ilgi çekiciydi.
Temmuz-Ağustos (272)
sayısında, 1980’ler Şiiri’nin öncülerinden Tuğrul Tanyol’un “Tek Bir
Mevsim”i geniş bir hayat yorumu sunuyordu: “her şey bir mevsim / her
şey öylesine uzak / suyun ortasında kalmış gibi / çırılçıplak”.
Salih Bolat’ın “Söylenceler”i işitilmeyen ama hissedilen mitik
diliyle ve dünyaya ilişkin dokunaklı keşifleriyle önemliydi.
Eylül’de (273) Ali Günvar’ın derinlikli “Mâhur Sone”si Asaf Halet’i,
Tanpınar’ı, Cemal Süreya’yı buluşturan dikkatler sergiliyor; Ekim’de
(274) Ahmet Bozkurt’un “Carte Postale” şiiri “puslar içindeki yüz”ü
bozbulanık aynalara yansıtmayı isterken Mustafa Fırat’ın “Sızı”sı
“yollara örülen duvarları süsleme vakti”ni duyuruyordu. Her iki
şiirde de incelikleri yakalama arzusuyla birlikte zamanın
yürüyüşünden duyulan kırgınlık, farklı bağlamlarda olmak üzere,
sayfalara düşüyordu. Kasım’da (275) Abdülkadir Budak’ın “Büyük
Kendi”si büyük olmakla kendi olmak arasındaki farkı sorgularken
aslında bir yandan da hem büyük hem de kendi olmanın sınırlarında
geziniyordu: “Evet büyüktür giyinmek / Soyunmaktır kendi olan”.
Aralık (276) ayında kapsamlı bir küçük İskender söyleşisi dikkat
çekiyor ve İskender “Ruhun Omurgasını Buldum” şiiriyle zebanisi
olduğu cehennemde yanmanın estetiğini dile getirirken, Serkan Ozan
Özağaç “Marie Sophie..” serisinden yayımladığı şiirlerde Marie
Sophie’nin hayatını şekillerin dışında bırakışını ve kirlenmemiş
sözlerde paslanan uzaklığını anlatıyordu.
Hece
dergisinin Şubat (98) sayısında derginin sürekli şairlerinden Cahit
Koytak “Yaşlı Yalvacın Acıları”yla kadınların duygu karmaşasını
sorgulamıştı: “Bütün kadınlar mı biraz böyledir, yoksa bazıları mı?
/ Ne yapsanız, zalim olmamak elinizden gelmez! / Siz onlara doğru
eğildikçe, bastığınız yer çöker / Ve her seferinde onların karışık
duyguları, oyuntuları / Biraz daha aşağı çeker sizi.” Hüseyin
Atlansoy’un “Sebepsiz Hüzünler Sultanlığı” yolunu yitirenlerin,
gariplerin, incinmişliklerini kirpiklerinin ucunda taşıyanların,
Erdal Çakır’ın “Haykırsam Dağlar Bilir mi Issızlığın?” akşamın
gölgesinde seslerin terk edildiği yerlerin ve altın renkli bir
sükûtun, Ali Ayçil’in “Bozkır”ı ise uçurumlara ve boşluklara
ulaşmanın şiiriydi: “Burada bir boşluğa kapı yaptılar beni / kansız
düşmüş yapraklarla desteklendi eşiğim.” Mart sayısında Celâl
Fedai’nin “Bulanık”ı büyük suyun üstündeki yağmurun kımıltısına
dalıp gidiyor, Ahmet Edip Başaran “Gölgemin Kanında Bir Doğu”da
kollarını yirmi altı yıllık bir açıyla şafağa açıyor, Burhan Özdin
“Tarih Dersleri”nde göğü çalınanların ve tarihin hatalara
zorladıklarının sesini duyuruyor; Nisan’da (100) Ömer Erdem
“Yabangelen”le “bahar deyip aldansak ne var bir demdir gelir gider /
gelen hep gelsin sık gelsin bir bir gelsin / belki bir emanet
ürperiş tüylerimizden esip gider” duygusuyla sözcükleri sıralıyor,
Hayriye Ünal “Bana Fazla Bana Az”la ihanete uğramanın itirazlarını
dillendiriyordu: “Uzak bir kıyı şehrinde bana ihanet edilmiştir /
Bütün vilayetlerde bir sevgilim / Öylesine birinin koynuna girmiştir
/ Meğer yatmadığı han / Uğramadığı kışlak / Kalmamış erkeklerimin”.
Celâl Fedai “Bakmıştır Serçeler”de pıtırtı eşliğinde biten bir günün
ardından serçelerin şaşkınlığıyla bakıyor, Ali Emre “Sömestr”de kış
biterken bütün renklerin karnesinin kötü olduğunu ileri sürüyor,
Abdullah Şevki “Göçmen”de taşların ağırlıktan yakınmalarıyla karın
işlediği beyaz cinayeti buluşturuyordu.
Mayıs (101) sayısında
İsmail Kılıçarslan “Teşehhüd”de “bu hafif yağmur böyle iyi, bu hafif
baş dönmesi, bu inceden parasızlık” diyor, Kenan Çağan “Kangiran”da
havadaki puslu çıngırağı çalarak yolculuğa çıkıyor; Haziran’da (102)
Arif Ay “Bağdat’a Dönen Şiirler”de İstanbul’u konuşturarak unutuşun
ve tarihin tezgâhında dünyanın tornalandığını söylüyor (ki, Arif Ay
bu şiir serisini sonraki sayılarda da sürdürdü ve farklı kentleri
konuşturdu), İhsan Deniz beyitler halinde yazdığı şiirlerden “Ekşi
Bal”da kendini sorguluyordu: “Bal yedim, dilim ekşidi, şimdi kimle
üleşeyim ben bu çileyi? / Sorsam, kim bilecek, günün birinde ekşi
bir bala benzeyeceğimi?” Ömer Yalçınova “Başka Bir Adam”da çamurdan
bir adamın kendisine gösterdiklerini anlatıyor, Ali Duman “İyi
Güller”de gökten düşen üzüm salkımlarını ve nar tanelerini, kuşlarla
birlikte uçan tayların coşkusunu paylaşıyordu. Temmuz’da (103)
Mustafa Muharrem “Kiraz Çağrışımları”nı sayfaya düşürerek
mevsimlerin içinden geçerken Selim Erdoğan “Göçmen”de içi burkulan
kalabalıklara yakınlığını dile getiriyor, Ekim’de İhsan Deniz “Son
Sağanak”ta “hangi hayale daldın o buzdan bahçede?” diye sorarken
Osman Konuk “Ucuz Mazot”ta konformizmin miskinleştirdiği insanı ele
alıyor ve bu insanın her şeye kolayca alışarak her şeyi
kanıksadığını belirtiyor, Mehmet Ocaktan “Mim”de kanın sınırındaki
sarışın kadınların suda yandığı âna odaklanıyor, Mustafa Muharrem
“Turnike”de ırmağın ısrarından çekinmediğini ve her kadında bir
gonca tiyatrosuna inanmadığını söylüyordu. Kasım’da (107) Cahit
Koytak “Neron’un ‘Bir Sanatçı Olarak’ Hikâyesi”nde epiği dramatik
kurguyla birleştirir ve Neron’un ağzından bir gerilimli yaşam öyküsü
sunarken, Kâmil Aydoğan anlatılanlara dar gelen küçük bir ırmağın
uğultusunu taşıyarak “Ara Beni” diyor, Ömer Erinç erken uyanan
kuşların hafifliğiyle ömrünün delişmen saatlerinde “Üryan”
dolaşıyor; Aralık’ta (108) Cahit Koytak “Tarlakuşunun”
Doğaçlamaları”nda huysuz bir taşı ya da uğultuyu yontmaya çalışıyor,
Arif Ay “Bağdat’a Dönen Şiirler”in Kudüs’ü konuşturduğu bölümünde
sırtında çarmıhıyla dolaşan İsa’yı ve masası toplanmayan “son
yemek”i resmediyor, Mustafa Muharrem “Açıl Karanfil”de dikenlerin
düğün gecesinde karanlığın yüzüyle konuştuklarını belirtiyor,
Abdullah Şevki “Condoleezza Rice’ın Saçları”nda mutluluğun söz
verilmiş bir şey olmadığını ileri sürüyor, Hüseyin Atlansoy “Siste
Büyüyen Ses”te şöyle diyordu: “Sisli bir sesim vardır / Bütün
coğrafyaların üstünü sarı sıcak / Aydınlık bir gülümseyiş kaplar”.
Heves
2005’te deneysel şiire ve bu şiirin kuramsal metinlerine sayfalarını
sonuna kadar açarak yeni kimliğini belirginleştirdi. Mart sayısının
(cilt VI) şiir sayfaları Coşkun Yerli-Hakan Cem-Sina Akyol üçlüsünün
ortaklaşa oluşturduğu ve yüksek dallarda geçen yazları, sıyrılan
dizleri ve sızlayan dirsekleri, babanın elinden tutarak şehre
varmanın telaşını anımsatan “Masumiyet”le açılıyor, Aslı Serin
“Kumandalar Tozlanmıyorsa Aşk Bitmiştir”de günlük hayatın öldürdüğü
tutkuları deneyselliğe eklemlenen bir söyleyişle hatırlatıyor, Barış
Özgür (baranesmer) “Bir atlı yerinden fırlar / Arkasından birisi
kurşun sıkar / Atlı vurulur ve kuluncunda atın” dizeleriyle “Göçebe
Toplumlarda Kentlilik Bilinci”ne eğiliyor, Ramazan Macit
“Levhalar”da parça parça şaşmışlığının, deliliğin durağan çığlığına
dokunmanın izlerini taşıyor, Mehmet Öztek’in “Ayık”ı yine deneysel
söyleyişte sesleri-heceleri önemseyen örneklerden biri olarak (“Bak
ben hiçkiliyken sana en güzel yak ışıyorum”) dikkat çekiyordu. Ali
Selçuk şairlerin söyleyişlerine ve izleklerine yakın durduğu
“Necatigil”de evlerin yüzüne, “Cemal Süreya”da kitabın dalgalarına
bakıyor, Özgür Ballı “Düş Bölümü”nde oynadığı tahta atın dopingten
öldüğünü, babasının uzak bir masaldan ekmek almaya gittiğini
söylüyor, Ebuzer Saray dize kümelenişlerine özel bir önem verdiği
şiirinde “Zamanın Duran Sesi”ni dinliyor, Engin Korelli “Düşüyorum
Dilimle”de kilime uçan bir sözcüğün ardına düşüşünü
belirginleştiriyor, Gülümser Çankaya “Nevrotik Fragmanlar”da göğsüne
damlayan mumun yarattığı çağrışımlara odaklanıyordu.
