| |
Şiirsel eylemin
her birisinin farklı binlerce biçim içine dağılmış olması bizi ideal
bir şiir tipi oluşturmaya zorlayabilir, ancak böyle bir çaba
karşımıza bir canavar veya bir hayalet getirecektir.
Şiir bilgidir,
kurtuluştur, güç ve terkediştir. Dünyayı değiştirebilecek güçte bir
eylemdir şiir, doğası gereği devrimcidir: Ruhun eğitilmesi ve içsel
özgürlüğün yolu. Şiir bu dünyaya anlam kazandırır, onu yüceltir; bir
başkasını yaratır. Seçilmişlerin ekmeği, lanetlenmiş lokma. Şiir
ayırır, birleştirir. Yolculuğa davet, yuvaya geri dönüştür. Esin,
soluk alma, bedenin eğitilmesi. Hiçliğe yakarış, yoklukla yapılan
söyleşi: sıkıntı, acı ve ümitsizliktir onu besleyen. Dua, pişmanlık,
tövbe, ilahî güce boyun eğiş, huzur bulma. Sihir, büyü, efsun.
Yücelik, kabulleniş, bilinçdışının yoğunlaşması. Irkların, ulusların
ve sınıfların tarihsel açıklaması. Şiir tarihi reddeder. Nesnel
çelişkilerin tümü onun içinde çözülür ve en sonunda insan, sadece
bir ölümlü olmadığının bilincine kavuşur. Deneyim, hissediş, duygu,
sezgi, yönlendirilmemiş düşünce. Değişimin sonucu, hesaplamaların
meyvası. Üstün biçimde konuşma sanatı; ilkel dil. Yasalara boyun
eğiş; öbürlerinin yaratışı. Çok eskinin taklidi, gerçeğin kopyası,
İdea’nın kopyasının kopyası. Çılgınlık, sevinç sarhoşluğu, İnsanın
tanrılaşması. Çocukluğa geri dönüş, cennet ve cehennem nostaljisi,
unutulma isteği, sürgün arzusu. Oyun, iş,çile. İtiraf. Doğuştan
gelen deneyim. Görüntü, müzik, simge.
Benzeşim: Şiir,
içinde yeryüzünün tınladığı bir midye kabuğudur, ritimle ölçüler de
evrensel uyumun yankılarıdır. Öğreti, ahlâk, örnek, Tanrı sözü,
dans, diyalog, monolog. Halkların sesi, seçilmişlerin dili,
yalnızlık sözcüğü. Saf olan ve olmayan, kutsal ve lanetlenmiş,
çoğunluğa ve azınlığa ait olan, çıplak ve giyinik, konuşulan,
resmedilen, yazılan, her çehreyi gösteren fakat bir çehresi
olmayandır. Şiir yokluğu gizleyen bir örtüdür insan yaratıcılığının
o göz kamaştırıcı kanıtı!
Tüm bu
söylenenlerin içinde, onları doğrudan sahiplenen ve yaşayarak onlara
hayat veren şairi nasıl görmemezlikten gelebiliriz? Onların hepsi
yaşanmış hayatların ve çekilmiş acıların meyvalarıdır; onlara sıkı
sıkıya sarılmaktan başka çare kalmaz bizlere; önce ilkine, sonra onu
bırakıp ikincisine ardından da onu izleyene. Yaşanan deneyimler
benzersizdir. Bu yüzden ortaya çıkmalarına neden olan kavramları
aşarlar. O halde, asıl sorgulanması gereken, şiirsel deneyimin
kendisi olmalıdır. Şiir eyleminin bütünlüğü ancak ve ancak şairin
kendisiyle kurulabilecek aracısız ilişkiyle kavranabilir.
Şiirselliğin
varlığına ilişkin sorularımıza şiirin kendisinde cevap aramakla şiir
ve şiirselliği bilerek birbirine karıştırmıyor muyuz? Aristo
“Homeros veEmpedocles arasında ölçünün dışında hiçbir ortak nokta
yoktur, bu nedenle ilki şair ikincisi ise fizyologdur” der.
Haklıdır: Her şiir daha doğrusu ölçü yasalarıyla kurulmuş her ürün
şiirsellik içermeyebilir. Fakat, ölçü ile yaratılanlara ne demeli?
Gerçekten şiir midir onlar yoksa sanatsal, öğretici ya da retorik
ürünler mi ? Bir sone, şiirselliğin retorik mekanizması - stanza,
ölçü, ritim - vona dokunduğunda ancak şiir olabilir, yoksa sadece
bir edebiyat biçimidir. Sözcükler arasındaki ritmi sağlayacak
araçlar vardır, ancak şiirsel dönüşümü sağlayabilecek hiç bir araç
yoktur. Şiir olmaksızın şiirsellik söz konusu olabilir; doğal
güzelliklerin, insanların ve olayların genellikle şiirsel yanları
vardır. Şiire dönüşmemiş şiirsel durumlardır bunlar. Şimdi;
değişimin yoğunlaşması anlamında şiirselliğin veri olduğu veya
şairin yaratıcı arzusuna yabancı güçlerin ve anlık durumların
billurlaşarak görünür hale geldiği an şiirselliğin içindeyizdir.
