| |
Geçen yüzyılın sonlarında
filizlenip boy atmaya başlayan, ama tohumunu Nerval-Baudelaire-Rimbaud
kuşağından alan, XX. yüzyıl Fransız şiirinin belli bir döneminin, dünyanın her
bir yanında "gelecekçilik" (fütürizm) adıyla bilinen evresini, şiir dünyasının
kendine özgü çizgileri içerisinde çözümlemeye çalışacağım. Bu güç işi yaparken
şiirin, hiç kuşkusuz onun koşutunda da resim, yontu gibi öteki tikel sanat
dallarının tarihsel ve toplumsal gerçeklerin izdüşümünde diyalektik bir
bağlılık ve belirleniş içerisinde olduğunu öncelikle belirtmeliyim. Çünkü,
"gelecekçi" şiiri biçimleyen ve belirleyen nesnel koşulları şiirle ve şiirde
aşmak, diyalektiğin ötesinde bir yerlere varmak doğal ve çağcıl bir olgudur,
gereksinimdir. Böylelikle şiir, bilinmeyeni bilinir, görünmeyeni görünür,
alışılagelmeyeni alışılır kılarken, çağcıl gelişmenin yarattığı toplumsal
değişimleri şiirsel gerçeklikte yansıtır. Bu, toplumsal gelişimin izdüşümünde
şiirin temel görevlerinden biridir. Bu görev, yaşanılan zamanın bir yansısı
olup, özgürlüğe ve özgür yaratıya doğru bir, atılımdır. Bu atılım, sanatçının,
genelde insanın, etten kemikten ayrılmayan duyguların, us ötesi sınırların
yaratıcı ve varsıl estetik kaynaklarından yararlana yararlana kendinin bilincine
ulaşarak kısır ve renksiz sınırlardan kurtulmasına, özgürlüğüne ulaşmasına
yardımcı olur. Şiir, olması istenileni olmuş gibi gösteremezse de, temelde hızlı
ve yıkılmaz bir değişim sağlayamazsa da çağcıl gelişimi ve gereksinimleri
saptayıp yaymak, insansal düşünü ve eylemleri çekip çevirmek, kafaları ve
gönülleri doyurup sevinçlemek bakımından engin bir estetik güçtür. Bu güç, kesin
bir başarıya ulaşamazsa da, alışılagelmiş değerleri yansıtan ve değişimden yana
olmayan "klasik" şiirin tam tersine, kişiyi yaratıcı kılan, arada bir düşse de
yeniden dimdik ayağa kaldıran, başkaldırta.ı çağcıl ve uygar bir değerdir.
Çağdaş batı şiiri ve onun
içerisinde salt bir ayraç olan "gelecekçi" şiir, alışılagelmiş anlatım
bilimine, iç ben (le moi interieure) dolayında salınıp duran, kokusu rengi
bilinen içeriğe ve dile karşı bir başkaldırma biçiminde ortaya çıkmıştır. Bu
başkaldırma, batının belirli bir ekonomik üretim biçimine varması ve ulaştığı
ekonomik düzeye ve düzene düşünsel, sanatsal ve toplumsal alanlarda da
ulaşmasının bir sonucudur. Böylece, şiirde ve plastik sanatlarda bulduğumuz
estetik gerçek ve gerçekçilik, nesnel ve somut gerçeklerle derinden ilintilidir.
Bir başka biçimde söylediklerimi açımlamam gerekirse, bu başkaldırma, batının
yüzyıllardır bağlı olduğu tutucu usçuluğa duyulan kızgın bir birikimin
dışlaşmasıdır. Her çağda olduğu gibi, bu çağda da geçmişe oranla daha etkili
bir biçimde kural tanımayan düşün ile şiir, usçu düşüncenin ve bilimin yaptığı
nesnel aşamayı sür tekniğine özgü araçlarla ve kendi dilinde yapmıştır.
