2005’te Dergilerde Şiir

Üzerine Dengesiz Notlar

 

 

 

 

 

Text Box:  

Başlarken, Türk şiirinin geçen yıl dergilere düşen gölgesini açımlamaya çalıştığım notlarımdaki dengesiz bakışın bu yıl da beni yönlendirdiğini söylemeliyim. Yıl içinde dergileri okurken nasıl şiirlere odaklanıp şairleri veya derginin büyüklüğünü-küçüklüğünü önemsemediysem bu yıl da notlarımı toparlarken aynı şeyi yapmaya çalıştım. Şairlerin şiir üzerine yazdıkları böylesi değerlendirmelerin öznellikle malul olduğundan yakınılır. Bu notları kaleme alırken kendimi şairliğimin tamamen dışında bir yerde konumlandırmam mümkün olmadığından elbette notlarda öznelliğin izleri de görülebilecektir. Sonuçta tek kişinin beğenisinden veya izleniminden söz ediyorsak belli bir ölçüde öznellik kaçınılmazdır. Özneye çok inanırım, yapılan her türlü seçmenin çeşitli yönlerden öznellik taşıdığını, taşıması gerektiğini düşünürüm. Yazanın şair veya eleştirmen olması bu gerçeği değiştirmez. Yeter ki bu öznellik edebiyat dışı, şiir dışı etkenlerle sakatlanmış olmasın. Zordur bunu başarabilmek. Ben hem dergilerde yazarken hem de yıl değerlendirmeleri yaparken bu zorluğun üstesinden gelmeye çabalıyorum. Yapıp yapamadığıma zamanın ruhu ve okur karar verecektir elbette; okurun ruhu ve zaman da denebilir!

Dergilerdeki şiirleri değerlendirirken geçen yıl olduğu gibi, ustaların şiirlerini de göz ardı etmemekle birlikte, genç şiire daha çok eğildiğimi belirtmek isterim. Adları ustaya çıkmış, çeşitli ödüllerle taltif edilmiş de olsalar şiirleri beni sar(s)madıysa yaşını başını almış şairlerin dizeleri üzerinde bu sayfalarda pek fazla durmadım. Başka bir ifadeyle, kötü şiirlere sırf altlarındaki imzadan dolayı hürmet etmeyi gereksiz buldum. Hürmet, kişiye ve yaşa belki; ama sırf altındaki imzanın yaşından dolayı şiire hürmet diye bir şeye inanmıyorum. Bir imzanın şiiri şiir yaptığına değil, şiirin bir imzayı imza yaptığına inananlardanım. Öte yandan, yine geçen yıl olduğu gibi, çeşitli platformlarda kendileriyle sert polemiklere girişmiş olsam da bazı şairlerin beni bir şekilde etkileyen şiirlerini, nesnellikten uzak düşmemek maksadıyla, bu sayfalardan uzak tutmadığımın da bilinmesini isterim. Tabii, sırf nesnel görünmek için böylesi adların kötü şiirlerinden söz etmeyi de gereksiz buldum. Aslolan hayattır, evet; fakat böyle bir yıldökümünde aslolan hayat değil şiirdir.

Dergilerde yayımlanan kendi şiirlerime gelince: Geçen yıl yaptığım gibi bu yıl da 2005’te yayımladığım şiirlerimi değerlendirme dışı tutup yalnızca bazılarının künyelerini vermekle yetiniyorum:

“vis carminum”, Kitap-lık, sayı 80, Şubat 2005 / “Kimseye Yetmeyen Kış”, Varlık, sayı 1170, Mart 2005 / “Kılıçtan İpeğe Sızı”, Merdiven, sayı 6, Kasım-Aralık 2005 / Zamanyoluna Kurulan Salıncak”, Mühür, Mart-Nisan 2005 / “Uzun Tarih”, Dize, sayı 113, Mart 2005 / “Ceza ve Suç, Etken, sayı 3-4, Temmuz-Ağustos-Eylül 2005 / “Sonra Gidilecek Yer”, Andız, sayı 1 Bahar 2005

Şimdi, 2005 yılının dergilerindeki şiirlere odaklanabiliriz:

Ada’nın Kış-Bahar sayısında Yaşar Bedri “Ölüm ve Atlas”ta “ölürsem erguvanlar ölecek, dağılacak dağların vakti” diyerek bir tufanı haber verir gibiydi. Emrah P.’nin “Nil ve Rah”ı arsız yangınlardan dolunay önlerinde şiir bekleyişlere, incinen gölgelerden saklı kalınan tenlere gidip geliyor, Ercan Yılmaz’ın sözcüklerin çok anlamlılığından yola çıkarak duygu derinliğiyle kurduğu “Teşbih Hatası” anne ile oğul arasındaki muğlak kovanda uğulduyordu.

Derginin yıl içinde yayımladığı iki sayıdan biri olan Yaz sayısı daha kapsamlıydı. Hilmi Yavuz’un sulara bırakılan bir sandıktan çıkardığı “Çöl ve Kilit”iyle açılan şiir sayfaları Ali Hikmet’in eski bir depremin sağdığı kalbin çarpıntılarıyla şekillenen “Şimdi...”siyle, Can Bahadır Yüce’nin yüzündeki su imgesini aradığı ve sesindeki kış imgesini bulmaya çalıştığı “Mahşer”iyle, Serkan Ozan Özağaç’ın karanlık ve korku içre şekillendirdiği “Marie Sophie’nin Varlığı ya da Yokluğu Üzerine: IX” ile, Emrah P.’nin saçılmış anılarla yarım yarım ve ince ince kaybolan çocukluğun peşinden gittiği “Uzunca Suyun Ruhu”yla, Nilay Özer’in istasyonda zamanı çoğalta çoğalta geciktiren tozlu kristal avizelerden yansıyan iri damlalarla kurduğu “Peron 28”iyle sürüyordu. Ali Çivril’in “Sürgülü Kilit”i yüzüne vuran simsiyah bir kamçı olarak geceyi, Ercan Yılmaz’ın “Haziran ve Meridyen”i şarkı ve sirenlerle çağrılan yazları, Mustafa Fırat’ın “Düş”ü kalbe vurulan paslı prangaları, Berna Olgaç’ın “Suret”i zamanın derin çizgilerindeki son sözleri şiire taşıyordu. Erkan Kara’nın “Yol Üçlemesi” hayattan imgeler ve sözcükler toplayan bir düzyazısal şiir, Cuma Duymaz’ın “Yolculuk Burcu” gül ve geceyi tartmakla sözcükleri mülk edinen bir şiirdi. Fuat Çiftçi “Camekân, Peçe”yle yedeğini koruyan bir ateşe gönül düşürür, insanlığın bir meslek oluşunun bilinciyle devinirken Onur Caymaz’ın “Kırmızı Yapraklar”ı kaçırılan gözlerdeki telaşta ve topladığı kırmızı yapraklarda bulduğu şiiri yaşıyordu. Ersun Çıplak yağmurlu ufku cömert sofra olarak gördüğü “Mektup”la, Bülent Özcan göğün yorgun yüzünde sessiz uyuyan ve şairlere dokunan kuşları selamladığı “Ağıtı Yaralı Kuşlar Konar Alnıma”yla, Mustafa Akar pencereden ay görünce deliren naftalin kokulu ablaların hüznüyle buluştuğu “Safran”la, İsmail Cem Doğru ölen her çocuk için bir çikolata açma inceliğiyle, Ahmet Şenol Alkılıç kendini çifte uçurumlara salıverme tutkusunu açığa vuran “Aşka Yergi Sonesi”yle bu sayının öteki şairleri arasındaydı.

2005 ortalarında yayımına son verilen Adam Sanat’ın Ocak (228) sayısında Başaran “Değişiyor İnsanın Boyutları”nda vahşetin ve barbarlığın yok ettiği medeniyetlere ağıt yakarken, Şahin Taş sedire bıraktığı kitabı hızlı hızlı okuyan rüzgârın soluğuyla “Yaz Ayrıntıları” sunuyor, Şubat’ta (229) Salih Bolat geri alınmış bir sözün üstüne kapanmak için son zambaklara baktığı ve katırının boynuna sarılıp ağlayan Nietzsche’yi anımsattığı “Söylenceler” dile getiriyor, Ahmet Özer dünyanın ömrümüze tanık zamanlarına ve sesimizin sonsuz beyaz sayfalarına “Kar” yağdırıyor. Nisan’da (231) İlhan Berk yıl içinde yayımlamayı sürdürdüğü “Sözcükler”in IV. bölümünde bazı sözcüklerin yaralı doğduğunu ileri sürüyor, Ruşen Hakkı okuyucuyu kördüğümü çözecek atların gem tutmazca dolaştığı “Gümüş Atlar Müzesi”nde gezdiriyor, Onur Caymaz aşk ekseninde bitmiş olanla başlamamış olan arasındaki farksızlığı gösterdiği “Bir S Destanı” okuyor, Eren Aysan her sevişmede yeniden yaşadığı trafik kazası “Yenilgi”sini dile getiriyor; Mayıs’ta (232) Cevat Çapan özellikle roman adlarının çağrışımlarından yararlanarak “Kitap Kapaklarından Kuyruklu Bir Uçurtma” yapıyor, Yücel Kayıran içimizdeki kapı çalındığında her birimiz buğulu aynalar “Değil mi”yiz diye soruyor, Ayşen Altay mevsimler üstümüze kapandıkça yalnızlıklarımızın kırışıksız ve düşsüz büyüdüğünü söylüyordu.

Agora’nın Ocak-Şubat (41) sayısında Halim Yazıcı “İyi Yolculuklar Tenim”de iç sızılarını aralayan sislerle şimşeklerin izini sürüyor, Abdullah Şevki “Uçurumdaki Güller”de ruhun şiire ve tene sunduğu şaibeli yalnızlığa odaklanıyor; Mart-Nisan’da (42) Kâzım Şahin kuşların yapraklara girip çıktığı saatlerde suskunluğu bozulan ağaçlarda “Uyum” arıyor, Mehmet Genç “Ömrüm’ün Kareleri”nde kölelerin umuduna ve efendilerin tanrılarına işaret ediyor, Ahmet Bahçevan başucundaki ölü şairlere bakarak sonsuza bölünmeyi öğrenmeden “Tipi”yi yaşıyordu. Mayıs-Haziran’da (43) Muzaffer Kale dağlardan bakıldığında keman olarak toplanan kasabalara “Yeni Yılınız Kutlu Olsan” derken, Adnan Satıcı “Uzak Bir Ülkedir Gülmek”te bir zamanlar bilimine vakıf olduğu sevdanın damarlarında yarattığı genişliği şiirleştiriyor, İhsan Topçu “Bir Sözcükle Söyleşi”de ozanların yol ve sözcük ustası olduklarını belirliyor, Halide Yıldırım “Kar(s) Kar(s)”ta benim imgelemimde özel yerleri olan “kış” ve “kar”a odaklanıyordu: “yaşadığım yere kar/mecbur, kar yağmalı”. Eylül-Ekim’de (44) Çiğdem Sezer sessizliği dağıtamayan yolcuların bıraktığı “Leke”nin, Asuman Susam derinlere yaptığı yolculukta kendisini değiştiren “Beyaz Koridor”un; Kasım-Aralık’ta (45) Hüseyin Peker aynı geminin yolcuları olan kenar mahalle sakinlerinin hayatlarındaki “Siyah Benek”in, Kâzım Şahin her tarafı kuş sesleriyle doldurulmuş kâğıtlardaki “Saydam Çığlık”ın, Tahir Abacı üşüyen rapsodiler eşliğinde sözcüklere yüklediği ikili anlamla rüya kadar uyanık olma çağrısını taşıyan “Kapalı Hava”nın, Serkan Engin sokağın seyir defterine işlenen “İtirazlı İşporta”nın şiirini yazıyordu.

Akatalpa yıl içinde kitap eleştirileriyle, Yusuf Erten’in günümüz Türk şiirinin iklimini sorgulayan zekice denemeleriyle, sayfalarda yer bulan nitelikli şiirlerle taşranın merkezinde konumlanan dergilerden biriydi. Ocak (61) sayısında Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin duayeni Dağlarca yuvarlağın içini ve dışını ölçtüğü diyalojik söylemli şiirinde insanın yuvarlağın dışında olması talihine değinerek “Yaşamanın Ulaşacağı” yeri gösteriyor, Özlem Tezcan Dertsiz çiçeklerin daha yavaş açmasını dileyip freni patlamış şehrin yavaşlamasını isteyerek “Hız Çağı”na itiraz ediyor, Hilmi Haşal ateşböcekleri ve denizkuşlarında varlığını duyumsadığı kadının çevresinde dönerek “kıyı” izleğine odaklandığı serinin şiirlerinden birinde “Kıyı Ateşi”ni yakıyordu. İlhan Kemal başka dergilerde de yayımladığı belli bir biçime dayanan ve kağşamış aşkı, ıssızlığa alışkın olmayı, ufuk çizgisinde kurulan tahtı anlattığı “Mağmum”la gamlarda derinleşiyor, İsmail Cem “Yeniden”le zamanı geri sarmanın şifalı eğilimine kendini kaptırıyordu. Şubat (62) sayısında Şeref Bilsel’in harflerin bakışımlı duruşlarından yola çıkan bir başlığa sahip “Ney ve Yen”i mermere çarpan kelebekten ney sesi beklemenin, Vural Uzundağ imzalı “Hanımeli” döküntü mahzenlerin yasakları olan hayallerin, Salih Mercanoğlu’nun “Kısa Mesafe”si taşrada hayata dahil olamayıp eve kapanmanın, Mehmet Sadık Kırımlı’nın “Islık”ı dildeki hece burkulmalarının şiiriydi.

Mart’ta (63) Hilmi Haşal’ın “kıyı” izleğini sürdüren şiirlerinden biri olan “Kıyı Kehaneti” cenneti ararken cehennemi bulmanın diyalektiğiyle biçimleniyor, Serdar Ünver’in “Yoklar Şimdi”si koca denizi ötelere itiyor, Gonca Özmen’in “Uğultu”su sonsuz yitime varmak için bir ses arıyor, Efe Murad “Yanlışlıkla Arka Balkonun Işığını Açık Unuttum”da bir eve balkondan girip de her ihtimale karşı kapıyı açıp kapatan çocukluğunu özlüyor, Özlem Tezcan “Gam” dizisinden yayımladığı “Do”da nafile bulutsuzluk nehrine dalıyordu. Dertsiz, bu serinin şiirlerini derginin sonraki sayılarında yayımlamayı sürdürdü ve serinin son “Do”sunu Aralık’ta seslendirdi. Nisan (64) sayısında Betül Yazıcı “Karanlıkta Dans”la şiirin gelecek güzel günler için oluşunun altını çizerken Mayıs (65) sayısında Hüseyin Ferhad “Levh-i Mahfuz” dosyasından yayımladığı şiirleriyle binyılların diri sesini sayfaya düşürüyor ve okuru bu sesin peşine düşürüyordu: “Kocadın mı gri abdal / sesin âheste gelir, / cemi cümleden sakladığın o formül / o denklem de nedir”. İlyas Tunç’un “Kan-Dil”i imgelerin geceden gelişini, Çiğdem Sezer’in incelikli “Yaşa(ma)mak”ı esneyen bir ağacın ağzından gökyüzünün görünüşünü, Uğur Bilmiş’in “Korkunç”u imgeyi taşlayan çocukların ürkütücülüğünü, Bahri Çokkardeş’in “Mağara Yazgıları” sonsuzluğun önündeki keder yüzlü atlıların mağara yazgılarını, Nuri Demirci’nin “Kırlangıçotu” kapısında ateşler yaktığı kaleye sığmayan şehri anlatıyordu: “Yürürmüş meğer kırlangıçotu: İşte, gittin / Bitirmek istediğin gibi başladın kitabına / Kapısında ateşler yaktığın kaleye sığmadı şehrin”. Haziran’da (66) Cihan Oğuz “Çınardan Dökülen Kırk İki Yaprak”ta içinde gezinen yedek bulutu gözlerinde saklıyor, Celâl Soycan “Tanık ve Kefil”de kendi hayaline gönül indirip tanık oluyor, Yunus Koray “Bir Şairden Bir Şaire”yle dizelerinden masallar gelip geçen bir şairin hüznünü sağaltmaya çalışıyordu. Temmuz’da (67) yine Yunus Koray’ın “Kedili Kadın”ı dikkat çekiyordu: “Karlı gecede gökyüzünü / Gezdiren bir kadın bu ellerinde.” Hüseyin Ferhad’ın “Levh-i Mahfuz”dan yayımladığı yeni şiirler şairin geniş ve derinlikli bakışının göstergesi olarak sayfaya düşmüştü: “Geçtiğim köprüleri yık, yürüdüğüm yolları sür / hiçbir emare kalmasın krallığımdan, / gidiyorum işte paldır küldür / şahsıma münhasır cehenneme”. Sina Akyol’un “Sekiz Ağır Söz”ü aslında hafif görülen dünyevi ağırlıkları kesik ve coşkulu soluklarıyla anlatıyordu: “gördüm seni / cânım kurt: / ben elmayı düşlerken”.

Ağustos’ta (68) Melih Elhan “avucunda çiziliyken / yürüyeceği yolun haritası / yağmur damlalarına / uydurup adımlarını / baştan çıkmayı deniyor” dizeleriyle başladığı “Gezgin”le, Hilmi Haşal “Suya bak, sudaki yazının titrek inci sesine / sızı koyağına yerkürenin, beyaz aksine bak” dizeleriyle başladığı “Kıyı Sürçmesi”yle, Betül Tarıman “kimse kendi değildir / bu ruh da benim değildir” iddiasıyla yola çıktığı “Şair Nef’i Sokağı”yla, Arzu K. Ayçiçek çocukların “yoksulluğun gölgesinde akşamdan kalma yalnızlıkları”na eğildiği “Uçurum Çocukları”yla, Ali Eryüksel “meçhule akan çıplak nehir / bıçak gibi soydu gövdeyi” erotizminin biçimlendirdiği “Mum”la okurun imgeleminde yer etti. Eylül (69) sayısı Nuri Demirci’nin “Kamış” şiiriyle açılıyordu: “Mevsim ince boyunlu ve hayat / Bir parmak kalınlığında / Dizlerimize sokulan ay ışığı / Ve ayaklarımızı soktuğumuz unutulmuş su / İtiyor bizi gökyüzüne doğru”. Aynı sayıda Doğan Ergül’ün “South Amerika”sı zehirli sularında kamaştığı bir erotizmi sözcüklerle canlandırıyordu. Ekim’de (70) Osman Serhat Erkekli “Şarap”ta aşkın değil çocuğun, üzümün değil şarabın gerçekliğine işaret ediyor, Melih Elhan “Su Damlası”nda saatini durgun sulara karşı yürüyen zamana gösteriyor, İrfan Yıldız “Sessiz Sevgi”de aynı sessizlikle sürüp giderek boşluklarda yaşatılan sevgiyi anlatıyor, Emre Gümüşdoğan “Göl Mevsimi”nde teninde ay kiriyle gölle başbaşa kalışını dillendiriyordu. Kasım (71) sayısında Tahir Abacı “Yüz Küçük Şiir” dosyasından yayımladığı “Saba” ve “Buğday”la genzi bastırılmış sabahların ve ekmek olmaya ayrılmış buğdayın çimlenişindeki yaşam tutkusuna eğilirken, Hayriye Ersöz “Sizin Sayılarınız Benim Kelimelerim Vardı”yla başkalarının sokağında boğulmanın acısını ve pusuya eğilimli düşlerdeki şehvetli diş izlerini şiirleştiriyor, Şükrü Sever “Geçmiş”le kentin karmaşasından sesler ve geçmişin tozlanmış anılarından görüntüler topluyor, Ahmet Özbek “Son Ad Son Ada”da kanadı kırık gemilere çalkantılı limanları yakıştırıyor, Serdar Ünver yok’lara yeni “Kapı”lar açıyor, Bülent Keçeli “İmge Tavaf”ta söz’de dönüşünün olduğu kadar söz’e dönüşünün işaretlerini veriyor, Sadık Yaşar “Yüz Faciadır”da yüzünü zamansız sözcüklerle yazılmış bir mektup olarak görüyordu. Aralık’ta (72) Mitat Çelik biri kendinden ayrılmış üç kişinin “Veda”sındaki ateşi ve üşümeyi duyuruyor, Zeynep Işıl çıtkırılacak bilekler gibi ince kapılardan geçmenin “Zaman Buhranı”nı yaşatıyor, Bahri Çokkardeş orman gürültüleri içinde büyüyen yalnızlık gerilimlerinin “Gül Gölgesi”yle yansımalarını anımsatıyordu.