Haziran’da (cilt VII)
Necmi Zekâ “Eğer Bu Başka Bir Şey Değilse”de “ucuzun ucuzu bir
öksürük / toplantınızı bölüyorum böl böl / sizi boğmaya geldim boğ
boğ” diyor, Efe Murad “Etraf ve Çevrede Dolaştım”da ötekilerle
ötekilerin taklidini yaparak anlaştığını söylüyor, Mehmet Öztek
“Devrik”te somutluktan, görsellikten yararlanarak bir kalkış
resmediyor, Ergin Yıldızoğlu “Söz”de ölümle uyku arasında bir şeyden
söz ediyordu. Ali Özgür Özkarcı “Az Sonra Bir Olanaktır ve Yüzüm
Başlar!”da yer yer Necatigil’in ses ve imgeleriyle buluşmasına
karşın (“İçlerinde dağ dağ ile yakalanan kızlar / Etlerinde bir
cızırtı olanaktır.”) gözle görülür toplumcu bir içeriği öncelemiş,
Özgür Ballı 16’şar dize kümelenişiyle oluşturduğu “Kuşlarda Çoğu
Zaman Kuşlarda veya Onaltılıklar”da elinde hayat anahtarıyla
yalnızlığa çırak olan babayı, anne kokan kazağı, kaçık çorapları
uhuylu tutturulmuş eski kadınları anıms(at)mış, Burak Acar “Telve
Yağmuru”nda sokaklarda koşturan kızıl at iskeletlerini ve çocukların
yarım kalmış ev ödevlerini göstermiş, Zeynep Arkan “Başı Sonu
İnsan”da şizofrenik yarılmaların peşine düşmüş, “Sahici”de ise
yalanlara odaklanmıştı: “şu meşru yalanlar el’saat peşimizde / meşru
ve meşhur yürüyen merdiven kadar / insanın yükseliş tarihinde etkisi
tartışılmaz”. Ulaş Yiğiter imzalı “Kalanın Anlattığı II” soğuk
yalnızlıklarda bir kenarda susup yalınayak çocuk kalmanın, Ali
Selçuk imzalı “Bina” ise baş aşağı duran harflerin ve binaların,
Ataman Avdan’ın “Ülke”si bir testi suya denizi anlatmanın, Ozan
Öztepe’nin yatay simetrik yapıyla kurduğu “Uçurum” ise kendini
kalabalığın dışına davet edişin ve kâinata kasten hayran kalışın
şiiriydi. Ekim’de (cilt VIII) Zeynep Köylü “Islatıyor Geceyi”
şiirinde eski bir aynadan bakarak göğsünde gördüğü geyik ölülerini
unutturmamaya çabalıyor, Burak Acar “Gülüşün”de buzlu cama saplı
bıçağın parıltısını, rüzgârın ısırdığı elma şekerini ve kızıl
kumlara gömülmüş Abbasi ganimetini buluşturuyor, Cem Kurtuluş
“Kendimi Duyarak Tasvir Ettim”in ilk dizelerinde şöyle diyordu:
“konuşmak için duyduklarımı unutmam gerekti / ve en güzel söz
duyduklarıma karışan gürültüler / sana seslenmek için bisiklet
selesinde / mızıkayla bir yokuş çizdim...”
Kitap-lık
geçen yıl olduğu gibi bu yıl da geniş bir perspektifle edebiyatın,
şiirin nazbını tuttu. Yayımlanan şiirlerin farklı şiir anlayışlarına
bağlı şairlere ait olmasının şiire bakışta Kitap-lık’a bir
çokrenklilik kazandırdığına kuşku yok. Ocak (79) sayısında Güven
Turan’ın “Beyazlık”, “Direnen” ve “Ötede”si dağdan inen sislerin,
tükenişin bir başka adı olan uğraşın, yere düşmüş bir kitabı örten
kar’ın şiirleriydi. Hüseyin Peker’in “Tuzakları Bozmak”ı kendisine
kurulan tuzakları bozmaya yeminli bir şairin sesini yükseltmesinin
örneğiydi. Tuğrul Tanyol’un “Lethe”si aynalarda beliren sorularla,
kendi yalanına dalan sözlerle yürüyen bir şiirdi. Aynı sayıda Hilmi
Haşal’ın da Lethe için bir şiirinin bulunması ilginç bir buluşmaydı:
“Lethe İçin Üç Yazıklanma”. Hilmi Haşal, şiirinde evrenin harika ve
şahika avuçlarına sığmanın, derin dehlizlerde ağlayan suyun sesine
ulaşmanın yollarını arıyordu. Yücel Kayıran’ın “Ruhsatsız Kalp”i ise
gelenek içinden yürüyen bir şiir olup “söylemsel takip” yoluyla Şeyh
Galib’in “ben açtım o genci ben tükettim” dizesini hatırlatıyordu:
“sanırdım ben açtım o genci ben tükettim”. Elif Sofya’nın “Sirayet”
ve “Yılan” şiirleri yılın sonunda kitap olarak okura sunacağı
bütünlüklü şiirlerinin iki örneği olması ve hayatın hızına,
bilinmezliğine yeni yorumlar getirmesi bakımından önemliydi. Can
Sinanoğlu’nun “Yokluğunda”sı “içimdeki sıcak denizlere indi rus
kızları” diyerek tarihi ironiyle yenileştirmesi, Haluk Karlık’ın
“Günsonu” boş vakitleri tanımlayan suluboya resimleri anımsatması,
Cihan Babek’in “Bağbozumu” ise kalpteki yorgunluğun farkına
varmasıyla dikkat çekiyordu. Şubat’ta (80) Tuğrul Tanyol “Evin
Tarihi”nde aynanın hafızasına gömülü olanları buluyor, evdeki
karışıklığın içinden şiirsel bir düzen çıkarıyordu. Mehmet Can
Doğan’ın “Biçerdöver”i bir sözcükten yola çıkarak hatırlama ve
unutma arasındaki pamuk ipliğini hatırlatıyor, Ömer Erdem’in “1’den
Bire”si uykuyla uyanıklık arasındaki çizgiyi saatin hızıyla ve
çemberler içinden çıkan ateşlerle belirginleştiriyordu. Mart (81)
sayısında Bilgin Adalı’nın “Şuara Kitabı”ndan yayımladığı bölümler
(İlhan Berk, Attilâ İlhan, Cemal Süreya, İsmet Özel...) son yıllarda
başka şairleri konu edinen şiirlerin yazılışındaki belirgin artışı
hatırlattı. Son zamanlarda bu tip şiirlerde artış görülmesi acaba
şiirin iyiden iyiye kendi içine çekilmesinin göstergelerinden biri
olarak kabul edilebilir mi? Soner Demirbaş’ın “Derin Islak” şiiri
denizin çizgisini tanımlayan ufkun ötesine geçmeyi başaran, Gonca
Özmen’in “Bulutları Kaldır”ı ise birbirini anla(ma)maya bir çatı
çatmayı arzulayan, bunu da sözün çözülürlüğü içinden yapmayı deneyen
bir şiirdi: “Anlamanın çatısı akıyor bak her evde/Yazımı çöz/Yerini
değiştir tüm seslerin”. Bu sayının son şiir sayfalarında Pelin Özer
“Söz, Sana Bir Daha Hiç Ölmüş Gibi Bakmayacağım” ile sorular içinden
arlanmaz bir müzik uğultusuyla yürüyen yitirişin, fısıltıyla
fırtınayı birleştirmenin yürekteki yansımasını sunuyordu.
Nisan (82) sayısında
küçük İskender’in “Narkotikte İlk Sorgu”su narrative
ifadelendirmenin yanı sıra parıltılı imgeleriyle dikkat çekiyor, bir
yandan da ellerini metalden ayıramamanın dehşetini duyuruyordu.
Metin Fındıkçı’nın “Cam Fanustaki Yeşil Yaprak” şiiri fesatlarla
anlatılan rivayetlerin hesabını görüyor, Alphan Akgül’ün “mış
gibi harita”sı eşyada görülen bahçenin rüyasına dalıyor, Azad
Ziya Eren “Faux” ile mermerin damarlarından damlayan kanla ve temize
çekilmemiş müsveddelerde kalan sözle sesleniyordu. Melih Elhan’ın
“Kış Sokağı” şiiri kışa ilişkin her şeyi yakın bir ilgiyle okuyan
benim için “güzel”in, “nitelikli”nin ötesindeydi. Kadir Aydemir’in
birbirini bütünleyen haikumsu şiir parçaları “Günaydın Sevgilim”
başlığı altında toplanmış olmasıyla, Cengiz Şenol’un “Akşamla
Gelen”i sonnet biçiminin içini Dıranas’ı, Tanpınar’ı andıran
doyurucu bir sesle doldurmasıyla ilginç geldi bana. Mayıs (83)
sayısında Ahmet Güntan “Ayrılığın Savunması”nda metinlerarasılığın
günümüzde iyiden iyiye yaygınlaşan örneklerinden birini verirken
özellikle Ahmet Haşim’i yeniden hatırlatıyor ve ayrı(mcı)lığın
çeşitli yüzlerine dokunuyordu. Bilinçaltının zenginlikleriyle,
gerginlikleriyle seslenen Sami Baydar’ın “Büyükbaba” ve “Paranoya”
başlıklı şiirleri okuru geçmişine gönderirken Cevdet Karal’ın
“Meçhul Kadın”ı ilginç bir şekilde kadını gemiyle özdeşleştiren
Baudelaire’i anımsattı bana. Şiirdeki serüven duygusunun
çarpıcılığına dikkat çekmek isterim: “bende toplanan tufan suları /
sende kemikten çatılmış gemi / ay kızıl dalgalar kurt dişleri / bir
meçhule sürükle sen gecemi”. Ömer Erdem’in “Sesle”si “sesle”
sözcüğünün çeşitli kullanımlarını sınayan, benzetmeleriyle ve ses
yinelemeleriyle dikkati çeken, dilin içeriden kavranışına örnekler
sunan bir şiirdi: “beni sen sesle benden sesle sana sesle seni senle
sesle / türkçe sesle uyur gibi sesle kavuşur gibi sesle koşar gibi
sesle”. Elif Sofya’nın “Unabomber”ı siyahlığın hayat içerisinden
tercümesini yapıyor, Uğur Aktaş’ın “İnsan Değil Aradığınız Yerde”si
görünenin arkasındaki görünmeyeni, görülemeyeni gösteriyor, Efe
Murad’ın “Fesihname ve İhbarname”si ise otobüs camındaki yüz
hatlarından binalar geçirerek yansımaların yerini değiştiriyordu.
Haziran’da (84) Yılmaz
Gruda “Kendi Kitabı”ndan yayımladığı iki şiirde yılların
deneyimiyle, kendi içindeki labirentte yitmenin ve içindeki kapıyla
pencere arasında üşümenin harflerini sayfalara düşürdü. Mehmet
Ocaktan “Aşkın Yarısı” ile uzun rüyalara dalıp cenneti de cehennemi
de yarıda bırakışın, Mehmet Can Doğan “Mahcub”ta oklu kirpiyi
öğrenmenin heyecanından uzağa düşmenin ve giderek yitirilen insani
değerlerin, Hayriye Ersöz “1. Ayna, 2. Göz”le kırılmaktan korkan
aynanın ve kendine kıyı arayan yorgun gözün, Pelin Özer “Dünya
Genişti Bana O Gece”yle aşkın insanı ve dünyayı genişletmesinin,
derinleştirmesinin şiirini yazdı. Temmuz-Ağustos (85) sayısında
Gülten Akın’ın “Bağlar”ı unutmama ve unutturmama çabasının
çığlıklarıyla, insanı uyaran “o günlerden bu günlere / siz neyi
taşıdınız / ben neyi taşıdım?” yinelemeleriyle yürüyordu. Azer Yaran
“Natürmort”ta sonsuzluğun eriminde duran zamanın sessizliğini
duyururken, Sina Akyol “Kuşanmak”ta uykunun insanı rüyayla
aldatmasının güzelliğine odaklanıyor, “Yolculuk”ta sevgilinin
ağzındaki yolculuğu anlatıyordu. Gültekin Emre’nin “Zincirleme
Hayatlar”ı mumun duasındaki inceliği, ütüsü gelen paranın
kırışıklığını, ölmüş bir velinin eski bir karneyi imzalayışını,
ortadan kalkan bir hayatın kendine yoldaş arayışını yer yer
üstgerçekçi imgelerle dile getiriyordu. Celâl Soycan’ın “Miras
Çıkını” yerçekiminin bozduğu bir dengenin, Cevdet Karal’ın “Kar
Terzileri” kardaki yolculuk duygusunun ve yalnızca kendisinin
duyduğu karda kumaş biçen makas seslerinin, Elif Sofya’nın
“Kırılma”sı karanlığın aramızda kırdığı dalın şiiriydi. Cem Kurtuluş
“Bölünme”de rüzgârın açtığı uçurumun ve boşluklara savrulmanın,
Soner Demirbaş “Kuşluk”ta rüzgârı tersine tersine estiren anlamın
peşine düşmüş gibiydi. Muhammed Munis “Yaprak Korkusu”nda geleceğin
insanı daraltışını görüyordu: “Bizden de yalnız olacak torunlarımız
/ Rüzgâr bu ağaçtan düşmezse”. Mehmet Erte uzun soluklu
“Alçalma’dan” şiiriyle insanın yeni zamanlardaki rahatsızlığını,
yenilmişliğini ve nesnelere bağımlılığını anlatıyordu. Bu koşutlukta
ciddiyeti alaycılıkla sorgulamanın güzel örneklerinden biri olarak
şu iki dizeyi işaret edebilirim: “Yasalara uyuyor musun? / -Evet,
internetten takip ediyorum, sürekli değişiyor.”