Şair etken veya edilgen, uyanık veya uyku halinde şiirsel akımı
yönlendirerek onu dönüştüren bir aracı olduğunda ise karşımıza çıkan
bütünüyle farklı bir şeydir: Bir yapıt. Şiir bir yapıttır. Şiirsel
eylem, insan ürününde toplanır, bütünleşir ve tüm diğer şeylerden
ayrılır: Bİr tablo, bir şarkı, bir trajedi. Şiirsellik, şiirsel
eyleminin içinde henüz biçimlenmemiş bir durumdur, dimdik yükselir
ve şiir iste orada yaratılır. Şiirsel eylem tüm diğer şeylerden
ayrılmıştır ve tümüyle yalnızca şiir içinde ortaya çıkar. Şiirin içi
herhangi bir içerikle doldurulabilecek bir biçim olduğunu
anlamaksızın, şiirsel eyleme ilişkin sorulara şiirin kendisinde
yanıt aramamız şaşırtıcı olmayacaktır. Şiir bir edebiyat biçimi
değil, şiirsel eylemle insanın buluşma noktasıdır. Şiir, şiirselliği
kapsayan, onu harekete geçiren ve açığa çıkartan canlı bir
varlıktır. Biçim ve öz aynıdır onda.
Gözümüzü
şiirsel eylemden ayırıp şiirin kendisine çevirdiğimizde, tek
olduğunu sandığımız biçimlerin çokluğu karşısında şaşar kalırız. Her
bir şiir kendisini bambaşka ve indirgenemez bir biçimde ortaya
koyuyorsa eğer, şiirsel eyleme nasıl bağlanabiliriz ki? Edebiyat
bilimi, şiirdeki bu başedilemez çokluktan onları gruplara
indirgeyerek kurtulmaya çalışır, oysa şiirin doğası bu çabayı iki
yönden sonuçsuz bırakır. Şiiri, epik, lirik, dramatik gibi bir kaç
başlığın içine sıkıştırırsak, romanları, düzyazı şiirleri ve Aurella,
Maldororun Şarkıları,* ya da Nadja gibi tuhaf isimli kitapları
nereye yerleştirebiliriz? Bütün kuraldışı durumları ve ara biçimleri
kabul ettiğimizde ise bu sınıflandırma sonsuz bir kataloga
dönüşecektir. Dilin sınırları içinde kalmak koşuluyla, tüm sözel
etkinlikler, tutarlı söylemlerden haykırışlara kadar simgesel
değişmelere duyarlıdırlar ve şiire dönüşme eğilimi taşırlar.
Retoriğin guruplandırılmasındaki biricik ve en önemli sakınca bu
değildir. Sınıflandırmak anlamak değildir, kavramak hiç değil.
Gruplandırrna yalnızca bir araçtır, fakat, dışsal düzenlemeden daha
derin ve kapsamlı bir amaç için kullanıldığında işlevini yitirir.
Asıl eleştirilmesi gereken bu geleneksel adlandırma yönleminin
anlamsız ve saçma uygulamasıdır.
Biçem ve
ruhçözümlemesi gibi eleştirel disiplinlere de benzer bir yaklaşımla
bakılmalıdır. Biçem, şairin sözel eğilimlerinden, ruhçözümlemesi ise
imgelem yapısından yola çıkarak şiirin ne olduğunu açıklamayı
amaçlar. Biçemci yöntem Mallarme’ye ve şiir almanaklarına
uygulanabilir. Yine, bir ruh bilimcinin yorumları, biyografiler ve
diğer çalışmalar da bir şiirin nasıl ve niçinlerine yanıt ararlar ve
kimi zaman da bu yanıtları verebilirler. Bir yapıtı incelemek için
retorik, biçem, sosyoloji, psikoloji ve diğer edebiyat disiplinleri
gereklidir. Ne var ki bunlar bir şiirin gerçek doğası hakkında bize
hiç bir şey söyleyemezler.
Şiirsel eylemin
her birisinin farklı binlerce biçim içine dağılmış olması bizi ideal
bir şiir tipi oluşturmaya zorlayabilir, ancak böyle bir çaba
karşımıza bir canavar veya bir hayalet getirecektir. Şiirsellik tüm
şiirlerin bir araya gelerek oluşturdukları bir toplam değildir. Her
şiirsel yapıt kendi kendisine yeten bir dünyadır. Orada, parça
bütünün kendisidir. Her bir şiir tektir, indirgenemez, yinelenemez.
Ve bu yüzden, Ortega y Gasset’in söylediklerine katılmak zorunda
hisseder insan kendisini: Quevedo’nun, La Fontaine’nin fablları ve
Spiritual Conticle gibi birbirlerinden tümüyle farklı şeyleri bir
isim altında toplamak büyük bir haksızlıktır.
