|
Holding dergisi de olsa,
kişisel çabalarla çıkan bir yayın da olsa dergi çıkarmak başlı başına bir
zorluktur, sıkıntıdır. Bu bakımdan, nice zorluklarla çıkarılan dergilere
sıralamada haksızlık yapmamak için alfabetik sıralamayı uygun bulduğumu baştan
belirtmeliyim. Dergilerdeki şiirlerin incelenmesinde ise genellikle sayfalara
düşüş sırası beni yönlendirdi. Zaman zaman bu yönlendirmenin dışına çıktığım da
oldu; ne demek istediğim, inceleme kısmı okunurken görülecektir.
2004'te çıkmaya başlayan
Ada'nın
ilk sayısında Hilmi Yavuz'un "Harfler ve S/Z" şiiri şairin Hurufi
Şiirler kitabını hazırlayan şiirlerden biri olarak dikkati çekiyordu:
"toplandı tek harfin çevresinde..." Refik Durbaş'ın "Lodos Erken Geldi"si lodos,
anılar, hüzün, yalnızlık ve sevgili ekseninde gelişen bir şiirdi. Mustafa
Akar'ın "Ezra'ya Kış Okumaları Oniks" şiiri "hiçlikten çıkan, bir soluk /
kendini uzaklara dilemiyorsun sen" duyarlığında bir şiirdi. Ercan Yılmaz'ın
"İncire Yemin"i yazlarla uçup giden sorular soruyor ve zamanın geçişinin şiirsel
betimini yapıyordu: "rüzgârın gagasındaki deliklerden / geçiyor zaman, bir ses
ver / de çalayım sessizliği, uzaksan eğer / incire yemin ettiğim yerden".
Ada'nın
2. sayısında da epeyce şiir yer aldı ve bu şiirler arasında Yaşar Bedri
Özdemir'in "İnziva"sı "bildiğimiz başka yaşamlar da hüzün ve talan. / burası
insan sûretiyle çoğalan dünya; / şey'lerin masumiyeti kalmamış demek", Haydar
Ergülen'in "Ben Başkasının Adası Olsaydım"ı "Herkes başkasının adası ölümle
ayrılık arasında / iki denizden sürgün gibi kimsesizler mezarlığında", Ercan
Yılmaz'ın "Renk Geyikleri" şiiri başlığındaki değiştirimle ve "kışladık
yolculukta, yollar hep yara / seni de mi alıp götürsün uzak / renk geyiklerinin
çektiği kızak / -nedense- hiç oralı olmayanlara" dizeleriyle dikkat çekiyordu.
Yılmaz'ın bir sonraki sayıda yer alan "Alacakaranlık Bir Melek" şiirinin
metinlerarası ilişkinin şiirde içselleştirilmesi bağlamında iyi bir örnek
olduğuna da işaret edelim. Ali Özgür Özkarcı'nın "Makas"ı kalemi üzgün bir
makasla, şiiri de kalemin gövdeden biçtikleriyle bir tutan duyarlığının
ürünüydü. Özkarcı'nın sonraki sayıda yayımlanan "Kumaşlar"ı, günümüz şiiri için
şairin iyi kumaşlardan biri olduğunun kanıtıydı. Hayriye Ersöz'ün "Yıkıcı"sı,
"Yıkıcı geldi. Geldi ve topladı sırlarımı. / Gövdenin rüyâsı kıpırdadı / Övgüye
değer aşka açıldı bütün kapılar" dizeleriyle gizli fakat yıpratıcı bir erotizmi
duyuruyordu. Mustafa Fırat'ın "Hüzün Çiçeği" gerilimi ve yanılgıyı birlikte
yaşayan dizelerden oluşuyordu: "ihanete uğrayan şehirler gibi direndim yaşama /
düşü düşle çarptım sıkıntılar fırtınasında / üşüdüm de bozkır tenli gülüş bir
yanılgı mıydı? / yanılgılar kum taneleri gibi döküldü saçlarıma". Adem Turan'ın
"Aynalıçarşı Meseli" bir Çanakkale türküsünden esinlenmiş gibi görünse de özgün
bir ses duyuruyordu: "Mutludur ama aynalıçarşıdan geçen halk / göğü yukarıdan
indirmeye kalkışmaz / Göğ uzaktır çünkü binlerce kez".
3. sayıdaki şiirler
arasında Aydın Afacan'ın "Veda Suları" sulara ve yalanlara yazılan hikâyenin
(hayatın!) beyhudeliğini çağrıştırıyor, Nurettin Durman'ın "Mustarip Bir Akşamın
Alacasında" şiiri hayatın karşısında şaşırıp ölümün karşısında şaşırmamanın
tezadını buluşturuyordu. Serkan Ozan Özağaç'ın "Marie Sophie'nin Odası"
şiirindeki hayat yorumu dikkat çekiciydi: "Katlan ey insanım, temizle kanını
tuğlalardan! ki hayat / Dediğin, duvarlardan zehirler akan, hastalara ait bir
oda." Cuma Duymaz'ın "Yokluk Burcu" hayata Özağaç'a göre biraz daha farklı bir
yorum getiriyordu: "hüzne iliştirilmiş / bu yaşamak da neyin nesi // kutsal
metinlerden / anılara taşınan efsunlu emanet". Nilay Özer'in "Aşk Karbon"u ise
ilk kitabındaki şiirlere göre farklı bir yapıya yaslanıyordu ama şairin
hırçınlığından bir şey kaybetmediğini gösteriyordu: "yaşanmışlara bak başlangıç
ve son gibi kayıtlı tenimizde göğün hareketleri"
Adam Sanat'ta
geçen yıl şiirleri yayımlanan şairler arasında Songül Kaya, Riitta Cankoçak,
Mehmet Çakır, Levent Sevi, Resul Karabulut, Efe Murat, Cem Kurtuluş gibi isimler
dikkat çekti. Elif Koçak daha bir şair sanki. Derginin genç şairlere
sayfa açması ne kadar alkışlanası bir tutumsa yayımlanan genç-şiirlerin çoğunun
poetik çizginin altında olması o kadar üzücüydü. Kimseyi kırmak istemeyiz ama bu
şiirlerin birinden aldığımız şu dizeler herhalde sözünü ettiğimiz şiirlerin
ortalamaları hakkında ipucu verecektir: "dün gece tayyibe türlü pişirdim /
tezkereyi geçirmesin diye".
216. (Ocak) sayıda Salih
Bolat "Gidenin Verdiği" şiirinde geride kalmanın acısını dile getirirken son
yıllarda derinleştirdiği şiirlerinden yeni bir örnekle okur karşısına çıktı.
"belki bilenmiş bıçakların tehlikeli duruşuyla açıklanabilir / hareket eden
trenin penceresinden söylenmiş sözle / acıyla da açıklanabilir, gölgeli bir
suskunlukla" dizelerinde yaşamın gölgeli boşluklarını, açıklanması zor görünen
belirsizlikleri, geride bırakılanın sahipsizliğini lirik duyarlıkla aktarıyordu
bu şiirde.
217. (Şubat) sayıda İlhan
Berk "Madrigal V" şiirinde "Bir yazıdır güz, sevgilim, bilmediğimiz bir dilde
yazılmış" diyerek şiirinin gizemliliğini bir kez daha duyurdu. Sefa Kaplan
"Türkiye'ye Tarih Dersleri"nde Türkiye'de doğup büyümenin kişilik ve yaşantı
üzerindeki etkilerine değiniyor ve ülke bilincinin nasıllığını sorguluyordu.
"yine böyle mi olurdum acaba, / mesela arjantin'de doğmuş olsaydım" diyerek de
coğrafyanın kişilik üzerindeki etkisini düşündürüyordu. Onur Caymaz "kar uzun
romanlar getiriyor aklıma / umutla..." diye biten "Çığ Düşesleri" şiirinde
hayata "kar"dan bakmayı deniyor ve bütünlüğe zarar vermeden ayrıntıya
inebiliyordu. Yer yer Cenap Şahabettin'in "Elhan-ı Şita" (Kış Ezgileri) şiirini
hatırlatsa da "kurtaracaklar dünyayı anla / başkalarının eskileriyle büyüyenler"
diyerek gerçeğin acı yüzünü gün ışığına çıkarıyordu.
Selahattin Yolgiden'in "Son
Günün Peşinde"sinin Adam Sanat'ın 2004'te yayımladığı genç-şiirler
arasında öne çıkan bir şiir olduğu söylenebilir. Kimi yerde -uzun şiirlerin
kaçınılmaz kaderi mi?- bir dağılma seziliyorsa ve Apollinaire'den belirgin bir
etkilenme taşıyorsa da "su kıyısında kimse yoktu" diyerek ıssızlığı
derinlemesine duyurabiliyordu. Yolgiden, Adam Sanat'ın 225. (Ekim)
sayısında yayımladığı "Yorgun" şiirinde de hayatın içindeki yorgun insanların
fotoğrafını çekiyor ve "üsküdar'da bir çamaşırcı kız"ın, "akşamı zor eden bir
çımacı"nın dünyasını genişletme ve dünya adlı bir gemiyle bilinmeyen bir limana
gitme arzusunu dile getiriyordu. İmgeleri biraz daha zorlayıp anlatımcılığı
azaltsa daha iyi bir düzey tutturacağı ileri sürülebilir Yolgiden’in; nitekim
Kasım sayısındaki "Yasemin" şiiri bu anlamda daha iyi bir şiirdi.
218. (Mart) sayıda Ahmet
Necdet'in Haiku Kuşu kitabından sonra yazmaya başladığı "tanka"lardan bir
demet içeren "İlkbahar Tanka'ları" ilgi çeken şiirler arasındaydı. "Tanka"nın
biçimsel özelliklerini de gözeterek kaleme aldığı şiirlerin birinde şöyle
diyordu Necdet: "Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: Ne fırtına,
ne boran, / Ah, eriyen kar sesi!" Adam Sanat'ın 226. (Kasım) sayısında da
Necdet'in coşkulu sesinin ürünleri olan "İlkbahar Tankaları'nın yayımlandığını
not düşelim.
219. (Nisan) sayıda Kemal
Özer'in, yılların birikimi olan şiir deneyiminin getirdiği olgunluk ürünlerinden
biri olan "Telâş"ında çatı aralığında yavrularına yuva yapan bir kuşun telaşı
anlatılıyor ve: "sen olmasan ben de dolup taşardım / bunca yıl kullandığım
sözcükleri / kime bırakıp giderim telâşıyla" dizeleriyle şair, insanın doğayla
paralelliğini, doğayla ortak yaşamdaki ilgiyi, paylaşmanın verdiği rahatlığı
vurguluyordu. Refik Durbaş "Günden Güne Her Güne"de Ocak 2004'ün her gününe
düştüğü şiir-notları bir araya getirmişti: "1 Ocak 2004 Perşembe: Ruhunun
gamzesinde / kalbinin kokusu // kar sesiyle uyandı sabah / kar sesiyle uyandım".
225. (Ekim) sayıda Sait
Maden'in "Şiirin Dip Sularında" serisi hakikaten derin bir süzülmüşlük içinden
gelen şiirler olara düştü sayfalara. "Bir yolcunun ardında kalan boşluğa benzer
/ bir hiçliğin ağzında kalan yolcuya hem de" dizeleriyle açılan şiirde
bütünlüklü güzelliğin yanı sıra "son gölgenin ayrıldığı ev" ve "son yaprağın
ürperdiği dal" inceliği dikkatimizi çekti. Yer yer epik ama çoğunlukla lirik bir
ezgi gibi okunan, "ürperti gibi yürüyen" bir şiirdi. Akif Kurtuluş'un "Anlar"
şiirinde hayatın "an"larını kavramadaki ustalık dikkat çekiciydi. Biçimin, sesin
ve yer yer çift anlamlı çağrışımların da gözetildiği şiirden bir dize: "sağır
hayat ne duyar, ne anlar".
226. (Kasım) sayıda Ataol
Behramoğlu "Okyanusla İlk Karşılaşma" şiirinde sıradanlığın dışına çıkmanın yolu
olarak bir okyanusun görkemine eğilmekte ve insan yaşamının sınırlılığını bu
yolla vurgulamayı denemekteydi: "Kıyısında bu görkemin / Bir gece olsun geçirmek
isterdim / İnsanın ve ömrünün / Sınırlarını kavramak için". Ali Püsküllüoğlu'nun
yıl içinde Adam Sanat'ta yayımlanan şiirlerinin bizce en iyisi olan "Bir
Karanlık Masalı"ndan birkaç dize: "Zamanın başladığı günlere kadar gitsem,
yaşamak / yine de çok kısa, diyor / ve körüm ben, karanlıktan korkan / ağzının
yarısıyla gülen bir kuşum".
Agora'nın
35. (Ocak-Şubat) sayısında Veysel Çolak bir kadına seslenme biçemiyle yazdığı
"Duygulara Yolculuk" şiirinde yakınmalı bir dille kadının "sebil" güzelliğini,
insanın parçalanmışlığını, dünyanın çürüyüşünü, gürültüyle biten günleri,
gövdeyi çeken uzaklığı ve belirsizliği, "ateşin güvenilmezliğini" anlatmaktaydı:
"Ses uyuyor, ateş kurnaz ve uyanık, zaman yalancı / insan iyice kirli, insan
iyice paramparça ve durmadan azalan / kendine çivili fıçı, renkli ışıklardan
görünmez tuzak." Arife Kalender'in "Kapı" şiirindeyse insanın kendini kapı sanma
hali, birbiriyle tam da uyuşma içinde olmayan, bütünlük göstermeyen imgelerle
anlatılmaktaydı: "Herkes kendini bir şey sanıyor / bense bir kapı / eşiğimde
postal izleri / eşiğimde hırsızlar dilenciler / eşiğimde sevgilimden öpücükler".
Ertan Yılmaz'ın "Öcü Masalı" şiiri kopuk kopuk da olsa, yeni zamanların dilini
eski zamanların içinden geçerek yakalamaya çalışan bir yaklaşımı haber
veriyordu: "Harfleri yeni buluyor olmalıydık. Çiçeğinde / çiğ kelimeler türetmek
kalıyordu soluktan. / Delirmiştik, konuşmalıydık barbar bir dille / yazmayı
çözdüm; bastım dağlamayı düşlerimize".
37. (Mayıs-Haziran) sayıda
yılın en çok şiir yayımlayan şairlerinden olan Ahmet Ada "Monolog" şiirinde
iç-konuşma yöntemiyle şiirin yazılış nedenini sorguluyordu. Ada'nın bu şiiri
ekseninde, şiirindeki lirizmin yerini didaktik bir yalınlığın aldığı
söylenebilir: "Her şey yarasıyla oynayan çocuk kadar / saydam. İnsanlık
değerleri -belki ençok / bunun için yazmam gerekiyor. Yonta yonta sözcükleri."
Altay Ömer Erdoğan'ın "Kaküllü Manifesto"su şiire, hayata, tükenen dünyaya,
yaşama sancısına göndermelerle kurulan bir şiirdi. Bir çeşit hayat-şiir
manifestosu! Güncele değinmekle birlikte günceli aşan şiirden birkaç dize:
"öğreneceğin çok şey olabilir cücelerden / devler bir şey anlatmazken sana / bak
şimdi daha uzun basra'nın kulübeleri / ikiz kulelerden".
38. (Temmuz-Ağustos) sayıda
Hüseyin Yurttaş'ın "Otel Mektupları" şiiri dünyanın oynaşan gölgeler biçiminde
görüldüğü bir metindi. Yalnızlığın, kimsesizliğin lirik bir söyleyişle dile
getirildiği şiirde kayıplara karışma duygusu baskındı denebilir: "loş odada
görebilsem kendimi / bir sessiz harf olup düşeceğim / kimsesizlik defterine".
Kâzım Şahin'in "Herkes Bana Ağladı" şiiri zamana eklenme telaşında bir kalbin
yakınmalarını içeriyordu. Doğadaki ışık lekelerini kendinde toplamayı arzulayan
bir kalpti bu: "ay ışığında titreyen bir ırmağa kapandım / ışıktan lekeler ağaç
gölgelerinde / zamana ilave telaşında kırık kalp".
39. (Eylül-Ekim) sayıda
Osman Serhat Erkekli "Suna'ya Şiirler"in LXXXI numaralı bölümünde sürekli ve
yoğun birlikteliğin ulaştığı sonucu sorguluyordu. Birlikte soluk alıp vermenin,
boğulmayı göze alarak, alışkanlığa dönüşme korkusunu taşıyarak sevgiliyi mutlu
etme duygusunun ulaştığı sonucu... Şöyle diyor: "Şimdi perdesiz bir pencereyiz
şehre / Nerdeyse kanatlanan / Bir pencere olduk göklerde / Kanat biz, kuş biz,
biziz gökyüzü de..." Yaser Bereketoğlu "Kendi Adıma" şiirinde pek çok şairde
karşımıza çıkan "zaman" izleğine temas ederken meydan okumanın sertliğini
gösteren bir cesaretle davranıyordu: "seninle alış verişim bitmedi daha /
aldığını geri vermeyen zaman / yaşamı bir mengene gibi sıkar ellerim / gör nasıl
çoğalırım o zaman".
40. (Kasım-Aralık) sayıda
Tahir Abacı "Gecenin Köşeleri"nde zamanın köşelerinde durarak, "bulutların
notalara dokunduğu bir ikindi"den bakarak gecenin "ne"liğini araştıran bir
yaklaşım içindeydi. Bir çeşit, gecenin sorgu oturumu: "Verandalarda sadece çay
saatini bilenler / Akşamla iklim değil an devşirenler / Bir iz bırakamazlar
sokağın ruhunda". Halide Yıldırım "Çınarlı Köprü"de düşenin iflah olmayacağı bir
köprünün şiirini sunarken, kendi adının ayrılığa köprü olan baş harfinden
yararlanıyordu. Geçen yıl içinde yayımlanan pek çok şiirde, Hayati Baki'nin
Harfler Kitabı'ndan ve Hilmi Yavuz'un Hurufi Şiirler'inden sonra
şairlerin "harf"e sıkça eğildiğini söylemek gerekiyor bu vesileyle. "Çınarlı
Köprü"den iki dize: "kocaman gövdesiyle bu şimdi / adımdaki bu H bu sonsuz
köprü"
Akatalpa'nın
49. (Ocak) sayısında Kâzım Şahin'in "Uzak ve Biz"i son yıllarda şiirimizde çokça
görülmeye başlanan "uzak" izleğine farklı bir anlayışla yaklaşıyordu. Şiirden
birkaç dize: "benzerim sandım zamanı: kapalı bir dize / ne çok dalgınlık içerir
ne çok gürültü / bunu anlamaya: kuşların dilinden..."
50. (Şubat) sayıda Salih
Mercanoğlu'nun "Yitik El"i az sözle çok şey anlatabilmenin yetkinliğini
duyumsatıyordu: "bir çocuk eli uzatabilir ancak / kelimelerle dokuduğum ipeği".
Mercanoğlu Akatalpa'da yıl içinde epeyce şiir yayımladı ve bunların
tamamına yakını iyi, sıkı şiirlerdi. Hüseyin Peker'in "Gök Odalarda"sı şairin
öteki şiirleri gibi uzunca bir şiirdi ve yine öteki şiirleriyle
karşılaştırıldığında dağınıklık yerine belli bir bütünlük gösteriyordu. Şiirden
dikkat çekici birkaç dize: "Suya yazılı aylar. çakıllara gömülü gün artıkları"
veya "Obam dağıldı, kar sularında dağıldı ocağım" yahut da "Obam dağıldı,
kurtulma hızıyla tutunuyorum sonradan / ince kabuklu üzümler ısmarlıyorum
soframıza / Seni çağırıyorum su baskınlarından". Nuri Demirci'nin "Göç;
Kendine"si hayatın inceliklerini acının içinden süzülen bir dille
şiirleştiriyordu: "kat izlerini bozmadan / katlayıp kaldırıyorum geceyarısına
doğru / acıları ve bütün başlangıçları". Demirci'nin 54. (Haziran) sayıdaki
"Zemheri" şiiri de kalbin terk edilmişliğine eğiliyordu: "sirk gitti / şehirde
unutuldu ip cambazı / kaldınız / biliyorum, şimdi / sökülmüş bir çadır yeri
kalbiniz".
51. sayıda (Mart) geçen yıl
çok az şiir yayımlayan Celâl Soycan'ın "Şehrayin"i herkesin kendi meydanına
saklanmasını ve suçumuzla avunmamızı öneren bir şiirdi. Altay Ömer Erdoğan
"Çölde Göl Saatleri"nde "ey barbar, ey zamane şimşekleri / bir çocukluğun
bahçesine nasıl girilir / haylaz bakışlar avlar kelebekleri" diyerek çağın
barbarlığına işaret ediyordu. Osman Serhat Erkekli'nin "Hayatta Ben En Çok
Suna'yı Sevdim" şiiri ise ilginç bir nazire geleneğine işaret ediyordu.
Sırasıyla: Can Yücel'in "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim", Abdülkadir Budak'ın
"Hayatta Ben En Çok Annemi Sevdim", Bâki Ayhan T.'nin "Hayatta Ben En Çok
Kendimi Sevdim", Halide Yıldırım'ın "Hayatta Ben En Çok Onu Sevdim" şiirleri ve
Erkekli'nin bu şiiri. İhsan Tevfik'in "Bir Dağın Ardında"sı zincirleme
kuruluşuyla olduğu kadar uyandırdığı şiir duygusuyla da yeniden okunmayı hak
eden bir şiirdi. Birkaç dize: "bir dağın ardında gece / çağırır / ağır bir /
uykuyu // bir dağın ardında uyku / siler / yabanıl bir / korkuyu".
52. (Nisan) sayıda Tahir
Abacı'nın "Taş Şehir" şiiri her seferinde yeniden gelen bulut mahşerini ve
hızara giden ağaçların ağıdını seslendiriyor, Çiğdem Sezer'in "Lale"si rüzgârın
dağa yakışması gibi yağmura yakışan kalbin sesini duyuruyor, Mehmet Mümtaz
Tuzcu'nun "Işığımın Ardında"sı kanla mürekkebin yezidi çatışmasını vurguluyor,
Özlem Tezcan Dertsiz'in "Töre Kuşları" hangi annelerden doğduğu bilinmeyen isli
adamlarla hangi yüreğin yazdığı bilinmeyen kanlı kitabın sayfalarını aralayarak
çarpışıyordu. Gültekin Emre'nin "Enkaz"ı uzaklığın ve savrulmanın acılığını
hissettiriyordu: "Hallaç pamuğu gibi / Savrulduk durduk / Mezarlarımız birbirine
/ Kavuşmaz artık".
53. (Mayıs) sayıda İlyas
Tunç'un "Gül Ürkütür"ü etkileyici söyleyişiyle ve zamanları birbirine
yaklaştıran anlamıyla ilgi çekiciydi: "kimseler / söylemedi... patikalardan
geçtim, asma bahçelerden, / uçurumlardan... öğrendim eski yazıtlardan gerçeği: /
gül ürkütür..." Tunç'un 58. (Ekim) sayısında yayımlanan "Yaşlanırken"i için de
aynı şeyleri söyleyebiliriz. Metin Güven'in "Cümbüş"ü benzeri bir söyleyişle,
"Bir cümbüş bu. / Ters dönmüş kirli bir çocuk eline benzediğine bakmayın"
diyerek anlamda ve ifadede çarpıcılığı yakalıyordu. Yusuf Alper'in, şiirimizde
pek çok defa ele alınmış veya en azından sözü edilmiş "terzi" izleğini bambaşka
bir yaklaşımla söz konusu ettiği görüldü "Susan Solgun Terzi"de: "Bir uçurum
kenarı kuş uçuşu rüzgârda / O hangi dağın ardı ben nerelerden yaya". Yıl içinde
Akatalpa'da "Kıyı" şiirleri dizisini sürdüren Hilmi Haşal'ın bu sayıdaki
"Kıyı Serzenişi" şiiri "artık hangi daldan hangi kuşlar kalksa uzağa / eski bir
kırıklığın sızısıyla ağlar kanatlarının sesi" dizelerindeki ince sızıyla, Betül
Yazıcı'nın "Anka"sı "körebe oynayacağız / çarpışarak çoğalacak yalanlarımız"
dizeleriyle, Emre Gümüşdoğan'ın "Kav"ı ise "yanlış numara çevirip kendi sesini
dinleyen / parmaklarım, cebimde bir şeyler arayacak" diyerek yalnızlığını
duyuruşuyla etkileyiciydi.
55. (Temmuz) sayıda Halim
Yazıcı, ilkgençlik yıllarımızın etkileyici romanı Yılkı Atı'nın yazarı
Abbas Sayar'a ithaf ettiği "Yılkı Aşkları" başlıklı nefis şiirinde hayatın
nabzını tutuyor ve kırdan bakarak bir kenti yaşamada aşkın payının altını
çiziyordu: "topuklarından vurulan tay / çırılçıplak şiiri ölümün (...) ve gördüm
/ terk ederken bir kenti / aşklarımı değil kendimi terk ettiğimi".
56. (Ağustos) sayıdaki "Bir
Evde Ateş Olmalı" şiirinde kadına bakmanın sırrına ermiş görünen Osman Serhat
Erkekli şöyle diyordu: "Önce kutsal bir şeye bakar gibi / Ama sonra hayranlıkla
bakılmalı kadına". Uğur Bilmiş'in "Su Kuşları Tanığımdır"ında hayata ve babaya
ilişkin yeni yorumlar okuduk: "Baba bir toprak, bir ev, bir coğrafya / Cennet ve
cehennemdir baba" ve "Senden gelip sana gidemediğim kadardır hayat".
60. (Aralık) sayıda
lirizmiyle, yarattığı çağrışımlarla, dozu iyi ayarlanmış erotizmi ve "adaya
sığınmış rüzgâr gibi" söyleyişiyle yılın kusursuz şiirleri arasında yer alan,
Haydar Ergülen imzalı "Cam Odada Akşam" vardı: "Üzümde unutma beni zeytinde unut
/ ben tenhayım bağa // Sütünü bende sakla acıdan taşmış / bir incir gibi içliyim
sana".