Eylül’de (86) İlhan
Berk’in “İkona”sı cebinde güneşle dolaşan ve zamanı yürürlükten
kaldıran bir şairin duyduğu boşluktan konuşuyordu. Ebubekir Eroğlu
görmekle işitmek arasında kararsız kaldığı “Dile Geliş”te ruhları
soylu kılan acıların içinden getirdiği bir şiiri sayfaya
düşürüyordu. Turgay Fişekçi’nin “Ayrılık”ı yarım kalmış antolojiyle
özdeşleşen birlikteliğin ardından bir hayatı ikiye ayırmanın
zorluklarını anlatırken, Seyhan Erözçelik’in “Maarif”i kesik kesik
söyleyişiyle ve süreğenliğiyle hayatın öğrettiklerini (maarifini)
şiirleştiriyor, insanın sabır taşına dayanan yazgısını dile
getiriyordu. küçük İskender “Sinir Kıyımı” ile yoksulluğun ortodoks
açılımını, matemlerle havada asılı kalan akşamların aklını,
sürüngenlerin göçünü, ruhun sebepsiz hatıralarla yavaşlayışını
anlatıyordu. Coşkun Yerli “5008 No’lu Fotoğraf İçin Notlar”ın bir
bölümünde rüyalara yansıyan fotoğrafın versus fotoğraflara
yansıyan rüyaların izdüşümlerine odaklanıyordu. Alphan Akgül’ün “mış
gibi batak”ı şairin bütünlük sağlama yolunda seçtiği söyleyiş
izleğinin yeni bir örneği idi. Bu şiirde Akgül “bir mum kadarmış bu
sözün ederi” diyerek sözün günümüzde yitirdiği değere atıfta
bulunuyordu. Ekim (87) sayısında İzzet Göldeli’nin “Beyaz Bir Gül
Yerine”si ardında sessizlikten başka bir şey bırakmayan bir ölünün
solgun terekesini anlatırken Nuri Demirci’nin “Çorap Masalı” erotik
çağrışımlarla (“Eğilip şehrindeki vitrinlere baksam / Sıyrılmaz
mıyım ben de bacaklarından”) zenginleşiyor, Ömer Erdem’in sonradan
kitabına ad olacak “Evvel”i “nehirlerden ve meşenin şarkısından,
verilen sözlerden ve sözden dönmeden, moğol çığlığından, çandan ve
çobansız sürüden...” evvel olup bitenleri anlatıyor, Yücel
Kayıran’ın “Nakil”i söylemsel takip yoluyla Nazım Hikmet’i (“aşk
gidince ‘yarin yanağı’ da ortaktır”) ve Şavkar Altınel’in Soğuğa
Açılan Kapı’sını (“yokluğa açılan kapı benlikte gizli”)
hatırlatarak şiirde geleneğe eklemlenmenin ve metinlerarasılık
tekniğinin yetkin bir örneğini veriyordu. Mehmet Can Doğan’ın
“Mümin”i ise günümüz insanının neleri yaşamının ve kalbinin
merkezine koyduğunu belirleyerek onun değer yargılarını sorguluyor,
bir yandan da inanmalar arasındaki geçişme ve karmaşaya işaret
ediyordu: “Cep telefonuna inanırım / Çamaşır makinesine / Trenlere
otomobillere gemilere /.../ İnanırım ona / Binaların böyle kat kat
yükselişine / Yolların uzayışına domatesin kızarmasına / Şaraba
Türkçe’ye sabıra sarmaşığa”. Yusuf Alper “Acıyla Geçtiğiniz”de
farkında olmadan, uyurgezer biçimde geçtiğimiz yollarda
göremediklerimizi, farkında olduğumuz zaman da aynı yollardan acıyla
geçişimizi anlatıyor, Gonca Özmen’in “Leke”si yanılmanın ve
yenilmenin verdiği üzüntüye ve şaşkınlığa odaklanıyor, Serkan
Işın’ın “Kızları Korkutmak”ı günümüz insanının çalan telefonları ve
faturalarıyla başlayıp şehvani deli çileklerle zenginleşiyor,
Sokrates ve Ebu Hureyre’den geçerek yarına saklayacak baldıranlarla
bitiyordu. “Kızları Korkutmak” hayatın ve zamanın ruhunu yakalamaya
çalışan şairin karşılaştığı dağınıklığın sonucu olan bir şaşkınlıkla
şekilleniyor denebilir. Serkan Ozan Özağaç “Marie Sophie...”
serisinin XIV. şiirinde kanda çizikler bırakan kahverengi hayatın
melek sonrası zamanlarıyla buluşuyor, Selahattin Yolgiden “Sokak”ta
masalsı bir derinlikle parmak uçlarında taşıdığı minicik karınca
tabutlarını ve gölgede ağlayan çocuğu anıms(at)ıyor, Beşir Sevim ise
“Ahraz Abdal”da uzak harflerde kıvrılan gizemin peşine düşüyordu.
Kasım’da (88) Gülten
Akın “Körleşme”yle insanın giderek artan duyarsızlığından yakınıyor
ve “sislerin pusların içinde” unutulanların unutulmaması için
yüreğini dizelere seriyordu. Azer Yaran’ın “Noktürn”ü şarapla
viyolonseli bütünleştirdiği müzik ağırlıklı izdüşümleriyle “bir gece
şarkısını” sayfaya düşürüyordu. Engin Turgut’un “Lirik Kadına Mavi
Övgü”sü şairin imge ağırlıklı lirik söyleyişinin yeni ve naif
örneklerinden biriydi: “Kuğu kamaşmasıydı boynumuz, boynumuz aşka
sarkardı / Peşimizi bırakmazdı ay ışığı, kalplerimizde saklanırdık”.
Tuncer Erdem’in “Rebul Eczanesi” benim için, hemen her gün önünden
geçtiğim bir eczanenin bir şiirde karşıma çıkması bakımından
ilginçti. Sadece bu yönüyle değil, eskiyle yeninin uyuşmazlığını
dile getirişi de şiiri sevmemdeki etkenlerdendi: “Kapalı bir dükkânı
görmez gözler / gezinirken ışıklı vitrinlerde”. Emrah Altınok’un
“Salim Sabri”si “büyük şairlerin nefesi zehirlidir” diyerek gizli
bir şairi tarihe geçirmesiyle, Azad Ziya Eren’in “Oturma İzni”
imgesellikle simgeselliği ustaca birleştirişiyle (“Eczası tükenmiş
dolabın kahrıyla / Yaraya baktığı gözlerin ruhuna değdim, üzgünüm”),
Arif Erguvan’ın “Süveyda”sı uzak yalnızlıkların kıyısında
bekleyişiyle önemliydi. Aralık’ta (89) dergilerde epeydir şiir
yayımlamayan Şavkar Altınel’in “Kayıp”ı bir okur olarak benim için
güzel bir sürpriz olmuştu; “Kayıp”ta anlatılan cenaze merasiminin
sessizliği ve “her şeyin sonsuz yabancılığı” ise üzüntü kaynağı...
Benzeri bir hüznü İrfan Yıldız’ın “Sana Günler Sakladım”ında
hissettiğimi de eklemeliyim: “Sana dirim sakladım dünden beri / sana
bir çay içimlik zaman / odaların rüzgârından öğrendim özlemeyi /
dumanın gidişinden yüksekliği”. Hayriye Ersöz
saat-akrep-yelkovan-duvar bütünleşmesini şiirleştirirken saatin
gövdesinde görülen bir yazgıyı anlatıyor, Ertan Yılmaz “Osmanlı”
serisinin XIV. bölümünde bölünmeleri, soğuk bir karanfilin ortasında
anlama çabasını dile getiriyordu.
Lacivert’in
Mart-Nisan (2) sayısında Fettah Köleli’nin kötü bir zamkla
yapıştırılmış “Eğreti Kıyamet”i anlattığı şiirde anlam eğreti bir
kaldıraç olarak algılanıyor, gökdelenler arasından sarkan göğün
kirli dalları sergileniyordu. Mayıs-Haziran’da (3) Arif Berberoğlu
“Altındağ”da yoksulluğun ve yoldan çıkmışlığın altını hayatın soğuk
ellerinin tuttuğu tebeşirle çiziyor (Orhan Veli’nin meşhur
“Altındağ”ını anımsamamak mümkün mü?); Temmuz-Ağustos’ta Hüseyin
Atabaş “Sana Sunu”da yaşama bağlılıkta aşkın garip coşkusuyla
davranıyor, Mehmet Hameş “Safran”da doğadaki canlılığın kuşların
şarkısıyla yaşama teyellenişini anlatıyor, Ümit Şeref Kayacan
acılarla ve bekleyişlerle biçimlenen, fakat şuh bir kahkaha gibi
yükselen “Kasaba”da dolaşıyor; Kasım-Aralık’ta (6) Selami Karabulut
ölümün soğuk parmaklarıyla hatırlanan gençlikten sonsuzluğu gören
bir çocuğa “Pencere” açıyordu.
Yayın hayatına 2005’te
başlayan iki aylık şiir dergisi
Merdiven’in
Ocak-Şubat (1) sayısında Celâl Fedai’nin “Karcığar”ı sesini
düşürmeden uzun soluklarla yürüyen bir şiirdi. Notalar içinden
geçerek yollara düşen ve lirik bir intihar eğilimiyle son bulan
şiirin son dizeleri: “boynumda izler taşıyorum nasıl da gizli
birilerinin hep kırbaç diyeceği / en sevgili tenimi götürüyorum en
denizin en mavisinin en derinliğine”. Ayşe Sevim’in “Benim İçin
Hazırlanıyor Ölüm”ü ise ölüm yorumuyla hayat yorumunu iç içe
sunuyor, göğe çok güzel bakmasıyla Turgut Uyar’a göndermede
bulunuyor, karşıtların uyuşmasının altını çiziyordu. Son iki dize
nedense bana önceki yıl izlediğim Kurtların Kardeşliği (Brotherhood
of the Wolves) filmini anımsattı: “Hayat / Güvenle okşuyor
ölümün saçlarını”. Mart-Nisan (2) sayısının şiir sayfaları İsmet
Özel’in “Savaş Bitti”siyle açılıyordu. Özel’in diri sesiyle kurduğu
şiir savaşın içindekilere ve dışındakilere hissettirdiklerine,
savaşı çıkaranların suçluluğuna odaklanıyor, çapulculara kalan
tarihten dem vuruyor ve günümüz insanının bencilliğine,
vurdumduymazlığına eleştirilerle biçimleniyordu. Yer yer açık yer
yer de gizli politik göndermeleriyle “Savaş Bitti” önemli
işaretlerde de bulunuyordu: “İnsanlık tarihinde ilk defa böyle hazin
/ tınlıyordu ihanet (...) Kullanmayı emreder asrımız deniyordu /
Satalım deniyordu anasını açıldığı / Yere kadar açalım”. Celâl
Fedai’nin “İrkilme”si karnının ortasında bir bıçakla dolaştığından
küçük şeylere hayranlığı kalmayan bir şairin acıyla sevinç dengesini
sorgulamasının, Nilay Özer’in “Dalgın Bir Matador İçin Ağıt”ı hızla
yaklaşan boğanın gözlerinde seyredilen son saniyelerin dehşet ve
dalgınlığının, Ayşe Sevim’in “Uslu Yüz”ü savaş meydanlarından ölüler
toplanırken güvercin yerine akbabalarla gönderilen yanıtların,
Atakan Yavuz’un “Şansuvar”ı kentte körelmiş arzuların son
bileycisinin şiiri olarak okundu. Selçuk Küpçük telmihlerle derinlik
kazanan “Kir”le ortasından yarılan denizlerin ve kutsanmış
kitabelerden çekilen Gregor Samsa’nın, Yusuf Şatır ise “Ayağı Kırık
Beklemekte”yle kalın raflar arasındaki incecik kitapların ve ağır
aksak bir ihtiyarın yalnızlığının şiirini yazmıştı. Mayıs-Haziran
(3) sayısında A. Ali Ural’ın yeniden yeniden okunmayı hak eden
“Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı”sı unutulduğu yerde kâinatın eşlik
ettiği bir şarkının beraberce söylenişini, geçen yıl mükemmel kış
şiirleri yayımlayan Cevdet Karal’ın “Kar”ı kartopu oynamaya çıkan
ağaçları, kar içinde yuvarlanan sözcükleri ve aşk denilen iki sonsuz
baş dönmesini anlatıyordu. Karal, bir sonraki sayıda yayımlanan “O
Gece Kar Şehrin Üstünü” ile üşütücü bir manzarayı ölümün
soğukluğuyla birleştirerek çiziyordu: “o gece kar şehrin üstünü /
son beyaz çarşaf gibi örttü / bir kıvrımından seçtim yüzünü”.