Kısacası çağın nesnel "çağcıllaşma" çabaları, şiir dünyasında da alışılagelmiş
insan duyarlığını ve tutuculuğunu yıkmış, yeni bir duyarlık ve beğeni
getirmiştir. Dönüşüm niteliğine varan bu şiirsel değişim, bir dönemin sonunu
noktalarken, yeni bir dönemin doğuşunu haber veriyor, iki dönemin karşıtlığı ve
giderek yaygınlaşan değişim istemi -dönüşüm- tarih boyunca rastladığımız öteki
önemli rastlantılar gibi öylece oluvermiş değildir. Geçen yüzyılda ortaya çıkan,
yüzyılımızın iik birkaç yılına dek ömrünü sürdüren "simgecilik" değersizlikle ve
çağdışı olmakla, yaşamın gerçeklerine uzak kalmakla suçlanmaktadır. XIX.
yüzyılın sonunda Verlaine de Mallerme peş peşe ölmüşlerdir. Rastlantı burada
bitmiyor. Zürich'te dadaizmin ilgi uyandırmaya başlaması üzerine,1
Pierre Albert-Birot ile Pierre Reverdy'nin Sic ve Nord-Sud
dergilerini Paris'te yayın ve düşün yaşamına sürerler. Maureas ile Maurras ve
Louis Bertrand taban tabana aykırı kişiler olmalarına karşın, yazınsal beğeni ve
"izm"!er tartışılınca aralarında karşılaştırmalar yapılır. Bu da bir rastlantı
değildir. Geçmişe bağlanarak gözlerini geleceğe kapayan Maurras ile La
Chanson des Hommes adlı yapıtında umudunu bilgece geleceğe bağlayan ilerici
Maurice Magre arasında da karşılaştırmalar yapılır. Bu da bir rastlantı
değilHir. Aynı yıllarda Paris'te Saint-Geor-ges de Bouhelier ve Maurice le
Blond'un öncülüğünde toplumsaldan kopuk simgecilere kızgın eleştiriler yağdıran
"doğacılar" (naturistler) insanın kurtuluşunun ve dünyanın güzelliğinin bilimde
ve endüstride olduğunu öne sürerlerken geleceği egemen bir güç olarak
düşlüyorlardı. Stuart Merrill gibi (Les Petits Poemes d'automne) lirik
ve içe dönük bir ozan, geniş halk yığınlarına açılmayı bir görev bilerek
Une voi* dans la foule adlı "toplumcu" yapıtını yayımlıyordu.
Belçika'da yazın dünyası
çok daha ilginç görünümler içinde: Katıksız "simgeci" Verhaeren, Emile
Vandervelde'nin etkisiyle "toplumcu" şiire yönelir ve Brux-elles'de Halkevinde
bir sanat bölümü açar. V/7/es tentaculaires ve Villages illusoi-res'da
düş dünyasından sıyrılarak geleceğin kentlerine ve insanlarına açılır. Les
Visoges de la vie ve la Multiple Splendeur gibi son
yapıtlarında tümüyle çağcıla döner. Belçikalı sanatçılar, Stella, l'Art
jeune ve le coq rouge adlı önemli dergilerde Jammes gibi Fransız
doğalcılarıyla çağdaş bilim ve endüstriyi kucaklarlar. Verhaeren,
geleceğin egemenliğinde kişisel duyarlıkların değil, onunla birlikte çoğulun ve
evrenin de duyarlığını duyurmak isteyen "eşevreci" (simultaneist) görüşü
yaygınlaştırmak dileğindedir.
Bu eşevreci ve güdümlü
dünya ve sanat görüşü, Fransa'dan Almanya'ya, Rusya'dan İtalya'ya ve Yeni
Dünya'ya dek ulus sınır tanımaksızın yayılan, yayıldıkça değer tartışmalarını
arttıran, sonuçta "uluslararası bir dünya" kavramını açan yeni bir değer olarak
algılanır. Öyle ki, değişik ülkelerde aynı yıllarda yazın ve plastik sanat
dallarında pek çok değer ve biçim değişimi kendini gösterir. Bu açıdan 1913 yılı
özellikle bir anlam taşır. Bu da bir rastlantı değildir. Çağcıl gelişmeler,