Yıl içinde
Atlılar'da
yayımlanan şiirlerin genelde uzun, epeyce uzun şiirler olması derginin belli bir
poetikayı gözettiğinin göstergesiydi. "Yeni epik" anlayışın önemli örnekleri
vardı bu dergide. Derginin, 10. (Mart-Nisan) sayısında Hakan Arslanbenzer'in
"Süleyman Değirmi Monologları VII (final): Süleyman Değirmi Hepinizden Özür
Diliyor" başlıklı şiiri söyleyişte belirgin bir gerilim ve hırçınlığı
duyuruyordu. Patronla, şiir okuyucusuyla "ağzı bozuk konuşan" Süleyman, "İnsan
hiç sevdiğinden başka biriyle Meral / İnsan hiç göz göre göre insan içinde /
Sırf ağzı bozuk konuştum diye öyle mi Meral / Öyle mi Meral sırf Meral ağzı
bozuk insan içinde" diyerek Edip Cansever'in tragedyalarını andırıyor ama ondan
daha hırçın, daha sert bir söyleyişe dayanıyordu. Esma Toksoy'un "Yalnız" şiiri
de benzeri bir anlayışla kaleme alınmış ve insanın günlük yaşam içerisindeki
yalnızlığını vurgulayan bir metin olarak göründü. Tedirgin bir ruhun
sözcüklerdeki yansımaları okunuyordu bu şiirin düştüğü sayfada: "ben gelemiyorum
/ uzun birşeyler yazıyorum çünkü / uzunmektuplar, uzunhikâyeler, uzunşiirler /
kısa sayılan şeylere ise bulaşmıyorum" Toksoy'un 11. (Mayıs-Haziran) sayıdaki
"Islanırken Uykuda"sı daha derli toplu, daha etkileyici bir şiirdi. Şiirden
nefis bir dize: "Aşk da uzamış bir lafın şiiridir". Osman Konuk'un "Türk Argosu"
(sayı 10) şiiri argoya hırçın bir yorum getiriyor, eksiltili bıraktığı yorumda
okurla ortaklık kuruyordu: "dar bluzlarda şımartılmış memeler, boşuna; / sıradan
adamlar arkasını dönmekle. / hakkaten dedikleri gibi 'zarif' bir şeyse dünya; /
yuvarlak / türk argosunda biz buna: 'ah canım hayalkırıklığı'".
13. (Eylül-Ekim) sayıda
Eren Safi'nin "Alakası Yok" şiiri Atlılar'ın öncülüğünü yapmaya soyunduğu
"yeni epik" ekseninde bir şiirdi. Yer yer metafizik veya tarihsel ilgiye dayalı,
yer yer maddeci anlayışla kurulan şiirde bilinçakışı tekniğinin uygulandığı
söylenebilir: "Ne kadar uzun bir şiir diye otursam ne zaman o kadar kısa / Ne
zaman ne kadar ödemeler tutacaksa o kadar açık çıkar / Ne kadar da kızlar var
şiirlerimde baktım da / Ne kadar zafer diye otursam o kadar sarhoşluk gibi bir
şey bu da / Ne kadar dava diyorsam bana o kadar ödeme yapıyorlar".
Ay Vakti'nin
40. (Ocak) sayısında M. Ragıp Karcı bölüm bölüm yayımladığı "Yakarış
Temrinleri"nde metafizik telmihlere, inanca dayalı anıştırmalara yer veren,
sırların perdesini aralayan, kalbini yanlış alevlerde sınayan, "kaldırımlarda
dolaşan çığlıklar"ı dinleyen bir şair olarak göründü: "Konuşursan sanki sesin
düşüp kırılacak / Söylesen ağzından şehirler dökülecek".
42. (Mart) sayıda Özcan
Ünlü "Armağan"da zamanın durması=ölüm=armağan eşitliğini kurmasıyla dikkati
çekti. Şair, "uğultulu sessizlik"te ölümle buluşmanın şiirini yazmıştı ve bu
şiiri "esrik bir rüzgâr yalayarak geçmiş" gibiydi. Metafizikle fizik arasındaki
gerilimden yazılan şiirden birkaç dize: "zaman durdu / şarabî suyuna döküldü
cümle sırlar / ah bu armağan yani tozlu öksürük".
43. (Nisan) sayıda Nurettin
Durman "Kırlangıcın Uçtuğu Bir Gökyüzüdür"de insanın kendisinden dışa yönelen
bir telaşa işaret ediyordu. Eski zamanların temsil gücüne inanan, "dünyaya bir
tebessüm bırakma isteği" duyan şairin telaşa işareti: "Sanki bu kadar telâş
bırakacak her şeyi / Her şeyi bir çırpıda çıkaracak ortaya".
Berfin Bahar,
hemen her sayısında şiir yayımlayarak şiire özel bir önem verdiğini
hissettirmekle birlikte ne yazık ki yayımlanan şiirlerin büyük bir çoğunluğu
günümüz Türk şiirinin ulaştığı düzeyin altındaydı. Ustaların şiirlerine yer
verdiği sayılar Berfin Bahar'ın 2004'te şiir adına yüz akı sayıları oldu.
Sözgelimi 76. (Haziran) sayıda Dağlarca'nın "günlük doğrular kırk yıllık
doğrular bin yıllık doğrular" içerisinden geçerek "Boyu uzundu yüzü kimselere
benzemiyordu / Erdemi başkan seçtiler" diyen "Başkan" şiiri vardı. Dağlarca'nın
metaforik bir dille "erdem"in başkan seçilişini anlatan bu şiirinin yanı sıra
Berfin Bahar'ın öteki sayılarında başka şiirleri de yer aldı yıl içinde.
Derginin yayımladığı
dikkate değer şiirlerden biri de 77. (Temmuz) sayıda yer alan, Müslim Çelik'in
"Kelebek Hıçkırığı" idi. Genç yaşta intihar ederek aramızdan ayrılan şair Kaan
İnce'yi ithaf edilmiş şiirde yer yer sesi fazlaca öne çıkarmakla birlikte
gecenin çınlayışını, gökyüzünde yitip giden bir uçurtmanın hüznünü
duyumsatıyordu Çelik: "tunçtan kabuğuyla / çınlıyorken gece // bir dize uykulara
sürünerek / gümüşten zırha bürünerek // o uçurtma uçmuş gökyüzüne / sevgiyle
yunmuş gökyüzü ne?"
Bir Nokta’da
yıl içinde şiirleri sürekli olarak yayımlananlar arasında özellikle N. Halil
Atlıhan, Nurettin Durman, Sıddık Ertaş, Murat Soyak, Mürsel Sönmez, Adem Turan,
Resul Tamgüç, Said Yavuz ve M. Davut Yücel isimleri dikkat çekti. Yıllar önce
bulunduğum bir şiir jürisinde "Çıksalın Durağı" şiirine ödül verdiğim -izini
kaybetmiştim sonra- Murat Soyak’ın gerçekten iyi çalışılmış ve sezgisel bir
derinlik taşıyan şiirlerini yıl boyunca hemen her sayıda okumak benim için
sevindirici oldu. Derginin 24. (Ocak) sayısında Adem Turan’ın "Sapkınlar Meseli"
pencereden süzülen ışığa, duvardaki gölgeye, seslere bakmanın şiiriydi. Murat
Soyak’ın "Bisiklet İzleri"nde elden düşme paslı bisikletlerin çocukluğumuzda
bıraktığı izler okunuyordu. 26. (Mart) sayıda Said Yavuz’un "Bir Gül Habire"si
kendine zırhsız saldıran barbar ruhunun, 27. (Nisan) sayıda Sıddık Ertaş’ın
"Taif"i çürük bir merdivenle ırmağa tutunanların, Murat Soyak’ın "Seyir Defteri"
hiç dinmeyen yaşamak uğultusunun, Mürsel Sönmez’in "Ses"i ise her şeyin söylenip
hiçbir şeyin anlaşılmamasının şiiri olarak okundu. 32. (Eylül) sayısında Resul
Tamgüç "Sofa" şiirinde hançerini geyiğin gövdesinde gezdiriyor, Nureddin Durman
"Okuntu"da yeryüzündeki bütün çiçekleri sunuyor, Adem Önalan "Sırbakan"da onun
uzağı ve yakını arasında güzelliğiyle uğraşıyor, 35. (Aralık) sayısındaki
"Zeytin Ağacının da Gördüğü Kesit" şiirinde N. Halil Atlıhan zamanın çaldığı
kapıları aralıyordu.
Geçen yıl iki sayı çıkan
Budala'nın
26. (Ocak-Şubat-Mart) sayısında Nurduran Duman "Üç Vakit İlahi Komedya"da
"kışlık sinemadan portakal çalan" ve "karanlığın altın tozuna tutunan" bir
çocuğun, Arda Gülyan "Dağınık Su"da dokundukça uzayan bir ırmağın ve insanın bir
sabah eskiyerek uyanışının şiirini yazıyordu. Aynı sayfada alt alta yayımlanan
şiirlerinde Gülenay C. ("Hiç") "sevgilisinin göğüs aralığında kalbi esas adım
duran"ın, Sevecen Tunç ise ("Bulut Falı") "tek kişilik yorganın altına
sığmadıkları için yorganı bir ucundan çekiştirip duran"ların şiiriyle
buluşturuyordu okuru. Furkan Cumhur Çakır'ın "Tabutta Firar"ı "lirik
çıldırmalar"ıyla ve söyleyişiyle dikkat çekti. Osman Olmuş'un "Kuduruk Kalpler
Malikânesi" ise "lütfen kimse beni böyle sevmesin! sevdiğiniz yerden kalbinizi
kırarım" dizesiyle başlayan ve hiç bitmeyen bir şiirdi.
27. (Mayıs-Haziran-Temmuz)
sayıda aynı sayfada alt alta yayımlanan şiirlerinde Mustafa Fırat ("Yeşil Gözler
Çiçeği") bir kasabanın sonsuz bir şehir olma arzusunu, Berna Olgaç ise
("Aşkbakışı") sonbaharın tükenişine karışan ayrılıkları ve aşkın onarıldığı
yıldızlı gecenin şiirini yazıyorlardı. Bu sayıda Mustafa Atapay'ın "Şamdan"ı
üstümüze kükreyen güneşi, Halim Yazıcı'nın "Ne Yapsam Faydasız"ı söz dinlemeyen
ömrün yorumunu, Tarhan Gürhan'ın "O Ölüm Ölündü"sü her şeyin üst üste
kirlenişini ve kuşların göklerde küçülüşünü, İlhan Kemal'in "Eksik"i nereden
geldiği bilinmeyen bir çığlığı, Haydar Ergülen'in "Çizgili Defter"inden
sayfalara düşürdüğü "Keder Odası" ise olmayan bahçesini korumak için kelimeleri
kovan adamı şiirleştiriyordu. Ergülen'in Çizgili Defter'inden aynı aylarda
Yom Sanat'ın (19, Temmuz-Ağustos) sayfalarına düşen "Komşu Adası"nda da ilk
aşkın hatırlanışıyla birlikte evlerin arka odalarından denizi özleyen ve
büyüyünce deniz olmak isteyen çocukların anıldığını belirtelim.
Budala'da
2003 sonlarında Bâki Ayhan T. (yani, bu satırların yazarı) tarafından başlatılan
"Soylu Yenilikçi Şiir" hareketine 26. ve 27. sayılarda Nursaç Bahar Çiçek, Hamza
Ümit Kadıoğlu, Mehmet Mazı, İbrahim Topaz gibi genç şairlerin yatay simetrik
yapıyla yazdıkları şiirlerle katıldıklarına işaret etmek yerinde olacaktır. Bu
genç isimlerden İbrahim Topaz "Melek Uykuları"yla, Hamza Ümit Kadıoğlu ise "Hep
Mavileri Çalardım" şiiriyle yatay simetrik yapıyı yalnızca benimsemekle kalmayıp
iyice içselleştirdiklerini Şiiri Özlüyorum'un 7. (Temmuz-Ağustos)
sayısında kesinlediler.
Damar'ın
154. (Ocak) sayısında Haydar Ünal "Acem Güzeliyle Haziran Konuşmaları" başlıklı
ve sözcüğün tam anlamıyla epeyce uzun soluklu şiirinde insanı, rüzgârı,
kırılganlığı birlikte anlamaya çalışıyordu. Şiirde "uzun sürmüş yenilgilerin
tarihle olan hesabını" görmeye çalışmaktaydı şair. Şiirden birkaç dize: "Kendine
bahçe arayan bahçıvanım / Dönüp duruyorum / Bozgun ile dinginlik / Anahtarla
kapı arasında / Issız bir kilide dönmüşüm".
161. (Ağustos) sayıda Ersan
Erçelik'in "Yürekten Yüreğe Sözler VI: Yeryüzü Konuğu" şiiri zaman zaman
güncelin tuzağına düşüyor görünse de ele aldığı konuda bildik anlamların dışında
çağrışımlar taşıması bakımından önemliydi: "Yüzüm eski bir anıt gibi yıkılacak /
Uzun kanatlar ekleyeceğim insanlara, göçe / Hazırlanan iklimlere... Ki savaş var
kapımda / Yığmış silahlarını ülkemin odasına".
162. (Eylül) sayıda Aydın
Şimşek'in "Travma"sı çağın gerilimini yakalamaya çalışan bir metindi. İnsanın
içindeki zamanın, zamanın içindeki insanın "travma" hali anlatılıyordu şiirde:
"Büyük boşluğun konuştuğu kimsesizlik zaman / Ölü çipler kaynak yapılmış
gülümsemeler lehimlenmiş duruş / Tek tek ele geçiriyor içimizdeki evreni".
Dergâh,
her sayısında mutlaka şiir yayımlayan, şiirleri derginin ön sayfalarına koyarak
şiire özel önem veren dergilerden biriydi. Derginin 167. (Ocak) sayısında
yayımlanan, Zeynep Arkan'ın "Taşınmak" şiiri yılın iyi şiirlerindendi. Gerek bu
şiiriyle gerekse öteki şiirleriyle bana kalırsa Dergâh'ın bu yıl içinde
ses getiren önemli şairleri arasındaydı Arkan. "Taşınmak"ta hayatın küçük
ayrıntılarından birini, "taşınma"yı konu olarak seçmişti şair: "sesini kısmak
için ince topuklu terliklerin / temkinli basışlarla gittikçe kamburlaşarak /
atılan adımların acemiliğidir taşınmak". Yersizliğin insanın yazgısı olması ve
bunun yarattığı huzursuzlukla birlikte yer değiştirmenin bireyde yarattığı
duyguların muhasebesini yapıyordu: "insan taşınırken alınyazısını da elbet
yanına alır". Aynı derginin 170. sayısındaki "Kuş+Ağaç=Ardıç" ve 173.
sayısındaki "Kal Demeden Önce" başlıklı şiirlerini de çok iyi bulduğumu
söylemeliyim. Arkan'ın, Öteki-siz'in 4. sayısında yayımlanan "Ceviz
Yeşili Kadife" şiiri de iyi bir düzeyi işaret ediyordu. Bundan sonraki yıllarda
şiir izlerçevresini yanıltmamasını umduğum Arkan'ın müthiş bir yaratıcı yeteneğe
sahip olduğu görülüyor.
170. (Nisan) sayıda Hakkı
Çınar "Islık" şiirine şöyle başlıyordu: "ıslık çalarak uzattığım yollar / artık
ne yüzüme değen rüzgâr / ne de bu eski binalar... / sadece ıslık çalıyorum".
Zaman geçtikçe insanı yenilgiye uğratan bir hayatın kıyısından serzenişlerle
kurulan bir şiirdi Çınar'ınki. Yaşamın kıyısından yollanan kartpostallar gibi
bir duyarlık taşıyordu.
171. (Mayıs) sayıda
Muharrem Tuğrul çok iyi başladığı "Panik" şiirini "nasip" sözcüğünün
hissettirdiği kaygıyla iyi bitirememişti ne yazık ki! "üç oda bir salon susamak
her sabah" gibi nefis bir başkalaştırma örneğini şiirin tamamına yayamamış
olmasına bir şiirsever olarak üzülmemek elde değil. Selim Erdoğan "Deniz Feneri"
başlıklı uzun şiirinde doğanın durgun ve/ya hareketli görüntülerinden insana
yansıyan hüznü anlatıyordu: "yağmurla doludizgin sevişen taraçaların sesi /
perdelerini içimden açıyor." Yanı sıra, "sanki ben kaldım yağmurlu bir gecenin /
yapraktaki sesini işiten kırlangıçla baş başa" dizeleriyle doğa içinde yalnız
kalan insanın kendini doğayla özdeşleştirmesinin izdüşümünü yansıtıyordu.
Derginin 174. (Ağustos)
sayısında Ahmet Edip Başaran, -bilerek mi yaptı yoksa bilinçaltı bir izdüşüm mü
gerçekleşti bilemiyorum ama- başlığını Gene Hackman, Leonardo Di Caprio ve
Sharon Stone'un oynadığı "Hızlı ve Ölü" filminden alan şiirinde, "yani en güzel
ölüm gider, bir zalimin önünde durur böyle yiğitçe" diyor ve hayatın hızlı
ritminin yol açtığı anlamsızlıklara, dünyanın saflığına yabancılaşan insana veya
insanın saflığından uzaklaşan dünyaya işaret ediyordu: "zevkle döşenmiş bir evin
yok, şirin tasmaların".
175. (Eylül) sayıda
Süleyman Çobanoğlu'nun "Gar"ı, şairin 1980'lerde yarattığı sesi yitirip
bulmasının şiiri olarak okunabilirdi: "Sen hiç çıkmamışsın git birine sor / bana
bakıp durma aptal ve güleç / şimdi, bu saatte, hiç bakıp durma / umurumda değil
yuttuğun yengeç". Şairin uyak bulma veya sesin zorlamasıyla sözcük seçiminde
zorlayıcılığa düşme engeli şiirin bütünlüğünü zedeleyen bir veri olarak
görülebilir.
176. (Ekim) sayıda Hakan
Arslanbenzer "Eyiyey: (Müseddes Mütekerrir)" şiirinde Doğu ve Batı geleneğinin
sesini (Şeyh Galip, Ezra Pound) yeni bir söyleyişle buluşturuyordu. "Bütün bu
olanlar üzücü eski dostlar sen gitmişsin gibi / Kalmış ortada bir bozuk bir
kutsuz bir argo otuzunda mutsuz" diyerek hayata dair belli bir yaşdönümüne bağlı
yalnızlığa vurgu yapıyordu. Arslanbenzer "müseddes mütekerrir"in biçim
özelliklerine uygun olarak bölüm sonlarında yaptığı dize tekrarlarıyla fonetik
ve semantik bütünlük sağlıyordu.
177. (Kasım) sayıda
"Yeniden Başlamak" şiirinde Mehmet Şahin, "yeniden başlamak ölü ayaklarıyla /
yeniden ölü bağırmaklarıyla kadınlar bir orman dağınıklığında" diyor, yer yer
İsmet Özel'in sesiyle İkinci Yeni şiirinin sesi arasında salınan bir ritme
ulaşıyordu. Yeniden başlamanın güzelliğini arayan, sesleyen M. Şahin'in bu
arayışında, gerçeküstücü imgelerle dünyayı şiirin içinden değiştirme arzusu
seziliyordu.
178. (Aralık) sayıda Fatma
Çolak "Hay, Haya, Hayat" şiirinde kendine ve hayata seslenerek, "kuşlara kaldı
yine gökyüzünü savunmak / var git bir ihanet mevsiminde sına kalbini" diyordu.
Derinlere doğru giden bir şair sezgisi hissediliyordu ve "dilinin ucunda
baldıran cesareti"yle şiir yazmanın gerilimi vardı dizelerinde.
Dize'nin
106. (Ağustos) sayısında Altay Öktem "Derin Adım"da şiirinin bilinen
hırçınlığını, gerilimini yansıtarak bıçak darbeleriyle çizilen bir hayatın
sınırlarını zorluyor, kısa çöpü çekmiş yabancının tedirginliğini duyumsatıyordu.
Şiirden iki dize: "derin bir adım daha at / ertele içimdeki uçurumları"
110. (Aralık) sayıda Veysel
Çolak "Son Kuşlar"da Sait Faik'in aynı adlı öyküsüne yaptığı göndermelerle
dikkat çekiyor, hayatımızdan yitip giden şeylere bir ağıt yakıyordu: "Orada:
anıların içinde ama boşlukta, yalın / ve keskin unutkanlıkta; nazlı, küçük
anılar: / Özenle sakladığım kalbimi, serçelere anlatıyorum." Selami Karabulut'un
"Sanrı"sı hayatın bir sanrı gibi yaşanmasının, uzaklaşmanın, suskunluğun
alışkanlık haline gelmesinin şiiriydi. Aynı yanlışların yinelenmesi karşısında
"kuyunun sırrını bozmak için mi sarkacın çığlığı" sorusuna yanıt arama arzusu
seziliyordu şairde.
Yaz aylarının bitiminde
yayınına son veren E'nin 58. (Ocak) sayısında Engin Turgut'un "Uğurböceği
Sevinci" şiiri yer yer naifleşen bir duyarlığın izini sürerken aynı zamanda
gizli bir erotizmin sesini de taşıyordu. İlk kitabı Zamana Dağılan Nar'dan
sonra şiirinin yönünü değiştiren ve son yıllarda dergilerde uzun soluklu
şiirleriyle görünen Nilay Özer'in bu sayıdaki şiiri, "şehre girdik ve tartıldık
ağırız / iki erkek bir kadınız yani biraz sarmaşık" dizeleriyle başlıyor ve
imgeci anlayışla anlatımcılığın iç içe geçtiği bir örnek olarak devam ediyordu.
Deniz Durukan'ın "Leş ve Kirli" şiiri "sayısız hileli korkular"la yaşayan ve
"dar geliyor hayat her dönemeçte" diyen hırçın bir şairin sesini duyuruyor,
Yılmaz Arslan'ın "Rus Ruleti" şiiri uzunluğuna rağmen düşmeyen bir tempoyla
devam ediyor, "tamamlanmamış bir aşk tablosuyum ben / düşürdüm büyük bir
soğukkanlılıkla kendimi" diyerek yoğunluğu artırıyor ve özlemle sorunun iç içe
geçtiği bir dizeyle bitiyordu: "ten bahsi nerede şimdi, goncanın bahsi nerede".
E'nin
59. (Şubat) sayısında Altay Öktem'in "Derin Anlam" şiirinde erotizmle
sarmalanmış gerçeküstücü bir yaklaşım görülüyordu. Gerçi neyin gerçek neyin
gerçeküstü olduğunun iyice birbirine karıştığı çağımızda şiirde imgeyi ele
alırken "gerçeküstücülük"ten söz etmek ne derece doğrudur bilinmez ama Öktem'in
bu şiirindeki imgelerin böyle bir yönü olduğunu da belirtmek gerekiyor: "bir
ağacın altında sevişmişiz, sonra ağaç / kalkıp gitmiş yanımızdan, göğüs
uçlarından / bir dal kalkmış senin, dudaklarında bir yaprak kımıldamış". Doğan
Ergül'ün "Dağın Kalbi" şiiri sezgi gücü yüksek bir şairle karşı karşıya
olduğumuzu haber veriyordu. Doğayı doğa olarak değil, insanın zihnindeki biçim
olarak görüyor Ergül: "dağlar / gökyüzünde bir boşluğu doldurur / ve su / yerle
gök arasında bir yerdedir / şekil bundan doğmuştur".
60. (Mart) sayıda Yusuf
Alper beyitlerle kurduğu "Şimdi Ne Var"da "Gecede derin yağmur iniyorken kalbine
/ İçimde bir öpüşün büyüyen yalnızlığı" diyerek derin duyarlığının izlerini
yansıtıyordu. İçinde ağıtlardan başka bir şeyi olmayan / kalmayan yalnız insanın
hayata ilişkin pişmanlığı şiirdeki temel duygu olarak dikkati çekiyordu. Osman
Olmuş'un "Bir Hançere Saplanan İki Kardeş" şiiri söyleyişiyle, imgeleriyle,
kurgusu ve görünür özellikleriyle şairin özgün sesini duyuran bir şiirdi. Kısa
kısa cümlelerle ve/fakat uzunca dizelerle oluşturuyor şiirini Olmuş. Noktalama
işaretlerini bilinen görevlerinin dışına taşırıyor ve böylelikle işaretlerle de
çağrışımlar yaratıyor. Hayatla birebir ilişkinin yanında çevre-olayların şairde
karşılığını bulması bu şiirin temel özelliklerinden: "hiçbir baba böylesine ince
ve upuzun bir yalnızlık bırakmamıştır çocuklarına: ölünce! / boşluk ve ötesi:
hiç bu kadar anlam kazanmamıştır! iki kardeş: babadan dul kalınca!" Ercan
Yılmaz, "Sayıların Zamiri Yok" şiirinde şöyle diyor: "tenden ince bir zar korur
/ yokluğun matrisini, uzun süredir / yarıçapı akşam olan / bir gül içinde,
'kavs-i mutalsam'". Bu şiirde sözü edilen "yarıçap" ve "kavs-i mutalsam" bir
arada düşünüldüğünde evrende doğal olarak bulunan geometrinin yorumu akla
geliyor. Fazla zihinsel olmadığı yerlerde poetik estetiği yakalayabilen bu şiir
fizik-metafizik örtüşmesi olarak okunabilir.
61. (Nisan) sayıda İrfan
Yıldız'ın "Taş Yorumu" son yıllarda pek çok şair tarafından kitap izleği olarak
seçilen fakat genelde madde ve değer boyutunda bırakılan "taş"a yeni bir yorum
getiriyor ve taşı derinleştiriyordu: "yıldız olabilsen / kalabilsen taş /
rüzgâra karşı koyabilsen / olabilsen taş".
62. (Mayıs) sayıda Haydar
Ergülen'in geçen yıllarda yayımladığı "İdiller Gazeli"nden sonra kaleme aldığı
yeni bir gazel olarak okur önüne çıkan "Ayrılıklar Gazeli" şairin bilinen sesini
sürdüren iyi bir şiirdi. Osman Çakmakçı'nın "Köryazı" şiiri doğanın
ayrıntılarını gizli bir sorguyla şiirleştirmesinin örneği gibiydi: "Kırılıyor
bir yerde dal / Çiğneniyor her yerde toprak / Esiyor bir yerde rüzgâr / Akmıyor
her yerde deniz".