Merdiven’in Temmuz-Ağustos (4) sayısında dikkat çeken şiirlerden
biri İsmet Özel’in “John Maynard Keynes’ten Nefretimin Yirmi
Sebebi”ydi. XX. yüzyılın ilk yarısında iktisat dünyasını sarsan ve
tüketimi yönlendirme konusundaki önerileri nedeniyle yoğun
eleştiriler de alan görüşleriyle tanıdığımız Keynes’e şiirin içinden
yöneltilen nefret aslında bugünün dünyasındaki haksızlıklara, dev
ekonomik hırsızlıklara duyulan nefret olarak kayıtlara geçti. Bu
uzun şiirin yayımının derginin sonraki sayılarında sürdüğünü
belirtelim. Aynı sayıda A. Ali Ural “İlan”la patronların ölüm
ilanlarına ironik açıyla bakıyor, bunu yaparken de aslında ölümün
eşitleyiciliğine göndermede bulunuyordu. Ural bir sonraki sayıda yer
alan “Koşu Bandı”nda da benzeri bir zihin ve ruh atmosferiyle bu kez
at ruhlu adamların meydanlarda doluşmasını, ciltletilmeye gereksinim
duyan dağınık adamların yüzeyselliğini alaya alıyordu. Hüseyin
Atlansoy’un “Kumarbaz Şansı” elinde yalnızca kupa ası kalan bir
hayat kumarbazının çaresizliğini, Cafer Keklikçi’nin “Medar”ı
cennetin bir köşesinden meyve almaya gitme tutkusunu ve
tedirginliğini dillendiriyor, Fatma Şengil Süzer’in “Göz”ü nergis
olup ağlayarak dünyaya bakıyor, Yunus Koray’ın “Konçerto”su ise bir
sözcükle gelip şiire yerleşen bilinmezin peşine düşüyordu.
Eylül-Ekim’de (5) Alper Gencer’in “Suskun”unda uçuruma basan genç
bir şairin yüksekle yüzleşecek cesaretini gördük. Kasım-Aralık (6)
sayısında Mehmet Erte “Taşlarda Bulduk Bu Canı” ile İsa’ya yaklaşan
ve İsa’dan uzaklaşan zaman çizgisinde salınan dünyadaki
huzursuzluğunu, yüreğine çakılan nalın ağırlığıyla taşıdığı
yorgunluğu dile getirdi. Ali Günvar’ın “Hâl Beyanındadır” şiiri
geçmiş zamandan süzülen kadehte titreşen meyin sızıntılarıyla âh ü
efgân ederken; Alper Gencer “Kara Sessiz Gemiler Geçiyor Geceden”de
öldüğünü dünyaya bir ağaç kurdunun haber vereceğini söyleyecek kadar
alçakgönüllü, suçlarından memnun olacak kadar müteşekkir görünüyor,
Cafer Keklikçi “İkinci Durak”ta bacaklarına doğru yıkılan dünyadan
şikâyetini dile getiriyor, Yusuf Şatır kuşun havalanmasıyla göğe
uzanan dalın küçümsenmemesini isteyecek bir incelikte duruyordu.
Şiir ve Kent Kültürü
alt başlığıyla 2005’te üç sayı çıkan
Mor Taka’nın
Kış-Bahar dönemini kapsayan ilk sayısında epeyce şiir yayımladı.
Hüseyin Ferhad’ın “Ruhların Buluşma Günü” evvel zaman içinden
başlayıp süregelen bir resim duygusunu ve bu duygunun buluşturma
gücündeki ortaklığı, Aydın Afacan’ın “Veda Suları” sulara yazılan
bir hikâyeyi anlatıyordu. küçük İskender “Sığınak”ında heceyle
geceyi kafiye düşürmeyecek kadar akıllı davrandığı itirafını yapar
ve alnının ortasında çocukluğundan kalan nazar boncuğunu
gösterirken, Nurduran Duman “Ninni”yle kalemin içine kaçan yitik
ezginin peşine düşüyor, taşralılığını insanların gözüne sokmadan
taşra olgunluğunu şiir izlerçevresine kabul ettiren İrfan Yıldız
“Rüzgâra İnme Veren Gül Hortumu”nda rüzgâra bulaşan düşlerini
kırmızıya boyuyor, Yaşar Bedri’nin “Dağlar ve Annem” sonesi güneşe
buruşturulmuş kanlı bir mendil gererken, Zafer Yalçınpınar “Kontrbas
ile Sonbahar Şarkısı”nda güzdeki doğayı ve yalnızlığı dile
getiriyordu: “2. ıslık uğulduyor penceremde / çiçekleri içeri almak
lazım // 11. gizlice / buğulanıyor sessizliğim”.
Mor Taka’nın yaz aylarını kapsayan ikinci sayısında Ahmet Kot
“Hasbahçe”de çalgıların doğanın içimizdeki yankısı olduğunu
söylerken Alain’in “Müzikte Gürültü” başlıklı denemesinde ifade
etitği doğa-müzik ilişkisini anımsatmıştı. Cahit Koytak’ın
“Güncellenmemiş Ekonomi Dersleri”nden paranın bıldırcın çiftliğinde
üretilmiş yalancı gökyüzü olduğunu, Engin Turgut’un “Gönlüm”ünden
şairin lirik bir hatıra olarak kimliğini, Tümer Morkoç’un
“Suskun”undan beklemenin aslında gidenlerin büyüttüğü bir boşluk
olduğunu, A. Uğur Olgar’ın yatay simetrik biçimle kaleme aldığı
“Şiirin Geceyarısını Biz Yazdık”tan ise çocukların çırılçığlık
gökkuşağının altından geçirildiğini öğrendik. Özcan Ünlü “Sokağa
Karşı”da şairi aynada yüzü eskimiş sırların ve köpürmüş ifşa
ayinlerinin arasından geçiriyor, Mehmet Aycı “Nergis Bahçesi”nde
kimliğini toprakla özdeşleştirmiş bir şairi anlatıyor, Ercan Yılmaz
“Toprak Ufalama Mevsimi”nde acı üzümlerle kamaşan zamanın izini
sürüyor, Lütfü Dağtaş “Son Gösterisinde Cambazın” şiirinde
sevgilinin ellerine uzanmanın bir uçuruma uzanmakla eş anlamlı
olduğunu söylüyor, Ömer Üner “Masal Kızı”nda yitirilen sevgilinin
ardından dağılan imgelerle kurduğu şiiri sayfaya düşürüyor, Ertan
Yılmaz “Osmanlı” dosyasının XII. bölümü “Suç Olacak”ta çelişkilerle
dolu görüntülere ve tarihin içinden gelen yanılgılara odaklanıyordu.
Yağmur Çıdam’ın “Beyaz Gece”si uykuda durdurulan saatlerin söylediği
yalanların, Osman Günay’ın “Altın Melek”i ayna döşeli bir şiirle
kurduğu metinsel ilişkiyle belli bir çizgiye oturmayı denemenin
şiiri olarak okundu.
Güz aylarında
okuyucuyla buluşan üçüncü sayıda Ahmet Oktay’ın “Vehim ve Keder”i
kederin her sorusuna zamandan beklenen yanıtlara odaklanmışken,
Güven Turan’ın “Kızılcık”ı rüzgâr döküğü gibi geçen güzleri
anımsatıyordu. Nurettin Durman “İçim Viran Olmuş Bir Bahçe...”de
şehre gelerek uykumuzu alıp giden haramileri, Mustafa Özçelik “Savaş
ve Dağlar Üstüne”de hayalet bir şehrin duyulmayan feryadını, Çiğdem
Sezer “Dünya Tutulması Günlerinden”de gecenin sur diplerinde yalnız
dolaşmanın acısını, Mahmut Temizyürek “At ve Keder”de yanılmanın
güzelliğini ve yaşlılığın beceriksizliğini işaret ediyordu: “kötü
süvaridir yaşlılık / kendi kendinin yükü”. Aydın Afacan’ın “Kara
Diyalog”u yağmur karanlığına şükreden mükedder ışıltıların, Osman
Serhat’ın “Suna’ya Mektuplar XXI”i yüzümüzdeki ve hayatımızdaki
kırışıklıkların, Pelin Onay’ın “Ağlayacaksan Konuşmayalım”ı
üzerimize serilen sessizliğin, Mehmet Şükrü Kaplan’ın “Paltolu Ruh:
3. Tablet”i kendi gölgesince ezilen gökyüzünün, Fatih Karataş’ın
“Benim Gözlerimde...”si şehri ansızın yitirme kaygısının, Ömer
Üner’in “Koğuldum Aydınlığından...”ı uykularda büyütülen çocuk
bakışlarının şiiriydi.
2005’te yayın hayatına
başlayan şiir dergilerinden biri de
Mühür’dü.
Mart-Nisan tarihli ilk sayıda Salih Mercanoğlu’nun “Camdaki Denge”si
göğe asılı perdeyi iten dağlarıyla, Selahattin Yolgiden’in “Ayna”sı
zamanda kaybolup giden harflerin peşine düşüşüyle dikkat çekti.