yeniyi yaratarak yarını daha güzel ve daha iyi kurma özlemi, güdümleyici bir
"dinamik" olarak da başkaldırma-yeniden yaratma - eylemi iç içedir. Yeni ve
değişik bir anlayışla Husserl, Ideen zur ciner reinen Phanomenologie
und phânomendogiscben Philosophie'yi, Freud, Totem und Tabu'yu
yayımlarken yontucu Archipenko "la femme au chat" adlı yontusunu Berlin'de
sergiler. Kandinsky, 1913'lerin insanını yadırgatan "Rouge et Bleu"yü, Chirico,
"Voyage anxieux"yü, Duchamp, "Nu des-cendant un escalier"yi, Boccioni'de, "Dynamisme
d'un corps humain"i tamamlar. Müzik dünyasında Schönberg, Webern, Berg,
mimaride, Guimard, Gaudi, VVright çağcıl örnekler verirler. Yazın dünyasında
Apollinaire, Cendrars, Jacob, Mann, Kafka, Proust, Roussel değişik biçim ve
içerikle karşımıza çıkarlar. Birinci Dünya Savaşı sonrasında evrensel bir
yenilik olarak düşün ve estetik dünyasına kişilik kazandıracak olan yukarıda
özetle sıraladığım kimi adlar ve düşün biçimlerinin 1914 öncesi sonuçlarını
şöyle tanımlayabiliriz: 176O'lı Avrupa'nın "düşünür" niteliği, 1914 öncesinde
uluslararası "bilimsel" ve "artistik" bir niteliğe dönüşmüştür. New York'ta
Armory Shovv'da bine yakın tablonun sergilenişi (1913), Picasso ve Braque'ın
Paris ve Prague'la olan ilişkileri, Gleizes ve Le Fauconnier'nin Moskova
sergileri, Marinetti'nin Milano - Bruxelles, Londra, Paris, Moskova gezileri
insanı şaşırtan ama çığ gibi büyüyen ve giderek etkileyici olan yeni yazın ve
sanat beğenisini uluslararası bir düzeyde egemenleştiren salt birkaç örnektir.
Gelecekçiliğin
çözümlemelerine geçmeden, aralarında gelecekçiliğin kuramcısı ve uygulayıcısı
Martinetti'nin de olduğu yazın adamları ve sanatçıların ortak amaçlarının
"sonat/n çağcıl olması gereği" olduğunu belirtmeliyim. Martinetti'ye göre
sanatçı, uygarlığın ve göreneklerin gelişimini izlemelidir. Bu ilksel koşuldan
iki sonuç çıkarabilirim: Sanatçı, kendi içinde sonra da toplum içerisinde
güdümlü-dür. Bu durumda sanatçı sürekli bir devingenlik içerisindedir. Bu,
sanatçının du-ral değerler ve tutucu dünya görüşü karşısında yer alması
anlamındadır.
Figaro gazetesinde 1909
yılında "gelecekçi" bildirgeyi yayımlayan Marinetti, sanatçının ilerici dünya
görüşünü resimden çok siyasa ve şiir alanlarında sınırlıyordu. Ona göre
"özgürce seçilen sözcükler", "düzensiz imgelem", "kuralsız anlatım" "otomatik
yazı" sanat ve siyasada özgürlük yollarını açan anahtar öğelerdir. Mari-netti'nin
bu temel görüşleri, yenilik ve özgürlük özlemiyle yanıp tutuşan, plastik
sanatlarda ve pek çok ülkede sanatçıyı kalıplaşmış biçimlerden koparan, onun
ötesine ileten, yaratıcı gücünü törpüleyen bir bulunç, bir yaşama biçimi
niteliğinde yansır. Marinetti, bildirgesinde geçmiş ve gelenekten uzaklaşmanın
zorunluluğunu belirtirken XX. yüzyılın birer belirteçleri olan "enerji", "nüfus
artışı", "makine" ve "hız"dan doğan estetik ve yeni değerlerin önemini vurgular.
Ona göre: "Kulakları delercesine gürültüyle çalışan bir makinenin sesi,
savaştan ya da bir yengiden çok daha güzel"dir. Üstelik makine, insan gücünün
bir simgesidir, ondan öte sağlıklı gelişimin bir örneğidir.