63. (Haziran) sayıda Neşe
Yaşın'ın "Rüzgâr Kanatlar" şiiri "seni içimin ülkesinde buldum / uzak sisli bir
aşk şehrinde" diyen bir inceliği ve "Sen / Şiir şekeri / Mımmmm" sıradanlığını
bir arada sunan parçalardan oluşuyordu. Fatma N. "Nereye" başlıklı şiiriyle dil
içinde yeni bir dil yaratmanın heyecanında göründü: "ittiyse kim bu terminal
kapısı / ardında şehir bir gömme dolap". Kenan Sarıalioğlu'nun bu sayıdaki "Kara
Zaman Parçaları" şiiri de Neşe Yaşın'ınki gibi parçalardan oluşuyordu.
Dörtlüklerle oluşturulan parçalardan biri: "Yalnız bir hayal görünür yiter /
Kurumuş incir ağaçlarında / Zamanın eli gezinir şimdi / Babamın uzayan
saçlarında".
64. (Temmuz) sayıda Yavuz
Özdem'in "Zeytin Yerden Toplanır"ı tufandan sonra çekilen suların sesini
duyuruyor, gümüş hayallerin rengini yansıtıyordu. Özcan Erdoğan'ın "Yazıt" şiiri
önceki şiirlerindeki şiirsel gerçekçiliğin bu kez daha bir yalın gerçekçilik
eksenine evrildiğini düşündürdü. Çağdaş bencilliğe itiraz olarak okunabilecek
şiirden birkaç dize: "ölülerini çoğaltan çağ / peygamberleri birbirine diken /
ne var ne yoksa / herkes kendinde kutsar".
65. (Ağustos) sayıda Mehmet
Altun'un "Aşktan ve Doğu(m)dandır"ı şairin kararsızlığından çıkmış iyi bir
şiirdi; ama böyle başarılar genellikle tek şiirliktir. Dilemma tek tek iyi
şiirlerin yazılmasına zemin hazırlayabilir ama bütünlüklü bir poetika yaratmaya
engeldir. Altun'a sonraki metinlerinde çizgiyi diri tutması gibi bir görev
yükleyen güzel şiirden birkaç dize: "İki nehirde yüzdüm, / İki çeşme, iki göz
gibi aktı bana / İki dil tuttu beni, iki mendil oyası, iki meyve çiçeği..."
Edebiyat ve Eleştiri'nin
73. (Ocak-Şubat) sayısında Enis Akın babasına ithaf ettiği "Gül Kırmızısını
Seçiyorum Uyanmak İçin" şiirinde hayatın içinden devşirilmiş imgelerle söz
alıyor, günlük yaşamdaki alışkanlıkları, hafta sonlarını, kimselere yaklaşamama
duygusunu ve incelikli noktaları yakalarken bir yandan da çıplak bir acıyla
deviniyordu: "Şu adam akşamları yorgunluğunu getirir eve / Sandalyeye asar".
Özellikle Edebiyat ve Eleştiri dergisinde yayımladığı lirizmle
gerçekçiliğin iç içe geçiştiği, yaşamdaki yapaylıkları, insan olmanın hallerini
dile getirdiği uzun soluklu şiirleriyle hatırlanan Ergin Yıldızoğlu "Hep Öyle
Kaldı" şiirinde "mola yerlerinde otobüsten inerken yakalarını kaldıran
yolcular"dan, "alçak sesle konuşulan cam ve formika restoranlardan" söz ediyor
ve esas dikkatini bir film kamerasının dar açısı gibi bir yalnıza
yoğunlaştırıyordu: "Ama bir adam hep dışarıda kalır / Sigarasıyla, geceyle ve
beyazlıkla". Betül Tarıman'ın "Küçük Şeyler"i, anne, baba ve çocuk üçgeninin
köşelerinde gerilim içinde gidip gelen ve "kesilmiş saçın bıraktığı telaş"ın
izini süren bir şiirdi. Oğuz Özdem, "Kimlere Sorsam Kentin Sesini" şiirinde bir
kentin içinde "nasıl dolaşılacağını" sorguluyor, doğanın kişideki derin
izlerinden kurtulamayan bireyi söyletiyordu. Kenti adeta daraltılmış bir doğa
parçası gibi görmek isteyen, fakat bunun olmazlığının farkına varan bireyin
soruları "renk ve biçimin birbirini tamamladığı" kente dağılıyordu.
Ömer Şişman, "Sanırım
Alınganlığımı Anlamazlıktan Geliyorsun"da yer yer anlam açıklığıyla yer yer de
dil içinde yaratmaya çalıştığı kırılmaların neden olduğu kapalılıkla yürüyordu.
Aynı şiirde hem "babilli bir saatçiyi doğmak / önlenemez bir kahvaltı sonrası"
gibi söyleyişte aykırılığın izini süren hem de "dinle artık ama unutma / bir
şirketler topluluğusun sen" gibi bölümlerin bulunması poetik bir krize mi yoksa
hayatın içindeki uyuşmazlıklara mı işaret ediyor; şiirle ilgili soru işareti...
Ömer Şişman aynı derginin 75. sayısında yayımlanan "İlginçliğini Kaybeden Biri"
şiirinde gramatikal oyunları fazlaca öne çıkarıyor görünse de, kanımca Heves'te
yayımladığı avangardist metinlerden daha iyi bir noktada görünüyordu.
Edebiyat ve Eleştiri'nin bir sonraki sayısında Ömer Şişman'ın başka bir
şiirini ("Satılık Ev") çözümlemeyi deneyen Enis Akın'ın dediği gibi Ö. Şişman
"kendini bize dayatmaya çalışan bir dilbilgisiyle" yazıyor. Şiirin
dilbilgisinden ve dayatmadan, ikisini birleştirerek söyleyecek olursak
dilbilgisel dayatmadan zarar gördüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yalnızca
Ö. Şişman'ın metinleri için değil, aynı biçemle yazan başka şairlerde de dikkat
edilmesi gereken bir durum. Yaratıcı yetenek böylesi oyunlarla heba edilirse
geriye şiir kalıp kalmayacağı sorusu gündemden düşmeyecektir. Aynı sayıda Ulaş
Nikbay'ın "Antikacılar Kronolojisi" ilk kitabındaki şiirlere göre daha hırçın,
daha farklı bir söyleyişe yaslanması bakımından dikkat çekici bir şiir oldu
benim için. "Siyah susuşum vardı henüz hiçbir kefen ölmüşlüğüm" dizesi bu
farklılığı fark etmede ipucu olabilir.
Derginin 74. (Mart-Nisan)
sayısında Hidayet Karakuş'un "Volkandağ"ı gerçeğin imgeler içerisinden dile
getirilişine iyi bir örnekti ama"gibi"li benzetmelerin biçemi zedelediğini de
belirtmemiz gerekiyor. Yeni çağın ürpertisini duyurmada başarılı olduğu
söylenebilecek şiirden bir dize: "biz gidiyoruz içimizi yakan çağ gidiyor".
Betül Dünder Bilsel'in "Jin"i çağın soğukluğunu "göğsümde yüzyılın ayak izi, o
soğuk damga!" diyerek vurgulayan, bunu yaparken de çağın onayladığı görüntülere,
gürültülere dikkat çeken bir şiirdi. "sesler duydum, sözden kovulmuş sesler"
diyerek "anlamsız sesler korosu"na işaret ediyor, yer yer kesik ifadelerle
kurulan şiirde "yazılan her kâğıt gibi" anlamda yoğunlaşma seziliyordu. Betül
Dünder, Edebiyat ve Eleştiri'nin 76. sayısında "Trenlerin Ardından Koşan
Yalnız Köpekler ve Kadınlardır" şiirinde ise "mevsimleri kapatıp giderken
kuşlar" inceliğinde gezinerek "konuk olunmaz bir evin / en sarı odasında buldum
acı denen nesneyi" itirafıyla hayat-acı-aşk noktalarını şiir çizgileriyle
birleştiriyordu.
75. (Mayıs-Haziran) sayıda
Kadir Aydemir, "Tuzak"la yer aldı: "Yüzünün uçurumuna indim / Acı ötüşüyle
ayrılık vakti / Ölü bir kuşun" diyen Aydemir bu şiirde doğa ile insanın seslerde
buluşmasını ve insanın payına düşen acıyı dile getiriyordu. Müslim Çelik'in
"Kardaş"ı, "kardaş 'senli benli buğday çocuk' / üç tarafı denizlerle çevrili
ülkemde / bahar fışkırıyor hasret içtim / cepleri yıldız parçaları dolu çocuk"
dizeleriyle hayata ilişkin umudu, umutsuzluğa karşı çıkararak vurguluyordu.
76. (Temmuz-Ağustos)
sayıda Nihat Ateş "Mutfağımda Sarkıtlar"da soğuk yalnızlığı, yalnızlığın
soğukluğunu duyumsatıyordu: "'Kış bitti.' / Bütün mevsim / Çatlak kemiklerimden
sızdı rüzgâr". Kısa kısa cümlelerle öyküleme tekniğinin yanı sıra imgeselliği de
ihmal etmeyen bir yaklaşımı vardı Ateş'in; hatta denebilir ki küçük öykü
cümlelerinde bile bir imgesellik seziliyordu. Cafer Keklikçi'nin "Herkes
İyi"sine eğilirken öncelikle söyleyiş bakımından İsmet Özel'in belirgin
etkisinden söz etmek gerekiyor. Bununla birlikte Keklikçi'nin dize aralarında
kendine özgü bir sesin kapılarını aralama cesaretine sahip olduğu seziliyordu:
"bir hesap edelim: ne kadar kin tutulur meselâ şubatın onunda / ama önce ben
biraz hepinizi seviyorum". Yer yer ironik yer yer de bilgece ifadelerle kurulan
şiirde Keklikçi, lirik bir itiraz sesi taşıyordu.
77. (Eylül-Ekim) sayıda
Cihan Oğuz, "O Sessiz Efsane"yle uzun soluklu şiirin örneklerinden birini
veriyordu. Oğuz, "O Sessiz Efsane"de hayatla savaşırken canı acıyan şiir
öznesinin hırçınlığını, "kirpiklerinde yorgun bir efsanenin tozu dumanı"yla
yaşayanı anlatıyordu. Orhan Tüleylioğlu'nun "Gölgenin Yavaşlığı" şiirini hiç
tereddüt etmeden, yılın iyi şiirleri arasında sayabilirim. "zamanın vaatlerle
dolu / yasasına uydum" dizeleriyle başlayan şiirde "çantasını dalgalarla
doldurmuş bir kadın", "gölgenin yavaşlığı ürkütücüydü" gibi çarpıcı dizelerin
altını çizmiştim yıl içinde dergiyi okurken.
78. (Kasım-Aralık) sayıda
Ahmet Özer'in "Geceyi Geçerken" şiiri dikkatimizi çekti. Ahmet Özer, yıl içinde
iyi şiirler yayımlayan şairlerdendi. Bu şiirde zamanı "günlerden uzun yolculuk"
biçiminde tanımlayan şair "yenilgiyle tanışan bedenleri, bütün masalların
kahramanı olan elleri" anlatırken yer yer Dağlarca'nın ilk kitabındaki şiirlerin
söyleyişiyle ve imgesel dünyasıyla buluşuyor ama kendi dünyasının izdüşümlerini
de içtenlikle dile getiriyordu. Hüseyin Peker, "Savaş Baltası"nda "çaydanlık
gibi fokurdayan" bir dille savaş alanlarından farksız sokakları, düş
kırıklıklarını, hatalı sistemleri anlatırken derin bir umutsuzluğun, yitirişin
içinden konuşuyordu. Aydın Şimşek, "Senin gizli gizli azalttığın / Benim açık
açık çoğalttığım" dizelerinin tekrarıyla belli bir ritmi yakaladığı "Küçük
Otların Sesi" şiirinde en ince yerinden kopan zamanın içindeki şehir ve doğa
yorumlarını dile getiriyordu. Önder Otçu'nun "Ece" şiiri ilk bakışta yalın gibi
görünen ama belli bir ustalığa dayandığından, çabasız olarak kullanılan
yalınlığın sığlığından uzak bir şiirdi. Bilinçaltındaki, dünyadaki, evdeki
gizliliklerin peşine düşen şair, "geçmişte bir şey var / onu tarih gizliyor"
diyordu.
Eski'de
yıl içinde daha çok Kemal Gündüzalp, Afşar Timuçin, Timuçin Özyürekli, Ertan
Yılmaz, Atila Er, Şakir Özüdoğru, İbrahim Tığ gibi imzaların şiirleri yer aldı.
Son sayısına ulaşamadığımız derginin 27. (Ocak) sayısında yayımlanan, Afşar
Timuçin'in "Bir Çizgi Boyunca"sı unutulanlara bakmanın, zaman ve hayat içindeki
yorgunluğun, "sessiz ağır tedirgin değişmeler"in şiiri olarak ele alınabilir.
Yavuz Özdem "Yer Gece Dinlenir"de seslerin ve renklerin arasından süzülen zamana
dokunuyor, "ışıklara bakar gibi" geceye bakarak hayatın birbirine zıt
taraflarını bir arada yorumluyordu: "Gece / Terk etmeme tarafı hayatın / Kara
dökülen gül / Şehveti evcilliğimizin / Döl tarafından süt tarafına". Kemal
Gündüzalp "Elma(nın) Şiiri"nde "susamış bir ömür"le yazıyor, "bilici" tavrına
biraz yakın durmayı deniyor ama uzun dizelere yaslanan şiirde aksayan
söyleyişlere kapılmaktan kurtulamıyordu. Yanı sıra, özel adların çokluğu şiire
didaktik bir hava veriyordu. Gündüzalp, şiire bağlanmış bir umutla yürüyordu:
"Betim bereketim de yok, kurak topraklarda yılkıya bırakılmış bir kısrak / hangi
ırmakları geçmem gerekiyor bu uyuz atlarla? Şiire durakaldım!"
Özkan Mert "Devrik Yaz
Kasabalarının..." başlıklı dört bölümlük uzun şiirinde her şeyi bilen ama hiçbir
şeyi bilmezmiş gibi davranan, zamanları birbirine karıştıran, eksik olanın ve
hiç tamamlanamayacak olanın peşine düşen bir şair olarak çıkıyordu okur
karşısına; aşkın insanı götürdüğü yer, bu şiirin ilgi alanları arasındaydı:
"Kırlangıçların uçuşuna karışıp / gizleyebilirdim elbet kendimi / Yaşadığımı
gösteren sabah kahvaltılarıyla / özür dileyebilirdim sizden! Ama nasıl / özür
dilenebilir dünyadan?..." Özkan Mert, derginin sonraki sayılarında yayımladığı
"Pazartesi Günleri..." şiirinde de öznelliğin içinden hayata, dünyaya ilişkin
sorgulamalar gerçekleştiriyordu. Oğuz Özdem "Yıldız Avı" şiirinde "Boşluyorum
çocukluğu silindi çember / büyü gibi dağıldı en itaatkâr halim" diyerek geçen
zamanı anlamaya kapılar aralıyor, bir yandan görünmekten korkmuyor, öte yandansa
"asabi ıssızlıklar"ını hatırlamanın tedirginliğini sözcükler arasına gizliyordu.
30. (Nisan) sayıda Melih
Elhan "Sır Dökülecek"te yer yar naif yer yer sert bir söyleyişle, aynalarla
konuşacak kadar yalnız halini dile getiriyor, içindeki ıssızlığı sözcüklere
bulaştırıyordu: "buğulu camlara çizilen / acemi resimleri çocukluğun / aynalarla
konuşuyorum / içimde kış ıssızlığı bir otobanın".
32. (Haziran) sayıda İhsan
Topçu "Tükeniş"te zamanın zehriyle zehirlenmiş bir ruhun kuytuluklarda yitişini
anlatıyor, her şeyin darmadağın ve paramparça oluşuna içleniyor, acılarını ev
içlerinden "bir ölüyü defneder gibi" kaldırıyordu.
Evrensel Kültür
dergisi çok olmasa da her sayıda şiire yer verdi. Selma Ağabeyoğlu ve Salih
Bolat bu dergide şiirleriyle dikkat çeken isimlerdi. 145. (Ocak) sayıda S.
Bolat'ın sonradan yayımladığı kitabına da adını veren "Açılmış Kanat" şiiri yer
alıyordu. Bu şiirde Bolat "vurulmuş bir askerin miğferinde biriken yağmur"un
cevap veremeyeceği sorular üretiyor, "rüzgâra direnen dal"ın direncine omuz
veriyordu.
Geceyazısı'nın
4. (Ocak) sayısında Güven Turan "Midi'de Bir Öğle Öncesi" şiirinde dingin sesini
sürdürüyor ve yabancı bir coğrafyada başıboş olmanın, zamanın ağır ağır
ilerleyişinin farkına varmanın tadını duyumsatıyordu: "Başıboşluğun tadını
çıkartıyorsun / Yavaş yavaş güze geçen / Bol ağaçlı bir parkta". Gültekin Emre
"Biraz Bekleyin"de dünyanın kirlenmesi, yaşam alanlarının darlaşması, taş
yığınlarının soğukluğu karşısındaki duygularını aktarıyordu. "İpini koparanın
bir yerlere gittiği" yaşam anlayışından rahatsız olma duygusu seziliyordu
şiirde: "Düşü bırak yalıçapkını, hayat gitti elden / Boz, boş topraklarımızla da
kimse çocukluğunu / Yaşamak istemiyor çünkü her yer yangın yeri". Hüseyin Ferhad
"Arabia Deserta" şiirinde "cemi cümlenin" yakından ilgilenmesi zorunlu tarihi
anlamak için şiir içinden ipuçları sunuyor, otağlara yıkılan yıldızları
topluyor, kişneyen kısrakların hırçınlığını yeni zamanlara taşıyor, yüzünü ufka,
ruhunu Aşk'a dönen bir şair olarak konuşuyordu: "Sen ki bir dişi kurtsundur /
çöl yasasına göre, / yıldıza dönüşür ruhun / öldürüldüğün ilk gece".
5. (Haziran) sayıda Ali
Teoman "Zamanın Kanı" şiirinde yazma eylemiyle ve intihar arasında paralellik
kuruyor ve mürekkep-kan eşleştirmesi bağlamında intihar ânının ağır duygusunu
aktarıyordu: "İşte çelik uçlu kalem, suçortağı / faili meçhul cinayetlerimin.
Kalemimin ucundan ak / kâğıdın böğrüne sızan, onu delen, yırtan, tek ve yalın /
bir devinimde bizi birleştiren ve ayıran yoz mürekkep / işte: Açtığım
damarlarımdan ağır ağır akan bu kıvamlı kapkara kan?" Şiirin bu kısmında Beşir
Fuat'ın, intiharı sırasında yazıp bıraktığı metni hatırlamak şiiri anlamak için
iyi bir zemin hazırlayabilir. Şairin, derginin 6. (Aralık) sayısında yayımlanan
"Cam Kırıkları, Delta, Sis" başlıklı şiirlerinin de etkileyici lirik bir ses
verdiğini belirtmeliyiz. 6. (Aralık) sayıda İlhan Berk "Dünyayı değiştirmez
sözcükler / Ama bir ucundan tutarlar" diyerek şiirin hayat içerisindeki
işlevselliğini özlü bir biçimde aktarıyordu.
Birkaç sayısı hariç
tutulursa, sayıca çok olmasa da yıl içinde şiire yer veren
Gösteri'nin
255. (Ocak) sayısında Arife Kalender'in "Kendimi Başkasına Erteledim"i hayatı
ışığa soran bir şairin duyarlılığını yansıtması bakımından anlamlıydı. 257.
(Mart) sayıda Seyhan Erözçelik'in depremi "Dünya taştı, insanlar gömüldü"
biçiminde tasvir eden "Deprem" şiiri, enderemiroğlu'nun ışıkla çoğalan gölge
oyunlarına temas ederek denizi ilk kez gören gözün şaşkınlığını kâğıda düşürdüğü
"Duvar Sınır Su ve Hızar"ı, Yılmaz Arslan'ın "artık upuzun bir ayrılık çıkar bu
şiirden" diyen "Tanık"ı, Aydın Afacan'ın mitolojik çağrışımlar yüklenen ve
"yitik peri, gitgide sararan zaman, / keşfedebilir mi seni başka sularda?.."
diyen "Nilüfer"i dikkat çekti.
260. (Temmuz) sayıda İsmail
Uyaroğlu'nun "Lütfen Öldürün Beni" şiiri "sütü bozuk bir iblisin" dilinden
acının, paylaşamama geriliminin ağır yükünü yansıtıyordu. 265. (Aralık) sayıda
Kubilay Köseoğlu'nun "Şiirsiz"i sevgisizliğe farklı bir bakışla sayfalara
düşüyordu: "Bunca tekrarı basit sözlerin / Bunca aşk şarkısı; ucuz, çelişik /
Kimsenin kendisini sevmemesinden." Ahmet Necdet'in sonnet nazım biçimiyle
yazdığı "Yokluğunla Çoğalarak" şiiri "Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren"
bir şairin duyuşunu yansıtıyordu. Osman Olmuş'un "Terbiyesiz Anafor"u herkesin
varmak istediği yere kendisinin varmasının gerekliliğine işaret ediyor,
"nerdeysem zaten hep ordayım!" diyordu.
Güzel Yazılar'ın
25. (Ocak-Şubat) sayısında Ahmet Özer'in "Hayat Paramparça" şiiri imge
derinliğiyle, "penceremizin önünde yangın çıkaran trampetler"e ve "yağmurun
sesiyle yıkanan günlere" dikkat çekmesiyle önemliydi. Daha önce başka şiirlerine
değinirken de söz etmiştim: Ahmet Özer geçen yıl iyi şiirler yayımladı
gerçekten, yayımladığı bütün şiirler genel çizginin üstündeydi. Bir sonraki (26,
Mart-Nisan) sayıda Melisa Gürpınar'ın "Yalan ile Gerçek" şiiri "saçlarına
dolaşan paslı çark"tan haberdar bir şairin hayatı anlama bilgeliğinin izlerini
taşıyordu.
Bütün sayılarında hem de
çok sayıda şiire yer veren Hayal’de
ortalamayı zorlayan şiirlerin sayısı ne yazık ki pek fazla değildi. Hele de
Ayşenur Yazıcı gibi popüler şiir yazıcılarının Hayal'de sayfa bulması
olumsuz bir görünüm yarattı dergi adına. Bununla birlikte bazı sayılarda dikkate
değer şiirlerin yer aldığını belirmemiz gerekiyor. Derginin 7-8 numaralı
(Nisan-Mayıs) sayısında Turgay Uçeren'in "Gül ile Kadın" şiiri çağrışımlara
açıklığıyla, tamamlanmamışlığı şiir adına kazanca dönüştüren yaklaşımıyla
önemliydi: "Bayım, / size bir sır vereyim... / iyi dinleyin / kadınla gül baş
başa kaldığında..." 9-10 numaralı (Haziran-Temmuz) sayısında A. Ertan
Mısırlı'nın "Sürgünüm" şiirinde aşk yorumunda Cemal Süreya ile buluşmalar ilgi
çekiciydi. Aynur Dursun'un "Dört Vuruşla Yansıma"sı farklı bir sesi duyuruyordu.
Aynı sayıda Ayten Mutlu'nun "Yılan Islıkları" şiiri, kendi şiirinde ustalığa
ermiş bir imzanın bilinmeyenlere açılan kapılar ardına işaret edişini belirliyor
ve "intiharları bölüşenlerin yalnızlığını" vurguluyordu.
Altı sayısında şiir
yayımlayan Hayvan'ın
23. (Nisan) sayısında ustaların yetkin şiirleri vardı: Arif Damar'ın "Git Gel",
Güngör Tekçe'nin "Gökyüzü", küçük İskender'in "Patlak Lastik" başlıklı
şiirleri... Aynı sayıda Onur Caymaz'ın "11 Fen A" şiiri coşkulu bir yüreğin
geçmişten izdüşümlerini etkileyici bir hüzün diliyle yansıtıyordu. 27. (Ağustos)
sayıda Ece Ayhan'ın "ama zihninin atlaslarını olabildiğince açacaksın, /
-akarsular dökülür diye düşünmeyeceksin, / kimi eleştirmenler gibi" diyen
lirik-ironik şiiri yeniden yeniden okunmayı hak ediyordu.
Hece,
yıl içinde çok sayıda şiir yayımlayan dergiler arasında göründü. Derginin hemen
her sayısında en başta Cahit Koytak ve Hüseyin Atlansoy'un şiirlerinin yer
aldığına dikkat çekmek isteriz. 86. (Şubat) sayıda Cahit Koytak "Şiirin
Gömülüşü"nde metafizik ilgiyle, masalsılıkla şekillenen kartpostalımsı
görüntüler sunuyordu: "İşte bölük bölük melekler / Köpeklerin çektiği kızaklara
binmişler / Yamaçtan aşağı iniyorlar; / İpekli kefenlere sarıp / Göğe kaldırmak
için Ofelya'yı". Atakan Yavuz "Bulantı"da "gökyüzünü koyduğu yerde bulamama
korkusu"yla "havada çarpışan iki kırlangıç arasından" şiiri gören bir şair
olarak çıkıyordu karşımıza. Necatigil'le İsmet Özel arasında imgesel gerilim
taşıyan bir şiiri var Atakan Yavuz'un: "Hangi ilençli el ovaladı benim lambamı /
hangi lirik özne / ki kaçak kat gibi duruyorum üstünde / yağmurdan ödünç bir
elbise".
87. (Mart) sayıda Hayriye
Ünal "Otel"de Edip Cansever'in Tragedyalar'ını hatırlatan bir duyarlık
yakalıyor; ne var ki şiirin başlarında fazlaca özel ad kullanılması yorumun
kapanmasına yol açıyordu. "Gecenin sonunu gören gözlerim vardı" diyen bir şair
Hayriye Ünal ve onun yazdıklarını yeni epik ekseninde değerlendirmek ve
insanın zaferlerini değil yenilgilerini söz konusu ettiğini söylemek yanlış
olmaz kanısındayız. H. Ünal, derginin 94. (Ekim) sayısındaki "Evden Bozma Bir
Pansiyon" şiiriyle de dikkatimizi çekti. Hem kendisiyle hem de başkalarıyla
söyleşme, "uygarlığın şapka çıkardığı yere odaklanma", "geçici olanın
güzelliğini duyumsa(t)ma" bu şiirin anlam katmanlarının arasını dolduran
taraflardı: "Kenarda kalmış her şey bana bir hısım / Kenarda örümcek ağı ve
süprüntü / Kenarda biçimsiz ve eski püskü / Kenarda miskin mi miskin bir
rahatlık buluyorum".