İkinci (Mayıs-Haziran) sayıda Abdülkadir Budak’ın “Acı Anlam”ı
doğanın ve hayatın diyalektiğini gözeten bir şiirdi. Haydar
Ergülen’in 1991 tarihli “Vefa Cinayetini Gören Var mı?” şiiri ise
“vefa”nın ikili anlamıyla ilerleyerek ölümle yakalanmaya çalışılan
vefanın peşine düşüyordu. Aslı Durak “Rahvan”da uzak denizlerde iz
süren gemilerin düşlerine giren fenerle rahvan yürümeye alışkın
atları aynı çerçevede buluşturuyordu. Temmuz-Ağustos (3) sayısında
Berna Olgaç’ın “Raylar”ı bir şiirden çıkıp kendine dönen şairin
avuçlarına çizilen göğü resmediyor, Ercan Yılmaz’ın “Balkon”u
sessizliğe değerek hiçbükey olan bir balkona mıhlanıp
kalmanın ve Haşim’in dünyasından imgeler dönüştürmenin zenginliğiyle
sayfaya düşüyor, Erkan Kara’nın “Eskimeler”i güzyaprağının
düşüşündeki kızarıklıkla renkleniyor, Hülya Deniz Ünal’ın “Problem”i
uzun evlerde koridor olan sorularla tedirginlik yaratıyor, A. Uğur
Olgar imzalı “Tütünün Eşref Saati” kelimeleri ezen gece treninin
çığlıklarına bulanıyordu. Eylül-Ekim’de (4) Vural Bahadır Bayrıl
“Arka Bahçe”de ustalığa ulaştığı sesi hafızanın manyetik alanı
içerisinden ve ömrün sırça yaprağından yansıtırken, Salih Mercanoğlu
“Nehir: 1”le şehirle nehri buluşturmanın görkemini taşıyordu:
“şehirde sessizce akan bir nehri sevdim / kapılardan çocuklara,
çocuklardan kuşlara”. İlhan Kemal ise başka dergilerde de karşımıza
çıkan ve yeni, özgün bir yapı içerisinde sırttaki dağ-çekik kalp-çağ
ağacı-mağlup şaman- bağlamında “Kumdan”ı sayfalara düşürüyordu.
Kasım-Aralık’ta (5) “Kimlik/sizlik”te Ali Hikmet kendisini yaşamayı
terk edip aşkların arasına gizlenen, acıyla işlenmiş solgun bir
nakış olarak tanıtırken, Mustafa Fırat “Yara”da binbir sesle
yankılanan atların ve mahşere kanat açan kadınların yokluğuna
odaklanıyor, Ceren Bağışlar ceplerinden çamura düşürdüğü kasvetli
sözcüklerle yazdığı “Yolcu”da bir çift kanat sesini sabırla
bekliyordu.
Öteki-siz’in
2005’te yayımlanan tek sayısında Neslihan Yalman “Bağıran Nihilist
Bir Mektuptur Bu Greta”da karanlığın koynunda beslenen karanlığa, iç
içe geçmiş sözcüklere, ağza alınmayacak çıplak küfürlere eğilmiş,
Cafer Keklikçi keder aynasından ve dağların dağıttığı şaraplardan
“Şüpheli Çiçekler” derlemiş, Cenk Gündoğdu kendini kalabalıktan
korumak için sevecen sesiyle geldiği “Yalı Kahvesi”nde oturmuş,
Nurduran Duman düş görmek için gözlerini yumduğu anlardaki “Düş
Yanığı”nın acısını duyurmuş, Şükrü Sever “Hiçlik”te yaraya kül
basılır gibi zamanın durmasını istemiş, Salih Aydemir “Ortaç”ta
gecenin duyduğu korkuyu bildiğini söylemişti.
Patika’nın
Ocak-Şubat-Mart (48) sayısında Ertuğrul Özüaydın “Beyaz Masal
Ardında: III” şiirinde yer yer naif olmasına rağmen çizgi üstü bir
betimlemeden çıkarak (“En güzel kar uykusuz gecelere yağıyor”)
okurla buluştu. Nisan-Mayıs-Haziran’da (49) Salih Bolat cesaretin
vazgeçilmez davetini öne sürerek varoluşuna “Kanıt”lar sunuyor,
Fatma Üçpınar çatlaklardan sızan kamaşma olarak tanımladığı
“Yara”yla bir yaprak dökümünü resmediyor, İsmail Cem Doğru güneşin
hiç batmayan evlerinden bir coğrafya kurabilmek ve eksik harflerini
tamamlayabilmek için “Ayak Sisleri”ni aralıyor, Eray Korkmazer
“Anladım”da yalnızlığın hiç de kutsal olmadığını anlama sürecini
dile getiriyordu. Temmuz-Ağustos-Eylül’de (50) Tarık Günersel
“Tufan”da betona gömülen insanlığın göktekileri bile ürküten
çamurlaşmasından yakınmakta, Nisan Serap Muratoğlu “Kalbimdeki
Güvercinden...” çığlık çığlığa ışığın rengini tanımaya çalışmakta,
Mahmut Temizyürek sorular ve yanıtlar içinde “Yağmurda Islık”
çalmakta; Ekim-Kasım-Aralık’ta (51) Koray Feyiz “Aynı Evlerde”
yaşayan yalnızlıkları dilin kuruduğu bahçe olarak tanımlamaktaydı.
Geçen yıl yayımlanmaya
başlayan Pitoresk’in
Bahar (1) sayısında Haydar Ergülen’in nar kadar içli şiiri
“Narkız’ın Söylediğidir” şairin hevesinin ve içinin narla
özdeşleşmesinin yetkin bir örneği olarak okunurken, Hakan Cem
uçurtmanın peşinden giden karşılıksız sevginin ardından “Ne ki Ses
Kendimde Saklı” diyor, Ömer Berdibek esmer bir kadının şehvetinden
gelen ten üşümesiyle sessiz bir kitabın sayfalarına “Veda” ediyordu.
Yaz (2) sayısında Yücel Kayıran “Galiba” ruhun da beden gibi
çürüdüğünü söylüyor, Turgay Kantürk kırık kalemlerin ve sahte
kelamların yol açtığı “Kent Kırıkları”nı onarıyor, Beşir Sevim
huysuz yarayı büyüten kıymıkla oynayarak “Çölün Günlüğü”nü tutuyor,
Mehmet Oğuz suyun ürperişine bakarak çemberi daralan sözlerle
“Unutulan Şeyler”i anımsatıyor, Veysi Erdoğan kalplerin sınandığı
veda suyunda kadife kılıca verdiği tenindeki “Eksik”lerin sızısını
dile getiriyordu. Sonbahar’da (3) Hüseyin Ferhad “Eski Bir Aşk
İmgesi”nin peşine düşerek şairin iblisle buluşmasının resmini
çekmiş, Metin Cengiz imgelerini üstüne su gibi serptiği şiir için
“Sonrası Bu Kadar” demişti.
Sınırda’nın
Nisan-Mayıs (1) sayısında Şükrü Erbaş sözlerin iyi zamanlarına
özlemle ve varoluş büyüsüyle dokunduğu şeylerdeki “Çözümsüzlük”e
işaret ediyor, Tezer Cem dudakları uçuklayan sözcüklerden geçerek
“Korku Treni”ne biniyor; Haziran-Temmuz’da (2) Volkan Şenkal bir
yalnızlığın diğerine dokunduğu karanlıkların “Kir”ini yıkıyor, Semih
Çelenk “Ayrılırken” kullanılan lüzumsuz sözcüklerin burukluğunu,
suskunluğunu, bozgunluğunu gösteriyordu. Eylül-Kasım’da (3) Bayram
Balcı “Sakit”te kentin uğultusunda herkesin başıboşluğunu ve boşluğa
saplanan kelimeleri seslendiriyor, Hüseyin Köse “Dalgaları Aşmak”ta
bir filmin yarattığı ad çağrışımlarıyla birlikte müsrif sözlerin
içindeki baldıran ve balı birlikte yaşatıyordu.
Sonsuzluk ve Bir Gün
de 2005’te yayına başlayan iki aylık şiir dergilerindendi.
Mart-Nisan (1) Enis Batur’un “Tek Başına”sı düzyazısal anlatımının
yanı sıra anların perdesini biraz olsun aralayabilmesi ve hafif
ruhların suda batmamasını göstermesiyle anlam kazanıyordu. Aydın
Afacan’ın “Leb-i Derya”sı dudaklardaki tuzu ürperten öpüşlerin ve
biten bir yaz aşkının şiiriydi. Mehmet S. Fidancı birbirini
tamamlayan “Dantela, Oya, Ören Bayan, Tığ” ile bir şiir oyası
ördüğünü, bu oyanın dokusunu ihtimallerle, suskunluklarla,
azalmalarla, ürküntülerle işlediğini düşündürdü. Mayıs-Haziran (2)
sayısında Mehmet Taner’in “Enginlere Doğru Kalbinde”si yabanıl bir
zambağın ağzından enginlere dağılan ve göğe yükselen bir nefes,
Mehmet S. Fidancı’nın “Mekik”i kalbin ağrısına bastırılan öpüş,
Selami Karabulut’un “Avcı”sı kanlı bir bıçağın anımsanışı, Çiğdem
Oflu’nun “Yalınayak”ı yüz yıl sonrasına yollanan bir mektup, Orçun
Güzer’in “Akustik Gölgeler Korosu” mağaranın ağzını saran örümcek
ağı gibiydi. Kenan Çağan imzasını taşıyan “Ömrüm Seni” yıl
içerisinde okuduklarım arasında bende uzun zaman kalacağını
hissettiğim bir şiirdi: “bir kadınla bir adam arasında tutuşuyor
deniz / mumlar büyülü sözler camdan toplar yetmiyor // ve bir
kadınla bir adam arasında sıkışıyor hayat”.
Temmuz-Ağustos (3)
sayısında Mehmet Can Doğan’ın “Bişey Olmadı Kızlar Korosu” ve “Bu da
Böyle Oldu Erkekler Korosu” şiirleri birbirine bakan ve baktıkça
derinleşen şiirlerdi. Yeni zamanlarda kızların dünyaya bakışıyla
erkeklerin dünyayı görüşü arasındaki sınırda kurulan şiirler,
yeryüzünde Türkçeyle söylenecek daha pek çok şeyin olduğunun kanıtı
gibiydi. Ömer Erdem’in “her şeyin sonuna geldiysek eğer / hedir bu
yenilik şimdi nedir” diyen “Yeniden”i de aynı duygularla
okunabilirdi rahatlıkla. Gültekin Emre “Körebe” ile kendi çığlığında
boğulmuş bir akşamsefasını anlatırken, Suavi Kemal Yazgıç “Suç ve
Ceza” ile taşın su ile tene değişindeki sonsuzluğu şiirleştiriyordu.
Eylül-Ekim sayısında (4) Nuri Demirci “Düğünçiçeği”, “Karabiber” ve
“Kızılkantaron”la okurları selamlarken bir yandan yatıya kalınan
evlerde kızlara bulaşan aşk dalgınlığını bir yandan da Tanrı’nın
camını kırmanın ebedi cezasını şiirleştiriyordu. İrfan Yıldız
“Şimdi Yaz”da sarsıcı bir hüzünle “kaçırdığı kız ölmüş, kopardığı
gül solmuş” bir şairin yalnızlığını duyuruyor, Celâl Fedai
“Söylediğimden Başkasını Söylemiyorum”la tenhada üfürülen flütün
aralıklı ezgilerini ve durduk yere işitilen rüzgârın nefesini
sunuyordu. Derginin Kasım-Aralık (5) şiir sayfaları Tahir Abacı’nın
iki şiiriyle açılmıştı: “Yakında” ve “Dağdağa”. Abacı, son
zamanlarda yazdığı her şeyi merak ettiğim şairlerden; gerek
yazılarıyla gerekse şiirleriyle edebiyatın “can”ında, “öz”ünde
derinleşen biri. Şair “Yakında”da kendini hiçliğin teni olmaya aday
gösterip terazinin bir kefesine ezgiyi öteki kefesine gölgeyi
koyuyor, “Dağdağa”da ise dağlarla metropolün kesiştiği
(kesişemediği!) çizginin inceliğini dikkate sunuyordu. Dergilerde
epeydir şiir yayımlamayan Adnan Özer’in “Yol Şarkıları”ndan bir
bölüm bu ayın sürprizlerindendi. Gölgesinde nesnelerin kıvrandığı
dünyanın çağıltısını dillendiren, kalbin tek ağırlığından
konuşuyordu Özer. Bir başka güzel sürpriz de yazdığı her şeyle bir
okur olarak merakımı uyandıran, bana yeni soruların ve yanıtların
kapılarını açan Hüseyin Ferhad’ın “Ah, Vatanım” şiiriydi.