Andız’ın Bahar (1) sayısında A. Uğur Olgar’ın “yatay simetrik yapı”yla oluşturduğu “Şiirin Gece Yarısını Biz Yazdık”ı güney balkonundan sarkıtılan ırmağa bakan şairin esin saatlerini ele vermesiyle, Ali F. Bilir’in “Sessiz”i çocuklukta ırmağa atılan taşı arayışıyla, Celal İnal’in “Çocukluktan”ı sessizliği paylaşan bilgeleri anımsatmasıyla yazıldı şiirin sayfalarına. Yaz (2) sayısında küçük İskender’in temas halinde bir dalgınlığın konçertosunu dinlettiği “Yüzüm Hipotenüsüm”ü, Hasan Güneş’in harcanan çığlıkların beynimizde paslanan “Vidalar”a dönüşmesini anlattığı şiiri, Mehmet Şükrü K.’nın zehir sunucu kadınlar tarafından öpülmeyi istediği “Paltolu Ruh: I. Tablet”i, Adil Okay’ın erotizmin derinliklerinde cesaretle dolaşan “Güneş ve Kadın”ı dikkat çekiciydi. Güz (3) sayısında Bedriye Korkankorkmaz boşluğa düşen su damlalarının içe dokunuşunu, yaşlandıkça konuşmayı unutuşunu “Nasıl Anlatsam” diye soruyor, Ümit Sarıaslan eski yollardaki teker izleriyle şiiri “Takas” ediyordu. Aralık (4) sayısında Hüseyin Alemdar “Tenha Taflan” şiirinde şair Azer Yaran’a içli bir ağıt yakar ve Muzaffer Kale kış ağacının dallarında kilitli binlerce yapraktan “Yardım” isterken, Sadık Yaşar “Şeytanın Saçları Yok”ta sefaletin babaları ağzından öldürdüğünü söylüyordu.

Berfin Bahar’ın Şubat (84) sayısında Mehmet Şükrü Kaplan’ın “Gizyazı”sı iki cenazenin acısıyla hayata atılan gemici düğümü; Mart’ta (85) Aziz Kemal Hızıroğlu’nun “İnanç”ı karanlıktan yana metruk avize; Mayıs’ta (87) Nergiz Ağdatlı’nın “Topluyorum Bakışlarımı” şiiri ise yüzünün aynasında başkalarını gören birinin dağılmış eşyalardan bakışlarını toplama telaşı olarak dikkat çekti. Haziran’da (88) şiirimizin yaşayan devi Dağlarca’nın yıl içinde yayımladığı toplantı izlekli şiirlerinden biri olan “İnsan” yarısı gece yarısı gündüz olan bir kalabalığı betimliyor; Eylül’de (91) Abdullah Şevki’nin söylediği “Kardeşlik ve Orman” türküsü tanış çıkan boşluktaki rüzgârla yürüyor, Sedat Umran’ın ipin kopacağını düşünmeden salladığı “Garip Salıncak” bu rüzgâra eşlik ediyordu. Ekim’de (92) H. Hüseyin Yalvaç kendini martı sanan “Üç Ala Karga”nın ironik öyküsünü anlatırken, A. Uğur Olgar vakte ve kadınlara “Serzeniş”te bulunuyordu.

Bir Nokta’nın Ocak (36) sayısında Mahmut Avcı’nın “Ayna Zamanı” ayrılıklardan başkasına sığmayan eski ve yeni zamanlara değiniyor, Mürsel Sönmez “Gülün Halleri”nde masanın üzerinden apansız kaybolan ve düşüp parçalanan vazoyla gül arasındaki ilişkiye eğiliyor, Mart’ta (38) Resul Tamgüç “Sabah” vakti biriktirdiği acı suları sayfaya serpiyor, Hasip Bingöl “Sancılar Çölde Başlar”da tarihin kımıldanış dönemleriyle çöl arasında şaşırtıcı bir bağ kuruyor, Mayıs’ta (40) M. Davut Yücel “İç İçe”de ben’lere misafir oluyor, Haziran’da (41) Nurettin Durman “Sevgili Kasidesi”nde sevgilinin evinden çalınan sırların hırsızını ifşa ediyor, Sıddık Ertaş “Çağrı”da yaşamanın kazaya kalmaması dileğinde bulunuyor, Mürsel Sönmez “Dile Gelmeler”de uzaklıkla yakınlık arasındaki trajikliği sorguluyordu. Derginin Temmuz (4) sayısında Arif Dülger “Akşamın Sabah Perdesi”nde yüzündeki harap coğrafyayla yürüyor, Mustafa Özçelik “Mehriyâr İçin Şiirler”de belalı sırlara vakıf olma arzusunu dile getiriyor, Murat Soyak pazar yerinde zamana dağılan bir “Gezinti” yapıyor, Özcan Ünlü “Hani Sen Sokaktaydın...” şiirinde sevgilinin ellerini tutan yalnızlığı bitirmeye çabalıyor, Ağustos’ta (43) Davut Güner söyleyeceklerini unutmuş ve hayatın akışına kapılmış olmaya “Haziran Kapıları” açıyordu.

Geçen yıl Mart-Nisan’da yayımına başlanan Bireylikler’in ilk sayısında Hayati Baki “Toz”un çağrışımlarını geliştirir ve zamanda silinmeyi-görünmeyi imlerken, Salih Aydemir sözün hızıyla uzayacak boşluklarda “İmlâsız Yalanlar”a dikkat çekiyor, Volkan Şenkal “Kod Adı Menekşe”de yeni hayatın getirdiklerine bakarak çiçek adlarına yeni söylenimler peşine düşüyor, Tezer Cem “Bulaşık”ta kalın cam ardından görülebilen kederleri gösteriyordu. Mayıs-Haziran’da (2) Pelin Özer “Tersine İntihar”da kendisine ölüm günlükleri okunmasına, örümcek ağlarının nasıl bozulduğunun anlatılmasına, unuttuğu rüyaların hatırlatılmasına itirazlar dile getiriyor, Şakir Özüdoğru ölümden, kaostan, kötülüğün rengine boyanmaktan geçip gelerek dünyaya düştüğü için “Özür” diliyor, Özcan Erdoğan bir tüfeğin havlamasının ardından gökte yatan iri kuşları kaldırarak “Sürek Avı”na dikkat çekiyor; Temmuz-Ağustos’ta (3) Volkan Şenkal cadde ve sokaklardaki “Fırtına”ların içinden geçerek yatağında dişi bir aslan gibi kıvrılmış kadına ulaşıyor, Mustafa İbakorkmaz hep başka bir zamanı yaşayarak “Tükenmez Kelam”lar söylüyor; Eylül-Ekim’de (4) küçük İskender gerçeküstü imgelerin göstergeleriyle davranarak insanlardaki “Özgül Sağırlık”a odaklanıyor, Emre Gümüşdoğan masumiyetin parçalanmış cesedine bakarak “Beni Sözcüklerimden Asın” diyor; Kasım-Aralık’ta (5) İsmail Bora Özcan “Sargı Bezine Yazılmış Yara Tercümesi”nde fotoğrafına geç kaldığı bir hayatın kalıntısına bakarak yarının boşluğuna bir kuyu sarkıtıyor, Serkan Engin “Blues ve Bülbüller” şiirinde bütün heveslerini havalandırdığını ve kalbinden kurumuş kederler döküldüğünü söylüyor, Aziz Kemal Hızıroğlu “Trajedi Koğuşu”nda beş kıtanın dinmeyen fırtınasını kendine açık yara ediniyor, Alaattin Topçu dergi editörüne ithaf ettiği “Kimin Hikâyesi?”nde büyük bir içtenlikle şöyle diyordu: “Bir dergiden diğerine koşturup dururken / Hiçliğine şaşıp kalıyorsun, umarsızlığına”. Bireylikler’in son sayısındaki ilginç şiirlerden biri hiç kuşkusuz Hakan Sürsal imzalı “Afrika”ydı. Hemen her sayısında şiirde biçimselliği, yenilikçi biçim ve yapı arayışlarını temelden reddettiğini ilan eden bir dergide kıtalarının dize kümelenişleri 1+2+3+4+5+6 biçiminde olan bir şiirin yer bulması şaşırtıcıydı.

Damar’ın Ocak (166) sayısında Ayhan Can “Çilenin Kaptanı”nda yaşanan her yerde eskiyen zamanı, Şubat’ta (167) Fettah Köleli hayatın acımasızlıklarından, liberal eşik bekçilerinin umursamazlıklarından derlediği “Amatör Kamera Görüntüleri”ni sunuyor, A. Nail hafif cisimlerin kaybolduğu açıklıkta kendini “Kırlangıç Saatleri”ne ayarlıyor, Ali Yüce “Tanrılar Parlamentosu”nda paganist dönemin mitik yansımalarından aldığı izleklerle yeni bir şiir kuruyordu. Mart’ta (168) Ruhan Odabaş kuşkulu bir akşamdan sonra “Aydınlık Bir Pencere” önünde durarak yeni güne tomurcuklanan zamana bakarken; Nisan’da (169) Ş. Avni Ölez “Ateşlerin Efendisi”ne kelebek takviminde ertesi olmayan günleri gösteriyor, Babür Pınar çocukluğun penceresine tünemiş “Yalnızlık” korkusunu duyuyordu. Mayıs’ta (170) Ali Yüce “Yeni Medya”da Yunus Emre’nin şathiyelerini andırır ifadelerle müthiş eleştirel bir ironi yakalamış, medyanın suya sabuna dokunmayan habercilik anlayışını resmetmişti: “Dün akşam haberlerimizde / Görüntüye getirmiştik / İzlediniz mi bilmem / Elektrik direğine çıkmış / Yaşlı sayın bir deve / Romatizma ağrıları artmış / İnemiyormuş yere”. Aynı sayıda “Konuşan Sözcük”lerine devam eden İhsan Topçu bütün sözcüklerin aynı “yol”a çıktıklarına işaret ediyordu.

Haziran’da (171) Asım Gönen “Rüşvet Makamı”nda paranın sınırları yıkması karşısındaki itirazlarını seslendiriyor; Temmuz’da (172) Bülent Güldal masalların değil gerçeklerin kerpiç evlerindeki “Yanlış Bahçenin Kavruk Gülleri”ni kokluyor, Koray Feyiz ölü bir yaprak kadar itirazsız yaşayan bir şehrin “Ölüm” sessizliğini duyuruyor; Ağustos’ta (173) Arif Madanoğlu hayatı anlamakla hayatın birbirinden farklı olduğu bir zamandan “Çan Çiçekleri” topluyor; Eylül’de (174) Aydın Karasüleymanoğlu su içinde ateşi sakladığı için “Sevdan Bana Borçlu Kaldı” diyor; Ekim’de (175) A. Uğur Olgar karıncalarla yarıştığı ırmak kenarındaki caddede “Yerin Çağrısı”na kulak veriyor, Serkan Engin yalnızlıklarda yok yere açılan bir kapı olma halini “Zayi” ile anlatıyor; Kasım’da (176) İkinci Yeni’nin ustalarıyla buluştuğu şiirinde Ersan Erçelik sevgilisinin “Göğsüne Gömülerek” kendisine yakıştırdığı ölümü bildiriyor; Aralık’ta (177) Abdullah Şanal kör çağın kırılgan isyancıları “Biz Çiçek Çocukları”nın dünyasını yansıtıyor, Babür Pınar acılar içindeki ormanda “Ağaçlara Dair” ölüm öyküleri anlatıyordu.

Dergâh’ın Ocak (179) sayısında İbrahim Tenekeci “Güneşte İhtiyarlar” şiirinde ölüme yaklaşan, ölümün yaklaştığı ihtiyarların dilinden “dünya işte, harfleri zor seçiyor / daha geniş bilgi için bakınız mezarlığa” diyor, Süleyman Çobanoğlu kâfi miktarda güzel olmadığı zamanlarda geldiği “Radyolu Kahve”yi anlatıyor; Şubat’ta (180) Murat Çeşme ilginç şiirinde bir boyacının dilinden ironik ifadelerle “Boyayalım” diyor; Mart’ta (181) Hayriye Ünal “Beni Sade Sen Sevdin”de ayağının tozunu silkip eşyasını karıncaya yükleyerek ayrılığa adım atıyor, Zeynep Arkan vagonun açık kapısından dünyaya “Savrularak” duyulmamış seslere gidiyordu. Nisan’da (182) Nurettin Durman yaşam deneyimleriyle aldığı yolu anarak sayfaya “Zeval Vakti Bir Yağmur” yağdırırken, Ali Ekecik “Serüvenim”in ilk bölümünde kavak tüylerinin uçuştuğu bir günde dünyayı teslim alma macerasını anlatıyordu. Mayıs’ta (183) İsmail Pelit uzun dizelerle kurduğu uzun şiiri “Yeni İktisat”ta dünyanın yeni zamanlarındaki müzikli iktisat bilgisini ironik bir dille anlatırken; Haziran’da (184) Ünsal Ünlü çağrılmayan ve yabancılaşan bireyin “Şüpheli ve Yalnız” adam oluşunu dile getiriyor; Temmuz’da (185) Evren Kuçlu soluk adamları, pembe kızları ve lirik hayalleri savurarak “Tasa”lanıyor; Ağustos’ta (186) İbrahim Tenekeci kimsenin kendi yasını bile tutmadığı zamanlarda insana bakıştaki “Görüş Mesafesi”ni sınıyor; Eylül’de (187) Murat Menteş “Aceleci Tefecinin Ebediyet Süsü Verdiği Anlar”da gözyaşı averajıyla yaşanan dönemlerde platonik parantezlerin kapanmayışına odaklanıyor, Levent Karataş sıkıntıya işaret olduğu söylenen “Çöl Rüyaları” görüyor, Zeynep Arkan “Kanıma Çakal”da “bir güzel sustum kendimle görülmeye değerdi” diyor, Cevdet Karal “O Söylerken”de dinleyen şairin durumun yansıtıyordu: “o sesle uyandım... // kelimeler, bir büyülü kapıdan / gece uçmaya hazırlanan / kanatlar gibi kanatlandı”. Ekim’de (188) Ali Ayçil “Kayıp İstasyon” şiirinde pelteleşen iklimin bakir şaşkınlığı içinde “hangi kırdan kıraçtan, hangi ruhtan getirdin / bu ıslak bahçeleri, bu biçilmiş ekinlere hatırlatan kokuyu?” diye soruyor, İsmail Kılıçarslan “Bir Evimiz Varmış Gibi”de tekinsizliğe odaklanıyordu: “baş belasıyım, tekinsizim, cebim delik, üstelik şarkı söylüyorum / incelikli ve kaygılı şarkılar, yalnız ve dünyaya saldıran, boşver”. Kasım’da (189) Cevdet Karal “Return to Inbox”ta güneş perdelere gürültüyle çarparken bedeninin ruhundan çıkarılmış bir elbise gibi yatağın üzerinde atılmış durduğunu söylüyor; Aralık’ta (190) Bora Bostancı “Uşak” şiirinde kapıyı zorlayan yağmurun şiddetini ve ağzı kulaklarında bir maskeyle dolaşan yalnızlığımızı gösteriyordu.

Derkenar’ın Ocak-Şubat (7) sayısında Furkan Çalışkan gelişmesi eksik kalmış öykülerde yaşayıp Kusturica’yı anımsatarak “Çingeneler Zamanı”nın izini sürmüş, Mehmet Şah Erincik kendi ıslığını kendi çalma cesaretini bulmuş; Mart-Nisan’da (8) Yasin Onat kentteki kar çağrışımlarına yaslanarak sıkı bir “Kar Şiiri” söylemiş; Mayıs-Haziran’da (9) Bahadır Cüneyt kısa vadeli kurtuluşlara odaklanmaya satirik gözlüklerle bakarak “Eve Yalnız Dönen Ayaklar”ın sokaklarda bıraktığı izleri göstermiş, Furkan Çalışkan rengi atmış dünyanın masumiyetindeki derin gerilime odaklanarak “Donmuş Bir Nehir Kadar Rahat” olmanın ürkütücülüğünü duyurmuştu. Temmuz-Ağustos’ta (10) Mustafa Akar’ın “İhtimal Teyze”si uzun bir kışın ardından gelen çocukluğun zamansız şimdisine bakarken, Ünsal Ünlü “Ağır Düşler”de kalın bir kitaba gölge gölge sığınan ormanda geceyle birdenbire çarpışan yüzünü göstermişti. Ekim’de (11) İbrahim Tenekeci “Üç Saniye Koridoru”nda saray taşlarından yapılan gecekonduyu yalan dünya diye yorumlarken tarih denen şeyin borçtan kurtulma olduğunu söyleyerek bireyseli ve toplumsalı aynı anda kavramıştı. Alper Gencer bir genç kız ölüsünden yapılan “Yüzük” ve dudakları aralayan söz arasında bağ kuruyor, Cafer Keklikçi dünyayı şair gövdesine tersinden sarılacak bir “Sarmaşık Ağacı” olarak görüyor, Mustafa Akar “Ve Allegro”da telaşlı rüyalarla uyanılan bilgelik dolu günleri ve masallardan uzanan karlı yolları anımsatıyor, Ekrem Yazıcı “Temmuz”da gümüş renkli vazodaki hayatsız papatyayı ve iki güvercinin çığlığını buluşturuyordu. Kasım’da (12) Hüseyin Akın “Geri Sayım”da ölüme yakın takip yürürken hayatın acılardan sızdığını gösteriyor, F. Zehra Kalkan şekilsiz kahkahalar eşliğinde ertelenmiş fotoğrafların pencereden sarkış “Günce”sini tutuyor, Nurettin Durman dünya hayatının kısalığını ve ağaçtaki yaprak gibi sallanan zamanı görerek “Kısa Yol İçin Uzun Şiir” söylüyor, Adem Turan yalnızlığın uğultusu içinde dünyaya ve dünyadan “Taşınma Meselesi”nin zorluklarına eğiliyor, Esra Elönü aptalca yakınmalar ve tilkiliklerle süslü ciddi adamlar hakkında “İyi Durum Yazıları” yazıyor, Mustafa Uçurum köklerinden ayrılan ve “Rüzgârla Gelen” sözleri kayıt altına alıyor; Aralık’ta (13) Hüseyin Akın “Hiç Yoktan” ince sızılarla kıvranan sessizliğin yağmurların peşine takılıp gidişine şaşıyor, Mehmet Aycı “Eskin”de hayatın kan rengine odaklanarak şöyle diyordu: “masala dönüyoruz atların kanatları / gerçeğe dönüyoruz kanatları atların”.

Dize’nin Ocak (111) sayısında Halim Yazıcı “Su Tenleri”nde zamanın ince çizgisinden kaçıp gitme arzusunu, barbar süslü odalarda Mustafa Eroğlu “Sandalyelerin Yenilgisi”ni dile getirdi. Şubat (112) sayısında Mehmet Mümtaz Tuzcu’nun “Sıtma”sı adresi gizli gizli değişen karanlığa eşlik eden dev bir sırıtmaya dikkat çekerken, İlhan Berk “Suya Bakıyorsun”la suyun zamanda dolaşmaya çıkışını anlattı. Mehmet Sadık Kırımlı taş yorgunluğunda bir “Hüzün Çanı” çalarken, Melih Elhan çerçeveden çıkıp giden bir “Resim” duygusu yarattı. Mart (113) sayısında Veysel Çolak şiire çizdiği “Gizemli Ufuk”ta geceden ürpertiler edinmiş, Gonca Özmen yatay simetrik yapıyı anımsatan biçimsellik içerisinde sözün ateşle ilgisini sorgulayarak “Dağılma”nın şiirini yazmış, Eren Aysan’ın “Çay Kuarteti” tahta masa ağzında uçurumdan düşme korkusunu dizelere dökülmüştü. Nisan (114) sayısında M. Mazhar Alphan “Çat Kapı”da İstanbul’u iskeleti çıkmış bir kalabalık olarak niteliyor; Mayıs’ta (115) Deniz Durukan “Düet”te düzgün bacaklı atların usulca çömelişinde, Altay Öktem “Melekler Dansı”nda suyun bardağa dökülürken çıkardığı gürültüde bulduğu şiiri dillendiriyordu.

Haziran’da (116) Özkan Satılmış avuçlarımızdaki gezegene demir atan uçurtmaların seyredildiği bir “Kuğulu Sokak” çizerken; Temmuz’da (117) Kâzım Şahin yağmur başladığında bir yalnızlık “Düş”ü görüyor; Ağustos’ta Engin Turgut (118) çitlerin arkasında güneşlenen kadına yakınlaşabilmek için “Kırmızı Kapı”dan giriyor, Mustafa Fırat “Sır” içinde sır ve dağ içinde dağ olarak denize dökülme arzusunu yineliyor; Ekim’de (120) Hülya Deniz Ünal karabasanla anlaşmayı yırtan göçebe kuşun “Vefa”sını anımsatıyor, Betül Yazıcı “Bazıları”yla kayıp harflerin şiirini yazarak buluşuyor, Bahri Çokkardeş “Fırtınalar” içinden geçerek yazgısı dağılan insanlara yürüyor, İlhan Kemal “Boynum Rüzgârda Savrulan Kolye”de ayazdan bir masada unutuluşunu dile getiriyordu. Kasım’da (121) Yusuf Alper’in “Ağıt Yak”ı yolların kapanışına karşın bir ufuk umudunu diriltmekte, Selami Karabulut adını boşluğa sesleneni bulamamanın “Endişe”sini taşımakta, Soner Demirbaş “Teğetinde Gece”nin erken yağmurun perdesini kaldırarak dolaşırken Hilmi Haşal azar azar aşılan yolların güzelliğinden ve söylenmiş sözlerin bıraktığı boşluktan “Az Çok Teselli” bulmakta; Aralık’ta (122) Fergun Özelli izmarit ilmini izleyen izcilerin incecik iklimlerine “Kırık Yoncalar” dağıtmakta, Sadık Kırımlı “Çürük Elma”da kuşların dallarda unuttuğu sevinçleri ve uzun bacaklı gölgeleri toplamaktaydı.