88. (Nisan) sayıda İhsan
Deniz'in "Dikkat... Kompliman!"ında her şeyin bir eksik yanının olduğu, insan
yaşamının kısalığı, dünyada oluşun gereksizliği ve hiçlik duyumsanıyordu.
Deniz'in bilinen dize yapısının şiirin söyleyişinde yarattığı kırıklığın bu
içeriğe denk düştüğü görülüyordu: "Kalbinizin yaprağından / çıkarmayın bu gül
mevsiminin / serinliğini. Sesinizdeki iyiliği / affedin. Dikkatinizin hükmüne
boyun / eğmeyin bir daha.. Nasıl olsa keyfiniz / yok, renginiz eksik, dünyaya
dair / umutlarınızın ömrü kısa.." Hemen ardındaki şiir Haydar Ergülen'e aitti:
"İnsan Kısadır!" Eğer burada bir editörlük cinliği yoksa, içerik
bakımından birbirinin izini süren iki şiirin arka arkaya yer alması iyi denk
gelmişti denebilir. İnsanın (ve tabii aşkın da...) ağaçtan, ikindiden, kardan,
yağmurdan kısalığını anlayan bir şairin dizeleri: "Babaannem derdi ki / 'İnsan
kısadır oğlum / ve bilmezden gelir kısalığını, bilseydi / yarışmazdı yollarla,
göğe evler yükseltmezdi!'"
89. (Mayıs) sayıda Hüseyin
Atlansoy "Yeğnik Âsâ Dar Geçit..." şiirinde "Şair neden yalan söyler?" sorusunun
yanıtını verirken şairin pek çok kimlikle yeryüzünde ömür sürdüğünü ifade
ediyordu: "Yanlışlıkla iki kez / Kaydetmişler dünyaya beni / Bundandır yalan /
Söylediklerimin hepsi."
Hece'nin
sıkı şairlerinden Selim Erdoğan "Yeniden" şiirinde annesini yitirmiş olmanın
acısını, onu hatırlatan her ayrıntıda derinleşerek aktarıyordu: "Yolcuyum,
yağmur tanelerine yaslanarak yakınlaşan bir şehrin / Işıklarını gördüğümde
sarılırım boynuna rüzgârın / Hüznümü istesem vermez miydin?" Hayatın derin
macerası, karanlık bilgisi, kanatlarını kaldırarak tipiye direnen bir kırlangıç
inadıyla ve soluk resimlerden açılıp genişleyen bir duyarlıkla yansıtıyordu
Erdoğan. Bu sayıda Abdurrahman Şenel'e ait "İdil Gazeli"nin, taşıdığı
inceliklerle bana Haydar Ergülen'in, önceki yıl hakkında bir çözümleme yazdığım
"İdiller Gazeli"ni hatırlattığını söyleyeyim.
93. (Eylül) sayıda Ayşe
Sevim Günay "Rücu"da hayatı "uçamayan bir kuşun kanatlarına anlam veremeyişi"
olarak görüyor ve hayatla ölümü bir kâğıdın iki yüzü gibi değerlendiriyordu.
Şiirde, anlayan değil ama anlamaya çalışan bir ruhun gerilimi seziliyor: "her
şey sonra da her şey / yavaşlıyor yavaşlamalı yavaşladı / zamana narkoz
veriliyor / dünyanın ilk ağacının gövdesine değiyor elim / ölüm telaşlandırıyor
yaşamı".
94. (Ekim) sayıda İsmail
Kılıçarslan "Hiç Görmedim Ben Seni"de uzun dizelerle soluk alıp vererek,
soluğunu uzatarak konuşmanın heyecanını duyumsatıyordu. "Bir evi olduğunu unutup
canı sıkılan şair"in (şiir-öznesinin) hayat içerisindeki şaşkınlığı, kanıksanmış
davranışlarla alay edişi vardı şiirde. Aşağıya aldığım dizelerin sonuncusunda
şimdi'den geçmiş'e (Barbaros'a...) yapılan örtülü telmihe dikkat çekmek isterim:
"parlak fikir denebilir bulduğum cümlelere, iltifat edebilir bana insanlar /
elimi sıkıp başarılarımın devamını dileyebilir, baş ağrılarım için bir koşu
eczaneye gidebilir / ben denize inerim denize inince kızıllaşır sakallarım bir
muharebe düşüyle". Celal Fedai'nin "Sisin İçinde Kayalar" şiiri günlük hayattan
derinliğe sıçrama kontrastı içerisinde gelişiyor ve düşmanların şefkatiyle
geldiği anlaşılan ölüm, hayatın içine yerleştiriliyordu. Şiirde gerçeküstü
öğelerin sıradan durumlarla biraradalığı, çağrışıma açık ifadelerin
belirleyiciliği söz konusuydu: "Pas yarasının ateşi / içinde misafir sisin; /
tütsüler bitinceye kadar / yenecek keklerimiz olacak". Hece'nin 96.
(Aralık) sayısında yer alan "Eğilip Su İçmek Gibi" şiirinde de yaşamayı "gibi"
olarak görüyor ve hayatın boşluğunu, anlam arayışını dillendiriyordu şair: "ey
ölüm / ey gelin annemiz / bari sen / eğilip topladığın eteklerinde / kirli
çocuklarını yıkar gibi / övme / bizi / al".
95. (Kasım) sayıda Ömer
Erdem "Pişmanlıklarım" şiirinde etkisi geçmeyen pişmanlıklarının izdüşümlerini
kâğıda geçiren, bilinçaltının ayrıntılarını sezişle kavramaya çalışan ve
"aklı(nı) kuyulara salan" bir şair olarak göründü: "geçmez benim pişmanlıklarım
/ geldiğim yer dönülür gölgelik değil / son bir ip kalsa elinde boynuma geçir /
yanılıp onu gül düğümü sayayım". Ahmet Edip Başaran "Dekor" şiirinde "uzun
sıfatlarla uzun dizelerle uzun imgelerle upuzun düşlerle" yazan bir şair
görünümündeydi. Şiirde "göğün altındaki bütün solgun yaraların Türkçe
çocukları"nın ve geniş anlamda "şairin" yeryüzündeki serüvenini damıtıyordu.
Başaran, "kimsenin ölümü iplemediği mutsuz salıncak"tan bakıyordu dünyaya ve
modern yaşamın rahatsız ediciliğini vurguluyordu.
96. (Aralık) sayıda Kenan
Çağan "Gencölüm"de yaşam sarasına tutulmaktansa genç ölümü yeğleyen bir şair
olarak görünüyordu: "kara dullara çoğalan zaaflara / ve ihtiyar şairlere kaldı
dünya".
Heves'in
II. cildinde T. Semra Balcı'nın "Rengârenkler"i boğulmuş lacivertlerini yüzünde
gezdirdiği fırtınalara iç geçirmenin, Ali Özgür Özkarcı'nın "Taş Gölgeler"i
tenhalara kapanan çekingenliğin biriktiği lambanın şiiri olarak okundu.
Cilt III'te Enis Akın'ın
"Taş Taşımıyorum" şiiri sözcükleri-heceleri-harfleri alışılmamış yerlerinden
parçalayıp birleştirerek oluşturulan ilginç söyleyişiyle ve hayatı farklı
algılatışıyla öne çıktı: "taşıyorum / bissürü elim var, kırmızıkurşunkalemler,
bistüri / üstümde hiç durmıycakmış gibi bi yağmur". Ömer Şişman'ın "İpeksi"
şiiri başlığının aksine sert bir söyleyişle sayfalara düşüyor ve iyi çalışılmış
bir metin olarak aşırıbiçimsel oyunlardan uzak olmanın olgunluğunu taşıyordu:
"çocukkulakları hışırdıyor çatı katta / birkaç teori ve pervazlarda üzüntü veren
reçine / boşluklarından yapılıyor bu bütün apartmanlar / hatırlamaktan
insanlar, biliyorum." Zeynep Köylü'nün "İlk Ağacı Öperek" şiiri (s)imgelerle
dönüştürülen bir erotizmi ve yanılgıların insanı suskunlaştırmasını
yansıtıyordu: "çıplaklığıma değdin ürkmüştü tarla kuşu / bir bıçakla inceldim
yaklaşıyordu zaman". Vural Bahadır Bayrıl'ın "Elmas Sıkıntı"sı arzuların
tekinsiz aralığında kımıldananların ne olduğunu sormanın ve "hâlesi çoktan
yitmiş bir asrın ruhtaki çırpınışını"n şiiriydi, denebilir.
Derginin IV. cildinde Ulaş
Yiğiter eşiklerdeki uğultuyu ve gerilen bir yalnızlıkta çekilen bir tetiği
seslendirdiği "Kalanın Anlattığı"yla, Polat Onat eski bir rıhtımın sustuğu
denize doğru kapanan göğe uzandığı "Y-4950" ile, Mehmet Hameş narlı bahçeye
yüzünü seren ve baston etrafında yalpalayan bir babanın hapsolduğu kederi
aktardığı "Baston"la, Mehmet Öztek ormanın gövdeye ziyaretlerini ve birbirine
arızalarıyla geçenlerin arayışını dillendirdiği "Ağ'a Mektup"la yer aldı.
Cilt V'te ilgi çekici
şiirlerden biri Burak Acar'ın "Ya da"sıydı. Birbiri ardına sıraladığı günlük
yaşam ayrıntılarını şiirleştiren Acar bu şiirde bir yandan hayatın ve dünyanın
karmaşasını dillendiriyor, bir yandan da yeryüzünde varolan her şeyin birbirini
tamamladığını, birbirini var ettiğini belirliyordu: "kirli eller, mülâkatlar,
kürsüler / kılçık kaçmış beyinler, dershane kitapları", "bomba transferler,
bedava ekler, dörtköşe yazarları" "çizgiyi geçen toplar, en az iki metre
ofsaytlar, yanlış kartlar" ve bütün bu yığmaların asıl anlamını açıklayan son
iki dize: "ahh şu çok sesli gökkubbede / bir gök bırakabilsem". Ali Özgür
Özkarcı'nın "Abdal ve Ben"i kendini zamanın hiçbir yerine yerleştiremeyen bir
gezgin ruhun soluk alışlarını duyuruyordu: "çok sonraları bir abdalı /
istasyonlarda indirebilirdim evet / ama kendime nasıl alışacaktım..." Ali
Selçuk'un bir tren yolculuğunu anlatan kısa ama derinlikli çağrışımlara sahip
şiiri "Yol"un son dizesi: "hâlâ pencereden rüzgâra sarkar bir çocuk". Ercan
Yılmaz'ın "Bir Melek Üçgeninde Yokluk Zamirleri" metafizik eğilimlerin dizeler
arasına gizli bağlantı ağları ördüğü bir şiirdi: "insanın kendi hiçine açısı...
/ akort edilebilir bir yalnızlıktır".
Islık'ta
bu yıl daha çok Veysel Erol, Sadık Yaşar, Bülent Keçeli, Murat Üstübal gibi
isimlerin şiirleri vardı. 19. (Ocak-Şubat) sayıda Bülent Keçeli'nin Ücra'daki
şiirlerine göre daha bir anlaşılır sayılabilecek "Düş Artığı" şiiri dikkat
çekiyordu: "çemberimde solgun güneş lekeleri / acısız uçuyorum / sarsılıyor
serinlik sarısı / sıcak yerimden kan akıyor / değişti mi rotalar". Aynı sayıda
Şükrü Sever'in "Taşra İçin İki Ünlem" şiiri Islık'ın 2004'te yayımladığı
iyi şiirler arasındaydı.
Mustafa Köz, Islık'ın
21. (Mayıs-Haziran) sayısında yer alan "Bir Ağacı İlk Adıyla" şiirinde
yalnızlığa yeni tanımlar buluyordu: "biz bu yalnızlığı aldık, çarşılar pazarlar
gezdirdik / örtük kapılarla sıkı sıkıya / sözgelimi bir sandal ölüsüne doluşan
bir tutam gökyüzü / bir bulutun gecikmesi, bir adamın dalgınlığı / bir atın
sürçmesi, sonra vurulması". Aynı sayıda Sadık Yaşar'ın "Eldivenli İskelet"i,
Mehmet Hameş'in "Kayıp Alfabe"si, Serkan Özer'in "Kimsessiz"i yeniden okunmayı
hak eden şiirlerdi.
23. (Eylül-Ekim) sayıda
"aşkın soyunan bir şehir olduğunu" anlamış genç şair Doğan Ergül'ün "burada
sabah akşam donmuş bir denizi taşlıyoruz / taşladıkça taşıyor deniz" dizelerinin
yer aldığı "Bir Şiirin Son Dizesi", Mesut Aşkın'ın "Dağ Adı", Salih Aydemir'in
"çıkılan yolda artık yolun her şeyden önemli olduğunu dillendiren "Aşk
Kışlarında Otuz Beş Gün" şiiri etkileyiciydi.
24. (Kasım-Aralık) sayıda
Kadir Aydemir'in "Haikular"ı dingin doğayla birlikte şairin iç sesini de duyuran
örneklerdi: "Gözlerindeki kıyı: / İz bırakmayan / Kumunda unutuşun yürüdüğü".
Aynı sayıda Arif Erguvan'ın "İskele"si tezatlar içinden oluşturduğu dille öne
çıkıyordu: "ne esnek medeniyettir zaman / ki genişler yollar tükendikçe". Çağdaş
Keçeci'nin "Kuşlardan Sonra"sı bir şehre söylenecek sözlerin tükenişine işaret
etmesiyle, Ahmet Ada'nın epeyce uzun şiiri "Libretto" ise çocukluk saatlerini
bir kenara koyup göğün direklerini yeniden kuran müziğiyle ekleyiciydi.
İmgelem Çocukları'nın
6. (Ocak) sayısında İlhan Kemal, yatay simetrik yapıyı form olarak kullandığı ve
"Ne bildinizdi! Zakkum koklama'k'çin inmiştim şu boylarınıza" dizesiyle
bitirdiği "Zakkum Koklama'k Kıyılarda" başlıklı şiirinde hayata yenilmenin
ezgisini karnaval coşkusuyla dillendirdi.
Arzu K. Ayçiçek, "Bir
Masalda Üç Resim" şiirinde (ki, şiirin başlığında Güven Turan'ın Bir Albümde
Dört Mevsim kitabının adının çağrıştırıldığı söylenebilir) parçalanmışlık,
ayrılık öyküsü anlatıyor. "Kumdan kule yapmışım, dedi kadın / yaşamadım...
yoruldum!" Yer yer "sarı yapraklar, perdeleri savuran yel" gibi klişe izleklere
yer verilmiş olsa da şiirin bütününde dokunaklı bir söyleyiş yakaladığı
söylenebilir şairin.
Derginin yeni dönem alt
başlığıyla çıkan Ekim 2004 sayısında Halim Şafak'ın "Ellerini Buldum Yalnız
Kaldım" şiiri dikkat çekiciydi. "hiçbir şey gizlemiyor insanın yalnızlığını /
rüzgâr çoktan odayı doldurdu" gibi klişe söyleyişlere rastlanmakla birlikte
şiirde hayat gailesinin doğurup beslediği sıkıntının ve bunaltının derinden
derine duyurulduğu söylenebilir.
Aralık-Ocak sayısında ise
Lale Müldür'ün "Kedi Büyük Büyük Baktığı Zaman" başlıklı şiiri 1980'ler
şairlerinden birinin daha nerelerde gezindiğinin işaretlerini vermesi bakımından
önemliydi. 2000'lerin başlarında birkaç iyi temsilcisinin yapıtları istisna
tutulursa giderek tükenen 1980'ler şairlerinin yazma ve yaratma sıkıntısı bu
şiirle bir kez daha günyüzüne çıkmış oldu. Söyleyiş, içerik, imgesellik
açısından pek iyi bir çizgide olmadığı rahatlıkla söylenebilir bu şiirin.
Uzak Fırtına, Buhurumeryem, Kuzey Defterleri gibi kitaplar çıkarmış bir
şairin böyle bir şiir yayımlaması, özellikle de bu şiirdeki "Bacağını yalar
saatlerce / Birşeyden hoşnut kalmamış gibi" dizeleri 1980'ler şiirinin önemli
şairlerinden biri olan Müldür adına hazin bir noktayı işaret ediyordu.
Çok sayıda şiir yayımlayan
İmlasız
"anarşizm" söylemi çerçevesinde genelde hırçın, sert, zaman zaman yapaylığa
düşen zorlama bir argoya dayalı şiirler de yayımladı. Şiir dergisi kimliğini her
sayıda sahiplenmesi ve genelin dışına çıkarak kendine özgü bir söylem önermesi
önemliydi.
5. (Ocak-Şubat) sayıda
Murathan Çarboğa'nın "Hayata Gitmeli"si "kalabalık ve ıssız" kentteki yalnız
bireyin tedirginliğinin, boyuneğişinin, aşktan kaçıp hayata sığınışının, "düşüp
parçalanan gülüşler"ini kâğıda düşürüşünün şiiriydi: "çekip çeviremediğim / bir
aşk bu, / yalnız bir ağaç gibi / toplayıp gölgemi / hayata gitmeli!"
6. (Mart-Nisan) sayıda
Mustafa İbakorkmaz'ın "Kara Sevda"sı şiir dili içerisinden iktidara isyanı
dillendirişiyle dikkat çekiyor, şiiri yenen değil, şiire yenilen bir hırçınlık
seziliyordu dizelerde: "Bir özne olarak isyan ettim / yüklemin iktidarına".
7. (Mayıs-Haziran) sayıda
Halim Şafak'ın "Asi Rüzgâr"ı da derginin ve dergide yayımlanan pek çok şiirin
çizdiği çizgi üzerinde şekilleniyor ve "isyanın kara uğultusu" içerisinden
gelişiyordu. "Hayatın imlasını bozma" arzusuna karşın hep acısını anlatan bir
şair portresi vardı şiirde: "evler hatırlıyorum çarçabuk öldüler / bahçeleri hep
hatıralara açılırdı / ağaçlar çiçekler benim gençliğim / hiç bir şeye benzemedi
/ kalabalığa karıştım sustum itaat ettim". Polat Onat "Çit" başlıklı kısacık
şiirinde görsel imgeler kullanarak çoklu anlamlar yaratıyor, çağrışıma açık
tuhaflıkları işaret ediyordu: "gözlerinde bir sandal yüzüyordu konuşurken /
tuhaftı sonsuzun kapısı".
Derginin Post İmlasız
adıyla çıkan 9. (Kasım-Aralık) sayısında Şakir Özüdoğru "Leke"de bir "hançer
iniltisi" duyuruyor, "bulutlardan sarkan leşler"in çıplak gerçeğini, sıradışı
bir hayatın gerilimini yansıtıyordu: "bilirdim: ayakbağı hayatı. kaçmanın
rövanşında / bile baştan çıkaran melez bir yalnızlık var, notaları". Arif
Madanoğlu’nun "Gençliğin Bütünlemeli"sinde ayrıntılara sahip çıkarak
güzellikleri koruma duygusu hakimdi. Sesinin denge yoksulu dünyaya anlam
olmasını arzulayan şair imgeleri buluşturuyordu: "örgütledim imgeleri vuruşkan
güzel / vuruşkan güzel duyarlıklar gördüm".
Kaşgar'ın
36. (Ocak) sayısında Hüseyin Atlansoy’un "Portreler" şiiri dikkat çekiyordu. Bu
yıl çıkan alelacele hazırlanmış bir yıllıkta Atlansoy'un şiirlerini yalnızca
Hece dergisinde yayımladığı, böylelikle de şiirinin adresinin belli olduğu
gibi temelden yanlış bir iddia ileri sürülmüştü. Hece'de yayımladıkları
kadar Kaşgar'daki şiirleri de Atlansoy'un şiire epeyce ara vermiş olmakla
birlikte adeta yeniden doğduğunu ortaya koyan ürünlerdi. Sözgelimi "Portreler"
şiirini okuduğumda Atlansoy'un izini sürdüğüm 1980'lerden bu yana sanki aradan
hem çok zaman geçmiş hem de hiç zaman geçmemiş gibi hissettim. Sözünü ettiğim
yıllıkta onun için söylenenler sanki şairin "Portreler"indeki "Şu ya da bu
diyebilirler bana utanmadan" dizesini haklı çıkarır gibiydi!
M. Akif Kuruçay "Rüya
Tabirleri" şiiriyle okurda bir rüya hali yaratmayı başarıyordu. Birkaç dize:
"yanan sigaralarımızın cızırtısı / uzun bir sessizlik, üstümüzde ne var ne yok
soymuştu". Enis Batur'un "Pençe Defteri'nden" yayımladığı bölüm Kaşgar'ın
bu sayısının önemli şiirleri arasındaydı. Yanlışlıkların, yetersizliklerin izini
süren dizeler: "Yazıysa yanlış yazılmış, / Sözse besbelli yanlış söylenmiş /
yanlış duyulmuş, / gözse kör: Gecenin dibine baktım, / herkese karanlıkta
görünen / bana erişmedi". Şeref Bilsel, hayatın içinden yazdığı şiirlerden biri
olan "Kalemderi"de: "böyledir / parmağımı kestim / parmağı kesilmiş ben / nemli
kalem, kalemderi / yazdıydım bunları / aralık bitmek üzere / harfler damlayıp
durdu / kederli bir eşikten ten" diyerek varlıkların birbirinin yerine
geçişmesini örnekliyor ve hayatın şiirdeki karşılığını işaret ediyordu. Derginin
sonraki sayısında yer alan "Susayanlar" şiiri de susuzluğa yeni yorumlar
getirmesiyle öne çıkan bir şiirdi. Cevdet Karal'ın "Yorumyoğun" şiiri "rüyamda
birini gördüm / uzanmış, o güzel bahçe... / çocukluğumdaki evin / kapandığı
dönemeçte" dizeleriyle dikkat çekti. Şiir boyunca rüyadan yansıyanlar
bilinçaltının dışavurumu biçiminde devam ediyordu. "Seslerden uzak bir
gölgelikte"n seslenen şair "rüya bir seğirme gibi peşimde / yorumunu bulsam da
yitiriyorum" diyerek şair için aslolanın yorum değil rüya olduğunu
düşündürüyordu.
37-38. (Mayıs-Haziran /
Temmuz-Ağustos) sayıda Ömer Erdem "Geç" şiirinde insanın ölüme yenik düşmesini,
bilgeliğin ölüm karşısındaki aczini vurguluyordu. Karşı-kişi olarak bilgenin
hayat ve ölüm karşısındaki sınırlılığı şiirin ana dokusunu belirliyordu: "ey
çılgın bile olamayan bilge / var aklına yurt bul dil dök / ölüm gölgenden uzun
kara bir çocuk / göreceksin seni bir gün geçecek". Mustafa Atapay'ın "Kuyu"sunda
sezgilere dayalı olarak hayatın bir kuyu olarak değerlendirildiği görülüyordu.
"Eşyanın içindeki gizli gerilimi" hisseden bir şair Atapay: "Lanetlenmiş bir
kuyunun içinde boğuyor seni / aklı kör ve şaşmış bir adam". Şiir Ülkesi'nin
26. (Eylül) sayısında yer alan "Ruh Sözü" şiirinde de şairin benzer bir yaklaşım
içinde olduğu söylenebilir.
Kırklar'ın
6. (Mart-Nisan) sayısında Osman Konuk "Tanınmamak İçin Şair"de "nefretin
ekonomiye etkilerinden", "güçlü bacaklara sahip olmanın güzel nedenlerinden",
"kartvizitin arkasına çarpı atma sanatını öğrenmemenin güzelliği"ndan söz
ediyor, çağın yanılgılarına yenik düşmeyerek insan kalabilmenin erdemini
vurguluyordu. Hüseyin Akın'ın "N'oldum Delisi" belli bir yapıyı gözetmesinin
yanı sıra "saatlerin ansızın değişen ayarı"ndan, "kendini ısmarladığı ucuzluk
tanrısı"ndan, "saçlarını üç numara geriye dağıtmak"tan söz ediyordu. İsmail
Kılıçarslan'ın "Uzak İlahi"si şiirimizde iyiden iyiye yayılmaya başlayan "uzak"
izleğine farklı bir açıdan yaklaşıyor ve "kalıpları, imgeleri, dizeleri
tekrarlayan biri" olarak "korkudan kimseye anlatılamayan öyküler" anlatıyordu.
Ahmet Murat'ın "kış uzaklarında uluyarak tutuşan kurtlar var" dizesi bir
kışsever olarak aklımda kalan bir dize oldu. Mustafa Akar'ın "Lizolün"ü
kurtuluşun imi olmayan bir şairin "gün serinliğinde parslar koşturmasının"
şiiriydi. Ozan Çolakoğlu'nun "Bahçesizlik"i "Yokluk çatıya abanan kar. / Yokluk
eşikten dalan rüzgâr" dizeleriyle dikkati çekti. İbrahim Tenekeci'nin "Mümkün
Mertebe"si şairin giderek belirginleşen hayat ve dil içinden (belki de "hayatın
dili" içinden demek daha doğru olacak) çalışmasının yeni bir örneğiydi: "önce
çocukluk, o çok sesli fotoğraf: / zayıftı o, hep donardı elleri / durgun bu,
kime çekmiş dediler / bu dünyada yabani otlar gibi / gibisi fazla, evet,
yabani... / olsun, desinler".
7. (Mayıs-Haziran) sayıda
Ömer Yalçınova'nın "Ölümün Arkasından Konuşmak"ı aslında "Tüm bir cümle gücünde
/ Dik dik bakan kabartma gözlerinde uzuuun bir ıslık"tı. 8. (Eylül-Ekim) sayıda
Hüseyin Akın'ın "Sen Bilirsin İsmail"i ritmi düşmeyen uzun dizeleriyle ve
"vardır elbet benim de dünden bozma uykularım, ağzımda kekre bir tat", "neyle
toplasam ağzımı sonuç aynı çıkıyor: uzak şarapların yakın tadı" gibi dizelerle
etkileyiciydi.