Yüzyılların, binyılların ötesinden getirdiği taptaze bir sesle
ruhlara ürperti veren Ferhad şiirin içine yüreğiyle birlikte poetik
eğilimlerini de koymuştu: “Bülbülü altın kafese ko / belki öter o
zaman, / esin perileri çığlık çığlığa / sökün eder kasrından //
Kaleye zindana kapat / Aruz’a Hece’ye dudak bükeni, / geri dönsün
İstanbul’a / Nâzım Hikmet’in kara treni”. Mehmet Aycı ilginç şiiri
“Yoklamada Kaçak Var”da tarihin içinde zaman zaman ironiyle seslenen
ve beslenen bir bakış (belki aynı zamanda beden, zihin, ve yürek!)
gezdiriyor, iliklerine kadar Türkçe sevişen Lübnanlı bir fahişenin
sıcak kanını sözcükler arasına sızdırıyordu. Serdar Ünver’in
“Haikular”ı son yıllarda yaygınlaşma eğiliminde olan bu türün
nitelikli örnekleri arasında yerini aldı: “Aldığım soluk /
Defnelikten geçerken / Yeter gün boyu”. Ayşen Altay’ın “Sessiz”i
için bir şey söylemektense iki dizeyi buraya almayı uygun gördüm:
“biriktirilen sözün / egemenliğini yık”.
Şair Çıkmazı’nın
Ocak-Şubat (11) sayısında Adnan Acar’ın “Sonsuz Mavi”si görmeyi ve
dokunmayı öğrenmenin, Nilgün Polat’ın “Geceyarısı Yazıları: V”
dalgın çocuklar gibi çarpan ağaçlara aldırmayışın, Erdal Ateş’in
“Kar Yağdığında”sı uzak kuyulardan getirilen suların üşüyüp
donmasının, S. Suat Kurt’un “Korkuluk”u tek bacaklı bir korkuluğa
asılı unutulan ceketin şiiriydi; Mart-Nisan’da (12) Nadiye Sönmez
gittikçe büyüyen uçurum yalnızlığında “Tuz Ekmek Hakkı”nı arıyor;
Mayıs-Haziran’da (13) Gonca Özmen uykusu kaçmış ev huzursuzluğuyla
“Gölgesiz Sular”da geziniyor, Güngör Gençay “Sis İçine Sığmayan” göç
zamanlarında kaçamak ışıkları kucaklıyor, Şerafettin Kaya kırık bir
tavan aralığından düşen hayata sarılarak “Mübadele”yi seyrediyor;
Temmuz-Ağustos’ta (14) Sezgin Öndersever “Sus Hapishanesi”nde
başkasının ellerinde biten takvimin yapraklarına bakıyor;
Eylül-Ekim’de Atakan Yusufoğlu “Bu Yanılsama”ların mermere oyulan
sözcüklerde bulunan tesellisini gösteriyor, Hüseyin Avni Dede çağın
delikanlısı gibi durup “Devasa Güneş Saati Balkıması”yla konuşuyor,
Ömer Cem terk edilmiş bahçedeki sessizliğe ve kuşların sonsuza
uçuşuna odaklanarak “Doğaçlamalar” söylüyor; Kasım-Aralık’ta (16)
Tan Doğan dilinin “Ucu”ndaki soluk sıkışmasının ardından yaşamı
görüyor, Sevil Avşar ruhun gemisini aradığı yerde yalnızca
gezginlere sunulan sözcükleri “Sorgula”maya girişiyordu.
Şiir Atı’nın
2005’te yayımlanan tek sayısı (Bahar Kitabı) kapsamlı dosyaları ve
şiir üzerine araştırma yazılarıyla, çevirilerle ve elbette şiirlerle
zengindi. Mehmet Taner “Payınca kederli, yeterince mağrur / Başka
dilden bir şeydi ama içimde hayat” dediği “Temas”la, İzzet Yasar
doğurmuş-doğurtmuş-doğurulmuş olan arasındaki ilişkiye eğildiği
farklı şiiri “Aşk Üçgeni”yle, Akif Kurtuluş “kör kuyulara atıp git
beni, bakma / ardınsıra bir çığlık kalır duyma” dediği “Oyun Varmış
Her Aşkta” şiiriyle, Mustafa Ziyalan hayatın görünür yanlarının
ardındaki gizli gerçeklere eğildiği “Rüyacılar Kitabı’ndan II” ile,
Vural Bahadır Bayrıl bir “çıt!” sesine topladığı “Harfsiz Bahçe”yle
dikkat çekti. Necmi Zekâ sorulara gizli yanıtlarla ilerleyen
şiirinde “Cevabını Aldın mı?” diyor, Muammer Güngör “Dediler”de bir
ırmakta iki kere yıkanmanın yasak yıkıcılığına odaklanıyor, Levent
Yılmaz “Afrika’dan”da gökyüzü sahilinde insanların henüz harab
etmediği küçük bir köyün varlığını anımsatıyor, Ali Hikmet
“Sonsuzluğu Yazın”da engin denize açılmadaki sonsuzluk beklentisini
dile getiriyor, Kadir Aydemir “Kuş Uykusu”nda uzak sözlerin yeniden
çınladığı âna çağırıyordu. Ali Duman’ın “Minyatür”ü inceliklerle
ilerleyen bir şiirdi: “Öyle incesin ki göl gibi / Çocuklar sulara
eğilir / Sular çocukların önünde dize gelir”. Ersun Çıplak
“Typhon”da zamanın henüz ince belli fanusun üstünde seyrettiği taze
vakitleri hatırlatıyor, Mustafa Atapay “Zümrüt Atlar Ülkesi”ni
damarları kan dolu kelimelerle, “Akşam Şarkısı”nı Ahmet Haşim’in
akşamlarını düşündürerek bulutlardan kalbe akan kızarmış gül
kanlarıyla yazıyor, Hilmi Tezgör “Kapaklar”ın bir bölümünde
steplerde savaşan kadınlar ve çocuk bakan erkekler için söylenen
şarkılara, çığlıklara, suskunluklara gidiyordu.
Şiiri Özlüyorum
geçen yıl yayımladığı dört sayıda dikkat çekici dosyalarla birlikte
epeyce şiire yer verdi. Şubat-Mart (10) sayısında Korkut Kabapalamut
“Kırık Arı Heykelleri”nde lirik kıyılara sığınma ihtiyacını ve
kabarık nehirler arama telâşını, Yaşar Bedri “Çöl ve Atlas”ta bir
Narkissos gibi göldeki ayna karşısındaki şaşkınlığını, Doğan Ergül
gözlerinde unutulmuş resimlerle yollar geçerken ve “Gün Işırken
Tereddüt”lerini, İlhan Kemal cinnetine ve sesine “Başka” bir çığlık
arayışını, Tozan Alkan bütün bir gün sevmenin ardından gecenin
ağzını açtığı boşluktan seslendiği “Haritada Kırmızı Nokta”yla
buluşmasını, Arif Erguvan “Kuyularda” büyüyen zorba yeniçeri
karamsarlığını, Fuat Çiftçi plastik halkın tereddütte olduğu “Susku
Basması”nı aktardı okura. Mayıs-Haziran’da (11) Eren Aysan
“Kimsesizliğe Gazel”le yıl içinde erotik cesaretiyle, aykırı
söylemiyle dikkat çeken şiirlerden birini düşürdü sayfalara: “her
yatakta tanımadığım yüz adam / döndüm, hadi bir bira daha!” Ayşe
Nâlân “Konfeti Tipisi”nde yalnızlık dönüşü çoğul dolanmalara,
Hüseyin Çiftçi kırlangıçların sularını uçarken içişlerine
odaklanıyor, Ali Özgür Özkarcı yıl içinde yayımladığı deneyselliği
önceleyen öteki bazı şiirlerinin aksine “Odalar ve Benim”de eşine az
rastlanır bir derinliğe imza atıyor, Yılmaz Arslan “İnce Aşk
Devleti”nde şehir-şair-doğa üçgeninde dolanıyordu: “Şairden şehir
çıkmazsa / Sen şehirden bir şair çıkar! / Bakışlarında üşümüş bir
bozkırkurdu uluması”. Ağustos-Eylül’de (12) Hüseyin Avni Cinozoğlu
dünyanın çatısında yüksek gerilim hattının gerilimini taşıyan
“Zafer”le, Halim Şafak kendi kendine biriken su yalnızlığını
anlattığı “Ya Utandır Beni Ya Da Odadan Odaya Hızla Geç!”le, İlhan
Kemal içli bir sessizlikten kasırga şarkısını dinlettiği “Aşk Burada
Oturmuyor: Karanlıkta!”yla, Zeki Karaaslan geçtiği harlı yolların
nabzını tuttuğu “Apteriks”le yer aldı sayfalarda. Ekim-Kasım (13)
sayısında Fuat Çiftçi “Hiçlik Payı”nda kendi ormanımızdaki yüksek
ateşi, Serkan Özer “Derdi Çok Denizin Kara”da bütün akrabaları
kaçmış evlerin boşluğunu, Berna Olgaç “Pencere”de şiirin ömründen
çalan öykülerde aradığı yüzü, Mehmet Sadık Kırımlı “Oyun”da
sonsuzluğun ucu olabilme duygusunu, Mustafa İbakorkmaz
“Perspektif”te her şeyden uzaklaştıkça dünyanın gözünde küçülüşünü
anlattı.
Şiir Ülkesi’nin
bazı sayıları eksik olduğundan sadece üç sayısını (29, 33, 35)
inceleme fırsatı bulabildim. Derginin Ocak-Şubat (29) sayısında
Hülya Deniz Ünal “Nemrut”ta büyüdükçe hayat karşısındaki yenikliğini
“Gömleğimin kolları gittikçe kısalıyor / inceliyor kumaşık ayaza
karşı” dizeleriyle dile getirmiş, Hüseyin Peker “Tek Vuruş”ta
ayrılık korkularından sırtına kanat çizdiren biri olduğunu, Betül
Tarıman “Taslak”ta insanın tehlike anında kendine sarılabileceğini,
İrfan Yıldız “Fırtına Atı”nda denizdeki ve gökteki yırtıkların
dikilemeyeceğini söylemişti. Bu şiirlerin dördünün de imgeyi
önceleyen ve hayatı ıskalamayan şiirler olduğu söylenebilir.
Haziran’da (33) Nilgün Polat’ın “Geceyarısıyazıları” bir ihtiyarın
yağmur altındaki sokakta topladığı güz yapraklarıyla, Adnan Acar’ın
“Her Baharda”sı sevdaya bulanan bir hayatın izdüşümleriyle, Oktay
Adil Olta’nın “Düşündükçe”si yıldızları toplamak için uçan bir
atlıyı anarak yarattığı masalsı atmosferle, Aziz Kemal Hızıroğlu’nun
“Hüzzam Oda”sı uçurumlardan birinin kıyısına yaklaş(tır)ma
duygusuyla dikkat çekiyordu. Şiir Ülkesi 35. sayıdan itibaren
kadro değişikliğine gitti ve derginin editörlüğünü Şeref Bilsel
üstlendi. Farklı bir format ve farklı bir anlayışla yoluna devam
eden derginin sonbaharda yayımlanan yenilikçi sayısında Emrah
Altınok “bir ev neden susar / baba uyuduğunda?” diye soruyor, Osman
Olmuş “Müdâhanesiz Bir Hayat”ta kendi hataları dahil bütün hatalara
ufak ve affedici bir tebessümle baktığını söylüyor, Hayriye Ersöz
narkissosu anımsatarak “suya baktım yüzümü sevdim de yeniden” diyor,
Şükrü Sever “İki Dilek Kipi”nde günlük hayatın ekonomi-politiğine,
varla yok arası viranelere odaklanıyordu. Cihan Oğuz hayatı kınından
zor çıkan bir bıçak olarak gördüğü “Bir Çingene Ağıdı” söylerken,
şiirini belirgin bir biçimde geliştiren Selahattin Yolgiden “Rüya ve
Saat”te yalnızlığın en kırılgan yerine dokunmuş, Halil Gökhan
tıkanmış kalabalıkların “Zamanı”nın izini sürerken Onur Caymaz
“Çilek Öğretmeni”nde biyografik okumaya açık bir şekilde bir
düğünden kalan iki gelinçiçeği sunmuştu.