İlk bakışta, bu
farklılıkların tarihten kaynaklandığı düşünülür. Her ulus ve her
dil, şiirini, dönemin ve dehanın kendisine buyurduğu biçimde
yaratır. Ancak tarihsel yaklaşım sorunu çözmez tersine yeni
sorunlara sebep olur. Benzer ayrılıklar aynı dönem ve aynı toplum
içinde ortaya çıkmaktadır. Nerval ve Hugo birbirlerinin
çağdaşlarıdır, tıpkı Velâzquez ve Rubens ya da Valery ve
Apollinaire’in birbirlerinin çağdaşları olduğu gibi. Hint vedaları
ile Japon haikularına aynı adı vermek salt dilden kaynaklanan bir
saçmalıksa eğer, Aziz John ve onun tanrı tanımaz modeli olan
Garcilaso’nun birbirlerinden onca farklı deneyimleri için de aynı
ismi kullanmak saçma değil mi? Tarihsel derinlik onlarla aramızda
olan o ölümcül uzaklık çelişkilerle ve uzlaşmazlıklarla dolu
görüntüleri bir arada toplamamıza neden oluyor. Uzaklık, Sophocles’i
Euripides’den, Triso’yu Lope’den ayıran farklılıkları unutturmakta
bize. Ve aslında bu farklılıklar tarihsel çeşitlilikten değil, ondan
çok daha gizli ve derin nedenlerden kaynaklanmakta: Yaşayan insan.
Bu nedenle, şiiri anlayabilmenin ipuçları tarih bilgisinden çok o
şairin biyografisinde yatar. Burada da bir başka engel dikilir
karşımıza. Şairin her bir yapıtına, aynı zamanda, eşsizdir, bütün
diğer şeylerden ayrıdır ve indirgenemez. La Galatea veya El Viaje
del Parnaso, Mancha’lı Don Quixote’u açıklamaz Iphigenie Faust’dan
ve Feuente-Ovejunda La Doreda’dan çok çok farklıdır. Her bir
yapıtın kendi özyaşamı vardır ve Edugue ‘ler Aeneid değildir. Kimi
zaman bir yapıt diğerini reddeder: Lautreamont’un yayınlanmamış
şiirlerinin önsözü, Maldororun Şarkıları’ını gizli bir ışıkla
aydınlatır; Cehennemde Bir Mevsim, Les Iluminations’daki sözcükler
simyasının çılgınlık olduğunu önceden ilan eder. Tarih ve biyografi
bize bir döneme ya da yaşama ait renkleri, sesleri verebilir, bir
yapıtın sınırlarını çizebilir, bir biçemini dış görümünü
tanımlayabilir ve hatta şiirin nasıl ve niçinlerini ortaya
çıkartarak bir eğilimin genel anlamını açıklayabilir. Ancak bir
şiirin ne olduğunu söyleyemez bize. Tüm şiirlerin tek ortak
noktaları bir yapıt olmaları, bir ressamın tablosu yada bir
marangozun sandalyesi gibi, insan ürünü olmalarıdır.
Şiirler tuhaf
yapıtlardır; biri ile diğeri arasında, araçlar arasında var olan ve
gözle görülebilen, açık akrabalık ilişkisi yoktur. Teknik ve
yaratış, araç ve şiir birbirlerinden farklı gerçekliklerdir. Teknik
bir yöntemdir ve değeri, etkinliği ile orantılıdır, yani yinelenen
uygulamalara duyarlı olduğu ölçüde anlamlıdır, yeni bir yöntem
bulunana dek değerini korur. Teknik, geliştiren veya
değersizleştiren tekrarlardır, bir öncekini devralır ve
değiştirir... Ok ve yay yerini ateşli silaha bırakır. Ama Aeneid
yerini Odysseus ‘e bırakmaz. Her bir şiir eşsiz bir nesnedir ye tam
yaratılış anında ölen bir “teknik” İe yaratılır. “Şiir tekniği”
denilen şey aktarılamaz çünkü formüllerden değil, şadece
yaratıcısına hizmet eden buluşlardan meydana gelir. Bir dönemin ya
da bir sanatçı gurubunun ortak tavrı olarak alındığında, biçemin,
hem devralınan miras hem de değişim anlamında tekniğe yaklaştığı
doğrudur. Her tür yarancı çabanın başlangıç; noktası biçemidir ve
işte bu yüzden her sanatçı aşmaya çalıştığı bu ortak tarihsel biçemi
kullanır
Şair bir biçem
kazandığında ise artık şair olmaktan çıkar ve edebiyat malzemeleri
üreten bir işçiye dönüşür. Gongora’yı barok olarak nitelendirmek,
edebiyat tarihi açısından belki doğrudur, fakat şiirinin içine
dalmak istendiğinde, ki bu her zaman bambaşka bir şeydir, bu tanım
yanlış olacaktır. Cordovan’ın şiirleri barok biçemin en yetkin
örnekleridir, fakat unutulmamalıdır ki; artık onun biçemi olarak
kabul edilen anlatım biçimi başlangıçta sadece buluş,
formülleştirilmemiş ve açıklanmamış tasarılardı. Şair döneminin
ortak birikimini, yani dönemin biçemini kullanır, uyarlar ve taklit
eder fakat sonunda tüm bu malzemeleri dönüştürerek benzersiz bir
yapıt üretir. Damaso Alonso’nun belirttiği gibi, Gongora’nın en
güzel imgeleri atalarının ve çağdaşlarının anlatım dilini
dönüştürmedeki ustalığından kaynaklanmıştır. Kimi zaman şair biçeme
yenik düşer. (Biçem hiçbir zaman onun değil, döneminindir. Şairin
biçemi olmaz.) Ve işte o zaman bu başarısız imgeler savaş
ganimetleri gibi, gelecek kuşakların tarihçilerinin ve
dilbilimcilerini ortak mallarına dönüşürler. Tarihin sanatsal biçem
adını verdiği yapılan oluşturan taşlar bu başarısız imgelerdir.