9. (Kasım-Aralık) sayıda
İbrahim Tenekeci'nin "Üzülmedim Diyemem"i denizin ortasından, suyun uzaklarından
bağırma ve "zor günlerin altına bir sandalye çekme" duygusuyla örülmüştü. İsmail
Kılıçarslan'ın "Yirmibirinci Yüzyılın Dördüncü Yılında Bir Türk Şairi Tarafından
Söylenmiş Uzun Havadır"ı başlığıyla, dize yapısıyla, anlam derinliğiyle
gerçekten de bir uzun havaydı. Şiirden iki dize: "sonra briyantin ve nefesin ilk
kesilmesi bana bir şey oluyor erkek oluyorum bana bir şey", "yalan söylemeyi de
öğrenmeli insan bir davası varsa bırakıp gitmeli kızları afiş asmalı". Ahmet
Murat'ın "Sayılı Dize Çabuk Biter"i ise bunun tersine az sözle çok şey
söylemenin hesabında olan bir şiirdi. Şiirden iki dize: "içimde ilerliyor bir
bulut, bir yudum / bir dize, bir akıl, bir dostluğun andacı". Selma Yıldırım'ın,
beni epeyce etkileyen "Gürbüz Yanaklarında Elmaların" şiirinin son dörtlüğü
şöyleydi: "bu yalnızlık güzellik veriyor bana, bunu biliyorum / sığınırken
çocuklar dingin bir ırmağın boynuna / nergisler açıyorum arka bahçesinde
kalbimin / ya da çoğalıyor yağmur, tozlu ayaklarıyla patikada." Arif Burun'un
aykırı bir söyleyişle kurduğu "Kokuyordu Kızların" şiirinin ilk iki dizesi: "iki
güzel kız her şeyden yakındır birbirine başka şey değildir / umulmadık yerde bir
kız diğerini birden öptü ben bunu gördüm". Alper Gencer "gafletinden kendini yok
etmek üzere olan" bir nehrin diliyle söylediği "Galiz"de "nehrin dehşetli
yalnızlığı"ndan ve nehre vuran kırgın akislerden söz ediyordu.
Kitap-lık
yılın ilk aylarında belli şairlerin az sayıda şiirine yer vermekteyken kadro
değişiminin de etkisiyle son aylarda daha farklı şairlere de sayfalarını açtı ve
yayımladığı şiir sayısını artırdı. Derginin 68. (Ocak) sayısında Mehmet Mümtaz
Tuzcu'nun "Gülizi" şiiri "ciğer sihri, dil göynüğü, nar pıhtısı, deşik sünger"
gibi alışılmamış tamlamalara dayanırken, Soner Demirbaş'ın "Turgut Uyar"ı "işte
o diri bekleyişler içinde yarattın / yüce anlarla anımsanan en geniş cümleyi"
dizeleriyle şaire saygıya yaslanıyordu. Ebubekir Eroğlu'nun "koklanabilen / nice
keskinlik halinde / geliyor şiir" dizeleriyle başlayan "Dere Boyu" anıların
izdüşümleriyle şiiri birleştiriyordu. Eroğlu, 73. (Haziran) sayıda yayımlanan
"Gölge Oyunu"nda ise bu kez çileli bir geceden kalan resimlere bakarken
hissettiklerini dizelere sızdırıyor ve "kararı sen ver / yolculuğa dediysen /
vermişsindir dile gelmeden zaten" diyordu.
69. (Şubat) sayıda Nuri
Demirci'nin "Ham Meyve"si tedirginlikler içinden yürüyen, inceliklere dokunan
bir şiirdi: "zamanın önünü kesiyorsunuz / genziniz yanık, sarışınlığınız ince /
üst dudağınızda kırmızı bir kuş / bir ağıtla dönüyorsunuz şenlikten".
71. (Nisan) sayıda
yayımlanan İlhan Berk "Madrigal"llerinden birkaç dize: "Ben ne kadar şey gördüm
yaşadımsa onları anlatmayı söz verdim sana.", "Siz uğultulu ormanlar garip
kuşlar yabanıl ırmaklardınız", "Dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider
gelirdiniz." Cevdet Karal'ın zamanı bir odada her şeyin üstüne giydirilmiş ağır
heykel galerisi olarak nitelendirdiği uzunca şiiri "Ağır Heykel Galerisi"nden
birkaç dize: "yerliyerinden batmıyor güneş / onu biri, bir yere mi hapsetti /
baktım, su sızdırmakta duvar / önümde ahşap masa, kutular... / tabutmuş
kalemlerimi koyduğum".
74. (Temmuz-Ağustos)
sayının şiir sayfaları Gülten Akın'ın "Çağın en karmaşık yerinde durduk / biri
bizi yazsın, kendimiz değilse / kim yazacak / sustukça köreldi / kaba günü
yonttuğumuz ince bıçak" dizeleriyle başlayan "Leke"siyle açılıyordu. Mehmet Erte
bu sayıdaki şiirinde ıslığıyla yıldızların düzenini bozan, hiçbir çağrıya
uymayan, "bir mevsimi terk etmeden başka şehre gidilmez" diyen ve "Gözlerinin
İçinden Çıkamayan Adam"ı anlatıyordu.
75. (Eylül) sayıda Mehmet
Can Doğan'ın retorik bir içlenme ve kaçış izleğinde geliştirdiği "Burada Söz
Bitti"si sözün bittiği yeri değiştirimli tekrarlarla vurguluyordu. Yunus
Aksoy'un "Sıradan İnsanın Tarihi", "Firuze" ve "Yolculuk"u söyleyişiyle ve
yarattığı anlam yoğunluğuyla okuyanda şiir duygusu uyandırabiliyordu.
76. (Ekim) sayıda Hilmi
Yavuz'un "Harfler ve Hilmi"si farklı bir bağlamda da olsa şairin ilk kitabındaki
"Hilmi'nin Çocukluğu"nu hatırlattı: "kendi adımı andım da ne oldu? / hüzünler:
h,i,l,m,i...h,i,l,m,i..." Aynı sayıda yer alan "Harfler ve Kalem ve Kâğıt" ise
hüznünü kendine saklayan, geçip gitmekte olan akşamı seyreden şairin son
kıyametini haber verir gibiydi. Ebubekir Eroğlu'nun "Gürültüye Karşı"sının ilk
dizeleri çağın karmaşasına, gürültüsüne razı olmayışın belirtilmesiydi: "bir şey
yap, bir uğultuya / bir gürültüye dönüşmesin diye / şafak vaktinin / kendi
kendini besteleyen musikisi"
78. (Aralık) sayıda Ömer
Erdem'in "Öyle Sıkı Kapanmış ki" şiiri dallarda seken serçelerin ötüşlerini
duymayan, okul bahçelerindeki çocuk güneşlerini görmeyen bir kapanmışlığı
anlatıyordu: "öyle sıkı kapanmış ki pencereleri / bir avcı tüfeği gururuyla
yatağa uzanmış bedeni". Cem Uzungüneş'in "Geniş Ovada Atlar"ı bir tren
penceresinden seyredilen atları, ovayı, akşamı betimliyordu. Özellikle akşamın
anlatılışı etkileyiciydi: "Akşam, kırmızı kalemle bir şeyin altını çizer gibi /
iniyordu geniş ovaya, atların arkasından..." Cengiz Şenol'un "başınızı önünüze
eğmeyiniz / alt tarafı hüzündür" nakaratıyla başlayıp biten "Alt Tarafı" şiiri
gülün nasıl olsa yatışacağını ve akşam burcundaki bakışların inceliğini
duyuruyordu.
Kökler'in
4-5. (Ocak-Haziran) sayısında Osman Konuk'un "İkinci Şart"ı hayattan ve
postmodern zamanların dağınıklığından gelen bir şiirdi. Konuk, alttan alta
şairin hayat içerisindeki "kim"liğini sorgularken, hayat-ölüm,
saflık-kirlenmişlik, tarih-kurgulanmışlık ekseninde yorumlar yapıyordu: "o kadar
gençsin ki, ölmen üzecek melekleri / sıkıcı bir tarih projesi olarak devam
edecek her şey / o kadar şairsin ki ölürsen trenler çalışmayacak". Hakan
Şarkdemir "Sonsuzluk ve Bir Gün" şiirinde kitlelerin düşünme biçimlerine karşı
çıkan bir hırçınlıkla "şehrin trafiğine yenik düşen bir düğün"den, "Fikret'in
yokuşundan ve Haşim'in uçurumundan", "cehennem olan dışarısı"ndan söz ediyordu.
Serkan Işın "Tüm Samimi
Tamimlerin Canı Cehenneme Sevgilim" şiirinde "kongrelerin, bildirilerin,
manifestoların ötesinde" bir anlam arayışında görünüyordu. Dünyanın kurgulanmış,
insanlara kabul ettirilmiş düzenine ancak düzensizlikle karşı çıkılacağını
düşünüyor, bunu da sözü parçalayarak duyurmayı istiyor ve "hükümsüz bir ışık
yasası uyarınca / derisi yüzülmüş kelimelere / yaşamlar uydurmak için"
yazıyordu. Osman Özbahçe'nin "İlhami Çiçek'in Yazamadığı Şiir"i bir imge
patlamasıydı. Korku, ölüm, kıstırılmışlık, her şeyin siyahlaşması, uçuşa yasak
bölgeler bir aradaydı bu şiirde: "Odanı topla bebeğim! / Posterlerini!
Fotoğraflarını! Üçkağıtlarını / Görmüyor musun seni yutacak / Odan birazdan
homurdanan kırmızı at / Evi boş, bomboş bırakacak bebeğim".
7. sayıda Mustafa Celep
"Ben Doğuş Yeri Denizlerin" şiirinde dünyadan rahatsız olan fakat bundan da
gizli bir memnuniyet duyan, dehşetli aynalardan söz eden, coşkusunu ve
hırçınlığını cesaretle belli eden bir şair görünümündeydi. Belki de "aydınlık
mahzenlerde yazılan bir şiirin harfleri arasında"n geçerek "karanlık çocukların
ve kadınların yaşadıklarını yeniden yazmak için" yaşadığına inanıyordu.
Kum'un
25. (Eylül-Ekim) sayısında Aydın Afacan'ın "İnci" şiiri yeni izlekler arayışının
izinde okunabilecek bir şiirdi. "bir sedef labirentindeyiz güyâ / açılıp kapanan
bir uğultu / suların o derin müziği!..." dizeleri derinlerdeki seslere ulaşmanın
örnekleriydi. Şükrü Erbaş "Bozkır Ayini" şiirinde Edip Cansever'i anımsatan bir
söyleyişle okur karşısına çıktı. "Biz hepimiz uzun uzun sıkılırız /
Arkadaşlarımız da sıkılırlar ki bize gelirler" dizeleriyle başlayan şiirde insan
yalnızlığında derinleşme, erkeğin yalnızlığını vurgulama eğilimi hissediliyordu.
2004'te 7 sayı yayımlanan
Kül'ün
bazı sayılarında hiç şiir yoktu. 47. (Nisan) sayıda Emrah P.'nin klasik
formlarla yeni bir ses arayışının verileri olan "Karşı", "Gövde ve Gölge"
şiirleri dikkat çekiyordu. Derginin 49. (Haziran) sayısında Hilal Karahan'ın
"Hacim Hesapları" imgesellikle anlatısallık ve betimselliğin birbirine geçiştiği
bir şiir olarak göründü. Şiirden birkaç dize: "geceyi odaya dolayan yer / kapıyı
örten öfke / kendine döner".
Şairin başka yerlerde
olduğu kadar Erzincan'da da çalışabileceğini gösteren
Le poète travaille
(Şair çalışıyor)
dergisinin 9. (Şubat-Mart)
sayısında pek çok şiir vardı. Hasan Öztoprak'ın "Huruf"u son yıllarda şiirimizin
yaygın temaları arasına giren "harf" ekseninde yazılmış ve "kendimi arıyorum bir
adam başka ne ister ki" diyen bir şiirdi. Altay Öktem'in "Son Bir Tekme"si hayat
bilgisinin anlamını "yoksa boşuna mı gittik o gri, / o siyah, o çamurlu
yollardan okullara" sorusuyla genişletirken, küçük İskender'in "Çocuklar
Anne-Babadan Önce..." şiiri hayatın gerilimini yansıtan bir şiirdi:
"Terkettikten sonra tetiği çekilen / bir tabancasın sen. Bil, parmakizlerini
sili'cem". Ahmet Ada'nın "Kalıt"ı Kendini bir boşluğa bırakır gibi terliğini
giyme" halini, Ayten Mutlu'nun "Tuhaf Bahçe"si "tuhaf bir bahçenin eteklerinde
kendisi olmayı bekleme"nin, Vadi Çiçekli'nin "Rüzgâr Senfonisi" "floransalı
mülteci yalnızlığını merdivenlerde bırakma" duygusunun, Şamil Potur'un "Mahsus
Çirkin"i "kartal ve kuzu gibi olmayan" bir çirkinin "müsaviyen direniş"inin,
Gonca Özmen'in "Küskün"ü "Bir ağaç gölgesine uzanıvermiş bir ev"in ve
"kabuğundan soyunup çıkan söz"ün. Ahmet Bozkurt'un "Güller Gazeli" "kalbi
güllerden yeni ayrılmış, gözleri ruhumuzun kış ikindisi" olanın şiiriydi.
10. sayıda Cahit Koytak
“Şiirin Faydaları”nda, yokluk yorumlarını sıralarken feneri olmadığında gecenin
körlüğünü ürkütmek için sesini kullanmayı öneriyor, gidilecek yolu olmayanın ne
yapacağını söylüyordu: “Yoksa yürünecek yolun / Söğüt ağacının altına çöker /
Çubuk yontarsın, / Çubuk yontar ve hayal kurarsın!” Seyhan Erözçelik’in “Askerî
Lojmanlar”ı hatırlamalarla ilerliyor; Necmi Zekâ’nın “Görür de Görmez”i susarak
azarlanmanın ağırlığını, Gültekin Emre’nin “Sen Ben”i yalnızlıktan sınıfta
kalmayı ve bir yıldızın kaydığı yolu, Engin Turgut’un “Mor”u uslanmayan
ruhlarımıza dokunan ahşap bir yabancıyı anlatıyordu. Nuri Demirci’nin
“Çuhaçiçeği” gözlerinde nehir kıyısı taşıyan “düşmüş” bir çuhaçiçeğinin
korunaksızlığını, Hüseyin Peker’in “Paralı Mahkûm”u bu dünyaya kışlamaya
gelenlerin yoğun üşümesini, küçük İskender’in “Ozan”ı içine zenci sıçramış bir
sonbahar tadını duyuruyordu. Vadi Çiçekli “Rüzgârın Getirdikleri”nde yalnız bir
kadının balkona vakitsiz çıkışını ve bahçeyi ayağa kaldıran bir karganın
çığırtkanlığını, Ahmet Bozkurt “Çiğdemler Gazeli”nde kırık bir yaz hikâyesinin
izdüşümlerini dile getiriyordu. Ergül Çetin’in “Kral Midas’ın Uykusu”nda epik
bir dille tarihten hesap soruşu farklı bir yaklaşım olarak hatırlanması
gerekenler arasındaydı.
Yıl içinde üç sayı çıkan
Nikbinlik'te
daha çok Efe Duyan, Cansu Fırıncı, Ahmet Antmen gibi imzalar dikkat çekti.
Derginin 18. (Ocak-Şubat) sayısında Atılcan Saday'ın "Gemi"si Nikbinlik'in
2004'te yayımladığı en iyi şiirdi. Böyle bir yıllık yazısı yazacağımı hiç
düşünmeden dergileri okuduğum günlerde bu şiirin üst kısmındaki boşluğa yan yana
dört yıldız koymuştum. İmgeyi ıskalamamak koşuluyla öyküleme tekniğiyle de çok
iyi şiirler yazılabileceğini gösteren "Gemi" bütünlüklü bir öyküye dayandığı
için şiirden alıntı yapmak zor olacak ama birinci bölümden, şiirin havasını iyi
yansıttığını düşündüğüm birkaç dizeyi almak istiyorum: "Bir gemi yarıyor
sularını / yüreğimin / bir şilep bu, / eski ve ağır. (...) Uzak ülkelerin
çocuklarına / oyuncaklar götürüyor (...) Kitaplar götürüyor / dünya üzerinde
olmuş şeyleri / anlatan / büyük aşkları / ve herkesi doyuracak kadar ekmeğin /
nasıl yapılacağını / anlatan kitaplar."
19. (Nisan-Mayıs) sayıda
Umut Ünalan "Beni Adam Ettiniz"de "küçük bir kum tanesiyim. boyun eğiyorum /
rüzgâra çölünüzü incitmemek için." diyor ve "öpüp bıraktınız tenhanıza / bir
daha uğramadınız" yalnızlığını yaşıyordu. Aynı sayıda Özcan Öztürk'ün "Üç
Kuruşluk Ruhbaniçe"si vardı ve Öztürk bu şiirde ironik bir dille sahte
imgecilere, sahte şiir peygamberlerine eleştirilerde bulunuyordu.
20. (Ekim-Kasım) sayısında
Özge Dirik'in "Fakir Uyak" şiiri "intiharına cinayet süsü arayan" bir duyarlığı
yansıtıyor, bu arada hayatla oynamanın ironisini de ıskalamıyordu: "ölümden
önceki uyak / konaklaması bir ipte iki cambazın / sevişerek mümkün ancak".
Öteki-siz'in
2. (Ocak-Şubat) sayısında Ahmet Erhan'ın "Fayton" şiiri "devasa marketlerde
çelimsiz kalan", "damarlarını alkolle sınayan" ve "bataklığın kenarında salaş
bir meyhane gibi duran" bir şairin son verimlerinden birinin sayfaya düşmesi
bakımından ilginçti. Cenk Koyuncu'nun ikişer dizelik kısa şiirlerinde şairin
hayat içerisindeki yerini sorgulaması dikkat çekiciydi: "Kimliksiz bir yanım var
/ her aşka yeniden çalışan..." Mustafa Köz'ün "Şairin Ölümü" şiirinde "yine de
inanıyorsun ölümsüzlüğe / gürleyen bir şimşektir çünkü o" dizeleri şairin
"ölümsüzlüğüne" işaret ediyor ve "bir yaşam boyu boş sözlerin erdemine inanan"
şairin işini belirliyordu. Haydar Ergülen'in "Aşk Irmakları"nda "yalnızlığın
defterinin kolay dolmayacağı" ve "birdenbire karşımıza aşk ırmaklarının
çıkabileceği" ifade ediliyordu. Ergülen'in bu şiiri mevsimlerin ve ayların
içinden geçen bir şarkı gibiydi.
Salih Aydemir'in "akıl
karası" şiiri öteki şiirlerine göre daha bir gerilimli, daha bir hırçındı.
"İçine kaydığı uçuruma bakan" bir şair olarak göründü bu şiirde S. Aydemir:
"merhamet kan dökmeden olmaz, diyor baudelaire / kan dökmeden sevişilmez kapı
önlerinde / şimdi yataklar ve yollar boş / bir isteği ateşlemeliyiz seninle".
Yılmaz Yeşildağ yıllardır sürdürdüğü "Kumsaati Zamanlar"ın altıncısında yine
sayfaya bir kumsaati düşürüyor ve bu kumsaatinin içini "tenine temas eden o
hüzne kendini adayan" bir şair edasıyla dolduruyordu. Ömer Şişman "Üsküdar
Temiz"de özel adları çağrışımlarıyla besleyerek kullanan, "beklemekten kâr,
tırnaklarıyla beslendiğini inkâr etmeyen", açık anlamla kapalı anlamı örtüştüren
bir şair olarak göründü: "Bir gün nasıl berber masalarına / Simsarlara,
haritalara kör / Elma suyu kadar sakin bir akşam sahanlığı / Bir gün nasıl eski
asıl bir / bir gün"
Engin Korelli "Saatini
Kurarken Tilki"de bilgeliğin sınırlarında dolaşan bir şiir-öznesinin "aynada
gördüğü çürümüş sırrı" gösteriyor, "haylaz bir çocuk gibi eksilen" ölüm
korkusunu dile getiriyordu. Öztürk Uğraş'ın "Teneşir"inde hayatın sonuna
yaklaşmış birinin şairlere söylediklerini herkes okumalıydı, okumalı: "ey
şairler, ey yürüyüşçüler / onca korkuyu yarıp geçenler / rüzgârın döküldüğü yeri
arayanlar / cezayir bu tarafta / size safkan şans dilerim". Aynı sayıda C. Hakkı
Zariç'in "Sıfır ve Potkal"ı hem poetik düzeyiyle hem söyledikleriyle hem de
söyleme biçimiyle yılın önemli şiirleri arasındaydı. Hakkı Zariç, şiirini
ipekböceğinin kozasını örüşü gibi sessiz sedasız ören, ördüğü şiirin/kozanın
içinde gözden kaybolmak için özellikle uğraşan bir şair. Şiirde "delik
ayakkabıların yazılmamış tarihinden" söz eden, "nöbetçi eczanenin vitrinine
bakan insanların karmaşasını" hatırlatan, "kaleme kâğıda alarm veren", "O
kütüphaneler nankördür Fuzûli / Sen artık bir tek sözcük bile yazma" diyen Zariç
şöyle bitiriyordu şiiri: "Su ile zaman yenişemez asla / / Elbette kederle,
yoksullukla, aşkla / Sevgilim beni kır / Bana sıfırdan başla!" Öteki-siz'in
4. sayısında yayımlanan "Sıfır ve Uyku" şiiri de Zariç'in giderek
derinleştiğini, günlük hayatın ayrıntılarında bulduğu derin anlamları
şiirleştirmede ustalaştığını gösteriyordu.
Nurduran Duman'ın "Yarım
Çember"i pamuk ipliği ilişkilerle hayata tutunan, bir yanı hep yarım kalan ama
şiirin peşinde koşmaktan yorulmayan bir şairin duyuşlarını dillendiriyordu:
"Bulmak için o yitik dizeyi / lanetli bir yaşamla / takas ettim kendimi".
Gülseli İnal'in "Karanlık Nehirleri Keşfe Çıkarken" şiiri bir rüya halini,
rüyada görülenlerin yine bir rüya hali içinden anlatılışını örnekliyordu.
"Çatıdan yıldızları toplayan", "parmaklarında solmayan bir nergisle dolaşan"
rüya-kişisi ve şairin birleştiği bu metin yer yer karanlık, yer yer parıltılı
sözlerle kurulmuştu. Oğuz Özdem'in "Güneşin Sessiz Halleri", "menekşenin diliyle
gözleri dağlanan"lara eğilerek ve "yazlara sığmıyor güzden korkan yapraklar"
diyerek imgeselliği, "bir genişleme var tarihin içinde" diyerek de gerçeğin
yansıtılışını gözeten bir şairin dizelerini sayfaya düşürüyordu. Mehmet Öztek'in
"Ney"i bir neyzenin ve dahi bir şairin dilinden "sığındığı nefeslerden
üflenmenin" duygusunu aktarıyordu. Yalnızca duygusunu değil, duyuşunu ve hayata
ilişkin yorumunu da: "Nedir bu tutuk tahayyül / Kayıp adres / Nicedir ömrüm:
alnımda paslı madalya". Derya Önder'in ikişer-üçer sözcükten oluşan kısa
dizeleriyle kesik fakat kalıcı bir etki yarattığı "Rivayet"i yabancılaşmanın,
çok yakınındakilerin bile farkında olmamanın şiiriydi: "bir adam ve bir kadın /
karşılaşmamış komşuları gibi / göğdelenlerin / içinden geçerler de / uğramazlar
birbirlerine"
3. (Nisan-Mayıs) sayıda
Tozan Alkan klasik dörtlük formuyla ve 14'lü hece ölçüsüyle kurduğu, fakat
yepyeni bir söyleyiş geliştirdiği "Yılgın Adamlar"da nesnelerin biçimlerinin
taşıdığı anlama ve yılgın, yorgun, dalgın, kırgın adamların dünyaya bakışına
değiniyordu: "Bu biçimleri nesnelerin boşuna değil, / Başınızı bekler eskimiş
gövdelerimiz / Geceleyin elleri dalgaların çok üşür / İskeleleri yakan dalgın
adamlarız biz."
4. sayıda Metin
Fındıkçı'nın "Düşe Mekân"ında imgelerin hayatla, anılarla buluşturulması
sonucunda çizdiği şiir ve hayat atmosferi birbirini tamamlıyordu. Şiirden bir
dize: "Bütün denizler teninden süzülerek büyüdü". Selahattin Yolgiden, öteki
şiirlerine göre imgeselliği gözetip öykülemeyi zayıf tuttuğu "Hazine"de derin
anlam hazineleri peşinde bir şair olarak göründü. Kendisiyle baş başa kaldığında
"bir oda içinde bir nefeste dağılacak şehirler kuran" ve "camdan bir merdivenle
gökyüzüne çıkan" şair zamanın kendisinde bıraktığı izi sayfaya düşürüyordu: "her
şeyi hatırlanan dün / tenimde izini bırakıp / çıktı gitti ardımdan." Sadık
Yaşar'ın "Herkesin" şiiri ilk bakışta yalınlığı gözettiği sanılan ama aslında
hayatın içindeki ayrıntıları gözeten, bunu da birkaç sözcükle sarsıcı bir
biçimde verebilen bir şiirdi. Bir yerlerde unutulmuş bir bisiklet selesi, öylece
duran sahipsiz bir ses, kaptan kaba boşaltılan yaşam çilesi...: "koptu kopacak /
hayatın bir ipi / var, herkesin".
Tezer Cem "Şiir Yiyen"de
"eşini yiyerek beslenen" bir karadul olarak görünüyordu. "Kendi cesedine
kendinden üryan seslenme"nin gerilimi ve "hayatı vesaire kabulüyle yaşamanın"
umursamazlığı bir parça dağınık görünen şiiri ayakta tutuyordu. Cengiz Kılçer
epik bir söyleyişle fakat derinlikli imgelerle kurduğu "Günaydın Sevan"da tarihe
göndermeler de yaparak "cenaze törenlerini, sessiz akan nehirleri, ağzı mızıkalı
çocuk ölülerini, kör bir at gibi kentte gezmenin acısını, güvercinlerin
gözlerine yağan karın soğukluğunu" buluşturuyordu. Soluksuz okunan ve
bitirildiğinde bütünlüklü bir etki bırakan "Günaydın Sevan" yıl içinde
yayımlanan şiirler içerisinde önemli bir yere sahipti: "Ben Sevan / Rehincide
kalmış saat / Emanetçide unutulmuş çanta / Beni bırakmak iyi gelirdi bazı
kadınlara".