Geçen yıl önemli bir
değişim geçirip yenileşen
Türk Edebiyatı’nın
Ocak (375) sayısında Mehmet Aycı kaybolan kızlar için bilinmeyen bir
ada arayışıyla “Öyle Bir” şiir söylüyor; Şubat’ta (376) Nurettin
Durman merdiven boşluklarında onmaz korkuların “Sessiz Bir Firarî”si
oluyor, Özcan Ünlü “Türkçesi Özlemenin...”de çığ sesli uçurumlardan
düşme duygusunu yaşatıyor, Selçuk Küpçük ömrünü aşina sulardan
geçirirken yalnız kalmanın “Kahır”ını yaşıyor; Haziran’da (380)
Bahtiyar Aslan ansızın sarışın bir kıyametin başlamasını isterken
“Birgülsendüşlüyorum” diyor; Eylül’de Nazım Payam (383) “Ben Hiç
Rüya Görmedim” diyerek insanın hırsını ve öfkesini dillendiriyordu.
Ekim’de (384) Kalender Yıldız “Türev”de ayaklarının suçüstü
yakalandığı bir şehre inişinin tedirginliğini, Mehmet Aycı “Oyuncak
Ölüm”de evlerde kimsenin farkında olmadığı yalnızlığı
şiirleştiriyor; Kasım’da (385) Abdullah Çevik “Şizofrenin İntihar
Bahçesi”nde iki ölüm arası sonsuz derinliğe odaklanıyordu.
Ücra
yaklaşık üç yıl sürdürdüğü yayımını ne yazık ki geçen sonbaharın
ortalarında noktaladı. Deneyselciliğin önemli dergilerinden olan
Ücra hem M. Üstübal ve B. Keçeli tarafından diyalojik bir
söylemle poetik düşünceler geliştirilmesi hem de zaman zaman bu
konularda “sorgusual”ler yapması bakımından önemli bir yayındı.
Belki burada Ücra sayfalarına düşen şiirlerden fazla seçim
yapamayacağım; çünkü benim poetik anlayışım ve şiire yaklaşımım ile
onlarınki arasında büyük farklar olduğunu bilenler bilir ama bir
poetik yayın olarak Ücra’nın belli bir çizgiyi ısrarla
sürdürdüğünün altını çizmek gerekiyor. Gerçi derginin sayfalarına
bazen şu yaşından sonra İlhan Berk’in manifesto yazmasını
önerecek dinozorca cümleler de düştü ama buradaki arkadaşlar şiir
veya yazı yayımladıkları dergilerin söylemini benimseyiveren
şekilsiz adamlardan çok çok farklıydılar; ısrarlıydılar,
ısrarcıydılar, kimlikliydiler. Bunun, tarihe bir not olarak
düşülmesinde yarar görüyorum. Derginin Ocak (21) sayısında Mitat
Çelik ve Efe Murad’ın, Şubat’ta (22) ise Barış Özgür ve Mehmet
Öztek’in çalışmalarının ilgi çektiğini söyleyebilirim. Efe Murad’ın
“Bir Yalnızlık Odatory’usu” şiirinin epeydir üzerinde çalıştığım “Üç
Kişi Şiirleri: Kadın-Erkek-Çocuk” başlıklı yazıma örnekleme
bağlamında katkı sağladığını belirteyim. Mart’ta (23) farklı imzalar
olarak Hasan Karayel ve Osman Erkan’ı, Nisan’da Hamza Çelikel’i
gördük. Mayıs sayısında (25) Zeki Karaaslan “Acılar Özeti”yle dünya
gibi dönmenin figürünü harfleri kıvrandırarak sayfaya düşürür, İlhan
Kemal kendi kurduğu yapının yer yer sesi ve heceyi önceleyen yeni
bir örneğini sunarken; Ağustos’ta Serkan Işın “Manyetik Alanlar”da
çıkan marazlara deği(ni)yor, Bülent Keçeli “Ve Ş’iddet”te sonsuzluğa
ve renge açılan karadeliklerden geçerek gördüğünü yanıtlamak için
içini ters çeviriyordu. Eylül’de (29) Hamza Çelikel’in “Prelüt”ü
teninde kanatsız nokta olan uçuruma sesleniyor, Emrah Altınok
harfleri boşluklara dağıttığı “Dördüncü Sır”da kaosu seslendiriyor,
Ali Özgür Özkarcı “Fermuara Dolu Hep Bir Ölüm Övgüdür”de bazı
şiirleri (belki kendi eski şiirlerini de...) kapatmayı deneyerek
sulardan ve atlardan bıktığını dile getiriyor; son sayıda ise (Ekim)
Murat Üstübal’ın “Terden Ayru Veda”sı sözcük dizdiren dizdarın
zıpkın edasını sorguluyor, Hasan Karayel’in “Amorf Ozon”u umuda
güftelenen günün kendini rüzgâra bırakışıyla buluşuyor, Bülent
Keçeli’nin “Şerhane’den Parçalar: Kuyu Şehri” hep kaldığı yorgun bir
çukurda taşa toz aşkedildiğini anlatıyordu.
Üç Nokta’nın
önceki yılı kapatan ve geçen yılı açan Aralık-Ocak-Şubat (3)
sayısında Mustafa Köz üç bölümlük anlatısal şiirinde Anadolu
coğrafyasından seçtiği kişiler ağzından yokluğu, yoksulluğu,
“kuşlarla tanınan gurbeti” tanımlarken Tuğrul Keskin “Ayna Tırtıla
Bakıyor”da evlerin dışına taşan matemi, kırılmış hayatları, hayatın
yüzümüze kapanan sayfasını gösterdi. Salih Aydemir “Ağustosun
Geometrisi”nde “aşktı yüzündeki sükûnet” diyerek celladın güzel
kızına âşık olup intiharı seçene ağıt yakıyor, M.Met Altun “Bedi”de
balkona konmuş sandalye yalnızlığını duyuruyor, Tezer Cem “Çok Şükür
Duası”nda hayata ve geceye nar tanesi gibi (s)açılıyor, Arif Erguvan
“Yusufçuk”ta yabancılaşmışlığın sınırlarında gezinerek “dünyanıza
çıktım bir kayaya tutunarak” diyor, Hüseyin köse “Orada Olmayan
Adam”da “Bomboş avuntularıyla yüzüme çarpan / simsiyah bir
kalabalığa rastladım eve dönerken” dizeleriyle benzer bir
yabancılaşmışlığı yaşatıyor, Serkan Özer “Uzak”lara açılan şiirinde
bir resimde kardeşinin hayatını yaşıyordu. Kasım-Aralık’ta (4)
şairlikte ve sarhoşlukta hovardameşrep Serdar Koçak “Şol İstanbul’da
Belediye Nikâhı”ndan imzasını geri çektiğini duyuruyor, Şeref Bilsel
“Söz Geçmişim Ses Bulmuşum”da yer yer üstgerçekçi imgelerle kuzeyde
denizin aldattığı bir kasabaya uğrayarak uzun yazların ardından
aklına su gelmiş çeşmeler gibi akan hatıralara yaslanıyor, Aydın
Afacan içinde bir sfenksin uyuduğu bilmeceyle tenha labirentlerde ve
suyun bulanan yerinde “Nil’i İşaretlerken”, Cenk Gündoğdu
yalnızlığın eşyanın dilini karıştırdığı bir “Çölevi”nde konaklıyor,
Onur Caymaz apartman kapısından giden yılların ardından bakan ve
başkalarının hatalarıyla büyüyenlerin yoksulluk simgesi “Altın
Alınlık”la dolaşıyor, Hakan Cem uzak ve yalnız bir yıldız gibi
anneyle bütünleştiği “Gurbete Dair” izdüşümler sunuyordu. Son
bakışta yoldan çıkacak güzel ve bitkin şair Emel İrtem’in “Fa Diyez
Cinayetler”i kendini tasarlayan bir kuru gülün cinayetin gerisinde
durmasının, Selahattin Yolgiden’in “Akşam”ı demiryolu kenarlarında
ve terkedilmiş istasyonlarda zamanın durduğu anların, Ali Özgür
Özkarcı’nın “Abdal ile Tarih”i atlaslarda gül yetiştiren bir abdalın
tarih eskisi hüzünlerinin, Barış Ağır’ın “Yaz”ı güneşi yoracak kadar
uzayan günlerin, C. Hakkı Zariç’in “Sıfırın Altında”sı çocukların
gümüşü çağrıştıran adlarının ve suların çekingen seslerinin, Mesut
Aşkın’ın “Üç Âh ile Kendimdeyim”i kâğıda övünçle geçen kederin,
Doğan Ergül’ün “Yağmurdan Sonra”sı güz günlerini delerek gelen
çıplak ışıkların şiiri olarak okundu.
Ünlem’in
Ocak-Şubat (9) sayısında Hülya Deniz Ünal’ın sokaklara açılan
kapılardan giren yalnızlıklarla “Karşılaşma”sı içimize gömemediğimiz
cenazeleri anımsatıyor; Mart-Nisan’da (10) Ahmet Erhan’ın “Dükkân”ı
bir kuşun kanat vuruşunda kopacak kıyameti haber veriyor, Ahmet Ada
soylu bilgiyi ve seçkinliği öğrendiği “Yol”u gösteriyor;
Mayıs-Haziran’da (12) yalnızca Türk edebiyatının ve Türkçenin değil
gerçek şiirin yaşadığı her coğrafyanın büyük şairi Dağlarca
uykusuzların toplantısına katılıp yorgunluktan, sessizlikten,
karanlıktan, işsizlikten, terk edilmişlikten... kaynaklanan
uykusuzluklara işaret ederek “Bugünkü Karanlık”lara dikkat
çekiyordu. Mehmet Sadık Kırımlı “Eski/Tad”la soğuk zaman tünelinde
iki yorgun beyazlık arasından sızan kışı resmetmiş, Asuman Susam
“Melekler Kalıyor”da bir çocuğun içinden ağlayan kadının yalnızlık
burcunda duruşunu anlatmış, Fatih Karataş tortusu kalmış kelimelerin
ardı sıra gideceği “Kuşluk Vakti”ni beklemişti. Temmuz-Ağustos’ta
(12) Onur Akyıl bu gökkubbenin altında bizden kalan şiiri, şirreti,
güzel ve çirkini gösterdiği “Mahşer”le, Ahmet Cengiz bilinen
görüntülerin giderek kaybolduğu ve bozulduğu “Tuzunu Öpmek İçin
Denizin”le okur karşısına çıkıyor; Eylül-Ekim’de Ahmet Özbek kar
mevsiminde bir yaprağın üşüyen yollarından geçerek “Solan Bir Şehrin
Tek Tanığı” oluyor, Sermet Bulut “Kimsecikler Köprüsü”nün sonundaki
uçurumun sırrını araştırıyor; Kasım-Aralık’ta (14) Hüseyin Peker
“Altın Evi”nde yeni bir hayata başlamak hususunda uyarı ateşleri
açıyor, Hüseyin Köse “Mahvedici Melek”in VI. bölümünde yaşlı bir
demircinin kendisine anlattığı hayatın ürkütücü yanlarından
uzaklaşmanın yollarını arıyor, Can Sinanoğlu “Herşey Kimya”da bir
ömrü geriye doğru yaşamanın paradoksunu ve aşkın varoluş cetvelinde
bir element olmadığını vurguluyor, Yusuf Alper “Çorap Söküğü”nde
karanlığın kollarından fırlayıp yüreğine inen bitimsiz acıları
anlatıyordu.