Biçemin
varlığını reddetmiyorum, ne de bir şairin yoktan var edebileceğini
söylüyorum; tüm diğer şairler gibi, Gongora da dile yaslanmıştır. Bu
dil, konuşma dilinden daha kesin ve sertti; yazı dili ve biçem.
Ancak Cordovan şiiri bu dili asmıştır. Ya da başka bir söyleyişle;
dil, yinelenemez bir şiirsel eyleme, imgelere, renklere, ritimlere,
görünümlere yani şiire dönüşmüştür. Congora bir baroktan, Ruben
Dario da bir modernistten çok ötede, onları aşmıştır. Şair biçemle
beslenir. Biçem olmadan şiir olamaz, Biçemler doğar, büyür ve
ölürler. Şiirler ise kalıcıdırlar ve hiçbiri asla yinelenemeyen,
kendi kendilerine yeten ve tüm diğer şeylerden ayrı varlıklardır.
Şiirin bu
biricik ve yinelenemez doğası onu diğer yapıtlarla benzeştirir:
Resim, heykel, sonat, dans. Şiir ile araçlar, biçem ile yaratış
arasındaki farklılıklar bunlar için de geçerlidir. Aristo, trajedi
ve epik gibi, resimi, heykeli, müziği ve dansı da şiirsel biçimler
olarak kabul etmiştir. Bu yüzden de, çağdaşlarının şiirindeki ahlaki
niteliklerin eksikliğinden söz ederken bir trajedi şairini değil
ressam Zeuxis’i örnek olarak göstermiştir. Gerçekte, bir senfoniyi
trajediden, bir resmi ilahiden ayıran farklılıkların çok ötesinde,
bunların her birisinde, aynı evrende başkaldırmalarına neden olan
yaratıcı bir unsur vardır. Resim, heykel ve dans kendilerine özgü
bir biçimde birer şiirdir. Ve bu kendine özgülük, sözcüklerden
oluşan şiirin kendisine özgülüğünden çok farklı değildir. Sanatların
çeşitliliği, onların bütünlüğünü bozmaz, tersine pekiştirir.
Seslerin,
sözcüklerin ve renklerin arasındaki farklılıklar, sanatlardaki
kuşkuyu ortadan kaldırıp aralarındaki temel bütünlüğü oluşturmuştur.
Şiir sözcüklerden oluşur, renk ve ses belirsiz olsa da gizli anlamla
yüklüdürler.
Resim ve sonat,
biçim, nota, renk gibi kendi içlerinde anlam taşımayan daha basit
elemanlardan oluşurlar. Plastik ve ezgisel sanatların başlangıç
noktası anlamdışılık, şiirinki ise, her koşulda yaşamını
sürdürebilen, baştan sona anlamlı varlıklardır: Sözcükler. Bu
ayırımı çok kapsamlı buluyorum ben. Eleştirmenlerin plastik ve
müzikal dilden söz etmeleri rastlantı değildir. Ve bu tanımlar,
bilinçli olarak kullanılmadan önce de insanlar renklerin,
işaretlerin ve seslerin dilini kullanmayı biliyorlardı. Ayrıca
belirli guruplar tarafından kullanılmış olan simgeler,
adlandırmalar, işaretler gibi sözel olmayan İletişim biçimlerininin
üzerinde durmaya gerek yok. Bunların her birinde anlam, plastik ve
ezgisel niteliklerin ayrılmaz birer parçasıdır.
Pek çok
durumda, sesler ve renkler sözlü dilden daha güçlü çağrışımlarla
yüklüdür. Azteklerde siyah renk karanlığı, soğuğu, ölümü, savaşı ve
kuraklığı simgeler. Tezcatlicopa, Mixcöatl gibi tanrıları, bir
mekânı, bir zamanı, kuzeyi, ay ve kartalı çağırıştırır. Bir şeyi
siyaha boyamak bu güçleri ifade etmek veya onları ve kartalı yardıma
çağırmaktır.
Dört temel
renk, yönleri, tanrıları, yıldızları ve alınyazısını simgeler.
Hristiyanlarm bir azizin esirgeyiciliğinde doğması gibi, Aztekler de
bir rengin etkisi altında doğarlar. Aynı konuda başka bir örnek,
eski Çin uygarlığında ki ritmin ikili işlevidir.