Edebiyat ve Eleştiri’nin Ocak-Nisan (80) sayısında Ergin Yıldızoğlu’nun “Çoğu Kez”i ışıkları açık unutulmuş bir evdeki eski eşyaların karanlık beklentisini, Eren Aysan’ın “Yazbitmedenyazbitmeden”i hiçbir adreste olmamanın ve sepya fotoğraflara bakmanın güzelliğini, Tekin Gönenç’in “Çocuk Anneler”i kıyılarımıza gözü dönmüş bir lodos gibi çarpıp giden gecelerin kızları erken büyüten uğursuzluğunu, Nurduran Duman’ın “Renklerin Örgüsü” yaprakların ve sözün çürümemesindeki paylaşımın kutsallığını dile getiriyordu. Mayıs-Haziran’da (81) Maria Şatıroğlu derin bir acının izleriyle kurduğu “Senden Ayrılınca”da yaşamın gel-gitlerini, “kentte kırmızı ışıkta ansızın önümüze çıkan bir ceylanın telâşını duyuruyor, Ahmet Kerem Çebi “Boşluk Üzerine Sıradan Savlar”da doğadan kaçışımızın hızındaki aymazlığı somutlaştırıyor, Hayriye Ünal “Deveyi Yardan Uçuran” bir tutam dizede kadın olarak övülme, beğenilme karşısında aldığı alaycı tavrı netleştiriyor, Ertuğrul Özüaydın uzaklarda yürüme isteğini iklimin sertliğine ekleyerek “Bu Kışın Son Çalışması”nı yapıyordu. Temmuz-Ağustos’ta (82) Hüseyin Peker sokakların karmaşasına ve geceyarısı bir taksiden atılmaya “Suç Ortağı” olmuş, Enis Akın “Manuel Francisco Dos Santos”ta büyük aşkların tıpkı ayaklanmalar gibi ileriye doğru koşan adamlarını yediğini dile getirmiş, Abdullah Kaygı “Boşluğa Mektup”ta bazı harflerden yola çıkarak kimseleri, sesleri, anlamları, yıldızlardan yapılacak bir alfabeyi resmetmiş, Şeref Bilsel “Burası Üsküdar Radyosu”nda bir meleğe çarpmış gibi tedirginleşen ve uyurken balkonları içeri alan bir şairle (kuşkusuz: Serdar Koçak) söyleşmiş, Mehmet Ercan “Şiir Irmağından İçmek”te, Ayberk Erkay “Kuşbakışı”nda yatay ve dikey okumalara, üç boyutlu görüntülere kapılar açarak ve şiiri laf kalabalığına boğmayarak somut şiirin nitelikli örneklerini vermişti.

Eylül-Ekim’de (83) Ahmet Erhan sevilmediğini düşünmenin acısıyla sevgili yurdundan ellerini uzatmasını istediği bir “Bağlar Gazeli” söylüyor, Enis Akın elini tutmak isteyen elleri bükmek mesleğinde ilerlerken boğazındaki düğümün kendiliğinden çözüldüğünü ve “İyi Düşünülmüş Sorularla Zaman Kazandık”larını belirtiyor, Tahir Musa Ceylan “Asimetrik Sevmek”te aşkın ve yaşamın paradokslu yanına odaklanıyor (“Bir sonbahar büyüyorduk sevmiştim seni / Başka bir sonbahar ölüyoruz, hâla seviyorum seni”), Betül Dünder “Harfzeden”de zamanın karadüzeninden yakınıyor (“çekip almak isterdim seni elbet / ezberlediğin tenhadan ve sözlerden / bende biriken öğütülmez bir aşksın sen / karadüzen içinde oysa dönmekte değirmen”); Kasım-Aralık’ta (84) Emre Fidel “Sokak”ta yağmurlu bir gecede sokağın yürekte kök saldığını söylüyordu.

Eski’nin Aralık 2004-Ocak 2005 (38-39) sayısında Ahmet Necdet’in “Tankalar”ı dikkat çekti. 58 numaralı “tanka”da şair şöyle diyordu: “Yoksa kış mı bu: / Sis, fırtına, tipi, kar / Ve kış uykusu, / Çok kez kendine gaddar / Bir mevsimin tortusu!” Yanı sıra Kemal Gündüzalp “Gül’ü Seven Şövalye”de kırılmalara, kalp delinmelerine ve düş bozgunlarına alışmış olarak annesini kırık bir mermer parçası gibi yonttuğunu söylüyor, Ahmet Ada kaygılı sözlerin buğusu ve kalın hüzünle arasına bir “Perde” çekiyor, Nihat Kemal Ateş “Gözleri Şafak Vakti”nde gecede koşan çığlığın ayak seslerini dinliyor, Oğuz Özdem “Eski Duvar”da ateşlerden kopup gelmiş dillerdeki sözcüklerde artık harf aramadığını dile getiriyordu. Şubat’ta (40) şiir okuru Veysel Çolak’ın külün içinde saklanan yangının ısısını taşıyan “Efsane”sini, Yusuf Hafçı’nın suluboya sürrealist güneşin bulutsuz kaos uykularında sunduğu “Vodvil”i; Mart’ta (41) Ahmet Ada’nın parçalanmış hayatların ve yeryüzü gençliğinin güzel zamanlarına odaklanan “Küçük Kanto”sunu, Ahmet Necdet’in varlık sandığı hiçlikle oyalandığı “Hep’le Hiç Arasında”sını, Sabriye Çiftçi’nin kilitli kapıların ardında kalan sorulara işaret ettiği “Bozkır Yüzlü Kadınlar”ını okudu. Nisan’da (42) Güray Öz elinden alındığı için yarım kalan işleri özlediği “Kitaplardaki Kelimeler”le, Ali Şerik son uykusuna yatan bedenlerin dünya ihanetine sürüklendiği “Hançer”le; Mayıs’ta (43) Timuçin Özyürekli yanından geçip kalbine dokunan ölümün ürpertisiyle oluşturduğu “Penceremde Güvercinler”le; Haziran’da (44) Güray Öz eski şiirlerin derinliğini tazelikle taşıyan “Sır”la, İlker İşgören bütün takvimlerin Fransız ihtilalini gösterdiği “Mühürlü Topraklar”la; Temmuz-Ağustos’ta (45-46) Özkan Mert bir albatrosun kanatlarıyla hayata vurduğu “Hayatı Öğrenmeye Vaktim Yok!”la, Ersan Erçelik bir metni öldürme tarifleri arasında dolaştığı “Buz Karanlık”la; aşk şiirlerinin çoğunlukta olduğu Eylül-Ekim’de (47-48) İsmail Toksoy sevgilisinin göğsünde çırpınan sığırcık yavrusuna dokunduğu “Aşkın Bencil Kıyılarında”yla, Kemal Gündüzalp şiire soyunanlara kalemlerini yontmayı önerdiği “Aşk Çıplaktır”la, Özkan Satılmış günün parmak aralarına dolan zifti ve dilinde büyüyen usturayı gösterdiği “Aşk da Terler”le yer aldı Eski’nin sayfalarında.

Etken’in Ocak-Şubat-Mart (2) sayısında Altay Öktem “Derin Dilek”te içindeki metal hüznün garip seslerini dinliyor, Ayten Mutlu nergis gözleri zamanın oklarıyla kör edilen “Anılar”a odaklanıyor, Şerif Erginbay göğün dibini döven bir fırtınada sonbahara çıkan “Adımlar” atıyor, Gülümser Çankaya “Karşılayan Dalga”da ışıklı başlangıçların kararışından yakınıyor, Hilal Karahan dramatik kurgusu ve söyleyişiyle Edip Cansever’in şiirlerini anımsatan “Bir Böceğin Üç Gün Duvarda Hiç Kımıldamadan Durması Üzerine”de hayat içerisinde kimselerin fark etmediği ayrıntılara odaklanıyor, İlhan Kemal “Fırtına Makamı”nda insanların işinde gücünde oluşundaki umursamazlık karşısında şaşkınlığa düşüyordu. Derginin Temmuz-Ağustos-Eylül (3-4) sayısında Güven Turan “Bir Yılın Bitimi”nde kışın konuşması karşısında suların susuşuna dikkat çekmiş, Şerif Erginbay bağbozumlarından geçerek “Işık İçimde” demiş, Gülümser Çankaya boş bedene çekilen bağımlılık karşısında “Tedirgin”lik duymuş, Olcay Özmen “Yalnızlık, Kuşlar”da saatleri tırnaklarında kanatmıştı.

Her yıl olduğu gibi geçen yıl da fazla şiir yayımlamayan Evrensel Kültür’ün Şubat (158) sayısında Sennur Sezer’in Anımsamalar”ı annenin ölümüyle hissedilen karmaşık duyguları, Atılcan Saday’ın “Yan Yana”sı üç bin yıllık taşta ölüm-yaşam karşıtlığını, Selma Ağabeyoğlu’nun “Gitme Dedim”i bırakılmanın acısını anlatıyordu. Mart’ta (159) Gülsüm Cengiz’in “Kızıma Lirikler”i acıların sonsuza dek sürmeyeceğini göstererek yaşama bağlılığı öneriyor; Mayıs’ta (161) Asım Gönen “Ateşten Kelimelerin Bayramı”nda ekmek kokan düşleri ve kanayan gülücükleri gösteriyor; Haziran’da (162) Gültekin Eren “Çocuk Ölüm Anne”de uçurtmanın ipine asılan çocukluğu düşündürüyor; Temmuz’da (163) Sennur Sezer “Eskişehir Şiirleri”nde tren ateşçisinin küreğinden geceye savrulan yıldızları gösteriyor, Selma Ağabeyoğlu “Sitemdir”de gecenin sesindeki ağıtı duyuruyordu. Ekim’de (166) Cenk Gündoğdu “Anne Serpintisi”nde denizin çocuğa değdiği yerdeki kırmızı çığlığı, Salih Bolat “Yol”da avluda yas tutan salıncağın ve geç kalmış adamların ayaklarıyla ezilen yaprağın hüznünü; Kasım’da (167) Bülent Şamcı “Bilseydiniz”de hayatın dolambaçlı yollarında büyüyen yoksulluğu ve güzellikleri kederlerinden gelenlerin soyluluğunu duyuruyordu.

Geçen yıl çıkmaya başlayan ve iki sayı yayımlanan Fayrap’ın Eylül-Ekim (1) sayısında Hakan Arslanbenzer’in “Mert Kal’ası Yalnızlık” şiiri dünyaya saldıran bir şairin dostluk, yalnızlık, parasızlık izdüşümleriyle dikkat çekiyor, Eren Safi’nin “Müslüm Gürses MP3”ü taşıdığı derin duygusallıkla, kızlardan yakınmalarla, “halkımız”la konuşmalarla karmaşık bir yapı oluşturuyor ve geleneklere eleştirel bakıyordu. Esma Toksoy’un “Hava Kararırken Beni Dolmuşa Bindir” şiiri camdan içeri kaçan rüzgârın ve küçük parıltılarla dolmuşun sarısını açan güneşin izleriyle yürüyor, Aslı Serin’in “Hotel Yaman”ı bir yandan öykünmeli-arabesk bir ses kurgusuyla “boşandım şair filan oldum bu akşam” diyor bir yandan da klasik erotik görüntülere yaslanıyordu: “öfkemi ve çenemi sevdim en çok memelerimi / ne yalan söyleyeyim üstümde düşledim gövdeni”. Hakan Kalkan’ın “Somut Şiirler”inin dördüncüsü ise sürekli değişen adreslere, yeni başlangıçlara, çalınacak kapıların tükenmesiyle zamana yetişemeyen bir şairi haber veriyordu. Derginin Kasım-Aralık (2) sayısında Eren Safi’nin “Beni Tanımıyosun” şiiri taptaze bir terk edilmişlik duygusunu, durumunu incelikli göndermelerle dile getiriyor, acıyı inkâr etmekle kabullenmek arasındaki çizgide günlük hayatın ayrıntılarıyla ilerliyor; Melek Arslanbenzer’in “Hadi Kandır Beni Sıkıysa” şiiri aşkın, herkese bir şeyler öğreten hayatla ilgisizliği üzerine kurulurken, Fazıl Baş’ın “İşine Bak” şiiri haine hain diyebilmenin ve sahtekârların ikiyüzlülüklerini yüzlerine vurabilmenin mertliğini taşıyordu.

Geceyazısı’nın 7. sayısında İlhan Berk’in “Kuşlar Altın Arabalar Elmas Gölgeler”i vardı. Başlığı muhteşem fakat içeriği dar ve kısır bir şiirdi; hatta denebilir ki sadece başlığıyla var olabilen bir metindi bu. Derginin 8. sayısında Enis Batur’un “Yeni Şiirler” ütbaşlığıyla on şiiri yer aldı. Bunlardan “Saat Ayarı”nda Batur “fakirler ve şairler erken kalkar” diyor, şiirin neye yaradığını sorguluyor; “Soluk İzler”de coğrafyadaki “derin ve uzun bakışların soluk izleri”ni arıyor; “Mutlak An”da durmadan kendini hatırlatan bir sızının peşine düşüyordu. Bu şiirlerde imgesellik ve anlatımcılık iç içe geçmişti. Ömer Aygün gazel biçiminde yazdığı “Ferah Fikir Merhaba”da bilmemenin rahatlık, korkmanın ayıp, sevmenin zor olduğunu dile getiriyordu.

Gösteri’nin Ocak (266) sayısında Osman Hakan A.’nın “Sırçadır İçim” şiiri şairin sesini inceliklerle sürdürmesinin yeni örneklerindendi: “Nasıl bir nehir doyuramazsa bir denizi / Bir inci denize öyle doyar / Ne aç, ne tok... geçer günler”. Arife Kalender’in “Lacivert Adam”ı kalabalıkların gürültüsü içinden süzülüp gelen sesle kurulabilen bir iletişimi bildiriyordu: “birileri konuşuyor birileri / sis, gölge, gürültü / farkettim birden, onca sesin içinde / ben sesinin tadına bakıyorum”. Mart’ta (268) Metin Cengiz’in geçen yıl başlayıp bu yıl sürdürdüğü “Anmalar”ından “Ercüment Uçarı Anması” bu sayının iç ısıtan şiirlerindendi. Haziran (271) sayısında Haydar Ergülen’in “İki Çocuklar Gazeli” “çocuk harfler adına” konuşmasıyla, Ahmet Özer’in “Görüntüler”i modern epiğin sesini lirizmle harmanlayıp sayfaya taşımasıyla, Şükrü Sever’in “Sorular Kitabından”ı ise balkonlarda akşam telaşını hissettirişiyle ilgi çekiciydi.

Temmuz-Ağustos (272) sayısında, 1980’ler Şiiri’nin öncülerinden Tuğrul Tanyol’un “Tek Bir Mevsim”i geniş bir hayat yorumu sunuyordu: “her şey bir mevsim / her şey öylesine uzak / suyun ortasında kalmış gibi / çırılçıplak”. Salih Bolat’ın “Söylenceler”i işitilmeyen ama hissedilen mitik diliyle ve dünyaya ilişkin dokunaklı keşifleriyle önemliydi. Eylül’de (273) Ali Günvar’ın derinlikli “Mâhur Sone”si Asaf Halet’i, Tanpınar’ı, Cemal Süreya’yı buluşturan dikkatler sergiliyor; Ekim’de (274) Ahmet Bozkurt’un “Carte Postale” şiiri “puslar içindeki yüz”ü bozbulanık aynalara yansıtmayı isterken Mustafa Fırat’ın “Sızı”sı “yollara örülen duvarları süsleme vakti”ni duyuruyordu. Her iki şiirde de incelikleri yakalama arzusuyla birlikte zamanın yürüyüşünden duyulan kırgınlık, farklı bağlamlarda olmak üzere, sayfalara düşüyordu. Kasım’da (275) Abdülkadir Budak’ın “Büyük Kendi”si büyük olmakla kendi olmak arasındaki farkı sorgularken aslında bir yandan da hem büyük hem de kendi olmanın sınırlarında geziniyordu: “Evet büyüktür giyinmek / Soyunmaktır kendi olan”. Aralık (276) ayında kapsamlı bir küçük İskender söyleşisi dikkat çekiyor ve İskender “Ruhun Omurgasını Buldum” şiiriyle zebanisi olduğu cehennemde yanmanın estetiğini dile getirirken, Serkan Ozan Özağaç “Marie Sophie..” serisinden yayımladığı şiirlerde Marie Sophie’nin hayatını şekillerin dışında bırakışını ve kirlenmemiş sözlerde paslanan uzaklığını anlatıyordu.

Hece dergisinin Şubat (98) sayısında derginin sürekli şairlerinden Cahit Koytak “Yaşlı Yalvacın Acıları”yla kadınların duygu karmaşasını sorgulamıştı: “Bütün kadınlar mı biraz böyledir, yoksa bazıları mı? / Ne yapsanız, zalim olmamak elinizden gelmez! / Siz onlara doğru eğildikçe, bastığınız yer çöker / Ve her seferinde onların karışık duyguları, oyuntuları / Biraz daha aşağı çeker sizi.” Hüseyin Atlansoy’un “Sebepsiz Hüzünler Sultanlığı” yolunu yitirenlerin, gariplerin, incinmişliklerini kirpiklerinin ucunda taşıyanların, Erdal Çakır’ın “Haykırsam Dağlar Bilir mi Issızlığın?” akşamın gölgesinde seslerin terk edildiği yerlerin ve altın renkli bir sükûtun, Ali Ayçil’in “Bozkır”ı ise uçurumlara ve boşluklara ulaşmanın şiiriydi: “Burada bir boşluğa kapı yaptılar beni / kansız düşmüş yapraklarla desteklendi eşiğim.” Mart sayısında Celâl Fedai’nin “Bulanık”ı büyük suyun üstündeki yağmurun kımıltısına dalıp gidiyor, Ahmet Edip Başaran “Gölgemin Kanında Bir Doğu”da kollarını yirmi altı yıllık bir açıyla şafağa açıyor, Burhan Özdin “Tarih Dersleri”nde göğü çalınanların ve tarihin hatalara zorladıklarının sesini duyuruyor; Nisan’da (100) Ömer Erdem “Yabangelen”le “bahar deyip aldansak ne var bir demdir gelir gider / gelen hep gelsin sık gelsin bir bir gelsin / belki bir emanet ürperiş tüylerimizden esip gider” duygusuyla sözcükleri sıralıyor, Hayriye Ünal “Bana Fazla Bana Az”la ihanete uğramanın itirazlarını dillendiriyordu: “Uzak bir kıyı şehrinde bana ihanet edilmiştir / Bütün vilayetlerde bir sevgilim / Öylesine birinin koynuna girmiştir / Meğer yatmadığı han / Uğramadığı kışlak / Kalmamış erkeklerimin”. Celâl Fedai “Bakmıştır Serçeler”de pıtırtı eşliğinde biten bir günün ardından serçelerin şaşkınlığıyla bakıyor, Ali Emre “Sömestr”de kış biterken bütün renklerin karnesinin kötü olduğunu ileri sürüyor, Abdullah Şevki “Göçmen”de taşların ağırlıktan yakınmalarıyla karın işlediği beyaz cinayeti buluşturuyordu.