Varlık
yayımlanan şiirlerin yanı sıra dosyalarla şiirin edebiyat gündeminde
kalmasına, Enver Ercan’ın “yeni imzalar” değerlendirmeleri
aracılığıyla da genç şiirin önünün açılmasına yardımcı oldu. Ocak
(1168) sayısında Fergun Özelli’nin “Ülkem İzmir’e Bir Kadeh Şiir”i
bir kenti yurt edinme duygusunu, Şükrü Erbaş’ın “Kutsal Kalabalık”ı
“geniş zamanlı sözler söyleme”nin çekiciliğini yaşatmakta, Can
Bahadır Yüce’nin “Yaz Dökümü” ise Necatigil’in sarkacıyla buluşmanın
hazzıyla birlikte acısını yansıtmaktaydı. Güngör Tekçe’nin “Çıka
İne”si “bir güneşten bir güneşe geçer gibi” ilerleyen ve
inceliklerin altını çizen bir şiirdi. Genç şairlerden Volkan
Şenkal’ın “Michelle”i hayatı, gerilimi ve aşkı üst üste
katlayabilmişti: “Önümde uzayıp giden sokak / Ardımda hayat, /
Yıkıldı yıkılacak.” Şubat (1169) sayısında Ahmet Necdet’in “Aşka
Âşık Bir Kadın İçin Sonnet”si gerçeği düşle yıkayıp sunmasının,
Hilmi Haşal’ın “Üçüncü Yaka”sı ise zor harflerin zor heceleri
izlemesinin şiiri olarak okundu. Mahmut Temizyürek’se “Aşka Mevlana
Âşığa Mayakovski”de aşkın imkânsızı istemesine vurgu yapmaktaydı.
Nilay Özer “Sisli Kır” ile uzun dizeli şiirlerinin örneklerinden
birini verdi. Şiirden, yakın geçmişi sorgulayan bir dize:
“yaşamaklar günlüğü kokuşmuş konserveler şeyler ve katı şeyler çok
eksi seksenlerde”. Deniz Durukan’ın “Ter”i alabora bir hayatta
kıyıya çekilme arzusuyla, Safa Fersal’ın “Alias”ı Edip Cansever’in
şiirleriyle kurduğu metinlerarası ilişkinin canlılığıyla (yeniden
yaratım!), Nurduran Duman’ın “Deniz Dili ve Edebiyatı” tüm ırmakları
denize çağırmasıyla dikkat çekiyordu.
Mart (1170) sayısında
Betül Tarıman “Köz” şiirinde bir köy okulu yalnızlığı ile asansör
boşluğunda kaybolan bir baba resmini buluşturuyor, Elif Sofya
“Eskiyor Zaman”da gizli yollarla açık anlamların birlikteliğini
deniyor, Eren Aysan ise “Kendinin Portresi”nde yüzünün yansımalarını
aynalarla tenhalarda arıyordu. Nisan (1171) sayısında Tahir
Abacı’nın “Tanzimat’tan Beri” şiiri bireysel duyuşu ve duruşu
tarihselin içinden çekip almanın bir örneğiydi: “Gülü aldı
bardaktan, dudaklarına değdirdi / Atılıp önleyemedim / Haziran
temmuza değdi”. Metin Cengiz’in “Yıllar Acı Biriktiriyor Yalnızca”sı
her geçen gün acıyla çatallaşan yolların izini sürerken, Mehmet
Erte’nin “Aya Yorgi Yolunda Konuşulmayan Korku” şiiri hem kurgusal
farklılığıyla hem de “Tarihin Boşluğunda” altbaşlıklı bölümündeki
“İnsan ölür, ardından gelen yaşasın diye” dizesinde kavranan
yaşam-süreklilik algısıyla dikkati çekiyordu. Enver Ercan’ın bu
sayıda seçtiği “genç”lerden Orhan Göksel’in “Sala”sı insan yaşamını
uçuruma kurulmuş bir salıncak olarak görmesiyle, Ali Selçuk’un
“Bulut ve Su”yu modern zamanlarda masalların nasıl başladığına
dikkat çekmesiyle önemliydi. Mayıs (1171) sayısının ilk şiiri
Gültekin Emre’nin “Merkezkaç’tan”ıydı ve bu şiir hayatın
kopukluklarını, ömrün geçip gidişini sorguluyordu. Nihat Ziyalan’ın
“Su Altı” şiiri bir intiharın izinde “olmayan bir ritmi sokaklardan
sökme” çabasıydı. Emel Güz’ün “Yalan Elbisesi” kesik söyleyişleriyle
ve hayatın delirmiş hızına işaret etmesiyle, Sinan Oruçoğlu’nun
“Kalbim İçin Harita”sı şair kalbi için başka bir mevsimi aramasıyla,
Metin Celâl’in “Atlas ve Coğrafya”(3-4) sayısında tarihe geçişine
işaret ederek “kalmadı hayat hakkım o karmaşada” deyip hayatın
karışıklığına temas etmesiyle dikkat çekiyordu. Genç şairlerden Ozan
Öztepe’nin “Son Ada”sı müziğin ve şiirin içinden yürüyerek ardıllığı
yakalıyor, Nâzım Mutlu’nun “Sana Tutunmak”ı başlıktaki klişeye
karşın her damarı ötekiyle kavgalı bir çocuğun sesini duyuruyordu.
Günümüz şiirini yetkin
imzaların yazılarıyla ele alan kapsamlı bir dosyanın bulunduğu
Haziran (1173) sayısında Onur Caymaz’ın “Romantik”i hem giderek
olgunlaşan bir şiiri haber vermesi hem de hayatın her cümlesini
yeniden okuması bakımından ilginçti. Efe Murad’ın “Sofrayı Senin
Yerine Masalar Kurdu”su ise genç şairin geçen yıl yayımladığı
şiirlerden daha ileri bir düzeyi işaret etmesinin yanı sıra Edip
Cansever’le gizli buluşmalar bulundurmasıyla da ilgi çekiyordu.
Şiirden birkaç dize: “sofrayı senin yerine uzun masalar kurdu. /
herkesler herşeyleri biliyorlar artık. / kısaldıkça kısaldı umut
uçlarından. / bugün aşı oldum, o yüzdendir insanlara kırgınlığım”.
Filiz Özdem’in “Gizli Defterden” sayfalara düşürdüğü şiir beyaz
gömleğe batıp çıkan paslı iğnelerin, şaraba yatırılan dilin,
nallarını vura vura geçen kırmızı atların izini sürüyordu. Temmuz’da
(1174) Turgay Fişekçi’nin “Yanında Yalnızlık”ı şairin bilinen
şiirlerine göre daha imgesel, daha bir kanlı-canlıydı: “Savrula
savrula ateş topuna dönmüş beden / Yangınlar çıkararak dolaşır
sokaklarda”. Veysel Çolak “Kırık Ağıt”la anlattığı dünyaya sığmayan
çığlığını okurla paylaşırken, Sina Akyol “Bahçe”de alevi, tohumu,
ağacı ve meyveyi bilgeliğin sınırlarında dolaştırıyordu. Ali
Hikmet’in “Şair’e”sinde yağmur damlalarının kâğıtta sessizliğe
dönüşmesinin, parmaklara sıvanan yasemin kokusunun, dolunayda
dolaşan saydam sözcüklerin izi sürülüyordu. Bu sayının ilginç
yanlarından biri de Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü şiir dalında
kazanan Alper Gencer’in iki şiirinin yayımlanmasıydı. İki şiirini
okuduğumuz genç şair beklemekle geçen zamanın kırışmasının farkında
oluşuyla dikkat çekiyordu.
Ağustos’ta (1175)
sayısında Nuri Demirci “Sandık”la çağın karmaşasına işaret ediyordu:
“Yeni ninniler hazırlanıyor: / Testere homurtusu, çekiç sesleri / Ve
derinde sızlayan çam kokusu”. Bu sayının şairlerinden biri de
şiir-içinde-şair olarak konuşmayı seven Abdülkadir Budak’tı. Şu
dizeler “İşaret”ten: “Çoğu insan gibi ne az ne fazla / Ahşap çıkıp
metal geldim buraya”. Eylül’de (1176) Engin Turgut naif sesini
sürdürdüğü “Gül Kokar Meleklerin Nefesi”nde şiirin ve arkadaşlığın
çatı katında oturanlara selam yolluyor, Mehmet Mümtaz Tuzcu
“Gülsevmez”de, pek çok şiirinde olduğu gibi tuhaf sözcüklerin
birlikteliğiyle kendine özgü bir ses yaratıyordu. küçük İskender
uzun şiiri “Gemi”de batmak için son yolcusunu (belki de şairi!)
bekleyen bir geminin portresini çarpıcı imgelerle çiziyor, tufanın
da güncelde bir muhasebesini yapıyordu. Bu sayıda Betül Dünder’in
“Yazgısı Zar”ında uçmak için evreni dar bulan lanetlenmiş bir melek
(yine, belki de şair!) görünüyor, Tozan Alkan ise “Armi, Mon Ami!”de
boşlukta kalbine tutunan bir şairin kalbını açıyordu. Kemal
Durmaz’ın uzun soluklu, uzun dizeli şiiri “Sakladık Buydu
Sırrımız”da hafızanın acıtıcılığı, her cevapta bir ölüm bırakmanın
gizemi ve kaybolan soluk nefeslerin sırrı hatırlatılıyordu.
Ekim (1177) sayısında
Ali Günvar’ın “Ve Züleyha”sı sislerle kaplanan hatıralarda Yusuf
olanın Züleyha’ya tutkusunu dile getirirken, Türkân Yeşilyurt’un
“Tutku Tabutu” öldürmenin sorulara eklemlenen muhasebesini görüyor,
Osman Olmuş’un “Suyu Harlayan İsmariç”i ise hayatın bir oyun
olmadığını aksine hepimizin hayatın elinde oyuncaklar olduğunu
sergiliyor, Mehmet Öztek’in “Protez”i ise tedirginlikle versus
ne dediğinden emin olmakla bütünleniyordu. Kasım (1178) sayısında
Metin Celâl’in “Yazın Sonu” şiiri yitip giden yaz aşklarının hüznünü
ve inceliğini taşıyordu: “üşürüz, yine de bırakmak istemeyiz sahili
/ havlulara sarınıp son kez yattığımız öğle uykuları / başımızı
annemizin omzuna koyup kurduğumuz düşler / belki de budur özlemle
ardından baktığımız”. Şeref Bilsel’in “Hüner Evi” ise “o çok ateş
görmüşlerin yüzüne vuran yarasından ayrılıp / tez ölmüş bir kadının
ağzındaki sigarayı yaktım” dizelerindeki üstgerçekçilikle ve son
yıllarda hünerle yazdığı şiirleri taşıyan “ev”le hatırlanacaktır. Bu
sayıda Ahmet Yüce’nin “İpek Söylencesi”ndeki beden tehdidine dikkat
çekmeden geçmek eksiklik olurdu. Aralık’ta (1179) Engin Korelli
“Annemin Uykusu Gelmiş”le anneyi yitirmenin acısını ve kabullenişi
bir arada sunarken Nurduran Duman “Deniz Dili ve Edebiyatı”nın yeni
bölümüyle “saatinin çalıştığı yönün gül olduğunu” işaret ediyor,
İdil Kızoğlu ise kimsenin kimseyi anlatmadığını teninde gezinen
örümcekle görünüyordu.
|