Ying ve
Yang’ınTao’yu oluşturan iki değişken ritim özünü kavrayabilmek için
müzik terimlerine başvurmak gerekir. Tüm evrenin ritmik kavrayışı
olarak Yin ve Yang aynı zamanda hem felsefe ve din, hem de dans ve
müzik; anlamlarla yüklü ritmik devinimlerdir. Bu dizeler biçimsel
bir dil saçmalığı değil, insan davranışını açıklamak için sesin o
olağanüstü gücüne uyum, ritim ve armoni gibi kavramlarla yapılan
gizli göndermelerdir. Herkes onların, birer anlam taşıdıklarını,
istemlerini açığa çıkardıklarını bilerek bu sözcükler kullanır.
Bunların içinde anlamdan sıyrılmış hiçbir ses veya renk yoktur:
İnsan elinin onlara dokunmasıyla doğaları değişir ve seslerle
renkler yapıtlar dünyasındaki yerlerini alırlar. Ve bütün yapıtlar
birer anlam olarak son bulurlar; insan elinin dokunduğu her şey
istemle renklenir, bu bir “oraya doğru gidiştir.” İnsanın dünyası
anlamlar evrenidir. Bu dünya, belirsizliklere, çelişkilere,
çılgınlıklara veya şaşkınlıklara katlanabilir, fakat anlamsızlığa
asla. Sessizlik bile simgelerle dolup taşar. Öyleyse yapıların
düzenlenmesi ve birbirleriyle olan ilişkileri de, belirli isteklere
verilmiş cevaplardır. Yunan tapınaklarının gergin dengesinde, Budist
mabetlerinin yuvarlaklığında ya da Orisa ibadethanelerinin
duvarlarını süsleyen erotik desenlerin hiçbirinde anlamsızlığa yer
yoktur. Bunların tümü birer dildir.
Sözlü ve yazılı
dil arasındaki farklılıklar alabildiğine derindir ama yine de
hepsinin temelde bir dil olduğu, anlamlı, ve iletişime yönelik
güçlerle yüklü ifade sistemleri oldukları gözümüzden kaçar.
Ressamlar, heykeltraşlar ve diğer sanatçılar özünde şairin
kullandığından çok farklı olmayan araçlar kullanırlar. Dilleri
farklı olmakla birlikte sonuçta hepsi birer dildir. Ve Aztek
şiirlerini, kendi mimari eşdeğerlerine çevirmek, onları İspanyolcaya
çevirmekten çok daha kolaydır. Tantrik metinler veya Kavya’nın
erotik şiirleri Konarak’ın heykelleri ile aynı dili konuşurlar. Sor
Juana’nın Primero Syenosun’daki dil, Mexıco City’deki Sagrario
Metropolünden farklı değildir. Gerçeküstücü resim, gerçeküstücü
şiire kübik resimden çok daha yakındır.
Anlamdan
kaçabilmenin olanaksız olduğunu söylemek, tüm yapıtları sanatsal ve
teknik tarihin eşitleyici evrenine sokmaya benzer. Tarihsel olmayan
bir anlam bulabilir miyiz? Yapıtların kendilerini oluşturan araçları
ne de anlamları insanı aşamazlar. Onların tümü somut insana yönelen
“işte bu yüzden” ve “oraya doğru” lardır ve insan da ancak ve ancak
kesin tarih içinde anlam kazanabilir. Ahlak, felsefe, töreler, sanat
kısaca veri bir dönemin belgelerini oluşturan her şey birlikte biçem
dediğimiz kavramı oluştururlar. Her biçem tarihseldir ve en basit
araçlardan en ilgisiz yapıtlara kadar bir dönemin bütün ürünleri
tarihin, yani biçemin içinde gelişir. Fakat bu ortak noktalar ve
benzerlikler bazı farklılıkları gizlerler. Biçem yardımıyla bir
şiiri bir risaleden, bir tabloyu eğitici bir resim baskısından, bir
mobilyayı bir heykelden ayırdedebiliriz. Bu ayırdedici unsur
şiirselliktir. Şiirsellik tek başına yaratışla biçem, sanat
yapıtıyla sıradan bir ürün arasındaki farkları bize gösterebilir.
Uğraşı ve
mesleği ne olursa olsun sanatçı veya zanaatkar olarak insan ham
maddeyi; renkleri, taşı, metali, sözcükleri dönüştürür. Bu dönüşüm
sonucunda madde, yapıtlar yani anlamlardünyasındaki yerini almak
üzere doğanın karanlık dünyasını terkeder. Ama bir heykel yontmak
veya bir merdiven yapmak için kullandığı farklı durumlarda taşa ne
olur? Heykelin yapıldığı taşla merdivenin yapıldığı taş arasında hiç
bir fark yoktur ve her ikisi de ortak bir anlamlar sisteminde yer
alırlar (her ikisi de, örneğin, bir orta çağ kilisesinin parçası
olabilirler) fakat taşın heykele dönüşümü merdivene dönüşümünden çok
farklı bir değişimdir. Düzyazı yazanlarla şairlerin kullandığı
dillerin yazgıları bize bu farklılığın anlamını açıklayabilir.