Mayıs (101) sayısında İsmail Kılıçarslan “Teşehhüd”de “bu hafif yağmur böyle iyi, bu hafif baş dönmesi, bu inceden parasızlık” diyor, Kenan Çağan “Kangiran”da havadaki puslu çıngırağı çalarak yolculuğa çıkıyor; Haziran’da (102) Arif Ay “Bağdat’a Dönen Şiirler”de İstanbul’u konuşturarak unutuşun ve tarihin tezgâhında dünyanın tornalandığını söylüyor (ki, Arif Ay bu şiir serisini sonraki sayılarda da sürdürdü ve farklı kentleri konuşturdu), İhsan Deniz beyitler halinde yazdığı şiirlerden “Ekşi Bal”da kendini sorguluyordu: “Bal yedim, dilim ekşidi, şimdi kimle üleşeyim ben bu çileyi? / Sorsam, kim bilecek, günün birinde ekşi bir bala benzeyeceğimi?” Ömer Yalçınova “Başka Bir Adam”da çamurdan bir adamın kendisine gösterdiklerini anlatıyor, Ali Duman “İyi Güller”de gökten düşen üzüm salkımlarını ve nar tanelerini, kuşlarla birlikte uçan tayların coşkusunu paylaşıyordu. Temmuz’da (103) Mustafa Muharrem “Kiraz Çağrışımları”nı sayfaya düşürerek mevsimlerin içinden geçerken Selim Erdoğan “Göçmen”de içi burkulan kalabalıklara yakınlığını dile getiriyor, Ekim’de İhsan Deniz “Son Sağanak”ta “hangi hayale daldın o buzdan bahçede?” diye sorarken Osman Konuk “Ucuz Mazot”ta konformizmin miskinleştirdiği insanı ele alıyor ve bu insanın her şeye kolayca alışarak her şeyi kanıksadığını belirtiyor, Mehmet Ocaktan “Mim”de kanın sınırındaki sarışın kadınların suda yandığı âna odaklanıyor, Mustafa Muharrem “Turnike”de ırmağın ısrarından çekinmediğini ve her kadında bir gonca tiyatrosuna inanmadığını söylüyordu. Kasım’da (107) Cahit Koytak “Neron’un ‘Bir Sanatçı Olarak’ Hikâyesi”nde epiği dramatik kurguyla birleştirir ve Neron’un ağzından bir gerilimli yaşam öyküsü sunarken, Kâmil Aydoğan anlatılanlara dar gelen küçük bir ırmağın uğultusunu taşıyarak “Ara Beni” diyor, Ömer Erinç erken uyanan kuşların hafifliğiyle ömrünün delişmen saatlerinde “Üryan” dolaşıyor; Aralık’ta (108) Cahit Koytak “Tarlakuşunun” Doğaçlamaları”nda huysuz bir taşı ya da uğultuyu yontmaya çalışıyor, Arif Ay “Bağdat’a Dönen Şiirler”in Kudüs’ü konuşturduğu bölümünde sırtında çarmıhıyla dolaşan İsa’yı ve masası toplanmayan “son yemek”i resmediyor, Mustafa Muharrem “Açıl Karanfil”de dikenlerin düğün gecesinde karanlığın yüzüyle konuştuklarını belirtiyor, Abdullah Şevki “Condoleezza Rice’ın Saçları”nda mutluluğun söz verilmiş bir şey olmadığını ileri sürüyor, Hüseyin Atlansoy “Siste Büyüyen Ses”te şöyle diyordu: “Sisli bir sesim vardır / Bütün coğrafyaların üstünü sarı sıcak / Aydınlık bir gülümseyiş kaplar”.

Heves 2005’te deneysel şiire ve bu şiirin kuramsal metinlerine sayfalarını sonuna kadar açarak yeni kimliğini belirginleştirdi. Mart sayısının (cilt VI) şiir sayfaları Coşkun Yerli-Hakan Cem-Sina Akyol üçlüsünün ortaklaşa oluşturduğu ve yüksek dallarda geçen yazları, sıyrılan dizleri ve sızlayan dirsekleri, babanın elinden tutarak şehre varmanın telaşını anımsatan “Masumiyet”le açılıyor, Aslı Serin “Kumandalar Tozlanmıyorsa Aşk Bitmiştir”de günlük hayatın öldürdüğü tutkuları deneyselliğe eklemlenen bir söyleyişle hatırlatıyor, Barış Özgür (baranesmer) “Bir atlı yerinden fırlar / Arkasından birisi kurşun sıkar / Atlı vurulur ve kuluncunda atın” dizeleriyle “Göçebe Toplumlarda Kentlilik Bilinci”ne eğiliyor, Ramazan Macit “Levhalar”da parça parça şaşmışlığının, deliliğin durağan çığlığına dokunmanın izlerini taşıyor, Mehmet Öztek’in “Ayık”ı yine deneysel söyleyişte sesleri-heceleri önemseyen örneklerden biri olarak (“Bak ben hiçkiliyken sana en güzel yak ışıyorum”) dikkat çekiyordu. Ali Selçuk şairlerin söyleyişlerine ve izleklerine yakın durduğu “Necatigil”de evlerin yüzüne, “Cemal Süreya”da kitabın dalgalarına bakıyor, Özgür Ballı “Düş Bölümü”nde oynadığı tahta atın dopingten öldüğünü, babasının uzak bir masaldan ekmek almaya gittiğini söylüyor, Ebuzer Saray dize kümelenişlerine özel bir önem verdiği şiirinde “Zamanın Duran Sesi”ni dinliyor, Engin Korelli “Düşüyorum Dilimle”de kilime uçan bir sözcüğün ardına düşüşünü belirginleştiriyor, Gülümser Çankaya “Nevrotik Fragmanlar”da göğsüne damlayan mumun yarattığı çağrışımlara odaklanıyordu.

Haziran’da (cilt VII) Necmi Zek⠓Eğer Bu Başka Bir Şey Değilse”de “ucuzun ucuzu bir öksürük / toplantınızı bölüyorum böl böl / sizi boğmaya geldim boğ boğ” diyor, Efe Murad “Etraf ve Çevrede Dolaştım”da ötekilerle ötekilerin taklidini yaparak anlaştığını söylüyor, Mehmet Öztek “Devrik”te somutluktan, görsellikten yararlanarak bir kalkış resmediyor, Ergin Yıldızoğlu “Söz”de ölümle uyku arasında bir şeyden söz ediyordu. Ali Özgür Özkarcı “Az Sonra Bir Olanaktır ve Yüzüm Başlar!”da yer yer Necatigil’in ses ve imgeleriyle buluşmasına karşın (“İçlerinde dağ dağ ile yakalanan kızlar / Etlerinde bir cızırtı olanaktır.”) gözle görülür toplumcu bir içeriği öncelemiş, Özgür Ballı 16’şar dize kümelenişiyle oluşturduğu “Kuşlarda Çoğu Zaman Kuşlarda veya Onaltılıklar”da elinde hayat anahtarıyla yalnızlığa çırak olan babayı, anne kokan kazağı, kaçık çorapları uhuylu tutturulmuş eski kadınları anıms(at)mış, Burak Acar “Telve Yağmuru”nda sokaklarda koşturan kızıl at iskeletlerini ve çocukların yarım kalmış ev ödevlerini göstermiş, Zeynep Arkan “Başı Sonu İnsan”da şizofrenik yarılmaların peşine düşmüş, “Sahici”de ise yalanlara odaklanmıştı: “şu meşru yalanlar el’saat peşimizde / meşru ve meşhur yürüyen merdiven kadar / insanın yükseliş tarihinde etkisi tartışılmaz”. Ulaş Yiğiter imzalı “Kalanın Anlattığı II” soğuk yalnızlıklarda bir kenarda susup yalınayak çocuk kalmanın, Ali Selçuk imzalı “Bina” ise baş aşağı duran harflerin ve binaların, Ataman Avdan’ın “Ülke”si bir testi suya denizi anlatmanın, Ozan Öztepe’nin yatay simetrik yapıyla kurduğu “Uçurum” ise kendini kalabalığın dışına davet edişin ve kâinata kasten hayran kalışın şiiriydi. Ekim’de (cilt VIII) Zeynep Köylü “Islatıyor Geceyi” şiirinde eski bir aynadan bakarak göğsünde gördüğü geyik ölülerini unutturmamaya çabalıyor, Burak Acar “Gülüşün”de buzlu cama saplı bıçağın parıltısını, rüzgârın ısırdığı elma şekerini ve kızıl kumlara gömülmüş Abbasi ganimetini buluşturuyor, Cem Kurtuluş “Kendimi Duyarak Tasvir Ettim”in ilk dizelerinde şöyle diyordu: “konuşmak için duyduklarımı unutmam gerekti / ve en güzel söz duyduklarıma karışan gürültüler / sana seslenmek için bisiklet selesinde / mızıkayla bir yokuş çizdim...”

Kitap-lık geçen yıl olduğu gibi bu yıl da geniş bir perspektifle edebiyatın, şiirin nazbını tuttu. Yayımlanan şiirlerin farklı şiir anlayışlarına bağlı şairlere ait olmasının şiire bakışta Kitap-lık’a bir çokrenklilik kazandırdığına kuşku yok. Ocak (79) sayısında Güven Turan’ın “Beyazlık”, “Direnen” ve “Ötede”si dağdan inen sislerin, tükenişin bir başka adı olan uğraşın, yere düşmüş bir kitabı örten kar’ın şiirleriydi. Hüseyin Peker’in “Tuzakları Bozmak”ı kendisine kurulan tuzakları bozmaya yeminli bir şairin sesini yükseltmesinin örneğiydi. Tuğrul Tanyol’un “Lethe”si aynalarda beliren sorularla, kendi yalanına dalan sözlerle yürüyen bir şiirdi. Aynı sayıda Hilmi Haşal’ın da Lethe için bir şiirinin bulunması ilginç bir buluşmaydı: “Lethe İçin Üç Yazıklanma”. Hilmi Haşal, şiirinde evrenin harika ve şahika avuçlarına sığmanın, derin dehlizlerde ağlayan suyun sesine ulaşmanın yollarını arıyordu. Yücel Kayıran’ın “Ruhsatsız Kalp”i ise gelenek içinden yürüyen bir şiir olup “söylemsel takip” yoluyla Şeyh Galib’in “ben açtım o genci ben tükettim” dizesini hatırlatıyordu: “sanırdım ben açtım o genci ben tükettim”. Elif Sofya’nın “Sirayet” ve “Yılan” şiirleri yılın sonunda kitap olarak okura sunacağı bütünlüklü şiirlerinin iki örneği olması ve hayatın hızına, bilinmezliğine yeni yorumlar getirmesi bakımından önemliydi. Can Sinanoğlu’nun “Yokluğunda”sı “içimdeki sıcak denizlere indi rus kızları” diyerek tarihi ironiyle yenileştirmesi, Haluk Karlık’ın “Günsonu” boş vakitleri tanımlayan suluboya resimleri anımsatması, Cihan Babek’in “Bağbozumu” ise kalpteki yorgunluğun farkına varmasıyla dikkat çekiyordu. Şubat’ta (80) Tuğrul Tanyol “Evin Tarihi”nde aynanın hafızasına gömülü olanları buluyor, evdeki karışıklığın içinden şiirsel bir düzen çıkarıyordu. Mehmet Can Doğan’ın “Biçerdöver”i bir sözcükten yola çıkarak hatırlama ve unutma arasındaki pamuk ipliğini hatırlatıyor, Ömer Erdem’in “1’den Bire”si uykuyla uyanıklık arasındaki çizgiyi saatin hızıyla ve çemberler içinden çıkan ateşlerle belirginleştiriyordu. Mart (81) sayısında Bilgin Adalı’nın “Şuara Kitabı”ndan yayımladığı bölümler (İlhan Berk, Attilâ İlhan, Cemal Süreya, İsmet Özel...) son yıllarda başka şairleri konu edinen şiirlerin yazılışındaki belirgin artışı hatırlattı. Son zamanlarda bu tip şiirlerde artış görülmesi acaba şiirin iyiden iyiye kendi içine çekilmesinin göstergelerinden biri olarak kabul edilebilir mi? Soner Demirbaş’ın “Derin Islak” şiiri denizin çizgisini tanımlayan ufkun ötesine geçmeyi başaran, Gonca Özmen’in “Bulutları Kaldır”ı ise birbirini anla(ma)maya bir çatı çatmayı arzulayan, bunu da sözün çözülürlüğü içinden yapmayı deneyen bir şiirdi: “Anlamanın çatısı akıyor bak her evde/Yazımı çöz/Yerini değiştir tüm seslerin”. Bu sayının son şiir sayfalarında Pelin Özer “Söz, Sana Bir Daha Hiç Ölmüş Gibi Bakmayacağım” ile sorular içinden arlanmaz bir müzik uğultusuyla yürüyen yitirişin, fısıltıyla fırtınayı birleştirmenin yürekteki yansımasını sunuyordu.

Nisan (82) sayısında küçük İskender’in “Narkotikte İlk Sorgu”su narrative ifadelendirmenin yanı sıra parıltılı imgeleriyle dikkat çekiyor, bir yandan da ellerini metalden ayıramamanın dehşetini duyuruyordu. Metin Fındıkçı’nın “Cam Fanustaki Yeşil Yaprak” şiiri fesatlarla anlatılan rivayetlerin hesabını görüyor, Alphan Akgül’ün “mış gibi harita”sı eşyada görülen bahçenin rüyasına dalıyor, Azad Ziya Eren “Faux” ile mermerin damarlarından damlayan kanla ve temize çekilmemiş müsveddelerde kalan sözle sesleniyordu. Melih Elhan’ın “Kış Sokağı” şiiri kışa ilişkin her şeyi yakın bir ilgiyle okuyan benim için “güzel”in, “nitelikli”nin ötesindeydi. Kadir Aydemir’in birbirini bütünleyen haikumsu şiir parçaları “Günaydın Sevgilim” başlığı altında toplanmış olmasıyla, Cengiz Şenol’un “Akşamla Gelen”i sonnet biçiminin içini Dıranas’ı, Tanpınar’ı andıran doyurucu bir sesle doldurmasıyla ilginç geldi bana. Mayıs (83) sayısında Ahmet Güntan “Ayrılığın Savunması”nda metinlerarasılığın günümüzde iyiden iyiye yaygınlaşan örneklerinden birini verirken özellikle Ahmet Haşim’i yeniden hatırlatıyor ve ayrı(mcı)lığın çeşitli yüzlerine dokunuyordu. Bilinçaltının zenginlikleriyle, gerginlikleriyle seslenen Sami Baydar’ın “Büyükbaba” ve “Paranoya” başlıklı şiirleri okuru geçmişine gönderirken Cevdet Karal’ın “Meçhul Kadın”ı ilginç bir şekilde kadını gemiyle özdeşleştiren Baudelaire’i anımsattı bana. Şiirdeki serüven duygusunun çarpıcılığına dikkat çekmek isterim: “bende toplanan tufan suları / sende kemikten çatılmış gemi / ay kızıl dalgalar kurt dişleri / bir meçhule sürükle sen gecemi”. Ömer Erdem’in “Sesle”si “sesle” sözcüğünün çeşitli kullanımlarını sınayan, benzetmeleriyle ve ses yinelemeleriyle dikkati çeken, dilin içeriden kavranışına örnekler sunan bir şiirdi: “beni sen sesle benden sesle sana sesle seni senle sesle / türkçe sesle uyur gibi sesle kavuşur gibi sesle koşar gibi sesle”. Elif Sofya’nın “Unabomber”ı siyahlığın hayat içerisinden tercümesini yapıyor, Uğur Aktaş’ın “İnsan Değil Aradığınız Yerde”si görünenin arkasındaki görünmeyeni, görülemeyeni gösteriyor, Efe Murad’ın “Fesihname ve İhbarname”si ise otobüs camındaki yüz hatlarından binalar geçirerek yansımaların yerini değiştiriyordu.

Haziran’da (84) Yılmaz Gruda “Kendi Kitabı”ndan yayımladığı iki şiirde yılların deneyimiyle, kendi içindeki labirentte yitmenin ve içindeki kapıyla pencere arasında üşümenin harflerini sayfalara düşürdü. Mehmet Ocaktan “Aşkın Yarısı” ile uzun rüyalara dalıp cenneti de cehennemi de yarıda bırakışın, Mehmet Can Doğan “Mahcub”ta oklu kirpiyi öğrenmenin heyecanından uzağa düşmenin ve giderek yitirilen insani değerlerin, Hayriye Ersöz “1. Ayna, 2. Göz”le kırılmaktan korkan aynanın ve kendine kıyı arayan yorgun gözün, Pelin Özer “Dünya Genişti Bana O Gece”yle aşkın insanı ve dünyayı genişletmesinin, derinleştirmesinin şiirini yazdı. Temmuz-Ağustos (85) sayısında Gülten Akın’ın “Bağlar”ı unutmama ve unutturmama çabasının çığlıklarıyla, insanı uyaran “o günlerden bu günlere / siz neyi taşıdınız / ben neyi taşıdım?” yinelemeleriyle yürüyordu. Azer Yaran “Natürmort”ta sonsuzluğun eriminde duran zamanın sessizliğini duyururken, Sina Akyol “Kuşanmak”ta uykunun insanı rüyayla aldatmasının güzelliğine odaklanıyor, “Yolculuk”ta sevgilinin ağzındaki yolculuğu anlatıyordu. Gültekin Emre’nin “Zincirleme Hayatlar”ı mumun duasındaki inceliği, ütüsü gelen paranın kırışıklığını, ölmüş bir velinin eski bir karneyi imzalayışını, ortadan kalkan bir hayatın kendine yoldaş arayışını yer yer üstgerçekçi imgelerle dile getiriyordu. Celâl Soycan’ın “Miras Çıkını” yerçekiminin bozduğu bir dengenin, Cevdet Karal’ın “Kar Terzileri” kardaki yolculuk duygusunun ve yalnızca kendisinin duyduğu karda kumaş biçen makas seslerinin, Elif Sofya’nın “Kırılma”sı karanlığın aramızda kırdığı dalın şiiriydi. Cem Kurtuluş “Bölünme”de rüzgârın açtığı uçurumun ve boşluklara savrulmanın, Soner Demirbaş “Kuşluk”ta rüzgârı tersine tersine estiren anlamın peşine düşmüş gibiydi. Muhammed Munis “Yaprak Korkusu”nda geleceğin insanı daraltışını görüyordu: “Bizden de yalnız olacak torunlarımız / Rüzgâr bu ağaçtan düşmezse”. Mehmet Erte uzun soluklu “Alçalma’dan” şiiriyle insanın yeni zamanlardaki rahatsızlığını, yenilmişliğini ve nesnelere bağımlılığını anlatıyordu. Bu koşutlukta ciddiyeti alaycılıkla sorgulamanın güzel örneklerinden biri olarak şu iki dizeyi işaret edebilirim: “Yasalara uyuyor musun? / -Evet, internetten takip ediyorum, sürekli değişiyor.”

Eylül’de (86) İlhan Berk’in “İkona”sı cebinde güneşle dolaşan ve zamanı yürürlükten kaldıran bir şairin duyduğu boşluktan konuşuyordu. Ebubekir Eroğlu görmekle işitmek arasında kararsız kaldığı “Dile Geliş”te ruhları soylu kılan acıların içinden getirdiği bir şiiri sayfaya düşürüyordu. Turgay Fişekçi’nin “Ayrılık”ı yarım kalmış antolojiyle özdeşleşen birlikteliğin ardından bir hayatı ikiye ayırmanın zorluklarını anlatırken, Seyhan Erözçelik’in “Maarif”i kesik kesik söyleyişiyle ve süreğenliğiyle hayatın öğrettiklerini (maarifini) şiirleştiriyor, insanın sabır taşına dayanan yazgısını dile getiriyordu. küçük İskender “Sinir Kıyımı” ile yoksulluğun ortodoks açılımını, matemlerle havada asılı kalan akşamların aklını, sürüngenlerin göçünü, ruhun sebepsiz hatıralarla yavaşlayışını anlatıyordu. Coşkun Yerli “5008 No’lu Fotoğraf İçin Notlar”ın bir bölümünde rüyalara yansıyan fotoğrafın versus fotoğraflara yansıyan rüyaların izdüşümlerine odaklanıyordu. Alphan Akgül’ün “mış gibi batak”ı şairin bütünlük sağlama yolunda seçtiği söyleyiş izleğinin yeni bir örneği idi. Bu şiirde Akgül “bir mum kadarmış bu sözün ederi” diyerek sözün günümüzde yitirdiği değere atıfta bulunuyordu. Ekim (87) sayısında İzzet Göldeli’nin “Beyaz Bir Gül Yerine”si ardında sessizlikten başka bir şey bırakmayan bir ölünün solgun terekesini anlatırken Nuri Demirci’nin “Çorap Masalı” erotik çağrışımlarla (“Eğilip şehrindeki vitrinlere baksam / Sıyrılmaz mıyım ben de bacaklarından”) zenginleşiyor, Ömer Erdem’in sonradan kitabına ad olacak “Evvel”i “nehirlerden ve meşenin şarkısından, verilen sözlerden ve sözden dönmeden, moğol çığlığından, çandan ve çobansız sürüden...” evvel olup bitenleri anlatıyor, Yücel Kayıran’ın “Nakil”i söylemsel takip yoluyla Nazım Hikmet’i (“aşk gidince ‘yarin yanağı’ da ortaktır”) ve Şavkar Altınel’in Soğuğa Açılan Kapı’sını (“yokluğa açılan kapı benlikte gizli”) hatırlatarak şiirde geleneğe eklemlenmenin ve metinlerarasılık tekniğinin yetkin bir örneğini veriyordu. Mehmet Can Doğan’ın “Mümin”i ise günümüz insanının neleri yaşamının ve kalbinin merkezine koyduğunu belirleyerek onun değer yargılarını sorguluyor, bir yandan da inanmalar arasındaki geçişme ve karmaşaya işaret ediyordu: “Cep telefonuna inanırım / Çamaşır makinesine / Trenlere otomobillere gemilere /.../ İnanırım ona / Binaların böyle kat kat yükselişine / Yolların uzayışına domatesin kızarmasına / Şaraba Türkçe’ye sabıra sarmaşığa”. Yusuf Alper “Acıyla Geçtiğiniz”de farkında olmadan, uyurgezer biçimde geçtiğimiz yollarda göremediklerimizi, farkında olduğumuz zaman da aynı yollardan acıyla geçişimizi anlatıyor, Gonca Özmen’in “Leke”si yanılmanın ve yenilmenin verdiği üzüntüye ve şaşkınlığa odaklanıyor, Serkan Işın’ın “Kızları Korkutmak”ı günümüz insanının çalan telefonları ve faturalarıyla başlayıp şehvani deli çileklerle zenginleşiyor, Sokrates ve Ebu Hureyre’den geçerek yarına saklayacak baldıranlarla bitiyordu. “Kızları Korkutmak” hayatın ve zamanın ruhunu yakalamaya çalışan şairin karşılaştığı dağınıklığın sonucu olan bir şaşkınlıkla şekilleniyor denebilir. Serkan Ozan Özağaç “Marie Sophie...” serisinin XIV. şiirinde kanda çizikler bırakan kahverengi hayatın melek sonrası zamanlarıyla buluşuyor, Selahattin Yolgiden “Sokak”ta masalsı bir derinlikle parmak uçlarında taşıdığı minicik karınca tabutlarını ve gölgede ağlayan çocuğu anıms(at)ıyor, Beşir Sevim ise “Ahraz Abdal”da uzak harflerde kıvrılan gizemin peşine düşüyordu.