Cafer Keklikçi'nin "Eksik
Bilgi"si bazen tekrarlarla, bazen çarpıcı imgeleriyle, bazen de doğrudan konuşma
cümlelerini çağrıştıran fakat imge bulaştırılmış ifadeleriyle etkileyici bir
şiirdi: "ben kaldırırsam eteğini güzel oluyor değil mi ben kaldırırsam çiçekleri
ellerinden / tutup çekiyorum birbaşımalığıma tutup çekiyorum katı yalnızlığıma /
dokununca birşey başlayacak gibi dokununca sesimiz karışacak gibi". Bayram
Balcı'nın "Kılaptan Ferman Adımlar"ı şiirini giderek geliştiren bir şairin yeni
ürünü olarak önemliydi. Yerdibi kitabındakilerden daha ileri bir şiir
olduğunu söylemeliyim "Kılaptan Ferman Adımlar"ın: "göçerlik yolların ızdırabını
dindirir diye / çözdüm yolların bütün düğümünü".
2004’te iki sayı çıkan şiir
seçkisi Son Kişot’un
8. (Ocak-Şubat) sayısında Nuri Demirci’nin “Köprü”sü ve Ali Serkan Alan’ın “Güne
Kadar”ı dikkat çekiciydi. Serdar Koçak “Ben Manolya Olarak”ta dünyaya şaşıp
kendi içine gömülmenin şiirini söylüyordu. Derginin 9. (Ekim-Kasım) sayısında
Sedat Umran sözcüklerini “Denizde Bir Akşam Aydınlığı”na tutuyor, Cenk Koyuncu
hayatın koynuna düştüğünde soğuktan terleyen “Suçlu Hafıza”sından dizelere
düşenleri sunuyor, Serkan Ozan Özağaç “Marie Sophie Ölürken”de anılar içinden
uzak güzelliği silinen kadını anlatıyor, Tolga Özen ise “Çocuğavuran”da gökten
bize kalan bir kırlangıç uçuşunun izinde yürüyordu.
Şair Çıkmazı'nın
ilk (Mart) sayısında Nilgün Polat'ın "Sana Senden Sonraki Boşluğu Anlatayım"
şiiri sinema kurgusuyla devinen ve dramatik yapısıyla dikkat çeken bir şiirdi.
Şiirde senaryo kurgusuna yenik düşmeyen düzeyli bir lirizme işaret etmek
gerekiyor. Hayatın içindeki boşlukları yaşayan / yaşatan bir şiir metni. Belli
bir gerilim ve coşku taşıyor. N. Polat derginin sonraki sayılarında da benzer
metinler yayımladı.
2. (Nisan) sayıda yer alan
Haydar Ergülen'in "Ben Başkasının Yalnızlığı Olsaydım..." şiirinde özellikle şu
dizelere dikkat çekmek isterim: "Ben başkasının yalnızlığı olsaydım / geceden
başka sebep aramazdım şiire". Bu şiirde "öteki"ne eğilme duyarlılığının
izdüşümlerini yansıtan Ergülen kalbiyle geceye çalışan bir şair olarak insanı
terk eden anıların, unutuşların, unutuluşların hüznünü duyumsatıyordu.
8-9. (Ekim-Kasım) sayıda
Adnan Acar, "Bana Bir Yalnızlık Bıraktın"da yer yer naifleşmekle birlikte "yaşam
dediğin denizi alınmış bir uçurum" diyerek imge uçurumlarına kanat açıyor, "nice
denizler yükselttim / bir akarsu gibi alçaltarak kendimi" diyerek de diyalektik
kurguya başvuruyordu.. Aşırı duygusallığın zayıflattığı söyleyişlere işaret
koymak kaydıyla Acar'ın şiirinin zenginlikler taşıdığı söylenebilir.
1980'lerin ikinci yarısında
Türk şiirinin gündemini belirleyen dergilerden biriydi
Şiir Atı.
Derginin 1986'daki ilk sayısında "yayına hazırlayanlar" olarak dört şairin adı
geçiyordu: (Soyadına göre alfabetik sıralama: Orhan Alkaya, Vural Bahadır
Bayrıl, Seyhan Erözçelik, Osman Hakan. Derginin epeyce aradan sonra yeniden
çıkmaya başlaması münasebetiyle çıkan küçük bir tartışmada, Şiir Atı'nın
asıl kurucularının Osman Hakan A. ve Vural Bahadır Bayrıl olduğunu Osman Hakan
A.'nın geçen yıl Gösteri'de (sayı 262, Eylül 2004) yayımladığı bir
yazıdan öğrendik. Şiir Atı 2004'te Seyhan Erözçelik editörlüğünde tek
sayı çıktı. Bu sayıda yer alan çok sayıda şiir arasında İlhan Berk'in "Gri",
Arif Damar'ın "Savrulurken Kar", Cevat Çapan'ın "Dağın Eteğinde", Hilmi Yavuz'un
"Harfler ve Melâl", Gülseli İnal'ın "Yengeç", Sina Akyol'un "Taş Zaman", Haydar
Ergülen'in "Avlular Gazeli", Necat Çavuş'un "Arkadaş", Kadri Öztopçu'nun "Hiçbir
Yer", Ali Hikmet'in "Koku Sus ki", Cenk Koyuncu'nun "Şairler Bütün Cinayetlere
Tanıktır!" başlıklı şiirleri dikkat çekiyordu.
Mevsimlik olarak yayımlanan
Şiirin’de
genellikle Yılmaz Cemgil, Mitat Çelik, Mehmet Şükrü Kaplan, Tufan Uğur Kurçer,
Beşir Sevim, Sinan Ulakçı… gibi isimlerin şiirleri yer aldı. Derginin ilk (9,
Kış) sayısında Mitat Çelik “Lama sabaktani”de anlamanın yanılmanın kardeşi
olduğunu söylüyor, bir sonraki sayıda (10, Bahar) Beşir Sevim uzunca şiiri
“Kalpteki Sağır”da dilsiz bir sığırtmaç olan kalbini açıyor, 11. (Yaz) sayıda
Tufan Uğur Kurçer “Çok Eskiden Biz de Sağdık”ta iskeletlerine sarılıp yatanların
izlerini sürüyor, derginin 12. (Güz) sayısında ise Mehmet Şükrü Kaplan “Ömrüm
Yürü…”de “her kapı çalmasında sürgüne sığınış duygusunu veriyordu.
Şiir Ülkesi,
2004'ün en çok şiir yayımlayan dergileri arasında yer aldı. 22. (Nisan) sayıda
Bedrettin Aykın'ın "Uyanmak" başlıklı şiiri insanın kaybolduğu karanlığa,
bilincin kapandığı paslı kilide itirazın, isyanın şiiriydi. Yanıtsız bırakılan
soruları ısrarla sorma ve bunlara yanıt arama çabasının ürünü olan şiirden
birkaç dize: "Yargıladım ateşi suyu / bir türlü uyanamadığımız / o karabasan
uykusu / söz tükenmişti / neden bir tek bizim / içimize düşüyordu kor / yalnız
bizleri boğuyordu su". Şiir Ülkesi'nden söz etmişken (elbette doğrudan
doğruya dergiyi bağlayan bir durum değil ama) geçen yıl bu dergide yayımlanan
"yılın önemli şiirleri/şairleri listesine ilişkin birkaç şey söylemek de
kaçınılmaz oluyor: Bu listede "Türk şiirinin Rimbaud adayı olduğu" ileri sürülen
Göksel Bekmezci'nin bu yılki bir şiirinde şöyle dizeler gördü okuyucu: "ben
acımı parmağımda taşıyorum artık / ben acıma parmak da atıyorum artık" Demek,
Rimbaud adayı sayılmak için ya yanlış kişiye zar atıldı ya da genç şaire böyle
bir izlenim verilerek şairin önü kesildi!
25. (Temmuz-Ağustos) sayıda
Melisa Gürpınar'ın "Başka Hüzne Gerek Yok" şiiri deyiş yerindeyse "hayatın gölge
yorumu"nu yapan bir şiirdi ve boşa geçen hüzünlü zamanların izini sürüyordu.
Hayatta sona yaklaştığını sezmenin telaşlı hüznüydü bu şiirden çıkarılan anlam:
"Bir gölge bile olsa insan / düştüğü yerde yaşlanan / tuhaf bir gölge, / hangi
nisanı durdurabilir / fazladan bir gün sizce? (...) Boşa akan yağmurdan / bir
çanak su bile / alamadım serçelere".
Derginin 25. sayısında
Polat Onat imzasıyla yayımlanan, fakat bir sonraki sayıda yapılan düzeltmeyle
Hakkı Çınar'a ait olduğu belirtilen "Yalnız" şiiri genç bir şairden iyi haberler
getiren bir metindi. Hakkı Çınar yıl içinde Dergâh, Şiir Ülkesi, Yedi İklim,
Budala gibi dergilerde iyi şiirler yayımladı. Belki klişeleşmiş ama yine de
hüzün çağrışımları yaratabilen izlekleri belli bir heyecan ve şiirsellikle
işleyebilen bir şair olduğu söylenebilir Çınar'ın. "Yalnız" şiiri de bu
şiirlerden biriydi: "yanlış zamanlara / yanlış yerlere yağıyor yağmur (...) uzun
trenler gibi hüzünlerle / içimden geçiyor yağmur".
28. (Kasım-Aralık) sayıda
"Akşam ve Ev" şiiri yayımlanan Tozan Alkan da Hakkı Çınar gibi zaman zaman
kanıksanmış izlekleri ele alsa da bunlara tazelik kazandırabilen bir şair.
Hayatın yüklediği zorunluluklara itirazlarla yürüyen "Akşam ve Ev" şiirinin daha
lirik bir Necatigil çağrışımı yarattığı söylenebilir: "Akşam; astarlık kumaş /
Serilmiş tahta döşemelere / Anne evin yırtığını dikiyor / Odada eşyanın
tedirginliği".
Geçen yılı epeyce hareketli
geçiren Şiiri Özlüyorum'da
çok sayıda şiir yayımlandı. En tanınmışından hiç tanınmamışına kadar pek çok
şairin şiirlerinin buluştuğu derginin 4. (Ocak-Şubat) sayısında Hasan Güneş'in
"Budalalık"ı sözcüklerin titreşimlerini dinletirken yol hikâyelerine eklemlenen
bir şiirdi: "bahis değil anlatı / yol hikâyeleri anlatan kum saatinde /
titremeli sözcükler". Kaan Oğuzcan'ın "Gölge Boksu" hayatın karmaşasına
göndermelerle örülüydü: "bütün görüntüler birbirine girmiş / karışmış hayatın
eski güzleri / sevgililerimin yüzleri / gecede buz parçasına değmiş". Selim
Gök'ün "Sesler"i "Dalga sesleri kırılarak geliyor / Şehrin yüzüne çarparak..."
dizelerinde bir tsunami öngörüsünü sunar gibiydi.
5. (Mart-Nisan) sayıda Ece
Ozan'ın "Eldiven"i "Soyunurken kim çıplak kalmaz, / Ben onun en güzel
utancıyım." dizeleriyle, Altay Ömer Erdoğan'ın "'İnsan Bir Saattir' Kulesi"
insanın mutlu, korkunç, bozuk saatlerini masalsı bir dile yaslanarak
anlatışıyla, Metin Sefa'nın "Ahmeran"ı "iki kırmızı: aşk ve ölüm / iç içe değil
mi kalp ile kan" dizelerinde kırmızının çağrışımlarına getirdiği yeni
yorumlarla, Yılmaz Arslan'ın "Dolunay"ı payımıza düşen kederle ve bardağı
taşıran dolunayın coşkusuyla, Fergun Özelli'nin "Dönünce"si kesik söyleyişlerin
yarattığı geniş anlamlarla ("dostu dar / kapısı küf / kirli zaman; / silik hayat
/ renksiz iş / sisli mekân") dikkati çekti. Hüseyin Çiftçi'nin "Genç Şaire
Dipnot"u ise genç şairin şiir defterinin bir köşesine yazılmayı hak ediyordu:
"Tökezleyerek düştüğümde neden / Hep kendi altımda kalıyorum? / Görülmemiş bir
bulut gibi, / Kendi uzağımda kalıyorum..."
6. (Mayıs-Haziran) sayıda
Metin Cengiz "Aşk İlahileri"nin on yedincisinde "meğer aşk bir başkasında
intiharmış" diyordu. Haydar Ergülen'in "İyilikler Gazeli"ndeki şu dizeler ise
Ergülen'in neden 1980'lerin ustalarından biri olarak görüldüğünü kanıtlar
gibiydi: "Yağmurun yerini kuşlar doldurduğu zaman // Az kuşlar onlar iyi kuşlar
/ kanatlarından büyük merhametleri var". Aynı sayıda Salih Aydemir'in
"Kırılma"sı hayat ve şiir içi göndermelerle yüklüydü: "dizede takılıp kaldım /
evim vardı / yıllar geçti aklın kulübesinde". Fuat Çiftçi'nin kapalı imgelerle,
gizli göndermelerle, bir parça da İkinci Yeni diliyle oluşturduğu şiirlerinden
biri olan "Çerçöp İnciler Kar Körü" içeriğini poetikaya ekleyen bir şiirdi:
"çürümeye bırakılmış nefesimde / som belde: aşk. bir bölük harami / kesik
sözdeki âmâ. bilgili zehir / cennetinde şiir formülü yok üstelik!" Ayten
Mutlu'nun "Taş da Sustu"sunda ayakta durmaya çalışan bir ağacın yorgunluğu ve
çeyiz sandıklarında saklanamayan anılar vardı. Güven Turan'ın "Dört Kapılı"
şiiri anlatımcılığa yaslansa da hissedilir ölçüde imgesellik taşıyordu: "Ne
zaman geldiğini bilmiyor / Kimse / Bilmiyor gidebilir mi istediğinde / Çocukluğu
var mı yok mu / Bu parkın yollarında / Tırmanmış mıydı / Dizine şu heykelin /
Fotoğraf çektirmek için / Okul tatillerinden birinde".
7. (Temmuz-Ağustos) sayıda
Betül Tarıman'ın "Bütün Yağmur Bulutlarımı" şiiri şairin yıl içinde yayımladığı
öteki şiirleri tamamlayan bütünlüklü bir dosya metni olma özelliği gösteriyordu.
Fuat Çiftçi'nin "Alındı Ölçüsü Karanlığın" şiiri ise hem yatay simetrik yapıyla
yazılmış olması bakımından hem de "deniz atını eyerlemiş çocuklar, / kuş adresi
taşır ceplerinde" inceliğiyle dikkat çekiyordu. Aynı sayıda Hüseyin Avni
Cinozoğlu'nun "Düşünen Adam"ı "Uzakta çok uzakta / Yanardağdan kurtardığı
şehirler"i düşündürüyor, Serkan Özer'in şiiri "İkinci Yeniden Karışık
Gürültü"ler ve çarpıcı imgeler sunuyor, Doğukan Ozan Sert ise "Şiir
Yürüyüşleri"nde sayfaların karanlıklarına yürüyüşüyle ayak seslerini
duyuruyordu.
9. (Kasım-Aralık) sayıda
Betül Dünder "Ölüm Üzerine Bir Rapsodi"de sonsuzluğun gözleriyle gelen bir
ölümden korkmayarak seyredilmiş dağ ve yürünmüş göl olma, sükût içinde koşan
atlardan düşen yelelere tutunma arzusunu dillendirdi.
Türk Edebiyatı
yıllardır belli bir eksende gelişen edebiyatın nabzını tutuyor. Dergide bu yıl
da başta Olcay Yazıcı, Bekir Sıtkı Erdoğan, Halil Soyuer ve Sedat Umran gibi
şairlerinkiler olmak üzere pek çok şiir yer aldı. Bunların önemlice bir kısmı,
ölçü ve uyak sistemine bağlı kalınarak yoğun bir duygusallık çerçevesinde
söylenen lirik şiirlerdi. Ayrıca, Selma Hacıosmanoğlu'nun Türk Edebiyatı
dergisinin "Kalemlik" sayfalarında genç şairlere şiir konusunda öğütler
verdiğini, onların şiirlerini bu sayfalarda yayımladığını belirtelim.
Murat Üstübal ve Bülent
Keçeli'nin ortak çabasıyla yayımlanan, bu şairlerin yanı sıra Mitat Çelik,
baranesmer, Serkan Işın, Aziz Kemal Hızıroğlu, Ramazan Macit ve Mehmet
Sarsmaz'ın da (tabii ki daha başkaları da var...) şiirlerinin yer aldığı
Ücra
daha çok
deneysel şiiri, somut şiiri önceleyen ve bunun poetikasını kurmaya çalışan bir
dergi olarak göründü. Üstübal ve Keçeli'nin her sayıda yayımladıkları poetik
diyalogları, yazdıkları metinlerin alt yapısını oluşturmaya yönelikti,
denebilir. Bu şairlerin şiirlerinde anlamı hiçseyen bir yaklaşım vardı. Belki,
farklı bir anlam algısı önermekteydiler demek daha doğru olacaktır. Bu anlayış
ekseninde yayımladıkları şiirlerin bizzat poetik altyapı metni olarak
değerlendirilmesi, bu şairlerin yaptıklarını anlamada ipucu olabilir. Bülent
Keçeli'nin "Her Yerdedir" şiirinden (sayı 12, Şubat) birkaç dize: "şizofreni
molası modern / yüzüm / iksir mi damlayan / bölük pörçük haz/meal" Murat
Üstübal'ın aynı sayıda yer alan "Salavat'ından birkaç dize: "noktainazar
saklasın cümle alem virgülü kuru / baklayı ağzına bulaştırıp ağzından çıkaran
dize / getiriş ölçüsü uyaksız uydurma istifli sundurma / fenomeni örseleyen
astarı dışına kuytu dolama / lama ağzı salgılar kibele anadan soğuk bir üryan"
Mitat Çelik'in 14. (Nisan) sayıda yayımlanan "Dama"sından birkaç dize: "dökük
sırları / kadim nehirlerin / toz toprak parçaları / denizde yu- / yuması /
denizde yuması".
Şiir dışı dosyalar da
düzenlemekle birlikte her sayıda şiire yer veren
Üç Nokta'nın
2004'teki ilk sayısında Veysel Çolak'ın "Korkan Bir Aşkın Şiiri" uykusu kaçmış
bir çocuk duyarlığıyla uzaklıklardan yontulan hüznü duyumsatıyordu. Hayati
Baki'nin "Bir 'Ada' Şiiri" ömrün kalbini dinleyen bir şairin sesiydi:
"kim söylüyor şarkısını / küçük zeytin ağacının // zamanı toparlayalım /
kalkıyor limandan gemi". Gülenay C.'nin "Şehir Yürüyüşleri" adını arayan güzden
yola çıkarak su taşıyan kayıklara binişinin şiiriydi. Şair, şehirdeki yürüyüşünü
sonraki sayılarda da sürdürdü. Bahtiyar Kaymak "İki Şehir'in Şarkısı"nda "şimdi
evin içinde kalan kim / kim kapının dışında şimdi" diye sorarken M. Met Altun
"Annemdeki Sır"da bir çocuğun dile gelmeden öksüz kalmasının acısını ve
dokunamadığı hatıraları anıms(at)ıyordu.
2. sayıda Şeref Bilsel'in
"Tuzlu Su Taşıyan Kadınlar"ı çiğnendikçe sesi büyüyen yaylaları, portakal
ağacının dibine gömülen silahları, bir evin sarhoşlar için açılan üçüncü
kapısını şiirleştiriyordu. Derya Önder "Düşümdü Gece"de üç kardeşin avlusunda
ağaç olmayan evlerde büyümesinin hüznünü anlatıyor, Selma Ağabeyoğlu kesik bir
damarın atması gibi kurduğu "Kesik Damar"da zemheride kanayan gül olma duygusunu
veriyordu.
3. sayıda Doğan Ergül'ün
"Gün İçin"i direncin düşünü çoğaltan sokakların şehrayinini, belleğin
aynalarının kırılışını ateşin ve barutun nemine bulayarak aktarıyor, Tozan Alkan
"Çoğalan Gövde"de kızaktan suya indirilen göğün, başkalarını az az içinde
biriktirmenin şiirini yazıyordu.
Ünlem'in
4. (Mart-Nisan) sayısında Kemal Özer'in "Yarına Selâm" şiiri öncelikle
beyitlerle kurulmuş olmasıyla ve dize sonlarında gözetilen uyaklarla dikkat
çekiyordu. Şiirdeki "yeni bir renk katmak için her yağmur sonrası gökkuşağına /
kıvılcımlar saçan çeliğe su vermek için gözyaşımızdan" dizeleri ise temeldeki
duyguyu yansıtacak güçteydi. Gerçekleri imgesellikle aktarma, güzel bir dünya
umudunun diri tutulması, duyguda ve yaşamda ortaklık arzusu şiirin söyleyiş ve
içerik belirleyenleri arasında sayılabilir.
Abdülkadir Budak lirizmin
ve didaktizmin iç içe geçtiği "Su Hesabı" şiirinde su yorumlarını, su hesabını
simgesel bir dille aktarırken Fuzuli'nin "Su Kasidesi"yle buluşuyordu: "Su
yazdım da akmadım / Üstelik dönüştüm bent kapağına / Su! Su! / Fuzuli olarak
akıyor hâlâ". Derginin aynı sayısında ilginç bir izlek buluşması söz konusuydu.
Fuat Çiftçi'nin "Suda Körelen Ay Budak Bükünce" başlıklı şiirinde hayatın
içinden, denebilirse daha gerçekçi bir yaklaşımla okur karşısına çıkıyordu. Aşk,
ölüm, hayat, doğa bir arada yer aldığı şiirden bir dize: "Suda kırılmaz ki
soluğumun ıslığı".
5. (Mayıs-Haziran) sayıda
Tuğrul Keskin, "ne yağmur ne rüzgâr ne salınıp akan sokak / hiç kimsemiz
kalmamış bu şehirde artık / bir kış, kara kış geçiyor derinden" dizeleriyle
başlayan "Ah ki..." şiirinde Irak işgalini güncelin tuzağına düşmeden, derin bir
duyuşla, insanın yeryüzündeki huzursuzluğuyla birleştirerek anlatıyordu. Aslında
belki de yalnızca Irak işgalini değil eski-yeni tüm işgallerin biriktirdiği
acıyı aktarıyordu şair. Murathan Çarboğa'nın "Susmak" şiirinde "susmayı
babalarından öğrenen / çocuklar anlayabilir beni" dizeleri dikkat çekiyor, zaman
zaman şiraze dağılır gibi olsa da baş ve son kısımlardaki yoğunlaşma şiiri
kurtarıyordu.
6. (Temmuz-Ağustos) sayıda
Ahmet Özer "Bakışı Aşktı" şiirinde Yunus Emre'nin, Dağlarca'nın, Cemal
Süreya'nın Türkçe sesini duyurmasıyla dikkati çekiyordu: "ışıltılı ipeğin
telleri dokunurdu sesinde / dilinden türkçenin en güzel iklimi yansırdı" Aşkın
hayranlık ve hayretle birlikte yaşanması, masalsı ifadelerle duygunun
derinleştirilmesi, doğadan devşirilen imgelerle taze bir söyleyişe ulaşılması bu
şiirin etkileyici yanlarıydı.
Ozan Öztepe "Bando Şefi
Bacchus'ta" başlıklı şiirinde "bir dağ çiçeğinin kanat / çırpmasından
bahsediyorum" diyerek şiir dilinin en çok gereksindiği anlam aktarmasıyla şiire
giriyor ve bu sözü yer yer tekrarlayarak mitik bir söyleyiş yaratıyordu. Doğanın
ve hayatın ayrıntılarının yanı sıra görünenin arkasındaki görünmeyenin farkında
bir şair gibi Öztepe. Ünlem'in arka sayfalarında "Arkadaşça" şiir
seçimleri yapan ve Ozan Öztepe'nin bu şiirinin yayımlanmasına yardımcı olan genç
şair Ataman Avdan'ın şiir seçimlerinin çoğunda yanılmadığını söylemek bir
hakbilirlik olacaktır. Melih Elhan ve Neslihan Yalman gibi şairlerin iyi
şiirlerinin de bu seçimlerde yer bulduğunu belirtmemek eksiklik olurdu.
Hüseyin Yurttaş "Ak"
şiirinde birkaç hoş uyak yakalıyor ve şöyle diyordu: "çulu çuvalı delen mızrak /
nereye giderse gitsin / onu rahat bırak / söz hep ustanındır / boşa konuşur
çırak". Şiirin genelinde olumsuzluklara itiraz vardı ama bir şiir tutkunu olarak
benim de bu anlayışa itirazım var: Sözün ustanın oluşuna bir diyeceğimiz yok ama
çuvalı delme pahasına genç şaire her zaman söz hakkı verilmeli!
Varlık'ın
1156. (Ocak) sayısında Dinçer Sezgin'in "Unutmak Hangi Harflerle Yazılmış" şiiri
uzunluğuna karşın lirizminden bir şey yitirmeyen, "suskun sevişmeler sonrasında"
yalnızlığın rengini parlatan, "yalnızlığın en duru sesi" ellerle yazılan ve
"yağmurlardan damıtılan" bir şiirdi. küçük İskender'in "Gri Siyanür"ü ani
ayrılığın çığ düşüren acısıyla başlayıp "geride kalandaki zehirli ruh
sarmaşığı"yla bitiyordu. "Gri Siyanür" hayatın ve alt-hayatın farklılıklarından
devşirilmiş imgelerle örülmüştü. İskender'in, Varlık'ın 1163. (Ağustos)
sayısında yayımlanan "Biri Ambulans Çağırsın" şiiri ise "acelenin içine sıkışmış
çok eski bir katil ile çıplak kadını" gürültülü caddelerde, "arabanın attığı her
taklada sana yaklaşıyor olmanın sevinci"ni acımasız hayat oyununda bir araya
getiriyordu. Hüseyin Yurttaş'ın "Gece Yolcusu" "cilalı asfalt devrinde" acıtan
gerçeklerin saptaması ve "gecenin ince konuğu yağmur"a bir övgü olarak okundu.
Yücel Kayıran'ın "Güneş Yanığı" şiiri ise (dipnot gösterilmediği ve herhangi bir
işaret koyulmadığı için metinlerarasılık diyemeyiz!) Nazım Hikmet'i fena
halde hatırlatan "akın var akın, içimden akın / beni güneşe götürüp
yakın" dizeleriyle ve Yahya Kemal'den devşirilen "çok seneler geçti,
geçmedi / öyle memnun ki yerinden" dizeleriyle dikkat çekti.