Düzyazının en
yüksek biçimi söylemdir. Burada sözcüklere yüklenen anlamlar tek ve
sınırlıdır. Böyle bir çalışma önceden tasarlama ve çözümleme
gerektirir. Fakat bu aynı zamanda asla gerçekleşmeyecek bir amaçtır,
çünkü sözcükler çıplak ve sınırlandırılmış kavramlar içine
sıkıştırılmayı reddederler. Her bir sözcük, fiziksel özelliklerinin
dışında çokanlamlıdır. Bu nedenle, düzyazı yazarının eylemi sözcüğün
doğasına karşıdır. Ve bu yüzden M. Jourdain’in* farkında olmaksızın
düzyazı biçiminde konuştuğu doğru değildir. Alfonso Royes’in haklı
olarak belirttiği gibi insan söylemekte olduğu şeyleri bilincinde
tümüyle önceden tasarlamaksızm düzyazı biçiminde konuşamaz. Buna
düzyazının konuşulmayacağını ancak yazılabileceğini de
ekleyebiliriz. Konuşulan dil, şiire düzyazıdan daha yakındır, daha
az tasarlama gerektirir, daha doğaldır ve bu yüzden farkında olmadan
şair olmak düzyazı yazmaktan daha kolaydır. Düzyazıda sözcükler,
diğer anlamlarının yok edilmesi pahasına, mümkün olan anlamlarından
sadece bir tanesi ile anlamlandırılma eğilimi taşırlar. Bahçe beli
bahçe belidir. Bu çözümsel bir işlemdir ve zor kullanmayı
gerektirir, çünkü sözcüklerin bir çok gizli anlamı vardır. Oysa
şair, sözcüğün bu çokanlamlı yapısına asla saldırmaz. Dil, günlük
konuşmanın ve düzyazının kendisine zorla yüklediği kimlikten şiir
yoluyla kurtularak o ilk oluş ve özgünlüğüne geri döner. Bu geri
alış eylemi bütündür ve dışa vururncu değerleri o\duğu kadar,
plastik ve ezgisel değerleri de etkiler. Sözcük, en sonunda, sahip
olduğu açık ve gizli anlamların tümünü göstererek, olgunlaşmış bir
meyve ya da gökyüzüne fırlayan bir roket gibi, özgürdür ve bütün
sırlarını, açık ve gizli anlamlarını gösterip içini dökebilir
bizlere. Şair maddesine özgürlük verir, düzyazı yazarı ise onu
mahkum eder.
Aynı şey biçim,
ses ve renkler için de geçerlidir. Taş bir heykel olarak yücelir bir
merdiven olarak silinir. Renkler bir tablonun içinde, bedenin
devinimleri ise dans olarak ışıldar. Araç olarak bozulan madde bir
sanat yapıtı olarak yücelir. Şiirsel eylem teknik kullanımın tam
tersidir. Madde şiirsel eylem sayesinde gerçek doğasına geri döner;
renk artık daha bir renktir ve ses eksiksiz bir ezgidir. Şiirsel
yaratışta söz konusu olan, estetik düşkünü zavallı zanaatkarların
arzuladığı gibi, maddeye ya da araçlara karşı kazanılmış bir zafer
değil, tersine, maddenin özgür bırakılmasıdır. Sözcükler, sesler,
renkler ve diğer maddeler şiirsel döngünün içine girer girmez bir
dönüşüm başlar. Anlamın ye iletişimin aracı oldukları gerçeğini
yitirmeksizin sözcükler “bir başka şeye” dönüşürler. Bu değişim,
teknolojide old uğunun tersine, özgün doğallığı terkediş değil ona
geri dönüştür. “Bir başka şey” olmak ‘’aynı şey “olmaktır, gerçekten
ve asıl olarak o şeyin ta kendisi olmak.
Bunun da
ötesinde, heykeli oluşturan taş, tablonun kırmızısı, şiirin sözcüğü
artık sadece bir taş, renk veya sözcük değil, onların üzerinde ve
onları aşan şeylerin yeniden yaşam kazanmasıdır. Onlar aynı zamanda,
asıl değerlerini, özgün ağırlıklarını yitirmeksizin bizi uzak
kıyılara ulaştıran köprüler, salt dil yoluyla kavramayacağımız
bambaşka anlam evrenlerine açılan kapılardır. Şiirsel sözcük
birbirine karşıt sayısız anlamı içinde taşır, işte o kndısT3ir;ritirn,
r en k, anlamve aynı zamanda başka bir şey; imge. Şiirsel eylem
taşı, rengi ve sesi imgeye dönüştürür. Ve işte bu imge olma niteliği
ve bu imgelerin secj kin birlikteliğinin dinleyici veya izleyicide
uyandırdığa tuhaf güçtür tüm sanat yapıtlarını şiire dönüştüren.