Kasım’da (88) Gülten Akın “Körleşme”yle insanın giderek artan duyarsızlığından yakınıyor ve “sislerin pusların içinde” unutulanların unutulmaması için yüreğini dizelere seriyordu. Azer Yaran’ın “Noktürn”ü şarapla viyolonseli bütünleştirdiği müzik ağırlıklı izdüşümleriyle “bir gece şarkısını” sayfaya düşürüyordu. Engin Turgut’un “Lirik Kadına Mavi Övgü”sü şairin imge ağırlıklı lirik söyleyişinin yeni ve naif örneklerinden biriydi: “Kuğu kamaşmasıydı boynumuz, boynumuz aşka sarkardı / Peşimizi bırakmazdı ay ışığı, kalplerimizde saklanırdık”. Tuncer Erdem’in “Rebul Eczanesi” benim için, hemen her gün önünden geçtiğim bir eczanenin bir şiirde karşıma çıkması bakımından ilginçti. Sadece bu yönüyle değil, eskiyle yeninin uyuşmazlığını dile getirişi de şiiri sevmemdeki etkenlerdendi: “Kapalı bir dükkânı görmez gözler / gezinirken ışıklı vitrinlerde”. Emrah Altınok’un “Salim Sabri”si “büyük şairlerin nefesi zehirlidir” diyerek gizli bir şairi tarihe geçirmesiyle, Azad Ziya Eren’in “Oturma İzni” imgesellikle simgeselliği ustaca birleştirişiyle (“Eczası tükenmiş dolabın kahrıyla / Yaraya baktığı gözlerin ruhuna değdim, üzgünüm”), Arif Erguvan’ın “Süveyda”sı uzak yalnızlıkların kıyısında bekleyişiyle önemliydi. Aralık’ta (89) dergilerde epeydir şiir yayımlamayan Şavkar Altınel’in “Kayıp”ı bir okur olarak benim için güzel bir sürpriz olmuştu; “Kayıp”ta anlatılan cenaze merasiminin sessizliği ve “her şeyin sonsuz yabancılığı” ise üzüntü kaynağı... Benzeri bir hüznü İrfan Yıldız’ın “Sana Günler Sakladım”ında hissettiğimi de eklemeliyim: “Sana dirim sakladım dünden beri / sana bir çay içimlik zaman / odaların rüzgârından öğrendim özlemeyi / dumanın gidişinden yüksekliği”. Hayriye Ersöz saat-akrep-yelkovan-duvar bütünleşmesini şiirleştirirken saatin gövdesinde görülen bir yazgıyı anlatıyor, Ertan Yılmaz “Osmanlı” serisinin XIV. bölümünde bölünmeleri, soğuk bir karanfilin ortasında anlama çabasını dile getiriyordu.

Lacivert’in Mart-Nisan (2) sayısında Fettah Köleli’nin kötü bir zamkla yapıştırılmış “Eğreti Kıyamet”i anlattığı şiirde anlam eğreti bir kaldıraç olarak algılanıyor, gökdelenler arasından sarkan göğün kirli dalları sergileniyordu. Mayıs-Haziran’da (3) Arif Berberoğlu “Altındağ”da yoksulluğun ve yoldan çıkmışlığın altını hayatın soğuk ellerinin tuttuğu tebeşirle çiziyor (Orhan Veli’nin meşhur “Altındağ”ını anımsamamak mümkün mü?); Temmuz-Ağustos’ta Hüseyin Atabaş “Sana Sunu”da yaşama bağlılıkta aşkın garip coşkusuyla davranıyor, Mehmet Hameş “Safran”da doğadaki canlılığın kuşların şarkısıyla yaşama teyellenişini anlatıyor, Ümit Şeref Kayacan acılarla ve bekleyişlerle biçimlenen, fakat şuh bir kahkaha gibi yükselen “Kasaba”da dolaşıyor; Kasım-Aralık’ta (6) Selami Karabulut ölümün soğuk parmaklarıyla hatırlanan gençlikten sonsuzluğu gören bir çocuğa “Pencere” açıyordu.

Yayın hayatına 2005’te başlayan iki aylık şiir dergisi Merdiven’in Ocak-Şubat (1) sayısında Celâl Fedai’nin “Karcığar”ı sesini düşürmeden uzun soluklarla yürüyen bir şiirdi. Notalar içinden geçerek yollara düşen ve lirik bir intihar eğilimiyle son bulan şiirin son dizeleri: “boynumda izler taşıyorum nasıl da gizli birilerinin hep kırbaç diyeceği / en sevgili tenimi götürüyorum en denizin en mavisinin en derinliğine”. Ayşe Sevim’in “Benim İçin Hazırlanıyor Ölüm”ü ise ölüm yorumuyla hayat yorumunu iç içe sunuyor, göğe çok güzel bakmasıyla Turgut Uyar’a göndermede bulunuyor, karşıtların uyuşmasının altını çiziyordu. Son iki dize nedense bana önceki yıl izlediğim Kurtların Kardeşliği (Brotherhood of the Wolves) filmini anımsattı: “Hayat / Güvenle okşuyor ölümün saçlarını”. Mart-Nisan (2) sayısının şiir sayfaları İsmet Özel’in “Savaş Bitti”siyle açılıyordu. Özel’in diri sesiyle kurduğu şiir savaşın içindekilere ve dışındakilere hissettirdiklerine, savaşı çıkaranların suçluluğuna odaklanıyor, çapulculara kalan tarihten dem vuruyor ve günümüz insanının bencilliğine, vurdumduymazlığına eleştirilerle biçimleniyordu. Yer yer açık yer yer de gizli politik göndermeleriyle “Savaş Bitti” önemli işaretlerde de bulunuyordu: “İnsanlık tarihinde ilk defa böyle hazin / tınlıyordu ihanet (...) Kullanmayı emreder asrımız deniyordu / Satalım deniyordu anasını açıldığı / Yere kadar açalım”. Celâl Fedai’nin “İrkilme”si karnının ortasında bir bıçakla dolaştığından küçük şeylere hayranlığı kalmayan bir şairin acıyla sevinç dengesini sorgulamasının, Nilay Özer’in “Dalgın Bir Matador İçin Ağıt”ı hızla yaklaşan boğanın gözlerinde seyredilen son saniyelerin dehşet ve dalgınlığının, Ayşe Sevim’in “Uslu Yüz”ü savaş meydanlarından ölüler toplanırken güvercin yerine akbabalarla gönderilen yanıtların, Atakan Yavuz’un “Şansuvar”ı kentte körelmiş arzuların son bileycisinin şiiri olarak okundu. Selçuk Küpçük telmihlerle derinlik kazanan “Kir”le ortasından yarılan denizlerin ve kutsanmış kitabelerden çekilen Gregor Samsa’nın, Yusuf Şatır ise “Ayağı Kırık Beklemekte”yle kalın raflar arasındaki incecik kitapların ve ağır aksak bir ihtiyarın yalnızlığının şiirini yazmıştı. Mayıs-Haziran (3) sayısında A. Ali Ural’ın yeniden yeniden okunmayı hak eden “Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı”sı unutulduğu yerde kâinatın eşlik ettiği bir şarkının beraberce söylenişini, geçen yıl mükemmel kış şiirleri yayımlayan Cevdet Karal’ın “Kar”ı kartopu oynamaya çıkan ağaçları, kar içinde yuvarlanan sözcükleri ve aşk denilen iki sonsuz baş dönmesini anlatıyordu. Karal, bir sonraki sayıda yayımlanan “O Gece Kar Şehrin Üstünü” ile üşütücü bir manzarayı ölümün soğukluğuyla birleştirerek çiziyordu: “o gece kar şehrin üstünü / son beyaz çarşaf gibi örttü / bir kıvrımından seçtim yüzünü”.

Merdiven’in Temmuz-Ağustos (4) sayısında dikkat çeken şiirlerden biri İsmet Özel’in “John Maynard Keynes’ten Nefretimin Yirmi Sebebi”ydi. XX. yüzyılın ilk yarısında iktisat dünyasını sarsan ve tüketimi yönlendirme konusundaki önerileri nedeniyle yoğun eleştiriler de alan görüşleriyle tanıdığımız Keynes’e şiirin içinden yöneltilen nefret aslında bugünün dünyasındaki haksızlıklara, dev ekonomik hırsızlıklara duyulan nefret olarak kayıtlara geçti. Bu uzun şiirin yayımının derginin sonraki sayılarında sürdüğünü belirtelim. Aynı sayıda A. Ali Ural “İlan”la patronların ölüm ilanlarına ironik açıyla bakıyor, bunu yaparken de aslında ölümün eşitleyiciliğine göndermede bulunuyordu. Ural bir sonraki sayıda yer alan “Koşu Bandı”nda da benzeri bir zihin ve ruh atmosferiyle bu kez at ruhlu adamların meydanlarda doluşmasını, ciltletilmeye gereksinim duyan dağınık adamların yüzeyselliğini alaya alıyordu. Hüseyin Atlansoy’un “Kumarbaz Şansı” elinde yalnızca kupa ası kalan bir hayat kumarbazının çaresizliğini, Cafer Keklikçi’nin “Medar”ı cennetin bir köşesinden meyve almaya gitme tutkusunu ve tedirginliğini dillendiriyor, Fatma Şengil Süzer’in “Göz”ü nergis olup ağlayarak dünyaya bakıyor, Yunus Koray’ın “Konçerto”su ise bir sözcükle gelip şiire yerleşen bilinmezin peşine düşüyordu. Eylül-Ekim’de (5) Alper Gencer’in “Suskun”unda uçuruma basan genç bir şairin yüksekle yüzleşecek cesaretini gördük. Kasım-Aralık (6) sayısında Mehmet Erte “Taşlarda Bulduk Bu Canı” ile İsa’ya yaklaşan ve İsa’dan uzaklaşan zaman çizgisinde salınan dünyadaki huzursuzluğunu, yüreğine çakılan nalın ağırlığıyla taşıdığı yorgunluğu dile getirdi. Ali Günvar’ın “Hâl Beyanındadır” şiiri geçmiş zamandan süzülen kadehte titreşen meyin sızıntılarıyla âh ü efgân ederken; Alper Gencer “Kara Sessiz Gemiler Geçiyor Geceden”de öldüğünü dünyaya bir ağaç kurdunun haber vereceğini söyleyecek kadar alçakgönüllü, suçlarından memnun olacak kadar müteşekkir görünüyor, Cafer Keklikçi “İkinci Durak”ta bacaklarına doğru yıkılan dünyadan şikâyetini dile getiriyor, Yusuf Şatır kuşun havalanmasıyla göğe uzanan dalın küçümsenmemesini isteyecek bir incelikte duruyordu.

Şiir ve Kent Kültürü alt başlığıyla 2005’te üç sayı çıkan Mor Taka’nın Kış-Bahar dönemini kapsayan ilk sayısında epeyce şiir yayımladı. Hüseyin Ferhad’ın “Ruhların Buluşma Günü” evvel zaman içinden başlayıp süregelen bir resim duygusunu ve bu duygunun buluşturma gücündeki ortaklığı, Aydın Afacan’ın “Veda Suları” sulara yazılan bir hikâyeyi anlatıyordu. küçük İskender “Sığınak”ında heceyle geceyi kafiye düşürmeyecek kadar akıllı davrandığı itirafını yapar ve alnının ortasında çocukluğundan kalan nazar boncuğunu gösterirken, Nurduran Duman “Ninni”yle kalemin içine kaçan yitik ezginin peşine düşüyor, taşralılığını insanların gözüne sokmadan taşra olgunluğunu şiir izlerçevresine kabul ettiren İrfan Yıldız “Rüzgâra İnme Veren Gül Hortumu”nda rüzgâra bulaşan düşlerini kırmızıya boyuyor, Yaşar Bedri’nin “Dağlar ve Annem” sonesi güneşe buruşturulmuş kanlı bir mendil gererken, Zafer Yalçınpınar “Kontrbas ile Sonbahar Şarkısı”nda güzdeki doğayı ve yalnızlığı dile getiriyordu: “2. ıslık uğulduyor penceremde / çiçekleri içeri almak lazım // 11. gizlice / buğulanıyor sessizliğim”.

Mor Taka’nın yaz aylarını kapsayan ikinci sayısında Ahmet Kot “Hasbahçe”de çalgıların doğanın içimizdeki yankısı olduğunu söylerken Alain’in “Müzikte Gürültü” başlıklı denemesinde ifade etitği doğa-müzik ilişkisini anımsatmıştı. Cahit Koytak’ın “Güncellenmemiş Ekonomi Dersleri”nden paranın bıldırcın çiftliğinde üretilmiş yalancı gökyüzü olduğunu, Engin Turgut’un “Gönlüm”ünden şairin lirik bir hatıra olarak kimliğini, Tümer Morkoç’un “Suskun”undan beklemenin aslında gidenlerin büyüttüğü bir boşluk olduğunu, A. Uğur Olgar’ın yatay simetrik biçimle kaleme aldığı “Şiirin Geceyarısını Biz Yazdık”tan ise çocukların çırılçığlık gökkuşağının altından geçirildiğini öğrendik. Özcan Ünlü “Sokağa Karşı”da şairi aynada yüzü eskimiş sırların ve köpürmüş ifşa ayinlerinin arasından geçiriyor, Mehmet Aycı “Nergis Bahçesi”nde kimliğini toprakla özdeşleştirmiş bir şairi anlatıyor, Ercan Yılmaz “Toprak Ufalama Mevsimi”nde acı üzümlerle kamaşan zamanın izini sürüyor, Lütfü Dağtaş “Son Gösterisinde Cambazın” şiirinde sevgilinin ellerine uzanmanın bir uçuruma uzanmakla eş anlamlı olduğunu söylüyor, Ömer Üner “Masal Kızı”nda yitirilen sevgilinin ardından dağılan imgelerle kurduğu şiiri sayfaya düşürüyor, Ertan Yılmaz “Osmanlı” dosyasının XII. bölümü “Suç Olacak”ta çelişkilerle dolu görüntülere ve tarihin içinden gelen yanılgılara odaklanıyordu. Yağmur Çıdam’ın “Beyaz Gece”si uykuda durdurulan saatlerin söylediği yalanların, Osman Günay’ın “Altın Melek”i ayna döşeli bir şiirle kurduğu metinsel ilişkiyle belli bir çizgiye oturmayı denemenin şiiri olarak okundu.

Güz aylarında okuyucuyla buluşan üçüncü sayıda Ahmet Oktay’ın “Vehim ve Keder”i kederin her sorusuna zamandan beklenen yanıtlara odaklanmışken, Güven Turan’ın “Kızılcık”ı rüzgâr döküğü gibi geçen güzleri anımsatıyordu. Nurettin Durman “İçim Viran Olmuş Bir Bahçe...”de şehre gelerek uykumuzu alıp giden haramileri, Mustafa Özçelik “Savaş ve Dağlar Üstüne”de hayalet bir şehrin duyulmayan feryadını, Çiğdem Sezer “Dünya Tutulması Günlerinden”de gecenin sur diplerinde yalnız dolaşmanın acısını, Mahmut Temizyürek “At ve Keder”de yanılmanın güzelliğini ve yaşlılığın beceriksizliğini işaret ediyordu: “kötü süvaridir yaşlılık / kendi kendinin yükü”. Aydın Afacan’ın “Kara Diyalog”u yağmur karanlığına şükreden mükedder ışıltıların, Osman Serhat’ın “Suna’ya Mektuplar XXI”i yüzümüzdeki ve hayatımızdaki kırışıklıkların, Pelin Onay’ın “Ağlayacaksan Konuşmayalım”ı üzerimize serilen sessizliğin, Mehmet Şükrü Kaplan’ın “Paltolu Ruh: 3. Tablet”i kendi gölgesince ezilen gökyüzünün, Fatih Karataş’ın “Benim Gözlerimde...”si şehri ansızın yitirme kaygısının, Ömer Üner’in “Koğuldum Aydınlığından...”ı uykularda büyütülen çocuk bakışlarının şiiriydi.

2005’te yayın hayatına başlayan şiir dergilerinden biri de Mühür’dü. Mart-Nisan tarihli ilk sayıda Salih Mercanoğlu’nun “Camdaki Denge”si göğe asılı perdeyi iten dağlarıyla, Selahattin Yolgiden’in “Ayna”sı zamanda kaybolup giden harflerin peşine düşüşüyle dikkat çekti. İkinci (Mayıs-Haziran) sayıda Abdülkadir Budak’ın “Acı Anlam”ı doğanın ve hayatın diyalektiğini gözeten bir şiirdi. Haydar Ergülen’in 1991 tarihli “Vefa Cinayetini Gören Var mı?” şiiri ise “vefa”nın ikili anlamıyla ilerleyerek ölümle yakalanmaya çalışılan vefanın peşine düşüyordu. Aslı Durak “Rahvan”da uzak denizlerde iz süren gemilerin düşlerine giren fenerle rahvan yürümeye alışkın atları aynı çerçevede buluşturuyordu. Temmuz-Ağustos (3) sayısında Berna Olgaç’ın “Raylar”ı bir şiirden çıkıp kendine dönen şairin avuçlarına çizilen göğü resmediyor, Ercan Yılmaz’ın “Balkon”u sessizliğe değerek hiçbükey olan bir balkona mıhlanıp kalmanın ve Haşim’in dünyasından imgeler dönüştürmenin zenginliğiyle sayfaya düşüyor, Erkan Kara’nın “Eskimeler”i güzyaprağının düşüşündeki kızarıklıkla renkleniyor, Hülya Deniz Ünal’ın “Problem”i uzun evlerde koridor olan sorularla tedirginlik yaratıyor, A. Uğur Olgar imzalı “Tütünün Eşref Saati” kelimeleri ezen gece treninin çığlıklarına bulanıyordu. Eylül-Ekim’de (4) Vural Bahadır Bayrıl “Arka Bahçe”de ustalığa ulaştığı sesi hafızanın manyetik alanı içerisinden ve ömrün sırça yaprağından yansıtırken, Salih Mercanoğlu “Nehir: 1”le şehirle nehri buluşturmanın görkemini taşıyordu: “şehirde sessizce akan bir nehri sevdim / kapılardan çocuklara, çocuklardan kuşlara”. İlhan Kemal ise başka dergilerde de karşımıza çıkan ve yeni, özgün bir yapı içerisinde sırttaki dağ-çekik kalp-çağ ağacı-mağlup şaman- bağlamında “Kumdan”ı sayfalara düşürüyordu. Kasım-Aralık’ta (5) “Kimlik/sizlik”te Ali Hikmet kendisini yaşamayı terk edip aşkların arasına gizlenen, acıyla işlenmiş solgun bir nakış olarak tanıtırken, Mustafa Fırat “Yara”da binbir sesle yankılanan atların ve mahşere kanat açan kadınların yokluğuna odaklanıyor, Ceren Bağışlar ceplerinden çamura düşürdüğü kasvetli sözcüklerle yazdığı “Yolcu”da bir çift kanat sesini sabırla bekliyordu.