1157. (Şubat) sayıda Ali
Hikmet Yavuz'un "Eksik" şiiri "aşka bir geçit bile bulamamanın, ölü güvertede
palamara asılan albatros gölgeleri"nin çağrışımlarıyla yürüyen bir şiirdi.
Gülenay C.’nin "Mor Korkinios"u çocuklukta ellerimizin üzerinde gezinen geceleri
hatırlatıyor, "sabah incelen söz"ün uzayışına eklemleniyordu.
1158. (Mart) sayıda Tahir
Abacı'nın "Has Hayal"i yer yer masalsı ve söylensi ögelerle, yer yer katı
gerçeklerle kurulmuş, "hayatın tahta bacaklarını ateşe atan" bir şiirdi: "Tepki
ardışık. Susuyorlar destan örenler / Destana anka gömenler, deprem güvertenler /
Bilemedim hangisi suç, hangisi safa çiçeği / Seçtim seçimdeki kesinliği". Tarık
Günersel'in "ben / tuhaf kör / öteleri gören / önünü görmeyen / düğümler
düğümüydü ömrüm" dizeleriyle başlayan "İlk Yazıt"ı dergilerde yayımladığı
deneysel şiirlerinden epeyce farklı göründü. Şiirde "yitip giden bilgece sözün"
aranışına ilişkin ipuçları okunuyordu. Osman Olmuş'un "hem genç, hem güzel, hem
de yakışıklı" editör Hami Çağdaş'a ithaf ettiği "İpince ve Sarmaşık Bir Kalp"
şiirinde yaşantının beslediği bir duyarlıkla, yaşanmış yasak sevgilerin
gerilimiyle ve "bir aşk: içini dolduranlardan ibarettir her zaman"
belirlemesiyle ilginçti. Sinan Oruçoğlu'nun "Şehla"sı eleyemediği küçük
fazlalıklarla malul gibi görünse de ne söylediğini bilen bir şairin duruşunu
haber veriyordu: "içine kapanan bir sözcük oldum / yeryüzü yarılmaya keşke
benden başlasa".
Derginin 1159. (Nisan)
sayısında Nurullah Can'ın "Kehanet Şiirleri" yüreğin yavaş ve sessiz
yolculuğunun, kendi kendine konuşmayı bile yitirenin; Engin Turgut'un "Amber ve
Katran"ı gecenin kırılgan teninin, yetim bırakılmış gül kokan nefesin, Zeynep
Arslan'ın "Elif Kadar"ı atlaslardan ve kılavuzlardan eksilmenin, Mehmet Türel'in
"Varlık?"ı kendi rüzgârıyla bozulan bağların ve kuşlar içinde bir çocuk
gülüşünün şiiriydi.
1160. (Mayıs) sayıda
2004'te genç şairler tarafından her zaman merak edilen yeni şiirlerini değişik
dergilerde yayımlayan İlhan Berk'in "Madrigal I"inden bir dize-söz: "Sen
gelirdin büyülü ağzın gözlerin perdelerime ölü kelebekler işlerdin". Aynı sayıda
Emel İrtem'in "yorganların altında murdar ettiği hayat"ı anlattığı "Öğle
Uçurumları", Arif Erguvan'ın geleneğin birikimini yeninin parıltısıyla
buluşturmayı amaçladığı "Kendine Savaşık"ı dikkat çekiyordu.
1161. (Haziran) sayıda
Osman Hakan A.'nın insanın büyüyüşünü heyecan içinde harap bir aklın süzgecinden
geçirerek anlattığı "Sabaha Dek" şiirinden birkaç dize: "Büyüdüm, zaman gibi,
babam gibi // Yakıp yıkarak, her şey kırıldı içimde / Aynı şehri arıyorum,
uykusuz / Geceyi güne, günü geceye ekliyorum / Acılar, hiç gelir mi bir araya? /
Harap bir akıl, / hezimet içinde..." Deniz Durukan'ın "Jartiyer"i yer yer çift
anlamlılığıyla, yer yer gerilimiyle düşündüren bir şiirdi: "cümleyi alnının
ortasından vuruyorum / bölmüşüm kelimeleri hecelere / hani sallasam boşluğa
harfleri..." Durukan'ın bir sonraki sayıda yayımlanan "Yanındaki Boşluğu Bana
Bırak" şiiri yine imgeselliğe ve belli bir gerilime dayanmakla birlikte daha
derli toplu göründü: "kocaman pençesiyle zaman / fırlatıyor incecik dallarını
bileklerinden".
Temmuz ayında yayımlanan
1162. sayıda Yaşar Nabi Nayır Ödülü'nü Alperen Yeşil'le paylaşan Mehmet Öztek'in
"Taya Mektup" şiiri, sözcük-hece-ses oyunlarını şiire iyi yedirebildiği
örneklerden biri olarak okundu: "Ağarır, ağarırsa gülden sis / Taylar mı rahvan,
orman dalar / Harfler, de ki hafriyat, hafriyat / Sonra siz, kazma ile kalem /
Birleşiirsiniz". Alperen Yeşil'in "Kıblenümâ"sı ise "dilimdeki mühür dağıldı
çöle / sesim kırıldı, kanadı dilim" diyor ve mahrem bir dua ile düğümlü dile
yaslanıyordu. Aynı ödülde jürinin 'dikkate değer' bulduğu Ertan Yılmaz'ın
"Uğultu"su, Mehmet Altun'un "Su Zılgıtları", Hilal Karahan'ın "Eleştiri"si,
Fırat Caner'in "Şarkı"sı, Efe Murat'ın "Irmakların Yamaçlarında Dolaştık Bütün
Gün"ü genç şiirin adımları olarak kayıtlara geçti. Seyyidhan Kömürcü'nün
"Sinem"i yabancılaşmanın, yalnızlığın vurgusunu "başka incirin yarasını başka
incir de bilmezmiş gibi" dizesiyle yapıyor, insanın kendisiyle hayat arasında
dalgın bir belge oluşuna işaret ediyordu.
1163. (Ağustos) sayıda Can
Sinaoğlu'nun, "bir deprem enkazı önünde / çektirmiştim bu fotoğrafı / ben mi
enkazım / enkaz mı daha çok ben" dizeleriyle başlayan ve depremin yıkıcılığını
bağıra çağıra değil de sessizce anlatan "Enkaz Fotoğrafları" şiiri pek çok
şairin geçen yıllarda depremi sıcağı sıcağına konu alan nice kötü
manzumesinden sonra iyi bir şiir olarak okundu. Güngör Tekçe'nin
"Çıka İne" şiiri taşıdığı ve duyurduğu derinlikle akıllarda kalmaya aday bir
şiirdi: "Boynu kırık taş bebeklerdiniz / Gözleriniz ağır metal / Düştü
suretleriniz kıyısından dünyanın / Zaman kaçaklarıydınız / Bir güneşten bir
güneşe geçer gibi / Geniş salınımlarla suyumuza indiniz". Varlık'ın bu
sayısında İskender'in "Rimbaud"larından biri olan Cengiz Şenol'un "Harflerim
Açmaz Daha"sı altı çizilmiş bir yalnızlığın ve dağınıklığın vurgusunu taşıyordu:
"çağırmayın beni gittim gülünüzden / bir sözcüğüm cümlenize dargın".
Yazı bitirip güzü
karşılayan Eylül (1164) sayısında Akgün Akova'nın birkaç yıldır dergilerde
yayımlamayı sürdürdüğü incelikli şiirleri "Sevdiğim Kadın Adları Gibi" dizisinin
otuz sekizincisi "Yonca" başlığını taşıyordu. Bu şiirden birkaç dize: "senin
içinde bir orkestra var Yonca / ve ıslık çalan bir adam / aşk kadife bir kafes
yatağının altında". Adil İzci'nin "Gölgecil"i sessizliklerden, pastel
güneşlerden, gölgelerden, yeni eşyaların ürkütücülüğünden seslenen bir şiirdi:
"Porselenler; her biri başka / Her takımdan zamanla tek tük kalmış / Şimdi
parçaları bütünlüyor anı". Alphan Akgül'ün, "kırgın mı geçerdin eski ölümüzden /
sarardın gövdene bu kimin sayfaları?" dizeleriyle başlayan ve belli bir yapıyı
gözeten "Esrâr"ı kitabı beklenen şairlerden birinin yeni verimini sayfalara
düşürmesi bakımından önemliydi. Nilay Özer'in "Şehirde Jazz Var"ı çarpıcı
imgelere yaslanan bir şiirdi ve yeni şiirlerinde uzun dizelerle konuşmayı seven
şairin sesini duyuruyordu: "tükenebilir mi seyretmek seni ey ölümlü kanımda bir
tanrı sıkılır / uzaktan ve pilli tayların yırttığıdır ağaçların ansızın döktüğü
tül". Çiğdem Sezer'in "Gözleri Bağlı"sı yıkıcı bir yalnızlığı dile getirmesi ve
"ev" ve "kuyu" izleklerine yeni anlamlar yüklemesiyle ilgi çekti: "sanki ev
kendini yutuyor / sanki kuyu / içmiş kendi suyunu / ev bize bakıyor / avlu bize
bakıyor / kuyu çatlıyor yalnızlığımızdan / kuyunun yalnızlığı üstümüze akıyor".
1165. (Ekim) sayıda Özge
Dirik'in "Ruj Ruhu" şiiri, adı "gece değiştiricisi" olan bir melekle şairin
birlikteliğini kimi zaman yalın kimi zamansa simgesel bir dille anlatıyordu:
"İpeksi bir teni var bilekleri dışında. İlk zamanlarda içim acımıştı,
yanlışlıkla sigara bile uzatmıştım ona. Oysa tüm meleklerin bilekleri kanarmış,
ne kadar çok kanarsa o kadar az canları yanarmış." Türkân Yeşilyurt'un "Geçen
Yaz Yarın"ı yitirilenlerin sızısını, acısını dile getiriyordu: "posta kutusu yok
artık / içten içli mektuplar / bizi sevindiren postacı / paslı demir dışarıda
duruyor / bahçeyi seyreden kim".
1166. (Kasım) sayıda, haiku
yazmanın alıp başını gittiği ve nereyse bir oyun haline geldiği günümüz
ortamında Sina Akyol'un ustalık ürünü olan ve asıl şiirin birtakım kuru
kurallarda olmadığını hissettiren "Söylenmeler"i yayımlandı. Şiirden birkaç
dize: "Rüzgâr mı?.. / İmrenip esmiş, / fırtınaya" veya "Demek, telaş da bitti...
/ İşte, o sakin mermer! // Adım ona yazıla... / İnce güzel yazıyla." Şeref
Bilsel'in "Şol Cehennemin Irmakları..." şiiri avlular, alınlar, kâğıtlar ve
babalar boyu devam eden kederi, telaşı ve sızıyı duyuruyordu. Şiirden iki dize:
"Şol şarkılar ki kederin kokladığı gül üzre yazılıdır / Yazılıdır yaprak yaprak
ketum ve avlular boyu". Çağdaş Keçeci "Aşkı İlk Kez Bir Şiirden Öğrenince"de
Türk şiirinde "bir" sözcüğünün gereksiz kullanılış arızasına dikkat çekmek için
olsa gerek toplam on iki dizede on sekiz kez "bir" sözcüğünü kullanıyordu. İlk
dörtlük: "Bir şiirin yanına bir şiir daha koyunca / Gürültü susar böyle,
sessizlik bir işe yarar... / Bir şiiri bir şehir gibi birdenbire gezince / Bir
sevinç düşer yüze, sonsuzluk bir işe yarar..." Cenk Koyuncu'nun "Otuzbeşlik..."
şiiri sözcüğün her iki anlamına da gönderme yapılarak kurulan ve kömürden elmas
dökmenin yaratıcı gücünü öne çıkaran bir şiirdi: "Şimdi ilk yarısıdır ömrün
yaşamda geçirdiği... / Getirin, devrilecek şairin ikinci otuzbeşliği!" Bu sayıda
İskender'in "Rimbaud"larından olan Gökhan Kahrıman'ın "Bozbulanık Bir Gelecekten
İçeri"si süzülmüşlüğüyle, Tarantino filmlerini çağrıştıran sıkıştırılmışlığıyla
dikkati çekiyordu: "gece sirk gecesi / gişelerde esrarlı kadınlar / bilet yerine
kafalarını kesiyorlar".
1167. (Aralık) sayıda Özlem
Sezer'in "Gretel"i "bir meyveye ağaç olma özlemi"yle, Salih Bolat'ın "Öfke"si
"uzak bulutlarda biriken fırtınayı / güvertede ilk gören gemicinin sözleri"ni
çağrıştırmasıyla, Turgay Kantürk'ün yazılışıyla öyküsellik taşıyan, imgeleriyle
şiir olan "Oyuncu Sözler"i "iğne yapraklı rüzgârlar ve intikam böcekleri
biriktirmesi"yle, Kadir Aydemir'in "Kavuşmak"ı yalnızlığı ölü çiçeklerle
konuşturmasıyla, Emrah P.'nin "Haşim"i modern Türk şiirinin çobanyıldızı olan
büyük şairin izine kan damlatıp yürümesiyle, Mustafa Fırat'ın "Çiğdem"i ise
dokunduğu bulutlardan üşüten yağmurlar düşürmesiyle dikkati çekti.
Geçen yıl üç sayı çıkan
Wesvese
fazla olmasa da
şiire yer veren dergilerdendi. Derginin 9. (Ocak) sayısında Hüsnü Arkan
“Kurallar Hakkında Açış Konuşması”nda “Bu anlamdan sağ çıkamazsınız sakın
dehşete düşmeyin” diyerek ironi ile trajediyi birlikte duyumsatıyordu. Nigâr
Okyay “Her Şey Birbirinin İçinden Geçiyor”da akşamı suyun esnemesinden ve bir
taş fenerin yanıp sönmesinden anlıyor, İbrahim Metin “Rindnâme”de ilginç
söyleyişiyle dikkat çekiyordu.
10. (Mart-Nisan) sayıda
Erkan Dündar’ın “Ölü Şairlerin Ardından”ı şairlerin dünyaya sözcüklerle
dokunduğunu söyleyerek sayfaya bir ölü ozanlar derneği duygusu düşürüyor, 11.
(Mayıs-Haziran) sayıda Semih Çelenk’in “Araf”ı hayat yorumlarıyla gelişiyordu.
Yaba’da
şiir yayımlatanlar arasında Ahmet Bahçevan, İbrahim Kamberoğlu, Abdullah Kaygı,
Sedat Umran gibi isimler dikkat çekiyordu. Bahçevan’ın 28. (Mayıs-Haziran)
sayıda yer alan “Tutunmak” şiiri insan sıcaklığına tutunmanın dizeleriydi: “Ey
çiçek ve kitap satıcıları / yüzleriniz ödünç olmasaydı diğer insanlardan /
güzellikler devşirirdim sıcaklığınıza tutunarak”. Ahmet Emin Atasoy’un “Evde
Kalmış Kızların Şarkısı” eskiyen pencerelerde eskiyen yüzlerin, uzun gecelerde
gölgesiyle kucaklaşmanın yalnızlığını anlatıyordu: “biz kapalı sandıklarda /
unutulmuş çeyizleriz”.
Yaratım'ın
4. (Ocak-Şubat) sayısında Kemal Varol'ın "Kin Artığı" çağa itirazın, dünyanın
kirlenmişliğinin, içimizden akan çamurun, uzaklara bakma sancısının
yönlendirdiği bir şiirdi. Tanımlarla gizli benzetmelerin betimlediği dünyayı
şöyle yansıtıyordu şair: "yılan ıslığı zamandır bu zaman / yazık ki artık bin
elin artığıdır dünya".
5. (Mart-Nisan) sayıda
Muzaffer Kale'nin "Kar" şiiri uzaklık duygusu eşliğinde kar yorumlarını, insanın
kimsesizliğini, ölümün soğukluğunu duyumsatmaktaydı: "Meşe ağaçları uzak içindir
/ kar meşe ağaçlarına doğru yağar, / karın beyaz gürültüsünü / babasız kalan
çocuklar duyar". İhsan Fikret Biçici'nin "Eksik Kalmış Şiirler"i yabancılaşmanın
haklı çıkarıldığı bir örnekti. Nietzscheci bir yaklaşımla niteliksiz
kalabalıkların anlamsızlığına işaret etmiş olması da ilginçti: "o yüzden pek işe
yaramıyor kalabalıklar / gürültü gibi çok sesli". Sezai Sarıoğlu'nun
"Sinemalarda İki Rüya Birden"i gerçekçilikle duygusallığın birlikte şiirleştiği
bir örnekti. Sonlara doğru biraz sınırlama, daraltma görülüyorsa da insana hangi
yollardan gidileceğine ilişkin öneriler sunuyor, insan gerçeğinin inceliklerine
gönderiyordu: "ben bu gece sinemalarda iki rüya birden / hangi rüyayı oynatsa
makinist / annemin gözleri şangır şungur / / şark karışık garp taşlık / insana
hangi şarkılardan gidilir". Hakkı Zariç'in "Keşke Hiç..." şiiri kenarda kalmış,
unutulmuş bir insanın acısını imgesel bir dille aktarıyor, insanı yaşama
bağlayan bir neden arayışını ve zamanda kıstırılmış insanın unutulmaya karşı
yakınmasını dile getiriyordu: "Mezatta hırpani bir sözcüktü vefa / Yokluğunun
tadı kusursuz ve gölgesiz gri / Unutmak çağımızın en masum duldasıydı / İntiharı
ve hiçliği anımsatıyordu unutulmak // gelmeseydin".
7. (Eylül-Ekim) sayıda
Mehmet Hameş "Kayıp Alfabe" şiirinde gizlenmiş seslerin peşinde olduğunu
duyumsatıyordu. Bu şiirde yazarak hayatta kalmanın mürekkep hali vardı. Belki
aslında yazmanın da ölümsüz bir intihar olduğunu düşündürüyordu şair: "cinnetler
ocağında bir defter / sefer şiirinde sıraya girince / askılı bir intihara ayak
direnir / ölümsüzlük dökülür mürekkepten". Cafer Keklikçi'nin "Kuşluk Şarkısı"
şiiri bu yıl yayımladığı pek çok şiirde olduğu gibi belli bir gerilim ve heyecan
taşıyordu: "bilemem: saklanıp avunuyor ağzımdan kaçmış bir cümle / saklanıp
odalara mutfaklara kadınlara / karışıyor şehirler: kimse kalmadı kimse karışmadı
kanıma".
Yasakmeyve
şiir dergisi olmanın hakkını fazlasıyla vererek hem önemli dosyalar yayımladı,
hem şair ve okuru sayfalarıyla bir ilke imza attı hem de yıl içinde farklı
kuşakları buluşturan epeyce şiir yayımladı. Derginin 6. (Ocak-Şubat) sayısında
Ayten Mutlu'nun "Gökdelisi" şiiri düşlerin yitik, kalbin kül olduğu bir yerden
sesleniyor, ürperen maddenin çağrısıyla hareketleniyordu. Gültekin Emre
sayfalarda birlikte yer alan "Kalem" ve "Silgi"sinde birbirini tamamlayan
imgelerle "sonsuz artı bir mezar arayan şair" olarak göründü. Elif Su Alkan "31
Aralık"ta "süslü sözlerden arınmış bir misafirliği özlüyor ve "Sözcükler
savuşmuş / Üstüm başım sabah mahmurluğu" diyordu. Enis Akın "Fotoğrafı Neden
Bıraktım"da konuşma dilinin esnekliğine ve çarpıcılığına başvuruyor ve belki de
derinlerdeki baba acısını bu yolla sağaltmayı deniyordu. Altay Öktem'in "Derin
Boşluk"u şairin yıl içinde yayımladığı öteki şiirler gibi "derin"likten yola
çıkıyor ve "sokak diye bir şey olmadığını anlasa" da sokaklara uğruyordu. Mesut
Adnan'ın "Kasımpatı Kemanı" doğadan aldığı etkilerle biçimlenen bir şiirdi:
"baka baka yürüdük / hayatın gelinleri tarlalalara / doğanın ordusu kargılara /
uyandırdık tembel serçeleri de".
7. (Mart-Nisan) sayıda
Hilmi Yavuz'un "Harfler ve Atlar"ı iki harfli bir sözcükten binlerce harflik
çağrışımlar yaratmasıyla etkileyiciydi. Tahir Abacı "Geçit"te "O şehirden
delikanlı çıktıydım / İsterdim dervişane döneyim" diyerek binlerce yıllık
âşıkların gurbete çıkması geleneğini hatırlatıyor, Sezai Sarıoğlu "Âşığa Bağdat
Sorulur"da "aşk ile alışkanlığı birbirine karıştıran sayısal tarih"ten
yakınıyor, Oya Uysal "Gece ve Çocuk"ta gecenin ve çocuğun yırtılmış bir
haritanın birbirini tamamlayan parçaları gibi durduğunu söylüyor, Tarık Günersel
"Davet"te "hayatı tebessümle uğurla / çünkü uzaklaşan / hayat değil / sadece
hayatındır" diyerek yaşama duyduğu derin saygıyı dillendiriyor, Adil İzci "Bahar
Dal(lar)ı"nda "Bazı hüzünlerle çocukluğuma böyle göçüyorum" diyerek Ziya
Osman'dan aldığı sesi kendine mal ediyor ve hayattan aldığı duyarlığı
şiirleştiriyor, Salih Bolat "Aşk Şarkıları"nda "şafakta üzüm bağlarını görmek
için / erkenden terk edilmiş yatağın sıcaklığı"na dokunuyor, Osman Hakan A.
"Dâr"da "zamanın dârında sallanan bir hayatı" imliyor, Gökçenur Ç. "Anlamak
Gerekir mi" de ölümün, aşkın, yapılacak derin şeylerin anlaşılma gerekliliğini
sorguluyordu. Alper Çeker'in "Delilere Nutuklar"ı "halk ile gözgöze gelmenin"
ağırlığını belirliyor, Mehmet Erte "bir çocuğun koşar adımlarına karışan kesik
nefesiyle" söylediği "Aya Saranda Taraflarından Esen Rüzgâr"da Tanrılarla farklı
bir dille konuşma arzusunu, Gülce Başer "Gelgit"te lirik bir kurguyla "eski bir
dolap buzluğu" duygusunu dillendiriyordu.
8. (Mayıs-Haziran) sayıda
Kemal Özer "İki Kişilik Portre"de "bahçenin dilsizliğine karşı tek başına
oturmanın" ve "bir kapıda bırakılan dokunuş sıcaklığının" yarattığı portreyi
sunuyordu. Orhan Kâhyaoğlu "lekesiz hayat olmaz" diyerek hayatımızda
gizlediğimiz lekeleri, Turgay Kantürk "Şiir ve Öteki" başlıklı düz-şiirde "ateşi
çalmakla bitmeyen yarış"ı düşündürüyordu.
9. (Temmuz-Ağustos) sayıda
Nihat Behram "Kuş dalı gönlendirir / Yâr gönlü yönlendirir / İlişmeyin derdime /
Dert beni dillendirir" dörtlüğüyle ve nakaratla biten "Acılı Türkü"yle folklorik
bir sese yaslanıyor, Şükrü Erbaş "Soğumuş Gül"le "o tarifsiz anlamak vakitleri"
olan akşamlara değiniyor, Abdülkadir Budak "Kara Kâğıt"ta boş olduğu sürece
konuşmayan kâğıdın öyküsünü anlatıyordu.
10. (Eylül-Ekim) sayıda
Özkan Mert "Ben Orta İki'de Kaleciydim" şiiriyle hayatın gizlenmiş ve unutulmuş
ayrıntılarına dokunuyordu: "Dudaklarımdaki / Tuzlu ve limonlu Tekila
parıltılarından / tanıdılar beni. / tanısınlar! / Gene de kimsenin bilmediği bir
şey var; / Ben orta ikide kaleciydim". İsmail Uyaroğlu "Ay da Varken Üsletik"te
"Yalnızsam yalnızım, n'olmuş / Yaralıyım da üstelik, kime ne / Beceremeyecek
kadar hem de / Çekip çevirmeyi bir şiiri" diyerek şiirin binlerce yıllık
yalnızlık izleğine umursamaz bir yaklaşım getiriyordu. Metin Cengiz'in "Çuha
Çiçekleri ve Boş Bir Tabanca"sı ilginç bir düello anlayışını aktarıyordu. Fergun
Özelli'nin sonraki sayıda devam eden "Kovulmuşlar"ı Türk şiirinde hemen her
dönemde görülen "şairler için, onların biçemiyle şiir yazma" tekniğinin yeni
örnekleri olarak dikkat çekti. Metin Celâl'in "Faydalı Bilgiler"i sıradan
öğütlerdeki felaket haberlerine değiniyor, kandırılmaya bırakılmış bir benlikten
sesleniyordu. Serdar Koçak "Aşk ve İklim"de aşkın "ne"liğini ve "nasıl"lığını
yorumluyordu: "gecenin ta içinde çavgun / artık telaştadır bluz ve / işte
başlarsın karmanyolaya / uluorta apaçık bir aşk". Şeref Bilsel'in "Kandahar"ı
kuğunun harfle yer değiştirişindeki gizemi, ayın baltaladığı ağaçlara ağlamanın
hüznünü, ikametgâh senedi ve altı fotoğrafı birleştiren ilginç bir şiirdi. Nihat
Ateş'in "Anılar Saniyelik"i fotoğraf makinesine sığan anların gelip geçiciliği
ve kalıcılığı arasındaki çizgide yürüyordu. Gonca Özmen'in "Bana Beklet"i beyaz
bir sayfanın sıkıntısını yaşayan şairin suskunluğunu ve bekleyişini dile
getiriyordu: "Ah hanginize baksam bir bahçe dağınıklığı / Geçsem içinizden
geçsem / Kederimdeki faytonun ağır aksaklığı".
11. (Kasım-Aralık) sayıda
Sennur Sezer "Yazdan kalma Bir Gün"de "Özlem bir kucak kar / Yazdan kalma bir
gün yeter de artar" diyor, Fikret Demirağ "Erotik Şarkı"da yürekte dünyanın
biriktirdiği kar'ın sevgilinin gövdesinde ve gözlerinde parlayan güneşle
eriyeceğini vurguluyordu. Sina Akyol "Rastgele Sıralanmış Şiirler"de "Her /
yerini / öpmüştüm. // Hiçbir / yerini / açıkta / bırakma." diyerek aşkın
"korunup gözetilmesini" istiyordu. Nurduran Duman "Zambak Boyunlu Kız"da bedende
aşağı giden suyu ve yukarı çıkan ateşi birleştiriyor, yanaklarda emilen tuzun
tadını duyumsatıyordu.