Marinetti'nin çağcıl dünya
görüşüne duyarsız ve ilgisiz kalamayan Apollinaire, 1913 yılında "l'Antitradition
futuriste" başlıklı bildirgesiyle şiirde "özgür sözcük" kullanımını bir koşul
olarak öne sürerken, usçu ve geleneksel "sözdizimine" (syn-ta>e) ve kalıplaşmış
değerlere karşı olduğunu duyurur. 1912 yılından beri şiir üzerindeki
düşüncelerini "gelecekçi" bir anlayışla olgunlaştıran Apollinaire, Alcaols
kitabını yayımladığı sıralarda Les peintres cubistes ve
Meditations esthetiaues adlı yapıtlarını yayımlayarak şiirle resmin ikiz
kardeş gibi birlikte gelişip boyatmalarının gereğini savunur. 1910 yılından
beri sanat eleştirmenliği de yapan Apollinaire, şiirin, ses ve görüntü
oyunlarıyla geniş halk yığınlarının bilinç, bilinçdışı ilişkilerinde usun
denetiminden uzak özgür sözcüklerin bir oyunu olması gereğini salık verir. Ona
göre şiir, usun ve sözdiziminin klasik kurallarının olmadığı, içsel ile dışsalın
özgürce dışlaştığı bir yaratıdır. 1912 yılında çıkarmaya başladığı Les
Soirees de Paris adlı öncü sanat ve yazın dergisi, Apollinaire'in
gelecekçi şiir ank-yışını yayar. Apollinaire'in şiirinde, sokağın "fantastik"
olaylarına ve gürültülerine sonuna dek açık pencereler, tramvay gürültüsü,
sütçü arabasının sesi eşevreci öğelerdir. Bu öğeler çoğu zaman şaşırtıcı bir
niteliktedir. Top atışları Calligrammes' larda fantastik bir gökyüzüne
dönüşür. İmgeler iç içedir. Otomatik yazı biçiminde dişlaşan imgeler
sinema-resim-şiir, fotoğraf sanatlarını birleştirir. Duyular, anılar, yargılar,
sözler, uzamda ve zamanda zamandizinselin dışında bir söz sanatı olduğu ölçüde
bir ses sanatı olarak da sergilenir. Bu şiir ve özgürlük adına yeni bir biçim
ve yaratıdır.
Valery Larbaud (Les
Poesies de A.O. Barnabooth), Henry Jean-Marie Levet (Out-wards, la Plata)
ve Francis Carco'nun (La Boheme et mon cceur) "gelecekçi"
şiirleri de bireysel bilincin derinliklerine inerken, yolculuk, kalabalık,
Avrupa'yı tanıma istemi gibi izlekleri yeni bir evren ve yeni bir yaşama düzeni
karşısında bocalayan, kimi zaman bundan gurur duyan insanın dramını oluşturur.
Robert Delaunay ve Chsgall
gibi eşevreci ressamlar Aristotoles'den bu yana yaşlanan ve geçerliği tartışılan
"taklit" (mimesis) kavramı yerine sanatın bir yaratı (creation) olduğunu öne
sürerek Marinetti ve Apollinaire'e katılırlar. Bu, "mime-sis" ve "poises"
ayrımıdır. Yaratı bir "dilyetisi"dir (langage). Arthur Cravan, ya-ratının bir
"dürtü" (provocation) olduğunu öne sürerek gelecekçiliğe yeni bir kan verir.
Gelecekçiliğin içeriğini oluşturan eşevreci anlayış, Blaise Cendrars'ın
(1887-1961) 1913'de yayımladığı, bir Pâques bayramında yabancı bir kentte
yaşa-yan yalnız bir insanla yoksul insanların dramlarının betimlendiği Les
Pâques o New York adlı şiir kitabından sonra, 1914 yılında
yayımladığı ve ilk eşevreci kitap olarak kabul edilen La Prose du
Transsiberien et de la petite Jebanne de Fronce'da görülür.
Cendrars'ın 1919'da yayımladığı 19 poemes 6lastiques adlı şiirleri de ilk
ikisi gibi plastik bir anlatım içerir. Bir nesneye dönüşen şiirleri, mekanik
çağın havasına uymakta ve "demir ağlar, kanallar, fabrikalar, yüksek gerilimli
elektrik ağları, köprüler, limanlar, tüneller, garlar, çağdaş görünümü
egemenliği altına alan ve onu ulu geometrisiyle yükümlendiren bütün bu düz, bu
eğri çizgilerle, hızlılığa tıpatıp uyan bakır, nikel, alüminyum, yakınsak
yollar, tek bir sıçrama göstermeden kayıp giden yanay, ipliğimsi cam, su
verilmiş çelik, göz kamaştırıcı aydınlatma türleriyle, bütün bu devingen ışıklar
ve kasırgamsı biçimlerle"2 ozanı giderek büyüyen nesneler ve
çelik fabrikalarının dumanlarına itmektedir. Cend-rars'nın nesne-şiirleri
mekanik çağın ve giderek makineleşen geleceğin birer simgesidir.