Şu iki koşulu
sağlayabildikleri sürece, hiç bir şey plastik ve müzikal yapıtları
şiir olmaktan alıkoyamaz: Bir yandan maddeleriniparlayan ya da mat
özlerine geri döndürmek ve böylece faydacı dünyayı reddetmek, diğer
yandan da imgelere dönüşerek alışılmadık bir iletişim biçimi olmak.
Şiir bir dil olmakla birlikteanlam ve anlamın aktarılması dilin
sınırlarını aşar. Fakat, dilin çok ötesindeki bu şeyede ancak ve
ancak dil ile ulaşılabilir. Bir tablo, resim dilinden ileride ise
eğer, bir şiir olacaktır. Piero della Francesca, Masaccio, Leonardo
ve Ucello gerçekte, şairden başka bir şekilde adlandırılmayı hak
etmezler. Resimdeki dışa vurum kaygısı, yani resim dili, onların
yapıtlarında o dilin kendisini aşan bir biçimde kullanılmıştır.
Masaccio ve Ucello’nun araştırmaları mirasçıları tarafından
kullanılmıştır. Ancak, bu yapıtlar onca teknik buluştan çok daha
ötelerdedir. Onlar; imgeler ve yinelenemez şiirlerdir. Büyük bir
ressam olmak büyük bir şair olmak demektir: Kendi dilinin sınır
lannı aşan insan.
Sözün kısası,
zanaatkarda olduğunun tersine, sanatçıya araçları taş, renk, ses
hizmet etmez, tersine doğal durumlarına kavuşturmak İçin sanatçı
onlara hizmet eder. Şair dilin hizmetkârıdır ve o ne olursa olsun,
dili aşar. Bu çelişkili operasyonbu konu daha ileride incelenecektir
imgeyi üretir. Sanatçı imgelelerin yaratıcısıdır: Şair. Ve imge
olarak sahip oldukları güç ve yetenektir veda ilahilerini, haikuları
ve Quevedo’nun sonatlarının şiir olmalarını olanaklı kılan.
Sözcükler, birer imge olarak kendileri olmaktan hiçbir şey
yitirmeksizin, tanhsel anlamlar si stemi olarak veri olan dili
aşarlar. Şiir, sözcük tarih olmaktan hiçbir şey yitirmeksizin tarihi
aşar. Tarihin aşılma sürecini daha yakından incelemeksizin
söyleyebiliriz ki; şiirlerin çokluğu şiirin bütünlüğünü reddetmez
tersine onu doğrular.
Her bir şiir
tektir. Tüm şiirsel eylem az ya da çok yoğunlukta her bir yapıtın
içinde gizlidir. Bu nedenle tek bir şiiri okumak bize şiirin ne
olduğu konusunda tarih veya dilbilim araştırmalarından çok daha
sağlam ve güvenilir bilgiler verecektir. Fakat şiir deneyimi onu
okuyarak veya söyleyerek yeniden yaratma eylemi aynı zamanda
şaşırtıcı ve rahatsızlık verici bir çokluğu ve benzeşmezliği ortaya
çıkartacaktır. Okuma eylemi, hemen her zaman şiirin kendisine
yabancı bir eğilimi ortaya çıkartır. Aziz John’un şiirlerini okumuş
olan çağdaşlarının çok azı, dizelerindeki örnekleme değerlerini
onların çarpıcı güzelliklerinden ayırdedebilmiştir. Quevedo’nun
bugün hayranlıkla okuduğumuz pasajlarının pek çoğu 17. yüzyıl
okuyucusunun ilgisini çekmemiş ve bizi sıkan bölümleri onlarca
çekici bulunmuştur. Manrique’nin Coplas ‘ındaki tarihsel
sıralamaların şiirsel işlevini ancak tarihi anlama çabasıyla
yakalayabiliriz. Bizi çağdaşlarından daha çok etkileyen, aynı
zamanda, şairin hem kendi zamanına hem de yakın geçmişe yapmış
olduğu gizli göndermelerdir. Ama yine de bir metni farklı gözlerle
okumamıza neden olan tek şey tarih değildir. Şiir kimileri için
terkediştir, diğerleri için ise bir ürperti. Genç oğlanlar, sanki
aşkın, kahramanlığın veya bedensel zevkin bulanık ve sezgisel
yönleri bütünüyle sadece şiirle kavranabilirmiş gibi, duygularını
tanımak ve onlan açıklamak için şiir okurlar.Her okur şiirden bir
şeyler umar, aradığını bulurda çünkü aradığı şey zaten kendi
içindedir.
Bu ilk ve
aldatıcı karşılaşmadan sonra okuyucunun şiirin yüreğine ulaşabilmesi
bütünüyle olanaksız değildir. Bu tanışmayı tasarlayalım: Doyurulamaz
arzularımız ve düşüncelerimizin (bunlar her zaman bölünmüşlerdir,
ben ve benim eşim ve diğer benin eşi) tekrar tekrar içimizi
dolduruşu sırasında bir an gelir ki her şey yerli yerine oturur.