Öteki-siz’in 2005’te yayımlanan tek sayısında Neslihan Yalman “Bağıran Nihilist Bir Mektuptur Bu Greta”da karanlığın koynunda beslenen karanlığa, iç içe geçmiş sözcüklere, ağza alınmayacak çıplak küfürlere eğilmiş, Cafer Keklikçi keder aynasından ve dağların dağıttığı şaraplardan “Şüpheli Çiçekler” derlemiş, Cenk Gündoğdu kendini kalabalıktan korumak için sevecen sesiyle geldiği “Yalı Kahvesi”nde oturmuş, Nurduran Duman düş görmek için gözlerini yumduğu anlardaki “Düş Yanığı”nın acısını duyurmuş, Şükrü Sever “Hiçlik”te yaraya kül basılır gibi zamanın durmasını istemiş, Salih Aydemir “Ortaç”ta gecenin duyduğu korkuyu bildiğini söylemişti.

Patika’nın Ocak-Şubat-Mart (48) sayısında Ertuğrul Özüaydın “Beyaz Masal Ardında: III” şiirinde yer yer naif olmasına rağmen çizgi üstü bir betimlemeden çıkarak (“En güzel kar uykusuz gecelere yağıyor”) okurla buluştu. Nisan-Mayıs-Haziran’da (49) Salih Bolat cesaretin vazgeçilmez davetini öne sürerek varoluşuna “Kanıt”lar sunuyor, Fatma Üçpınar çatlaklardan sızan kamaşma olarak tanımladığı “Yara”yla bir yaprak dökümünü resmediyor, İsmail Cem Doğru güneşin hiç batmayan evlerinden bir coğrafya kurabilmek ve eksik harflerini tamamlayabilmek için “Ayak Sisleri”ni aralıyor, Eray Korkmazer “Anladım”da yalnızlığın hiç de kutsal olmadığını anlama sürecini dile getiriyordu. Temmuz-Ağustos-Eylül’de (50) Tarık Günersel “Tufan”da betona gömülen insanlığın göktekileri bile ürküten çamurlaşmasından yakınmakta, Nisan Serap Muratoğlu “Kalbimdeki Güvercinden...” çığlık çığlığa ışığın rengini tanımaya çalışmakta, Mahmut Temizyürek sorular ve yanıtlar içinde “Yağmurda Islık” çalmakta; Ekim-Kasım-Aralık’ta (51) Koray Feyiz “Aynı Evlerde” yaşayan yalnızlıkları dilin kuruduğu bahçe olarak tanımlamaktaydı.

Geçen yıl yayımlanmaya başlayan Pitoresk’in Bahar (1) sayısında Haydar Ergülen’in nar kadar içli şiiri “Narkız’ın Söylediğidir” şairin hevesinin ve içinin narla özdeşleşmesinin yetkin bir örneği olarak okunurken, Hakan Cem uçurtmanın peşinden giden karşılıksız sevginin ardından “Ne ki Ses Kendimde Saklı” diyor, Ömer Berdibek esmer bir kadının şehvetinden gelen ten üşümesiyle sessiz bir kitabın sayfalarına “Veda” ediyordu. Yaz (2) sayısında Yücel Kayıran “Galiba” ruhun da beden gibi çürüdüğünü söylüyor, Turgay Kantürk kırık kalemlerin ve sahte kelamların yol açtığı “Kent Kırıkları”nı onarıyor, Beşir Sevim huysuz yarayı büyüten kıymıkla oynayarak “Çölün Günlüğü”nü tutuyor, Mehmet Oğuz suyun ürperişine bakarak çemberi daralan sözlerle “Unutulan Şeyler”i anımsatıyor, Veysi Erdoğan kalplerin sınandığı veda suyunda kadife kılıca verdiği tenindeki “Eksik”lerin sızısını dile getiriyordu. Sonbahar’da (3) Hüseyin Ferhad “Eski Bir Aşk İmgesi”nin peşine düşerek şairin iblisle buluşmasının resmini çekmiş, Metin Cengiz imgelerini üstüne su gibi serptiği şiir için “Sonrası Bu Kadar” demişti.

Sınırda’nın Nisan-Mayıs (1) sayısında Şükrü Erbaş sözlerin iyi zamanlarına özlemle ve varoluş büyüsüyle dokunduğu şeylerdeki “Çözümsüzlük”e işaret ediyor, Tezer Cem dudakları uçuklayan sözcüklerden geçerek “Korku Treni”ne biniyor; Haziran-Temmuz’da (2) Volkan Şenkal bir yalnızlığın diğerine dokunduğu karanlıkların “Kir”ini yıkıyor, Semih Çelenk “Ayrılırken” kullanılan lüzumsuz sözcüklerin burukluğunu, suskunluğunu, bozgunluğunu gösteriyordu. Eylül-Kasım’da (3) Bayram Balcı “Sakit”te kentin uğultusunda herkesin başıboşluğunu ve boşluğa saplanan kelimeleri seslendiriyor, Hüseyin Köse “Dalgaları Aşmak”ta bir filmin yarattığı ad çağrışımlarıyla birlikte müsrif sözlerin içindeki baldıran ve balı birlikte yaşatıyordu.

Sonsuzluk ve Bir Gün de 2005’te yayına başlayan iki aylık şiir dergilerindendi. Mart-Nisan (1) Enis Batur’un “Tek Başına”sı düzyazısal anlatımının yanı sıra anların perdesini biraz olsun aralayabilmesi ve hafif ruhların suda batmamasını göstermesiyle anlam kazanıyordu. Aydın Afacan’ın “Leb-i Derya”sı dudaklardaki tuzu ürperten öpüşlerin ve biten bir yaz aşkının şiiriydi. Mehmet S. Fidancı birbirini tamamlayan “Dantela, Oya, Ören Bayan, Tığ” ile bir şiir oyası ördüğünü, bu oyanın dokusunu ihtimallerle, suskunluklarla, azalmalarla, ürküntülerle işlediğini düşündürdü. Mayıs-Haziran (2) sayısında Mehmet Taner’in “Enginlere Doğru Kalbinde”si yabanıl bir zambağın ağzından enginlere dağılan ve göğe yükselen bir nefes, Mehmet S. Fidancı’nın “Mekik”i kalbin ağrısına bastırılan öpüş, Selami Karabulut’un “Avcı”sı kanlı bir bıçağın anımsanışı, Çiğdem Oflu’nun “Yalınayak”ı yüz yıl sonrasına yollanan bir mektup, Orçun Güzer’in “Akustik Gölgeler Korosu” mağaranın ağzını saran örümcek ağı gibiydi. Kenan Çağan imzasını taşıyan “Ömrüm Seni” yıl içerisinde okuduklarım arasında bende uzun zaman kalacağını hissettiğim bir şiirdi: “bir kadınla bir adam arasında tutuşuyor deniz / mumlar büyülü sözler camdan toplar yetmiyor // ve bir kadınla bir adam arasında sıkışıyor hayat”.

Temmuz-Ağustos (3) sayısında Mehmet Can Doğan’ın “Bişey Olmadı Kızlar Korosu” ve “Bu da Böyle Oldu Erkekler Korosu” şiirleri birbirine bakan ve baktıkça derinleşen şiirlerdi. Yeni zamanlarda kızların dünyaya bakışıyla erkeklerin dünyayı görüşü arasındaki sınırda kurulan şiirler, yeryüzünde Türkçeyle söylenecek daha pek çok şeyin olduğunun kanıtı gibiydi. Ömer Erdem’in “her şeyin sonuna geldiysek eğer / hedir bu yenilik şimdi nedir” diyen “Yeniden”i de aynı duygularla okunabilirdi rahatlıkla. Gültekin Emre “Körebe” ile kendi çığlığında boğulmuş bir akşamsefasını anlatırken, Suavi Kemal Yazgıç “Suç ve Ceza” ile taşın su ile tene değişindeki sonsuzluğu şiirleştiriyordu. Eylül-Ekim sayısında (4) Nuri Demirci “Düğünçiçeği”, “Karabiber” ve “Kızılkantaron”la okurları selamlarken bir yandan yatıya kalınan evlerde kızlara bulaşan aşk dalgınlığını bir yandan da Tanrı’nın camını kırmanın ebedi cezasını şiirleştiriyordu. İrfan Yıldız “Şimdi Yaz”da sarsıcı bir hüzünle “kaçırdığı kız ölmüş, kopardığı gül solmuş” bir şairin yalnızlığını duyuruyor, Celâl Fedai “Söylediğimden Başkasını Söylemiyorum”la tenhada üfürülen flütün aralıklı ezgilerini ve durduk yere işitilen rüzgârın nefesini sunuyordu. Derginin Kasım-Aralık (5) şiir sayfaları Tahir Abacı’nın iki şiiriyle açılmıştı: “Yakında” ve “Dağdağa”. Abacı, son zamanlarda yazdığı her şeyi merak ettiğim şairlerden; gerek yazılarıyla gerekse şiirleriyle edebiyatın “can”ında, “öz”ünde derinleşen biri. Şair “Yakında”da kendini hiçliğin teni olmaya aday gösterip terazinin bir kefesine ezgiyi öteki kefesine gölgeyi koyuyor, “Dağdağa”da ise dağlarla metropolün kesiştiği (kesişemediği!) çizginin inceliğini dikkate sunuyordu. Dergilerde epeydir şiir yayımlamayan Adnan Özer’in “Yol Şarkıları”ndan bir bölüm bu ayın sürprizlerindendi. Gölgesinde nesnelerin kıvrandığı dünyanın çağıltısını dillendiren, kalbin tek ağırlığından konuşuyordu Özer. Bir başka güzel sürpriz de yazdığı her şeyle bir okur olarak merakımı uyandıran, bana yeni soruların ve yanıtların kapılarını açan Hüseyin Ferhad’ın “Ah, Vatanım” şiiriydi. Yüzyılların, binyılların ötesinden getirdiği taptaze bir sesle ruhlara ürperti veren Ferhad şiirin içine yüreğiyle birlikte poetik eğilimlerini de koymuştu: “Bülbülü altın kafese ko / belki öter o zaman, / esin perileri çığlık çığlığa / sökün eder kasrından // Kaleye zindana kapat / Aruz’a Hece’ye dudak bükeni, / geri dönsün İstanbul’a / Nâzım Hikmet’in kara treni”. Mehmet Aycı ilginç şiiri “Yoklamada Kaçak Var”da tarihin içinde zaman zaman ironiyle seslenen ve beslenen bir bakış (belki aynı zamanda beden, zihin, ve yürek!) gezdiriyor, iliklerine kadar Türkçe sevişen Lübnanlı bir fahişenin sıcak kanını sözcükler arasına sızdırıyordu. Serdar Ünver’in “Haikular”ı son yıllarda yaygınlaşma eğiliminde olan bu türün nitelikli örnekleri arasında yerini aldı: “Aldığım soluk / Defnelikten geçerken / Yeter gün boyu”. Ayşen Altay’ın “Sessiz”i için bir şey söylemektense iki dizeyi buraya almayı uygun gördüm: “biriktirilen sözün / egemenliğini yık”.

Şair Çıkmazı’nın Ocak-Şubat (11) sayısında Adnan Acar’ın “Sonsuz Mavi”si görmeyi ve dokunmayı öğrenmenin, Nilgün Polat’ın “Geceyarısı Yazıları: V” dalgın çocuklar gibi çarpan ağaçlara aldırmayışın, Erdal Ateş’in “Kar Yağdığında”sı uzak kuyulardan getirilen suların üşüyüp donmasının, S. Suat Kurt’un “Korkuluk”u tek bacaklı bir korkuluğa asılı unutulan ceketin şiiriydi; Mart-Nisan’da (12) Nadiye Sönmez gittikçe büyüyen uçurum yalnızlığında “Tuz Ekmek Hakkı”nı arıyor; Mayıs-Haziran’da (13) Gonca Özmen uykusu kaçmış ev huzursuzluğuyla “Gölgesiz Sular”da geziniyor, Güngör Gençay “Sis İçine Sığmayan” göç zamanlarında kaçamak ışıkları kucaklıyor, Şerafettin Kaya kırık bir tavan aralığından düşen hayata sarılarak “Mübadele”yi seyrediyor; Temmuz-Ağustos’ta (14) Sezgin Öndersever “Sus Hapishanesi”nde başkasının ellerinde biten takvimin yapraklarına bakıyor; Eylül-Ekim’de Atakan Yusufoğlu “Bu Yanılsama”ların mermere oyulan sözcüklerde bulunan tesellisini gösteriyor, Hüseyin Avni Dede çağın delikanlısı gibi durup “Devasa Güneş Saati Balkıması”yla konuşuyor, Ömer Cem terk edilmiş bahçedeki sessizliğe ve kuşların sonsuza uçuşuna odaklanarak “Doğaçlamalar” söylüyor; Kasım-Aralık’ta (16) Tan Doğan dilinin “Ucu”ndaki soluk sıkışmasının ardından yaşamı görüyor, Sevil Avşar ruhun gemisini aradığı yerde yalnızca gezginlere sunulan sözcükleri “Sorgula”maya girişiyordu.

Şiir Atı’nın 2005’te yayımlanan tek sayısı (Bahar Kitabı) kapsamlı dosyaları ve şiir üzerine araştırma yazılarıyla, çevirilerle ve elbette şiirlerle zengindi. Mehmet Taner “Payınca kederli, yeterince mağrur / Başka dilden bir şeydi ama içimde hayat” dediği “Temas”la, İzzet Yasar doğurmuş-doğurtmuş-doğurulmuş olan arasındaki ilişkiye eğildiği farklı şiiri “Aşk Üçgeni”yle, Akif Kurtuluş “kör kuyulara atıp git beni, bakma / ardınsıra bir çığlık kalır duyma” dediği “Oyun Varmış Her Aşkta” şiiriyle, Mustafa Ziyalan hayatın görünür yanlarının ardındaki gizli gerçeklere eğildiği “Rüyacılar Kitabı’ndan II” ile, Vural Bahadır Bayrıl bir “çıt!” sesine topladığı “Harfsiz Bahçe”yle dikkat çekti. Necmi Zekâ sorulara gizli yanıtlarla ilerleyen şiirinde “Cevabını Aldın mı?” diyor, Muammer Güngör “Dediler”de bir ırmakta iki kere yıkanmanın yasak yıkıcılığına odaklanıyor, Levent Yılmaz “Afrika’dan”da gökyüzü sahilinde insanların henüz harab etmediği küçük bir köyün varlığını anımsatıyor, Ali Hikmet “Sonsuzluğu Yazın”da engin denize açılmadaki sonsuzluk beklentisini dile getiriyor, Kadir Aydemir “Kuş Uykusu”nda uzak sözlerin yeniden çınladığı âna çağırıyordu. Ali Duman’ın “Minyatür”ü inceliklerle ilerleyen bir şiirdi: “Öyle incesin ki göl gibi / Çocuklar sulara eğilir / Sular çocukların önünde dize gelir”. Ersun Çıplak “Typhon”da zamanın henüz ince belli fanusun üstünde seyrettiği taze vakitleri hatırlatıyor, Mustafa Atapay “Zümrüt Atlar Ülkesi”ni damarları kan dolu kelimelerle, “Akşam Şarkısı”nı Ahmet Haşim’in akşamlarını düşündürerek bulutlardan kalbe akan kızarmış gül kanlarıyla yazıyor, Hilmi Tezgör “Kapaklar”ın bir bölümünde steplerde savaşan kadınlar ve çocuk bakan erkekler için söylenen şarkılara, çığlıklara, suskunluklara gidiyordu.

Şiiri Özlüyorum geçen yıl yayımladığı dört sayıda dikkat çekici dosyalarla birlikte epeyce şiire yer verdi. Şubat-Mart (10) sayısında Korkut Kabapalamut “Kırık Arı Heykelleri”nde lirik kıyılara sığınma ihtiyacını ve kabarık nehirler arama telâşını, Yaşar Bedri “Çöl ve Atlas”ta bir Narkissos gibi göldeki ayna karşısındaki şaşkınlığını, Doğan Ergül gözlerinde unutulmuş resimlerle yollar geçerken ve “Gün Işırken Tereddüt”lerini, İlhan Kemal cinnetine ve sesine “Başka” bir çığlık arayışını, Tozan Alkan bütün bir gün sevmenin ardından gecenin ağzını açtığı boşluktan seslendiği “Haritada Kırmızı Nokta”yla buluşmasını, Arif Erguvan “Kuyularda” büyüyen zorba yeniçeri karamsarlığını, Fuat Çiftçi plastik halkın tereddütte olduğu “Susku Basması”nı aktardı okura. Mayıs-Haziran’da (11) Eren Aysan “Kimsesizliğe Gazel”le yıl içinde erotik cesaretiyle, aykırı söylemiyle dikkat çeken şiirlerden birini düşürdü sayfalara: “her yatakta tanımadığım yüz adam / döndüm, hadi bir bira daha!” Ayşe Nâlân “Konfeti Tipisi”nde yalnızlık dönüşü çoğul dolanmalara, Hüseyin Çiftçi kırlangıçların sularını uçarken içişlerine odaklanıyor, Ali Özgür Özkarcı yıl içinde yayımladığı deneyselliği önceleyen öteki bazı şiirlerinin aksine “Odalar ve Benim”de eşine az rastlanır bir derinliğe imza atıyor, Yılmaz Arslan “İnce Aşk Devleti”nde şehir-şair-doğa üçgeninde dolanıyordu: “Şairden şehir çıkmazsa / Sen şehirden bir şair çıkar! / Bakışlarında üşümüş bir bozkırkurdu uluması”. Ağustos-Eylül’de (12) Hüseyin Avni Cinozoğlu dünyanın çatısında yüksek gerilim hattının gerilimini taşıyan “Zafer”le, Halim Şafak kendi kendine biriken su yalnızlığını anlattığı “Ya Utandır Beni Ya Da Odadan Odaya Hızla Geç!”le, İlhan Kemal içli bir sessizlikten kasırga şarkısını dinlettiği “Aşk Burada Oturmuyor: Karanlıkta!”yla, Zeki Karaaslan geçtiği harlı yolların nabzını tuttuğu “Apteriks”le yer aldı sayfalarda. Ekim-Kasım (13) sayısında Fuat Çiftçi “Hiçlik Payı”nda kendi ormanımızdaki yüksek ateşi, Serkan Özer “Derdi Çok Denizin Kara”da bütün akrabaları kaçmış evlerin boşluğunu, Berna Olgaç “Pencere”de şiirin ömründen çalan öykülerde aradığı yüzü, Mehmet Sadık Kırımlı “Oyun”da sonsuzluğun ucu olabilme duygusunu, Mustafa İbakorkmaz “Perspektif”te her şeyden uzaklaştıkça dünyanın gözünde küçülüşünü anlattı.

Şiir Ülkesi’nin bazı sayıları eksik olduğundan sadece üç sayısını (29, 33, 35) inceleme fırsatı bulabildim. Derginin Ocak-Şubat (29) sayısında Hülya Deniz Ünal “Nemrut”ta büyüdükçe hayat karşısındaki yenikliğini “Gömleğimin kolları gittikçe kısalıyor / inceliyor kumaşık ayaza karşı” dizeleriyle dile getirmiş, Hüseyin Peker “Tek Vuruş”ta ayrılık korkularından sırtına kanat çizdiren biri olduğunu, Betül Tarıman “Taslak”ta insanın tehlike anında kendine sarılabileceğini, İrfan Yıldız “Fırtına Atı”nda denizdeki ve gökteki yırtıkların dikilemeyeceğini söylemişti. Bu şiirlerin dördünün de imgeyi önceleyen ve hayatı ıskalamayan şiirler olduğu söylenebilir. Haziran’da (33) Nilgün Polat’ın “Geceyarısıyazıları” bir ihtiyarın yağmur altındaki sokakta topladığı güz yapraklarıyla, Adnan Acar’ın “Her Baharda”sı sevdaya bulanan bir hayatın izdüşümleriyle, Oktay Adil Olta’nın “Düşündükçe”si yıldızları toplamak için uçan bir atlıyı anarak yarattığı masalsı atmosferle, Aziz Kemal Hızıroğlu’nun “Hüzzam Oda”sı uçurumlardan birinin kıyısına yaklaş(tır)ma duygusuyla dikkat çekiyordu. Şiir Ülkesi 35. sayıdan itibaren kadro değişikliğine gitti ve derginin editörlüğünü Şeref Bilsel üstlendi. Farklı bir format ve farklı bir anlayışla yoluna devam eden derginin sonbaharda yayımlanan yenilikçi sayısında Emrah Altınok “bir ev neden susar / baba uyuduğunda?” diye soruyor, Osman Olmuş “Müdâhanesiz Bir Hayat”ta kendi hataları dahil bütün hatalara ufak ve affedici bir tebessümle baktığını söylüyor, Hayriye Ersöz narkissosu anımsatarak “suya baktım yüzümü sevdim de yeniden” diyor, Şükrü Sever “İki Dilek Kipi”nde günlük hayatın ekonomi-politiğine, varla yok arası viranelere odaklanıyordu. Cihan Oğuz hayatı kınından zor çıkan bir bıçak olarak gördüğü “Bir Çingene Ağıdı” söylerken, şiirini belirgin bir biçimde geliştiren Selahattin Yolgiden “Rüya ve Saat”te yalnızlığın en kırılgan yerine dokunmuş, Halil Gökhan tıkanmış kalabalıkların “Zamanı”nın izini sürerken Onur Caymaz “Çilek Öğretmeni”nde biyografik okumaya açık bir şekilde bir düğünden kalan iki gelinçiçeği sunmuştu.