Marinetti, sanatçının
sokaklardaki kalabalığın içinde olması gereğini çağcıl sanatın bir önkoşulu
olarak öne sürer. Gerçekten de B. Cendrars da, ya trenlerde ya gemilerde hep
vardır. Gelecekçi akımın eşevreci ve mekanik özelliklerini yansıtan "Aujourd'hui"den
uzun da olsa alıntılar veriyorum: "Çok renkli kent ü-zerinde deli dolu afişler,
sokağı tırmanan sürü sürü tramvay... Havada troleybüs-lerin erden çığlığı,
madde, kızılderili oymakbaşının kısrağı gibi dikilmiştir. En küçük işarete
bakar. Parmağın basıncı. Su buharı devim kolunu işletir. Bakır tel kurbağa
ayağını sıçratır. Her şeyin duygunluğu artar. Çalışma gücü artar. Bir kumaş
parçası müziğe dönmüştür ve bir yürek temizliği şiiridir bu konserve kutusu. Her
şey açı, görünüş, oran değiştiriyor... Yeryüzünün beş bölgesinin ürünleri bir
araya geliyor tek bir tabakta, tek bir giyside... Ne varsa yapıntı ve çok
gerçek... (...) Fabrikaların cinsel azgınlığı. Dönen tekerlek. Uçan kanat. Bir
tel boyunca kayıp giden ses... Kafatasının kalıbına döküyorum evreni. Beynin
oyuluyor. (...) Anakarayı tarla gibi sürüyor korkunç bir düdük sesi... (...)
Bütün yolcu gemileri varacakları yere doğru ilerliyor dört bir yandan... (...)
Maden soğuk alıyor3 (...)"
Nerval, Baudelaire, Rimbaud
kuşağından edinilen şiirsel deneylerle B. Cendrars, Apollinaire, Jacob gibi
"gelecekçi" ozanlar bilinç, bilinçdışı ve çağdaş mekanik dünya ilişkilerinde
dili özgürce kullanmanın sağladığı yetiden yararlanıyorlar. Çünkü anlatı yetisi
bir duyma ve yaratma eyleminin dinamiğidir. Kendisinin olduğu kad?r "gelecekçi"
akımın da dil anlayışını tanımlayan yukarıdaki alıntıdan şu sonuç çıkarılabilir:
Yeni şiir, Rimbaud'nun "l'Alchimie du verbe"de görüntülediği, Apollinaire'in "Fusees"
adlı şiirde belirlediği nesnelerin görsel çarplcılığından yararlanarak okunması
ve görülmesi gereken çağcıl çağrışımlarla doludur. Dahası "gelecekçi" şiir,
nesneleri bütün görünüşleriyle, her an değişen açı, görünüş ve oranlarıyla bir
otomobil, tren hızıyla görmek, bunun için her türlü "klasik" söz-dizimi
kurallarından sıyrılarak sözcük varsıllığının görsel ve işitsel çarpıcılığından
yararlanarak, betimlenmesi ya da tanımlanması istenileni bütün boyutlarıyla
sergilemek ister.
"Gelecekçilik",
Marinetti'nin 1909'da yayımladığı bildirgeyle Avrupa ve Rusya'nın öncü sanat
merkezlerinde coşkuyla karşılanan, çağcıl yaşamı, onun makinelerini ve baş
döndürücü hızını öven, geleneksel yazın ve plastik sanatların tutucu kurallarını
yıkan, dadacılık ve gerçeküstücülük gibi ilerici ve çağcıl yazın ve sanat
akımlarına öncülük eden ve XX. yüzyıla açılan bir kapıdır. 1909-1914 arasındaki
yıllar, teknik gelişim çizgisinden hızla dünyanın beş yöresine dağılan ışık,
madde, metal gibi nesne, bulunçların ortaya atıldığı, insan biliminin ve
yeteneğinin keskin değişiklikler içinde olduğu bir geçiş dönemidir. Hız, erk,
etkinlik, bilinçleri allak bullak edercesine şaşırfan gelişim, üstün zihinsel
yetisi ve engin duyarlığıyla dünyaya bakan ve ona biçim vermeyi ilk görev bilen
sanatçının bile duyarlığını, var olma sorununu, düşünce ve eylemini, anlatı
yetisini değiştirmiştir. Yeni bir evren ve yeni bir düzen karşısında, dünyaya
yeni gelen bir canlı gibi gözlerini açan, coşkunluğunu ve yaratıcılığını,
sanatçı kişiliğini ve hızla değişen dünyayla arasındaki çok yönlü iletişimini
bütün görünümleriyle, karşılıklarıyla vermek, her çağda olduğu gibi bu çağda da
geleceğe dönük sanatçının temel görevidir. Sanatçı bu görevi yüklenirken
geçmişin ağırlığından ve şimdiki zamanın durallığından sıyrılır; şimdiki zamanı
bir uçtan öteki uca dek delercesine geçer ve geleceğin sınırlarına girer.