Karşıtlıklar yok olmasalar da bu anda birbirlerine karışırlar. Bu
durum, havaya sıçrayıp da orada asılı durabilmeye benzer: Zamanın
hiçbir önemi yoktur. Hindulann Upanishad öğretisi bu içbarışıklığmm
“Amanda” ya da O Tek Varlıkla bütünleşme olduğunu söyler. Bu düzeye
kuşkusuz herkes ulaşamaz. Fakat hepimiz şu ya da bu zaman, saniyeden
daha da kısa sürmüş olsa, benzer bir duyguyu yakalamışızdır. Bu
gerçeği bilmek için mistik olmak gerekmez. Hepimiz bir zaman
çocuktuk. Hepimiz asık olduk. Aşk insana sonuna dek açık bir
kenetlenme ve paylaşma durumudur. Aşk eyleminde bilinç; herşeyin
biçim ve hareketin, yerçekiminin gökyüzüne yükselen heybetli gücünün
kendiliğinden ve katkısız bir denge kazandığı ve en tepeye yükselip
de beyaz köpükler halinde patlamasından hemen önce önündeki son
engeli aşmakta olan bir dalgaya benzer. Devinimin dingin sessizliği,
Ve tıpkı daha dolu ve daha anlamlı bir hayatı sevgilinin bedeninde
yakaladığımız gibi şiirselliğin göz kamaştırıcı ışığını da şiirle
elde edebiliriz. Bu an bu tün anları kapsar. Zaman akıp gitmektedir
ve kendisini aşan zaman durmuştur.
Çeken,
sürükleyen bir şey ve sayısız karşı tgüçlcrin gizli buluşma
noktasıdır şiir, bize şiirsel deneyimin yolunu açar. Şiir,
kişilikleri, eğilimleri ve yapıları ne olursa olsun, tüm insanlara
açık bir olanaktır. İşte şiir şudur: Ancak okur veya dinleyici ile
hayat kazanan bir ilişkinin olanağı. Bütün şiirlerin sadece tek bir
ortak noktası vardır ve onsuz asla şiir olamazlar: Katılım. Okur her
seferinde şiiri gerçek anlamda yeniden yaşar, şiirsel
diyebileceğimiz bir konuma yükselir. Deneyi şu yada bu biçimde
gerçekleşebilir fakat, bu her zaman kendini aşma, geçici duvarları
yıkma, bir başkası olmaya doğru gidiştir. Şiirsel yaratış gibi şiir
deneyimi de tarih içinde üretilir, tarihin kendisidir ve aynı
zamanda tarihin reddedilişidir. Okur Hector’la birlikte savaşıp
ölür, Ajuna ile birlikte kuşkuya düşüp öldürür, Odysseus ile
birlikte ana yurdunun sahillerindeki kayalıkları tanır. Bir imgeyi
yeniden yaşar, sürekliliği reddeder ve zamanı aşar. Şiir kendinden
geçmedir, onun sayesinde gerçek zaman, bütün zamanların öz anası,
tek bir anın içinde yeniden can bulur. Süreklilik saf şimdiki ana
dönüşür, şiir kendi kendisini besleyen bir ırmaktır ve insanı aşar.
Şiir okuma eylemi son derece belirgin olarak şiir yaratma eylemine
benzer. Şair imgeleri yani şiiri yaratır ye şiir de okuyucuyu
imgeselleştirir, şiirselleştirir.
Üç bölümden
oluşan bu kitap şu sorulara yanıt aramayı amaçlar: Başka ifade
biçimlerine indirgenemez şiirsel bir bildiri-şiir var mıdır? Şair
neden söz eder? Şiirsel bildiri nasıl iletilir? Tekrarlamak
gerekebilir ki, burada önerilenlerin hiçbirisi saf kuramlar veya
varsayımlar değil hepsi hepsi kimi şiirlerle ilk karşılaşmaların
sonuçlarıdır. Her ne kadar, az yada çok bir düzen içinde
oluşturulmaya özen gösterilmiş olsa da, böylesi bir çalışmanın
doğasından kaynaklanan sapmaların hoşgörü ile karşılanması beklenir.
Ruhumuzun yabancı sakinlerinin felsefi, ahlaki ve diğerleri şiiri
anlamaya ilişkin her türlü çabada söze karıştığı doğru olsa da
şiirin bizde uyandırmış olduğu bir kaç saatlik duygular söz konusu
olduğunda, şiirselliğin kuşkucu yapısının tüm bu söze karışanları
etkisiz bira kaçağı da aynı şekildedoğrudur. Ve bu sözcükleri
unutmuş olsak ve anlamları ve lezzetleri yitip gitse de o bir kaç
dakikanın etkisini öylesine yoğun duyarız ki, onlar zamanın aşıldığı
anlar ve geçici sürekliliğin duvarlarını yerle bir eden heybetli
dalgalardır. Çünkü şiir saf zamana ulaşmanın yolu, varoluşun gerçek
sularının derinliklerine dalıştır Şiir, sonsuza dek yaratıcı zaman
ve ritimden başka bir şey değildir.
Octavio Paz
Çeviri: Ömer Saruhanlıoğlu
|
|