Geçen yıl önemli bir değişim geçirip yenileşen Türk Edebiyatı’nın Ocak (375) sayısında Mehmet Aycı kaybolan kızlar için bilinmeyen bir ada arayışıyla “Öyle Bir” şiir söylüyor; Şubat’ta (376) Nurettin Durman merdiven boşluklarında onmaz korkuların “Sessiz Bir Firarî”si oluyor, Özcan Ünlü “Türkçesi Özlemenin...”de çığ sesli uçurumlardan düşme duygusunu yaşatıyor, Selçuk Küpçük ömrünü aşina sulardan geçirirken yalnız kalmanın “Kahır”ını yaşıyor; Haziran’da (380) Bahtiyar Aslan ansızın sarışın bir kıyametin başlamasını isterken “Birgülsendüşlüyorum” diyor; Eylül’de Nazım Payam (383) “Ben Hiç Rüya Görmedim” diyerek insanın hırsını ve öfkesini dillendiriyordu. Ekim’de (384) Kalender Yıldız “Türev”de ayaklarının suçüstü yakalandığı bir şehre inişinin tedirginliğini, Mehmet Aycı “Oyuncak Ölüm”de evlerde kimsenin farkında olmadığı yalnızlığı şiirleştiriyor; Kasım’da (385) Abdullah Çevik “Şizofrenin İntihar Bahçesi”nde iki ölüm arası sonsuz derinliğe odaklanıyordu.

Ücra yaklaşık üç yıl sürdürdüğü yayımını ne yazık ki geçen sonbaharın ortalarında noktaladı. Deneyselciliğin önemli dergilerinden olan Ücra hem M. Üstübal ve B. Keçeli tarafından diyalojik bir söylemle poetik düşünceler geliştirilmesi hem de zaman zaman bu konularda “sorgusual”ler yapması bakımından önemli bir yayındı. Belki burada Ücra sayfalarına düşen şiirlerden fazla seçim yapamayacağım; çünkü benim poetik anlayışım ve şiire yaklaşımım ile onlarınki arasında büyük farklar olduğunu bilenler bilir ama bir poetik yayın olarak Ücra’nın belli bir çizgiyi ısrarla sürdürdüğünün altını çizmek gerekiyor. Gerçi derginin sayfalarına bazen şu yaşından sonra İlhan Berk’in manifesto yazmasını önerecek dinozorca cümleler de düştü ama buradaki arkadaşlar şiir veya yazı yayımladıkları dergilerin söylemini benimseyiveren şekilsiz adamlardan çok çok farklıydılar; ısrarlıydılar, ısrarcıydılar, kimlikliydiler. Bunun, tarihe bir not olarak düşülmesinde yarar görüyorum. Derginin Ocak (21) sayısında Mitat Çelik ve Efe Murad’ın, Şubat’ta (22) ise Barış Özgür ve Mehmet Öztek’in çalışmalarının ilgi çektiğini söyleyebilirim. Efe Murad’ın “Bir Yalnızlık Odatory’usu” şiirinin epeydir üzerinde çalıştığım “Üç Kişi Şiirleri: Kadın-Erkek-Çocuk” başlıklı yazıma örnekleme bağlamında katkı sağladığını belirteyim. Mart’ta (23) farklı imzalar olarak Hasan Karayel ve Osman Erkan’ı, Nisan’da Hamza Çelikel’i gördük. Mayıs sayısında (25) Zeki Karaaslan “Acılar Özeti”yle dünya gibi dönmenin figürünü harfleri kıvrandırarak sayfaya düşürür, İlhan Kemal kendi kurduğu yapının yer yer sesi ve heceyi önceleyen yeni bir örneğini sunarken; Ağustos’ta Serkan Işın “Manyetik Alanlar”da çıkan marazlara deği(ni)yor, Bülent Keçeli “Ve Ş’iddet”te sonsuzluğa ve renge açılan karadeliklerden geçerek gördüğünü yanıtlamak için içini ters çeviriyordu. Eylül’de (29) Hamza Çelikel’in “Prelüt”ü teninde kanatsız nokta olan uçuruma sesleniyor, Emrah Altınok harfleri boşluklara dağıttığı “Dördüncü Sır”da kaosu seslendiriyor, Ali Özgür Özkarcı “Fermuara Dolu Hep Bir Ölüm Övgüdür”de bazı şiirleri (belki kendi eski şiirlerini de...) kapatmayı deneyerek sulardan ve atlardan bıktığını dile getiriyor; son sayıda ise (Ekim) Murat Üstübal’ın “Terden Ayru Veda”sı sözcük dizdiren dizdarın zıpkın edasını sorguluyor, Hasan Karayel’in “Amorf Ozon”u umuda güftelenen günün kendini rüzgâra bırakışıyla buluşuyor, Bülent Keçeli’nin “Şerhane’den Parçalar: Kuyu Şehri” hep kaldığı yorgun bir çukurda taşa toz aşkedildiğini anlatıyordu.

Üç Nokta’nın önceki yılı kapatan ve geçen yılı açan Aralık-Ocak-Şubat (3) sayısında Mustafa Köz üç bölümlük anlatısal şiirinde Anadolu coğrafyasından seçtiği kişiler ağzından yokluğu, yoksulluğu, “kuşlarla tanınan gurbeti” tanımlarken Tuğrul Keskin “Ayna Tırtıla Bakıyor”da evlerin dışına taşan matemi, kırılmış hayatları, hayatın yüzümüze kapanan sayfasını gösterdi. Salih Aydemir “Ağustosun Geometrisi”nde “aşktı yüzündeki sükûnet” diyerek celladın güzel kızına âşık olup intiharı seçene ağıt yakıyor, M.Met Altun “Bedi”de balkona konmuş sandalye yalnızlığını duyuruyor, Tezer Cem “Çok Şükür Duası”nda hayata ve geceye nar tanesi gibi (s)açılıyor, Arif Erguvan “Yusufçuk”ta yabancılaşmışlığın sınırlarında gezinerek “dünyanıza çıktım bir kayaya tutunarak” diyor, Hüseyin köse “Orada Olmayan Adam”da “Bomboş avuntularıyla yüzüme çarpan / simsiyah bir kalabalığa rastladım eve dönerken” dizeleriyle benzer bir yabancılaşmışlığı yaşatıyor, Serkan Özer “Uzak”lara açılan şiirinde bir resimde kardeşinin hayatını yaşıyordu. Kasım-Aralık’ta (4) şairlikte ve sarhoşlukta hovardameşrep Serdar Koçak “Şol İstanbul’da Belediye Nikâhı”ndan imzasını geri çektiğini duyuruyor, Şeref Bilsel “Söz Geçmişim Ses Bulmuşum”da yer yer üstgerçekçi imgelerle kuzeyde denizin aldattığı bir kasabaya uğrayarak uzun yazların ardından aklına su gelmiş çeşmeler gibi akan hatıralara yaslanıyor, Aydın Afacan içinde bir sfenksin uyuduğu bilmeceyle tenha labirentlerde ve suyun bulanan yerinde “Nil’i İşaretlerken”, Cenk Gündoğdu yalnızlığın eşyanın dilini karıştırdığı bir “Çölevi”nde konaklıyor, Onur Caymaz apartman kapısından giden yılların ardından bakan ve başkalarının hatalarıyla büyüyenlerin yoksulluk simgesi “Altın Alınlık”la dolaşıyor, Hakan Cem uzak ve yalnız bir yıldız gibi anneyle bütünleştiği “Gurbete Dair” izdüşümler sunuyordu. Son bakışta yoldan çıkacak güzel ve bitkin şair Emel İrtem’in “Fa Diyez Cinayetler”i kendini tasarlayan bir kuru gülün cinayetin gerisinde durmasının, Selahattin Yolgiden’in “Akşam”ı demiryolu kenarlarında ve terkedilmiş istasyonlarda zamanın durduğu anların, Ali Özgür Özkarcı’nın “Abdal ile Tarih”i atlaslarda gül yetiştiren bir abdalın tarih eskisi hüzünlerinin, Barış Ağır’ın “Yaz”ı güneşi yoracak kadar uzayan günlerin, C. Hakkı Zariç’in “Sıfırın Altında”sı çocukların gümüşü çağrıştıran adlarının ve suların çekingen seslerinin, Mesut Aşkın’ın “Üç Âh ile Kendimdeyim”i kâğıda övünçle geçen kederin, Doğan Ergül’ün “Yağmurdan Sonra”sı güz günlerini delerek gelen çıplak ışıkların şiiri olarak okundu.

Ünlem’in Ocak-Şubat (9) sayısında Hülya Deniz Ünal’ın sokaklara açılan kapılardan giren yalnızlıklarla “Karşılaşma”sı içimize gömemediğimiz cenazeleri anımsatıyor; Mart-Nisan’da (10) Ahmet Erhan’ın “Dükkân”ı bir kuşun kanat vuruşunda kopacak kıyameti haber veriyor, Ahmet Ada soylu bilgiyi ve seçkinliği öğrendiği “Yol”u gösteriyor; Mayıs-Haziran’da (12) yalnızca Türk edebiyatının ve Türkçenin değil gerçek şiirin yaşadığı her coğrafyanın büyük şairi Dağlarca uykusuzların toplantısına katılıp yorgunluktan, sessizlikten, karanlıktan, işsizlikten, terk edilmişlikten... kaynaklanan uykusuzluklara işaret ederek “Bugünkü Karanlık”lara dikkat çekiyordu. Mehmet Sadık Kırımlı “Eski/Tad”la soğuk zaman tünelinde iki yorgun beyazlık arasından sızan kışı resmetmiş, Asuman Susam “Melekler Kalıyor”da bir çocuğun içinden ağlayan kadının yalnızlık burcunda duruşunu anlatmış, Fatih Karataş tortusu kalmış kelimelerin ardı sıra gideceği “Kuşluk Vakti”ni beklemişti. Temmuz-Ağustos’ta (12) Onur Akyıl bu gökkubbenin altında bizden kalan şiiri, şirreti, güzel ve çirkini gösterdiği “Mahşer”le, Ahmet Cengiz bilinen görüntülerin giderek kaybolduğu ve bozulduğu “Tuzunu Öpmek İçin Denizin”le okur karşısına çıkıyor; Eylül-Ekim’de Ahmet Özbek kar mevsiminde bir yaprağın üşüyen yollarından geçerek “Solan Bir Şehrin Tek Tanığı” oluyor, Sermet Bulut “Kimsecikler Köprüsü”nün sonundaki uçurumun sırrını araştırıyor; Kasım-Aralık’ta (14) Hüseyin Peker “Altın Evi”nde yeni bir hayata başlamak hususunda uyarı ateşleri açıyor, Hüseyin Köse “Mahvedici Melek”in VI. bölümünde yaşlı bir demircinin kendisine anlattığı hayatın ürkütücü yanlarından uzaklaşmanın yollarını arıyor, Can Sinanoğlu “Herşey Kimya”da bir ömrü geriye doğru yaşamanın paradoksunu ve aşkın varoluş cetvelinde bir element olmadığını vurguluyor, Yusuf Alper “Çorap Söküğü”nde karanlığın kollarından fırlayıp yüreğine inen bitimsiz acıları anlatıyordu.

Varlık yayımlanan şiirlerin yanı sıra dosyalarla şiirin edebiyat gündeminde kalmasına, Enver Ercan’ın “yeni imzalar” değerlendirmeleri aracılığıyla da genç şiirin önünün açılmasına yardımcı oldu. Ocak (1168) sayısında Fergun Özelli’nin “Ülkem İzmir’e Bir Kadeh Şiir”i bir kenti yurt edinme duygusunu, Şükrü Erbaş’ın “Kutsal Kalabalık”ı “geniş zamanlı sözler söyleme”nin çekiciliğini yaşatmakta, Can Bahadır Yüce’nin “Yaz Dökümü” ise Necatigil’in sarkacıyla buluşmanın hazzıyla birlikte acısını yansıtmaktaydı. Güngör Tekçe’nin “Çıka İne”si “bir güneşten bir güneşe geçer gibi” ilerleyen ve inceliklerin altını çizen bir şiirdi. Genç şairlerden Volkan Şenkal’ın “Michelle”i hayatı, gerilimi ve aşkı üst üste katlayabilmişti: “Önümde uzayıp giden sokak / Ardımda hayat, / Yıkıldı yıkılacak.” Şubat (1169) sayısında Ahmet Necdet’in “Aşka Âşık Bir Kadın İçin Sonnet”si gerçeği düşle yıkayıp sunmasının, Hilmi Haşal’ın “Üçüncü Yaka”sı ise zor harflerin zor heceleri izlemesinin şiiri olarak okundu. Mahmut Temizyürek’se “Aşka Mevlana Âşığa Mayakovski”de aşkın imkânsızı istemesine vurgu yapmaktaydı. Nilay Özer “Sisli Kır” ile uzun dizeli şiirlerinin örneklerinden birini verdi. Şiirden, yakın geçmişi sorgulayan bir dize: “yaşamaklar günlüğü kokuşmuş konserveler şeyler ve katı şeyler çok eksi seksenlerde”. Deniz Durukan’ın “Ter”i alabora bir hayatta kıyıya çekilme arzusuyla, Safa Fersal’ın “Alias”ı Edip Cansever’in şiirleriyle kurduğu metinlerarası ilişkinin canlılığıyla (yeniden yaratım!), Nurduran Duman’ın “Deniz Dili ve Edebiyatı” tüm ırmakları denize çağırmasıyla dikkat çekiyordu.

Mart (1170) sayısında Betül Tarıman “Köz” şiirinde bir köy okulu yalnızlığı ile asansör boşluğunda kaybolan bir baba resmini buluşturuyor, Elif Sofya “Eskiyor Zaman”da gizli yollarla açık anlamların birlikteliğini deniyor, Eren Aysan ise “Kendinin Portresi”nde yüzünün yansımalarını aynalarla tenhalarda arıyordu. Nisan (1171) sayısında Tahir Abacı’nın “Tanzimat’tan Beri” şiiri bireysel duyuşu ve duruşu tarihselin içinden çekip almanın bir örneğiydi: “Gülü aldı bardaktan, dudaklarına değdirdi / Atılıp önleyemedim / Haziran temmuza değdi”. Metin Cengiz’in “Yıllar Acı Biriktiriyor Yalnızca”sı her geçen gün acıyla çatallaşan yolların izini sürerken, Mehmet Erte’nin “Aya Yorgi Yolunda Konuşulmayan Korku” şiiri hem kurgusal farklılığıyla hem de “Tarihin Boşluğunda” altbaşlıklı bölümündeki “İnsan ölür, ardından gelen yaşasın diye” dizesinde kavranan yaşam-süreklilik algısıyla dikkati çekiyordu. Enver Ercan’ın bu sayıda seçtiği “genç”lerden Orhan Göksel’in “Sala”sı insan yaşamını uçuruma kurulmuş bir salıncak olarak görmesiyle, Ali Selçuk’un “Bulut ve Su”yu modern zamanlarda masalların nasıl başladığına dikkat çekmesiyle önemliydi. Mayıs (1171) sayısının ilk şiiri Gültekin Emre’nin “Merkezkaç’tan”ıydı ve bu şiir hayatın kopukluklarını, ömrün geçip gidişini sorguluyordu. Nihat Ziyalan’ın “Su Altı” şiiri bir intiharın izinde “olmayan bir ritmi sokaklardan sökme” çabasıydı. Emel Güz’ün “Yalan Elbisesi” kesik söyleyişleriyle ve hayatın delirmiş hızına işaret etmesiyle, Sinan Oruçoğlu’nun “Kalbim İçin Harita”sı şair kalbi için başka bir mevsimi aramasıyla, Metin Celâl’in “Atlas ve Coğrafya”(3-4) sayısında tarihe geçişine işaret ederek “kalmadı hayat hakkım o karmaşada” deyip hayatın karışıklığına temas etmesiyle dikkat çekiyordu. Genç şairlerden Ozan Öztepe’nin “Son Ada”sı müziğin ve şiirin içinden yürüyerek ardıllığı yakalıyor, Nâzım Mutlu’nun “Sana Tutunmak”ı başlıktaki klişeye karşın her damarı ötekiyle kavgalı bir çocuğun sesini duyuruyordu.

Günümüz şiirini yetkin imzaların yazılarıyla ele alan kapsamlı bir dosyanın bulunduğu Haziran (1173) sayısında Onur Caymaz’ın “Romantik”i hem giderek olgunlaşan bir şiiri haber vermesi hem de hayatın her cümlesini yeniden okuması bakımından ilginçti. Efe Murad’ın “Sofrayı Senin Yerine Masalar Kurdu”su ise genç şairin geçen yıl yayımladığı şiirlerden daha ileri bir düzeyi işaret etmesinin yanı sıra Edip Cansever’le gizli buluşmalar bulundurmasıyla da ilgi çekiyordu. Şiirden birkaç dize: “sofrayı senin yerine uzun masalar kurdu. / herkesler herşeyleri biliyorlar artık. / kısaldıkça kısaldı umut uçlarından. / bugün aşı oldum, o yüzdendir insanlara kırgınlığım”. Filiz Özdem’in “Gizli Defterden” sayfalara düşürdüğü şiir beyaz gömleğe batıp çıkan paslı iğnelerin, şaraba yatırılan dilin, nallarını vura vura geçen kırmızı atların izini sürüyordu. Temmuz’da (1174) Turgay Fişekçi’nin “Yanında Yalnızlık”ı şairin bilinen şiirlerine göre daha imgesel, daha bir kanlı-canlıydı: “Savrula savrula ateş topuna dönmüş beden / Yangınlar çıkararak dolaşır sokaklarda”. Veysel Çolak “Kırık Ağıt”la anlattığı dünyaya sığmayan çığlığını okurla paylaşırken, Sina Akyol “Bahçe”de alevi, tohumu, ağacı ve meyveyi bilgeliğin sınırlarında dolaştırıyordu. Ali Hikmet’in “Şair’e”sinde yağmur damlalarının kâğıtta sessizliğe dönüşmesinin, parmaklara sıvanan yasemin kokusunun, dolunayda dolaşan saydam sözcüklerin izi sürülüyordu. Bu sayının ilginç yanlarından biri de Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü şiir dalında kazanan Alper Gencer’in iki şiirinin yayımlanmasıydı. İki şiirini okuduğumuz genç şair beklemekle geçen zamanın kırışmasının farkında oluşuyla dikkat çekiyordu.

Ağustos’ta (1175) sayısında Nuri Demirci “Sandık”la çağın karmaşasına işaret ediyordu: “Yeni ninniler hazırlanıyor: / Testere homurtusu, çekiç sesleri / Ve derinde sızlayan çam kokusu”. Bu sayının şairlerinden biri de şiir-içinde-şair olarak konuşmayı seven Abdülkadir Budak’tı. Şu dizeler “İşaret”ten: “Çoğu insan gibi ne az ne fazla / Ahşap çıkıp metal geldim buraya”. Eylül’de (1176) Engin Turgut naif sesini sürdürdüğü “Gül Kokar Meleklerin Nefesi”nde şiirin ve arkadaşlığın çatı katında oturanlara selam yolluyor, Mehmet Mümtaz Tuzcu “Gülsevmez”de, pek çok şiirinde olduğu gibi tuhaf sözcüklerin birlikteliğiyle kendine özgü bir ses yaratıyordu. küçük İskender uzun şiiri “Gemi”de batmak için son yolcusunu (belki de şairi!) bekleyen bir geminin portresini çarpıcı imgelerle çiziyor, tufanın da güncelde bir muhasebesini yapıyordu. Bu sayıda Betül Dünder’in “Yazgısı Zar”ında uçmak için evreni dar bulan lanetlenmiş bir melek (yine, belki de şair!) görünüyor, Tozan Alkan ise “Armi, Mon Ami!”de boşlukta kalbine tutunan bir şairin kalbını açıyordu. Kemal Durmaz’ın uzun soluklu, uzun dizeli şiiri “Sakladık Buydu Sırrımız”da hafızanın acıtıcılığı, her cevapta bir ölüm bırakmanın gizemi ve kaybolan soluk nefeslerin sırrı hatırlatılıyordu.