Yayınına son verdiğini
üzülerek öğrendiğimiz Yom Sanat'ın
16. (Ocak) sayısında Cihan Oğuz'un "Avamın En Büyük Asaleti Ölüm"ü haksızlıkları
sorgulayan, yitirilmiş düşlerin izini süren, ölümün avama yakışırlığını
belirleyen bir şiirdi: "Ama neyi biçerse biçsinler anılara / Velev ki bir
gözyaşı kalmıştı o da unutulsun / Avamın en büyük asaleti ölüm".
17. (Mart-Nisan) sayıda
Soner Demirbaş'ın "an son e"si belli bir bütünlük içerisinde parıldayan "kül de
kum da saklı kalsın teninde / ara kar altında kalan kelimenin / üşüyen ve
yansıtan aynasını" dizeleriyle akılda kalan bir şiirdi. Süreyya Filiz'in
"İstanbul'da Bir Eflatun Akşam"ı başlığındaki naiflikle ilgisi olmayan,
çarpıcılıkla etkileyen bir şiirdi: "Ağzının kenarındaki karanfil / Bence bütün
karanfillerden daha fazla". Hüseyin Ferhad'ın "Kayıp Divançe"si şairin kararlı,
gür ve coşkulu sesinin tarihin sayfalarına sürtünerek çıkmayı sürdürdüğünün
işaretiydi: "Kımız dolu bir çini kâsede / gördümdü ruh ikizimi / onunla hiç
karşılaşmadık belki de / yaşadık aynı vehmi". Metin Kaygalak'ın "Makas"ı yıl
içinde pek çok şair tarafından sıklıkla işlenen bir izleği farklı bir mürekkeple
renklendirmenin şiiriydi. Kaygalak'ın bir köşede boş oturmadığını, bir makasın
ağzında olma duygusunu yaşamayı sürdürdüğünü gösteren şiirden birkaç dize:
"nasıl dönerim hem / utanıp utanıp / nasıl geçerim bunca geceden / küfre düşen
alnımla... / aşkı güzel olan çocuklara dönüp / şehri hatıramla ağlıyorum."
2004'ün dikkat çeken isimlerinden Şakir Özüdoğru'nun "Yarasa Yarasa Dökülüyor
Düş" şiiri "asma kilitler vuruldu bütün duygulara" diyen, "ışığa yapışan
böceklere acımayı bıraktığını" söyleyen bir şairin farklı sesiydi. Cuma
Duymaz'ın yıl içinde yayımladığı şiirlerin en iyisi diyebileceğim "Aşka Kırılmış
Aynalar", Yom Sanat'ın bu sayısında yer alıyordu. Bu şiirde Duymaz
eskidiği ve kanıksandığı sanılan ayna izleğini kırılma/parçalanma indisi
eksenindeki çeşitlemelerle tazeleştiriyordu. Bölümlerden birkaç dize: "bu mağrur
göğü belleğimden sil", "aynalar kırıldıkça çoğalır / sır gibi alnımıza
sürdüğümüz mutluluk". İlginçtir, Ersun Çıplak da derginin bir sonraki sayısında
(18, Mayıs-Haziran) yer alan "Sıyrık Ayna" şiirinde Şeyh Galib'in ateş
denizleriyle buluşarak çok daha farklı bir yaklaşımla "ayna"ya bakıyordu:
"ağlayışlarına aldırmadım / türlü mahlukat dizimin dibinde / şimdi yalnız
nilüferler vakur ve seyyah / o cesur avuçlar gezinir harap ateş denizinde".
19. (Temmuz-Ağustos) sayıda
Can Bahadır Yüce "Kolej Yorgunluğu"nda bir çocuğun gözlerindeki maviyle geçmişe
bakıyordu: "ben şimdi çocuk sesi olmadan / toprak gibi ağır örtüm / solarken,
varken aynı güneşte / onlarsız çok üşüdüm".
20. (Eylül-Ekim) sayıda
Gonca Özmen'in "Sözümde Atlar" şiiri "Her kadın oturmuştur / kucağına şefkatin /
Aralamıştır bacaklarını" diyerek cesur bir söyleyişe yaslanıyor ve "Uykusu dar,
kederi geniş olana" yolladığı sözcüklerle sevişmenin alevini söndürmeyi
arzuluyordu. Seyhan Kurt'un "Kum"u "Şiirin zehrinde üç hafiye / medeni bilgiler,
kurgu ve yabancı odam" dizeleriyle başlıyor ve giderek genişleyip sözündeki
siyah mürekkepten süzülen sözlerle aşka yenilişi dillendiriyordu.
21. (Kasım-Aralık) sayıda
İbrahim Halil Baran'ın "Su Ölümleri"nde şairin billur kalbinde taşıdığı vandalla
çarpışmasının gerilimi, durduk yerde çekilen suların gizemi, aile mezarlığında
toplanıp susmanın tedirginliği bir aradaydı. Mehmet Erte'nin "Çünkü Ben Bir
Gülüm"ü bencilliğini gül olmakla, öteki çiçeklerin önüne geçmekle açıklayan, her
dudakta tatlı bir kıvrımın bulunduğuna inanmanın iyimserliğiyle var olan bir
duyuşu işaretliyordu. Erte'nin bu şiirinde, belki de yıldırımların değil de
gülün diliyle konuşmasının etkisidir, ilk kitabındakilere göre daha yumuşak bir
ses duyduğumuzu söyleyelim. Şükrü Erbaş'ın "Mumdan Zamanlar"ı imgeselliği temel
alan bir şiirdi ve kanıksamanın rahatlığına sığınmaya sesleniyordu: "Ey
alışkanlığın dayanılmaz gücü / Nasıl yaşardık sen olmasaydın..." Gülenay C.
metaforik bir adlandırmayla "Cenk Hikâyeleri" biçiminde adlandırdığı dosyasından
çıkararak Yom Sanat'ın bu sayısında yayımladığı üçüncü bölümde
yitiri(li)şin acısını dillendiriyordu: "birazdan gök düşecek / boşluğu çizecek
kuşlar / parmak izlerim çekilecek".
Ötekiler:
Bu kısımda kendisinden çok
az sayıda şiire değindiğimiz dergilerden söz etmeyi uygun bulduk. Buradaki
dergileri, “ötekiler” arasında saymamızın başka bir anlamı ya da hedefi yok.
Şiir yayımlayan, şiire özel bir önem veren dergilere şiir tutkunu bir kalem
sahibi olarak saygımız var elbette. Ne var ki Ada (Samsun), Aratos,
Ayna, Dem, El İzi, Etken, Gölge, İnsancıl, Poetik Har, Tasfiye, Yalın Ses
gibi dergilerde yer alan şiirlerin yıl ortalamasının altında kaldığını da
belirtmek gerekiyor. 2004'te tek sayı çıkan Etken için de benzeri bir
belirlemede bulunabiliriz.
Akköy
dergisinin
etkinlik sayılarının şiir izlerçevresi için doyurucu oyduğunu söylememiz
gerekiyor. Etkinlik dosyalarının yayımlandığı sayılarda bulunan şiirlerin
kitaplardan seçilmiş olma olasılığı şiirler hakkında sağlıklı bir değerlendirme
yapmamızı engelledi. Amik yıl içinde çok sayıda şiir yayımlayan
ama genelde estetik düzeyi pek de yüksek olmayan şiirlere yer veren bir
dergiydi. Bununla birlikte derginin 32. (Kasım) sayısında Orhan Tüleylioğlu'nun
"Biriken" şiirinin etkileyiciliğine işaret etmek gerekiyor. "yüzümdeki bir imlâ
hatası / ele verdi beni / yaralı bir yalan / gölgesi bile olmayan / bir anlam"
diye başlayan, ilişkisizliğin sırlarını yakalayan, "soğuğu adımlarıyla"
hızlanan, insanın yalnızlık rolüne işaret eden bir şiirdi "Biriken".
Dört sayı yayımlanan ve
şiire özel bir önem veren Aralıklar'ın 2. (Şubat) sayısında
Müştehir Karakaya'nın "Eylülüm Olmasın" şiiri coşkulu bir imgesellikle
yürüyordu: "bu ateşten bir gömlek daha biçmesin terzi". Bir sonraki sayıda (3,
Mart-Nisan) Ali Varol'un "Yirmi İki Yaş" şiiri zevk ve renk arasında salınan
gençlik gerilimini, hırçınlığını duyuruyordu. Ardıçkuşu'nun 12
sayısında da çok sayıda şiir vardı 2004'te. Aziz Kemal Hızıroğlu, Enver
Sipahioğlu, Necdet Tezcan, Burhan Mendi, Fatigül Balcı gibi isimlerin şiirleri
dikkat çekiyordu dergide. Şairler hakkında özel sayıların da yapıldığı
Ardıçkuşu'nda yayımlanan şiirlerin genelde didaktik, söylevci veya
içdökümüne dayalı duygusal şiirler olduğu görülüyordu ama arada yayımlanan usta
şiirler derginin şiir cephesini kurtarıyordu. Sözgelimi 67. (Ekim) sayıda
Dağlarca'nın, "Giyinirken soyunuyor / Soyunurken giyiniyor sesinden" diyen nefis
şiiri "Ses" vardı. Aynı sayıda yer alan, Atila Er'in "Bir İnce Ses Olsaydım
Anadolu Dergilerinde" şiiri edebiyatta merkez-taşra tartışmasına ilginç bir
değiniydi ve taşranın yanında yer almanın gururunu yansıtıyordu.
Aykırısanat
her sayısında şiire yer vermekle, amatör şiiri içtenlikle destekleyen bir dergi
olarak göründü. Dergide şiirleri yayımlananlar arasında M. Demirel Babacanoğlu,
Arslan Bayır, Fuat Çiftçi, Tan Doğan, Adnan Gül, Necdet Tezcan gibi isimler
dikkat çekiyordu.
2004'te çok sayıda şiire
yer veren Beşparmak dergisinde geçen yıl daha çok Tan Doğan, Asım
Öztürk, Yunus yaşar, Kemal Gündüzalp, Tahsin Şimşek, Hasan Hüseyin Yalvaç, Funda
Aytüre, Arslan Bayır, Osman Serhat Erkekli, Durmuş Ali Özkale, Burak Tokcan gibi
isimlerin şiirleri yayımlandı. Toplam iki sayısını incelediğimiz Bir Ünlem'de
az sayıda şiir vardı ve bunlar da genel düzeyin altında görünüyordu.
Çalı'da
yıl içinde yayımlanan şiirler arasında İdris Yalçın'ın "Duayı Kemiren Karınca"sı
dikkatimizi çekti. Davetsiz Misafir çok az sayıda şiir yayımladı,
bunların çoğu beatnik bir hava taşıyordu ve belli bir heyecanı yansıtmakla
birlikte yenilikçi ya da etkileyici olmaktan uzaktı. Her sayısında epeyce şiir
bulunan Derkenar'da daha çok Yasin Onat, Mervan Aksu, Melih
Külekçi, Erkan Kara, Atanur gibi isimlerin şiirleri öne çıktı 2004'te. Derginin
6. (Kasım-Aralık) sayısında yer alan, Furkan Çalışkan'ın "Sıfır Noktası" şiiri
"yüksek dozda güneş içinde" geçen zamanları, "absürd bir filmin sonunu bekler
gibi" yaşanan hayatın tuhaflıklarını duyuruyordu. Deyiş geçen yıl
üç sayı çıktı ve şiire her sayıda yer verdi. Dergide Emin Bayraktar, Mustafa
Tunç, Taha Asım, Ali Arıkmert, M. Alper Taş gibi isimlere ait şiirlerin
ötekilere göre daha sıkı olduğunu söylemeliyiz.
Üç sayı çıkan
Düşe-yazma'nın 7. (Mart-Nisan) sayısında yer alan, Şükrü Erbaş'ın
"Ağaran Bir Suyum" şiirinde yaşlanmanın ve bir şeyleri yitirmenin tedirginliği,
zamanın hızına yenik düşmenin acısı sezdiriliyordu: "Nereden mi anlıyorum
yaşlandığımı / Kadınlar gittikçe daha güzel // Güneş daha hızlı adımlıyor
gökyüzünü / Sular daha soğuk rüzgâr daha serin".
Edebî Düşünce'nin
Şubat-Mart sayısındaki iki şiirden biri Salim Nacar'a ait olan "Asya-minör"dü ve
geçen yıl dergilerde yayımlanan binlerce şiir içerisinde sözü edilmeye değer bir
metindi. Müzik alanına ilişkin kavramları şiirleştirmede çok başarılıydı Nacar.
Sonbaharın "güzide bir yalan" olduğunu söyleyen şair birbirine yakın görünen
insanlar arasındaki iletişimsizliğe temas ediyor ve derin bir duyarlığı ortaya
koyuyordu: "çoğal baba bu ırmak kuruyacak / anne kaderin saklı vermidon /
eviçlerinde kurulu tuzak / eviçlerinde yalnızlıklar ve sen".
Üç sayı çıkan
Edebiyat Atölyesi’nde Mehmet Aras, Sevgi Erim, Mustafa Erinç, Fergül
Çırpan, Ruhan Mavruk, Mustafa Özenç, Elif Şahin… gibi isimlerin şiirleri dikkat
çekti. Eskişehir Sanat'ta M. Mete Ayhan, Funda Aytüre, Zehra Çam
gibi isimlerin şiirleri vardı geçen yıl. İki sayı çıkan Felsefece'nin
şiire de yer verdiğine işaret etmek gerekiyor. Aynı şekilde iki sayı çıkan ve
epeyce şiir yayımlayan Edebiyat Koop'ta yer alan şiirler de düzeyi
tutturan metinler değildi. Bununla birlikte Ramazan Parladar'ın "Armut Tüyü"
şiirinin öne çıktığını söyleyebiliriz.
Gökyüzü,
gepgenç şairlerin ürünlerinin bir araya getirildiği bir seçki olma
özelliğindeydi. Seçkinin 2004'te yayımlanan 11. sayısında Mehmet Ceylan'ın
"Birikmiş Rüzgârlar"ı kendini yeniden okutuyordu. Güney, yıl
içinde epeyce şiir yayımlamış olmasına karşın belli bir çizginin üstüne
çıkamayan ürünlerdi yayımlananlar.
İspinoz'un
pek çok sayısında, Osman Serhat Erkekli’nin ve Suna’nın sezgici ve anlık
yaratıcılık eseri olan şiirleri yer aldı. Derginin Ocak (9) sayısında Suna
imzasıyla yer alan şiirden birkaç dize: "uzun uzun bekledi bir yolcu / tren
istasyonunda / çok uzun / vagonlar geldi / vagonlar gitti / ay eskidi
gökyüzünde" Osman Serhat imzalı şiirde ise sanki şairin dünyanın sonuna ilişkin
olarak ne istediğini gizliden gizliye sezdiren dizeler vardı: "Güneş soğuyor,
soğudu / Kıyamet / Söylenen bütün sözler, pelür / bir kâğıt gibi eriyecek".
Kaçak Yayın'ın
"Kanat Alıştıranlar" sayfalarında gençlere şiir konusunda öğütler verildiği
görüldü. Bu sayfalarda gençliğin heyecanını yansıtan ürünler yayımlandıysa da
bunlar içerisinde çarpıcı bir şiire rastlayamadık. 2004'te tek sayı (10) çıkan
Kuzey Yıldızı'nda sözü edilecek düzeyde bir şiir yoktu ne yazık ki…
Mavi Dergi'nin
her sayısında epeyce şiir vardı bu yıl. Bunlar arasında bizim ilgimizi en çok
çeken ise Necdet Tezcan'ın, "hiç tanımadığım bir ağaç / kiraz tartıyor, haziran
ya!..." dizelerinin de yer aldığı "Vizesiz" şiiriydi.
Efe Murat, Cem Kurtuluş ve
Mustafa Altay Sönmez'in ortak seçkisi olarak tek sayı çıkan Oda'da
bu isimlerin "deneysel" diyebileceğimiz metinleri, anlamsızlığı zorlayan
şiirleri yer alıyordu. Mustafa Altay Sönmez'in şiirlerinin daha bir "okunabilir"
olduğu, poetik estetiğin yüzyıllar içindeki kazanımlarını bu şairin daha bir
içselleştirdiği söylenebilir.
Dört sayı çıkan
Patika'nın 45. (Mayıs-Haziran-Temmuz) sayısında Salih Bolat'ın "Kar
Düşünceleri" derginin yıl içindeki şiir çizgisini yükselten ve "içine girip
kaybolacağı fırtına"ya bakan bir şiirdi: "uzaklaşan karla avundum / nasılsa biri
duyardı kışın sesini / aşılmış onca yolun hatırı için / bir sap nergis olsun
büyütülürdü / görmezden gelinirdi terzinin hatası / yanılmışım."
Sanat ve Hayat
çok önem vererek
olmasa da şiir yayımlayan bir dergiydi ama estetik-poetik düzey ekseninde bizim
buluşabildiğimiz, bizimle buluşabilen şiirler değildi yayımlananlar.
Ses(s)iz'in ilk sayısında Altay Öktem, Aziz Kemal Hızıroğlu, Salih
Mercanoğlu, Şerif Erginbay gibi tanınmış imzaların yanı sıra Sezgin Öndersever,
Murat Küçük ve Ali Bozdemir gibi genç isimlerin şiirleri de vardı. İkinci sayıda
tanınmış imzaların sayısı biraz daha artmış, Haydar Ergülen, Fuat Çiftçi, Şükrü
Erbaş gibi isimler de Ses(s)iz'e destek sunmuşlardı. Ses(s)iz'in
yayın kuruluna önerimiz, tanınmış imzalardan çok kendi yazı ve şiirlerine yer
vermeleri, "sessiz" kalmayıp "ses"leriyle bir "iz" bırakmaları, bunun için de
seslerini daha fazla çıkarmalarıdır.
Tek sayı çıkan
Sözbahçesi'nde Kaan Oğuzcan'ın "Kırılan" başlıklı şiirinde sanki başlık
da şiirin bir dizesi gibi düzenlenmişti: "(Kırılan) Masaysa; / yere saçılır
kâğıtlar, / bulamazsınız dağılan sözcükleri" veya "(Kırılan) Şişeyse / Yere
dağılır gecenin kanı, / bulamazsınız rengini ve cinsini". Birkaç sayı çıkan
Sunak'ın 8. (Ocak-Şubat) sayısında Mesut Aşkın'ın dünden
bugüne yalnızlaşmayı dile getirdiği şiirine işaret etmek gerekiyor. Hiçbir yerde
var olamayan, hayatı kavradıkça yalnızlaşan bireyin anlatıldığı şiirde ses ve
yapı da gözetilmişti: "Al bu göğü pencereden / Dün her şey bitmiş / Büyüyen
yalnızlaşıyor / Babamda annem annemde ölü // Evde ben / Büyüyen yalnızlaşıyor".
Toplam 5 sayı çıkan Sühan'ın bazı sayılarında poetik yazılar
bulunmakla birlikte şiir yoktu; bu da, dergi adına farklı bir duruşun
işaretiydi. 5. (Aralık-Ocak) sayısında Bünyamin K.'nın "Düşük" şiiri yer
alıyordu ve bu şiirde susturulmayı karşı duyulan isyanın çok anlamlılık
ekseninde çarpıcı ifadelerle dillendirildiği dikkati çekiyordu: "Susun! diye
işaret eden hemşire, / Susun! Susun! Diye bağıran öğretmen, / Susun! Susun!
Susun! Diye çıldıran bir ergen, / ürkmekten bitkin kargalar, öyle sessizlik..."
Şafak’ın
her sayısında şiir vardı ve dergide özellikle Ahmet M. Ahmet, Emre Ahmet, Tan
Doğan, Mehmet Dükkâncı, Hüseyin Mazlum, İlker Mehmet, Mücahit Mümin’in ve daha
başka pek çok ismin şiirleri yer aldı.
Har ay sektirmeden
yayımlanan ve belli bir yayın disiplinine sahip olan Tay'da epeyce
şiir vardı geçen yıl ama bunların büyük çoğunluğu genel çizginin altındaydı. 41.
(Şubat) sayıda Aziz Kemal Hızıroğlu'nun "Hile"si yokluğunu kalabalıkların
doldurduğu birine duyulan özlemi dile getiriyordu: "anlatamadıkça uzun susulur /
başka yalnızlıklar bulunurdu / ve yokluğun / ve yeni bir hakem / yine hile".
Topal Karınca'nın 13. (Ocak-Şubat) sayısında yayımlanan, İlhan
Kemal'in "Meneviş ve Kurdela" şiiri değinilmesi gereken bir derinlik taşıyordu.
Şiir, "yatay simetrik yapı"yla oluşturuluşunun yanında genç şairin bu yapıyı
kavramış ve şiir dilini yerinden oynatma meselesini önemsemiş olması bakımından
dikkate değerdi. Şiirden iki dize: "güneyde, gülüşlerin yaralarını çok derin
üşüyor şimdi / yüzünü aynamda kırıp, yağdığından beri uzaklara". Derginin 15.
(Mayıs-Haziran) sayısında yer alan, Meltem Denizeri'nin "Yaban"ı ilgi çekici bir
masal-şiirdi. Dergiden edindiğimiz izlenimlerle çok genç bir şair olduğunu
sandığımız Denizeri, masal atmosferi içinde ironiyle karışık ilginç imgeler
yaratıyor: "yanan anızlarda ısınan karıncalar", "genç kaplumbağanın yaş gününde
/ tam dört yüz ateş böceği / mum yakmış", "ördeklerarası güzellik yarışmasını
kazanan yabanördeği". Toplu Fotoğraflar, şiir heveslisi
öğrencileri yüreklendiren bir degiydi. Türk Dili Dergisi çok az
(yalnızca iki sayısında) şiir yayımladı.
Uzak’ın
inceleyebildiğimiz tek sayısında (Eylül 2004) Gökhan Akçiçek, Osman Serhat
Erkekli, Serkan Özer ve İrfan Yıldız gibi isimlerin şiirleri dikkat çekiciydi.
Yedi İklim
yıl içinde en çok şiir yayımlayan fakat nitelik açısından belli bir ortalama
tutturamayan dergiler arasındaydı. Bu dergide yer alan şiirler arasında (sayı:
169, Nisan) Sedat Umran'ın "Ölümün Gücü" şiirine değinmek isteriz. Bu metin,
şairin son yıllarda giderek yoğunlaşan ses arayışının ve metafizik ilgisinin
izlerini taşıyordu: "Yazısız yasaları ölümün / Yazılısından daha güçlü / Doğmak,
yaşamak ve ölmek / Kör-düğüm olmuş bu üçlü". Üç sayı çıkan Yitik Düşler'in
39. (Ocak) sayısında Cafer Keklikçi'nin "Yasak Bölge"si insanların günlük
hayatın sıradanlıklarına aldanışına teması bakımından, yanı sıra Gökhan
Akçiçek'in "Boş Sınıflar Öğrencisi" ve "Öğretmenim Gidiyor" şiirleri hüzünlü
ayrıntıları yapaylığa ve duygusallığa düşmeden dile getirmesi açısından
etkileyiciydi.
Sonuç:
Şiir örneklerinden bu kadar
çok söz ettikten sonra fazla lafa gerek yok aslında. Bununla birlikte sonuç
niyetine birkaç söz etme gereği duymuyor değilim. Bu yıllığın, tarafımdan kaleme
alınan "Dergilerde Şiir" bölümü uykusuz gecelerden, karla eve kapandığımız
gündüzlerden, kahvaltı bile yapmadan yollara düştüğümüz, iki ev arasında mekik
dokuduğumuz zamanlardan geçti. Dergilerin taranışında açıkçası büyük bir sorun
yaşamadım; çünkü belli başlı dergileri yıl içinde zaten izliyor ve öncelikle
şiirleri okuyarak sağa sola notlar düşüyor, işaretler koyuyordum kendimce. Asıl
zor olan hem parçalı bir yöntemle tek tek dergilere ve şiirlere hem de
bütünlüklü bir bakış açısıyla geçen yılın şiirine bakmak, şiirleri bu bakışla
değerlendirmeyi denemekti. Bilmiyorum yapabildim mi?
Genel olarak baktığımda
geçen yıl içerisinde yeni ve yenilikçi kıpırdanmaların dikkat çektiğini
söyleyebilirim. Zaten poetik tartışmaların artması, yıllık sayılarındaki artış,
dergilerin çoğalması böyle bir canlılığı haber veriyordu. Yeni ve yenilikçi,
yaratıcılığa sahip, sezgi gücü yüksek gencecik (ben, henüz gençler arasında
olduğumdan yeni yetişen arkadaşlar için "gencecik" sıfatını kullandım) şairlerin
gelmekte olduğu görülüyor. Bunların sayısı çok değil ama olsun; zaten hemen her
dönemde yüzlerce şair "birkaç", hatta kimi zaman "bir" şaire çalışmış değil
midir? Umarım önümüzdeki yıl dergilerde yayımlanan, yıllıklara ve seçkilere
giren nitelikli şiirlerin sayısı artar. Kimseye "şunu yap bunu yapma, şunu
yayımla bunu yayımlama" diyecek kadar saygısız değiliz ama bazı dergilerin, şiir
anlayışlarını gözden geçirmeleri, Türk şiirinin hangi noktada olduğunu görüp ona
göre bir eleme ve yayın yapmaları iyi olur demekten de kendimi alamıyorum.
Daha fazla uzatmayayım...
Bu bölümün yazılışı sırasında kendilerini ihmal ettiğim yakınlarımdan özür
diliyorum. Beni anlayacaklardır... Son iki yıldır hemen her konuda yanımda olan,
iyiniyet ve anlayış timsali "soğuk odalar perisi"ne, evde birlikte çalıştığımız
günlerde her türlü kahrımızı şikâyetsiz çeken sevgili editörüm Cenk Gündoğdu'ya
ve Türk şiirine birkaç dizeyle de olsa katkıda bulunan bütün şairlere şiir adına
teşekkürlerimi iletiyorum.
Bâki
Ayhan T.
Not:
Bu yazı Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu tarafından hazırlanan Şiir Defteri’nden
alınmıştır.
|