Ekim (1177) sayısında Ali Günvar’ın “Ve Züleyha”sı sislerle kaplanan hatıralarda Yusuf olanın Züleyha’ya tutkusunu dile getirirken, Türkân Yeşilyurt’un “Tutku Tabutu” öldürmenin sorulara eklemlenen muhasebesini görüyor, Osman Olmuş’un “Suyu Harlayan İsmariç”i ise hayatın bir oyun olmadığını aksine hepimizin hayatın elinde oyuncaklar olduğunu sergiliyor, Mehmet Öztek’in “Protez”i ise tedirginlikle versus ne dediğinden emin olmakla bütünleniyordu. Kasım (1178) sayısında Metin Celâl’in “Yazın Sonu” şiiri yitip giden yaz aşklarının hüznünü ve inceliğini taşıyordu: “üşürüz, yine de bırakmak istemeyiz sahili / havlulara sarınıp son kez yattığımız öğle uykuları / başımızı annemizin omzuna koyup kurduğumuz düşler / belki de budur özlemle ardından baktığımız”. Şeref Bilsel’in “Hüner Evi” ise “o çok ateş görmüşlerin yüzüne vuran yarasından ayrılıp / tez ölmüş bir kadının ağzındaki sigarayı yaktım” dizelerindeki üstgerçekçilikle ve son yıllarda hünerle yazdığı şiirleri taşıyan “ev”le hatırlanacaktır. Bu sayıda Ahmet Yüce’nin “İpek Söylencesi”ndeki beden tehdidine dikkat çekmeden geçmek eksiklik olurdu. Aralık’ta (1179) Engin Korelli “Annemin Uykusu Gelmiş”le anneyi yitirmenin acısını ve kabullenişi bir arada sunarken Nurduran Duman “Deniz Dili ve Edebiyatı”nın yeni bölümüyle “saatinin çalıştığı yönün gül olduğunu” işaret ediyor, İdil Kızoğlu ise kimsenin kimseyi anlatmadığını teninde gezinen örümcekle görünüyordu.

Yaratım’ın Ocak-Şubat (9) sayısında Serhan Ada “Bir Kavram Olarak Sabrın Halleri”nde küçük aferinlerle desteklenen fakat ağır yük altında kemikleri çatırdayan bir hayata odaklanmış, İhsan Fikret Biçici “Ruhsatsız”da korkulara yenik gecelerde ömrünü tüketmiş bir kasırga olarak dolaşmış, Seyyidhan Kömürcü “Yetim”de korkunç bir telaşla uçuruma varmanın itibarını ve kendini dışarıdan içeriye alan bir mânânın derinliğini duyurmuştu. Mart-Nisan’da (10) Kemal Varol vahim sözcüklerini eksik nilüferli bir “Kin Gölü”nde yüzdürüyor, Sezgin Öndersever “Ütme”de dokunulmuş buğunun uçuculuğunu ve can musluğundan akan ateşi birlikte anıyor, Mayıs-Haziran’da Haydar Ergülen okurları sır düğününde seslerin uyuduğunu gördüğü “Deli Çiçek Ormanı”nda dolaştırıyor, Ahmet Çakmak “Sudaki Taş”ta vicdan azabı öksürüğü gibi geçen zamana odaklanıyor, Ahmet Ada “Kırık Duruş”ta su kuşlarının yabanıl otlarla söyleşen kırık sesini kırlarda gezdiriyor, Yılmaz Arslan “Nil ve Ateş”te zamanın kıyılarında kendi anlamını arayan ölümü özetliyor, Mesut Aşkın “Aynakül”de ahşap bir günü bekleyen soğuğun temasını hissettiriyordu.

Yasakmeyve geçen yıl olduğu gibi bu yıl da gerek yayımladığı şiirlerle gerekse poetik dosyalarla günümüz Türk şiirinin nabzını tuttu. Derginin Ocak-Şubat (12) sayısında Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin duayeni Dağlarca’yla söyleşinin ve şairin bir şiirinin bulunması güzel bir sürprizdi. Erotik çağrışımlarla yürüyen “Kadın” şiiriyle Metin Cengiz, “seken bir kurşunun yarattığı acıya” çalışan “Derin Kesik” şiiriyle Altay Öktem, şaşırtıcı bir kurgunun ve yolculuk hatırası bakışların peşine düşmüş “Bkz. Ayna”sıyla Mustafa Erdem Özler, rüyanın gerçeğe dokunduğu ânı ve eşikte biriken fısıltıları ısrarlı bir yapıyla şiirleştiren “Ada”sıyla Pelin Özer bu sayının dikkat çeken şairleriydi. Mart-Nisan (13) sayısının ilk şiiri, Yaşar Miraç’ın “Arif Damar”ıydı. Bu şiirde Miraç bilinen sesinin bütün canlılığıyla bir başka şairi sevgi ve saygıyla kuşatıyor, Fergun Özelli’nin “Kovulmuşlar”ı da çeşitli şairlere/eleştirmenlere şiir içinden ve yürekle sarılıyordu. İlginçtir, bu sayıda Salih Bolat’ın “Mahşerin Şairleri” de aynı kurguyla kaleme alınmıştı; o da çeşitli şairlerle buluşuyor ve onları dizelerinde ağırlıyordu. Gonca Özmen’in “Bölünmeler”i inanmanın safiyetini hatırlatan bir şiirdi: “Gecenin getirdiği ne varsa ona inanacağım/Hem inanmak çocuksu yanımızdan gelir”. Mayıs-Haziran (14) sayısında Haydar Ergülen’in çocukluk yıllarında kaleme aldığı şiirlerin yer alması güzel bir sürprizdi. Bu şiirlerden birindeki şu dizeler erken-şairin yaratıcılığının işaretleri olarak okundu: “Akşamüstünün yüzüdür gurbet/karanlığa dağılmış geç mektuplar”. Ahmet Telli “Duvar”da “Ve kırık sokak lambaları /Yolunu kesiyor batık aşkların” duyarlılığının altını çiziyor, Sina Akyol “Yedi Ağır Söz”de erotik çağrışımların “yakasını açıyor”, Gültekin Emre “Merkezkaç’tan” yayımladığı bir bölümle simgesel ifadelerle derin bir erotizmi yakalıyordu.

Temmuz-Ağustos (15) sayısında İzzet Yasar “Yalandım”da kadınların tarafına geçmeyi denemenin şaşırtıcılığıyla şiire giriyordu. Bu şiirde Yasar’ın “tanıdım baudelaire’i bedbaht eden melali” dizesi bize modern şiiri dışarıdan ve içeriden temsil eden kalemleri hatırlatması bakımından ilginçti. Turgay Kantürk “Kışevi”yle “Eğreti ikindinin gölgesinde / Kar çığlıkları” içinde yürürken Oya Uysal “Çerçeveden taşan resim”le yüzündeki beşinci mevsimin izini sürüyordu. Son yıllarda az şiir yayımlayan Didem Madak “Viraj”da güzel zamanlara duyduğu arzuyu dile getiriyordu: “İyilik dolu akşamlarım olsun istemiştim / Başım kristal bir avizeye çarpmış gibi şıngırdasın”. Emel Güz’ün “Cipram Paradoksu” yaşamın insanı hapseden gerilimini ve aklıyla yazdığı çelişki güncesini, Zeynep Köylü “Ağır Düş”le “göz çukurlarında biriken portakal renginin yalnızlığını” sayfalara düşürüyordu. Güzün yalnızca havalarda değil takvim yapraklarında da kendini iyiden iyiye hissettirdiği Eylül-Ekim (16) aylarında Nihat Behram “Islığımda sabırsız mı sabırsız / bir filizin çığlığı” dizeleriyle “Şiire Tanım” getirirken, Uğur Aktaş “Aczıyet”te taşını dağdan yontmanın hiçliğini, Serkan Ozan Özağaç “Marie Sophie’ye Ağıt”ta sevgilinin toprağa düşerek ölüme şekil veren ellerini şiirleştirdi. İsmail Cem Doğru “Keşif”te Turgut Uyar’ın uzun şiirlerinde gözlenen sıkı dokuyu hatırlatan söyleyişiyle dikkati çekti: “Çünkü ne zaman karanlığa dokunsam, içimde / tanrıtanımaz bir tapınaktan korurum uzaktaki kadınları”. Deniz Durukan, “huzurun geldiğini sandım felaketti” dizesiyle hayatın kötü sürprizlere açıklığına dikkat çekerken; Kasım-Aralık (17) sayısında Tahir Abacı “Döngü”yle hayalleri ve hesap makineleri uyumlu olanların ipliğini pazara çıkarıyor, Ömer Şişman “Gömemek”le seslerin sessizliğini araştırıyordu. Emel İrtem “Ah Zetina”yla geçmişte kalan güzel ayrıntıların izini sürüyordu: “kenar kenardan daha kenardadır / deniz ufuktan daha uzakta / mesafeye ‘ah’ çekilir ince bir yayla / acıyı ölçer terzisi bir top kumaş gibi / yalnızlık makası, huy mezrosu, aşk ipliği”. Elif Sofya’nın “Atlar”ında gerçeğin üstünden bakan bir şairin duyarlılığı, Özlem Tezcan Dertsiz’in “Yırtık Harita”sında ise “saçlarını töreye kaptıran kadınlar” için duyulan acının çığlıkları vardı.

Ötekiler

2005’te bazı dergiler ya bir-iki sayı çıktı ya da düzenli olarak çıksa bile maalesef yayımlanan şiirlerde belli bir düzey tutturamadı. Bu bölümde iki farklı açıdan ele alınabilecek bu dergilere ilişkin notlar yer alıyor:

Toplam dört sayı çıkan Sanat ve Hayat’ın Mayıs-Haziran (16) sayısında M. Salih Atlı’nın “Kalmak Daha Zor”u eskise de kabuk bağlamayan anılara yönelmesiyle, Demir Emircioğlu’nun “Eksi 148 Metre”si madencilerin teninde gezinen soğuk rüzgârları anımsatmasıyla dikkat çekti. Daha çok folklorik şiirlerle arabesk motifleri buluşturan manzumelerle yılı tamamlayan Sarmaşık’ta A. V. Akbaş, M. H. Kukul adları sıkça yer aldı. Atölye anlayışıyla kotarılan İnsancıl’da Berin Taş, Burcu Uprak, Dilek Yılmaz, Nalan Çelik, Mustafa Özmen, Meryem Oruç ve Nursen Ural imzaları sıklıkla görüldü. Kuzey Yıldızı’nın Nisan-Mayıs (11) sayısında Özge Dirik’in şiirlerinin topluca yayımlanmış olması önemliydi. Genç yaşta kendi arzusuyla dünyayı terk eden Dirik’in şiirlerindeki gerilim ve “kahperengi hayata aldanmışlık” onu daima farklı kılacak. Derginin bu sayısında Dirik’in şiirlerinin yanı sıra Salih Aydemir’in acının uğultusunu rüzgârların zehrinden alan “Tenimi Tut” ve Tezer Cem’in dokunaklı bir ürpertiye eklemlenen “Ay Üssü” şiirleri dikkat çekiciydi. Derginin Ekim-Kasım (12) sayısında Arzu Çur’un “Dönüşür”ü yolcuların beklemeye alışık gözlere değişini, Aynur Dursun’un “Darbe”si güz rengi ölümler koklamanın acısını şiirleştirmişti. İmgelem Çocukları’nın iki sayısını inceleme imkânı bulabildim. Haziran-Temmuz (12) sayısında Abdullah Şevki’nin “İtalyan Ay”ı yağmurun arasına gizlenip suların konuşmasını dinleme inceliğiyle, Ekim-Kasım’da (14) Gülseli İnal’ın “Mor Güneşler”i köklerin ulaştığı noktadaki karanlığı sezdirmesiyle dikkat çekti. Bir Ünlem’in 2005’te okuma fırsatı bulabildiğim tek (5) sayısında Hüseyin Türkan’ın “Hayata Dokunan”, Yasin Onat’ın “Refakatçi Melek” şiirleri, Deyiş’in okuyabildiğim sayılarında ise Emin Bayraktar, Veli Özçetinkaya ve Ali Arıkmert imzaları dikkat çekiciydi. Geçen yıl deneysel-görsel şiirin kuramsal altyapısını çeviri ve telif yazılarla oluşturma çabasıyla dikkat çeken Poetik Hars’ta doğal olarak derginin kimliğine uygun şiirler, “iş”ler yayımlandı. Serkan Işın, Aylin Güven, Tarık Günersel, Deniz Tuncel, Barış Özgür, Barış Çetinkol, Aslı Serin bu “iş”lerin altında-üstünde imzası olanlardan birkaçıydı. 3. sayıda Şakir Özüdoğru “Postkentte Bir Gün”de hayatı kravatın boğduğu çığlık olarak yorumlarken, Evrim Önk “Hurt”ta yol kenarında dünkü fırtınayı taklit eden fidanların kımıldanışına dikkat çekiyordu. Kökler’in 8. sayısında Murat Menteş “Atom Bombası”nda mesnetsiz acılarla mukadderat markajından kurtulmayı diliyor, Osman Konuk ortaokul matematiğiyle her sırrı çözülebilecek hayatın “Ebedî Skor”una odaklanıyordu. Şiirin’in inceleyebildiğim sayısında ( Ocak-Şubat-Mart) Hüseyin Köse “Mahvedici Melek”in XXXVII. bölümünde ele geçirilen ve unutulan şeylerle birlikte intihara meyilli düşler görüyor, Mehmet Hameş “Kuğu ile Ben”de kent sabrındaki lav uğultusunun öfkesini duyuruyor, Deniz Tuncay Akkapılı “Dense”de karlı resimlerde karanlığın üşümemesi için sarı ışıklar yakıyordu. Edebiyat Koop’un Sonbahar sayısında Ramazan Parladar’ın “Dışarı Çıkmamak” şiirinde insanın içine sığamadığı odanın duvarlarını kendine benzetmesi, Cengiz Orhan’ın “Gökyüzü Nakliyecisi”nde arızalı bir yaz mevsiminde kullanılmayan havalar estirmesiyle dikkat çekti. Düşe Yazma’nın Mart-Nisan (10) sayısında Aydın Şimşek plastik zamanda seslerin gizinden ıssızlıklara çekilerek “Zamanın Sesi”ni duyuruyor , Mart-Nisan’da (11) HaKan Kaynar talan zamanlarında fotoğraflarda eskimeyi dile getirerek “Yaşamak İçin Annemi Düşünüyorum” diyordu. Kum’un 39. sayısında Yusuf Alper “Üç Taş Üç Kuyu”da hayatın ortasında koşan atların hızla sürüklediği bir arabadan bakıyor, Emel Güz “Kendine Dokunmak”ta dünyanın cesaretle vicdan arasında asılsız bir iddia olduğunu belirliyordu. Lacivert’in Eylül-Ekim (5) sayısında Ahmet Telli uzadıkça uzayan bozkır yalnızlığıyla “Hecelerken Ömrünü”, Mahmut Temizyürek çocuğun bir “Ürken At”olduğunda dünyada neler olacağını soruyordu. Rüzgâr’ın geçen yıl yayımlayan tek sayısında Ahmet Erhan’ın “Piknik”i çocukluktaki bir kırgınlığı anımsayışın, Zeynep Köylü’nün “Arduvaz Ağıtlar”ı acıya yakarışın ve gövdede gecenin ürperişlerinin, Derya Önder’in “Fotoğraf”ı çocuklukta yitirilenlere yakılan ağıtların, Salih Aydemir’in “Ay Gecikiyor”u zamanın karanlık parçalarına dağılan masalın, Cihan Oğuz’un “Derin Koma”sı boğazda düğümlenen efkârdan muaf tutulmanın şiiriydi.

Yaşayan Yarın’ın Mayıs-Haziran sayısında A. Barış Ağır’ın “Yeni Bir Yaz Umudu” yaz iyimserliğini hatırlatmasıyla ilginçti. Gece Treni fanzini seçki havası taşıyor ve yeraltı şiirini anımsatan örneklere yer veriyordu. Kuyudaki Koro’da Harun Balcı, Hayrullah Safa, H. Yasin Altıner gibi isimler düzenli olarak şiir yayımladı. Amik’te Zeki Karaaslan, A. Nail; Akköy’de Özcan Öztürk, Bilsen Başaran; Dört Renk’te M. Sarsmaz, B. Keçeli, O. S. Erkekli; Aykırısanat’ta Mehmet Aydın, Hülya Özdemir, Tümer Morkoç, İbrahim Tığı; Kalem’de Eylemcan Çelik, İbrahim Kavak, Cemal Salman, Mervan Aksu, Sidar Sinan Özmen; Akköy’de Güven Pamukçu, Bilsen Başaran, Özcan Öztürk, Cansu Fırıncı; ÖyküŞiir’de İsmet Gençtürk, Mete Alpsar, Hüseyin Atasçı, Tay’da Sedat Umran, Necdet Tezcan, Aziz Kemal Hızıroğlu, Derya Ekim, Hüseyin Avni Cinozoğlu, Asım Öztürk, Kemal Petriçli, Hüseyin Çiftçi, H. İhsan Sönmez, Tan Doğan sürekli imzalardı. Tasfiye’nin Ocak-Şubat (2) sayısında Mehmet Aycı’nın “Çizgi”, Mustafa Uçurum’un “Büyük Sıcak”, Mayıs-Haziran (4) sayısında ise Nurettin Durman’ın “Nedir Peki Ayrılık” şiiri dikkat çekti. Lül’de genellikle Yusuf Kaptan, Hüseyin Kor, Cenk Battal, Mervan Aksu, Kusey Tangüler imzaları görüldü. Cumba’da Bahattin Sağlam’ın “Hatırlatma”sı özgün erotik çağrışımlarıyla, Zafer Çakır’ın “Yaralı Kırlangıcı Öptün Sen”i kanatlarıyla denizi örten kırlangıca çarpan imgelerin birbirini çoğaltmasıyla önemliydi. Kaçak Yayın’ın Ocak (21) sayısında Emre Varışlı’nın “Yağmur Dedim”i yağmurda soyunmanın cazibesini ve yağmurdan geriye kalanları anlatıyor, Şubat’ta (22) Alp Tamer Ulukılıç’ın “Ses-siz-lik”i dünyaya cam kırıkları içindeki yorgun sesini bırakıyordu. Kertenkele’de Murat Solgun, Fatih Çodur; Ay Vakti’nin inceleyebildiğim tek sayısında (Temmuz-Ağustos, 58) Taner Taştekin, Neşe Yeşilova adları dikkat çekti. Hayvan’ın şiire yer verdiği üç sayısında, Tan Edebiyat’ın inceleyebildiğim Kasım sayısında ne yazık ki nitelikli bir şiire rastlayamadım. Esmer ise Haydar Ergülen, Yelda Karataş, Ataol Behramoğlu, küçük İskender, Ahmet Erhan, Salih Bolat... gibi şairlerin düzeyli şiirleriyle Yusuf Hayaloğlu, Yılmaz Erdoğan, Halil Ergün, Cezmi Ersöz gibi isimlerin popüler ürünlerini bir arada yayımlamasıyla dikkat çekti. Aratos’un Mart-Nisan (2) sayısında Hakan Tabakan’ın “Ölü Bir Can/Baz”ı ayaklarının altında eski bir hayatla uzak memleketlerden gelen cambazı beklemenin çocukça heyecanıyla doluydu. Aynı şair, derginin Temmuz-Ağustos (4) sayısındaki “Kenti Bölen Irmak” şiiriyle de dikkat çekti. Geçen yıl tek sayı çıktıktan sonra yayın hayatını durduran Yom Sanat’ta (Ocak-Şubat, 22) Abdülkadir Budak’ın “Kara Irmak”ı gece testlerinden geçebilen bir lambanın ırmakla konuşmaktan gelişini gösteriyor, Emel İrtem’in “Düğmelerin Yazgısı” gerçeküstücü şairlerin şiirlerini anımsatan ifadelerle bir çapkınlık hikâyesi anlatıyor, Özcan Erdoğan’ın “Evli Bahçe”si mevsimin gövdelerine dayanan kulağın duyduklarını aktarıyor, Bahtiyar Kaymak’ın “Aşkbakışması” ise nefis erotik çağrılarla suların güzel kıldığı çıplaklıkları resmediyordu.

2005’e genel olarak bakıldığında, yenilik tutkusunu 2000’lerin başlarından beri sürdüren isimlerin etkinliğinden, belirginliğinden söz edilebilir. İyice belli oldu ki 1980 Kuşağı şiiri tarihteki yerini almakta, onun yerine belli isimler dışında bağdaşıklık göstermeyen, toplu fotoğraflara izin vermeyen yeni bir kuşak gelmektedir. Virgül’deki yazılarımdan birinde dediğim gibi: Hepsi hem eski hem yeni, hem gelenekle ilişkili hem modern, hem deneyselci hem buluşçu... Kuşaklar arası çatışmanın ilk göstergesi itiraz, inkâr, memnuniyetsizlik vs.dir. Bunlarsa bol miktarda görülüyor. Geçen yıla, yeni kuşağın belirginleşmesinin yılı olarak bakılabilir. Bu dönemi oluşturacak isimlerin şiirinin nereye gideceğini ise zaman gösterecek.

 

 

Bâki Asiltürk

 

 

Not: Bu yazı Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu tarafından hazırlanan  Şiir Defteri’nden alınmıştır.

 
   

Bir Önceki Sayfaya Geri Dön                Ana Sayfaya Geri Dön