Üstelik geçmişi uğraş edinecek olan tarihtir. Gerçekten de 1910'lu yıllar, ağır
bir demir kap içerisinde harla yanan bir alev gibi capcanlıdır.
"Kübizm", "süprematizm", "reyonizm",
"vortisizm", "akmeizm", "avö-nirizm" vb. gibi pek çok akım "gelecekçiliğin"
farklı açılardan algılanan birer izdüşümüdür. Bu, çağdaş uygarlığın 1913'te
ulaştığı en son ve en keskin biçimdir. Bir sanatsal yaratı olarak her türlü
nesne, alışılagelen bütün çağrışımlardan uzak algılanmaya başlanmıştır. Endüstri
gerçeğinin gözleri kamaştıran dinamik ve mekanik hızının yazın ve sanatlarda da
gözleri kamaştıran bir hız getirmesi doğaldır. Bu nedenle "gelecekçi" yazın ve
sanat daha çok soyutlamadan yanadır; uygar ve teknik yaşamıı> koşulları ve
verileri, yaratı yapıtların özünde somutu geçerek, aşarak soyut tasarlamalar
getirmiştir. Böylelikle "gelecekçi" sanatçı, birey, toplum arasındaki
alışverişleri yeni biçimlerde ortaya koyar. Bu, makine yüzyılının yazın ve sanat
dallarındaki egemen işlevidir. Bu nedenle ozan, ressam, yontucu, mimar ya da
müzisyen, makine çağında mekanik-dinamik sesler, çizgiler yaratırken,
bilimselin kanatları altında, görünmeyen gerçekleri ve bilinmeyen değerleri
ortaya koyarlar; Marinetti, Apollinaire, Cendrars, Jacob, Reverdy, Picabia,
Rodchenko, Malevitch gibi "gelecekçi" sanatçılar, çağdaş yazın, teknik ve
plastik adına yapıtlar yaratırlar. Bu, J. Guillerme'nin tanımıyla, teknikle
plastiğin egemenliğidir: "Furia de geometrismo plastico". Bu, soyutun somuta
egemenliğidir. Apollinaire, Jacob, Reverdy, Bracque, Mondrian, Malevitch,
Boccioni, Severini, Carra vb. makine çağının havasına uygun olarak soyutta
buluşurlar. Delaunay, Du cubisme â l'art abstrait adlı yapıtını 1913'de
yayımlar. Marinetti, sanatın, tekniğin ve endüstrinin kolları arasında "motorlu
bir yaratı" olduğunu duyurur. Mafarka Le Futuriste ve Le
monoplan du pape adlı romanlarında Marinetti etten kemikten yapılı ölüm-ıü
insanı çağcıl teknik güce koşut olarak insanüstü bir yaratık gibi görür.
Marinetti, çağdaş ve evrensel gerilim içindeki sanatçıya bilinmeyenin
kapılarını açıyor; onlar da çağcıl verilerle varsıllaşan ve çağcıl kişiliğe
ulaşan yapıtlarında kesin soyutlamalara, onun da ötesinde bilinç, bilinçdışı
kurallara yöneliyor. Pratella, "Ma-nifeste des musiciens futuristes", Marinetti,
"Manifeste technique de la litte>a-ture futuriste", Russolo, "L'Art des bruits",
Carra, "La Peinture des sons, des bruits et des odeurs," Boccioni, "Manifeste
technique de la sculpture futuriste" adlı bildirgeleri yayımlarlar.
Soyut sanat ve sanatı
imgeleştirme sorunu, hem usun hem de alışılmış biçimler içerisinde
perspektifli, oylumlu, görkemli somutun bırakılmasına götüren bir biçimde ve
"hızla" ele alındığından, deneyler, bildirgeler, ister istemez daha da
ataklaşacaktı. Marinetti ve "gelecekçi" bütün bildirgeler katıksız, dolaysız ve
çağcıl biçimler adına damıtık bir sanatın inceliklerini ve gizlerini arama
gücünü vermiştir. Reverdy şöyle diyor: "Çağımızda sanat kökten bir değişime
uğruyor. Duygu değimi yerine yepyeni bir amacı güden bir sanatsal yapı ve beğeni
doğuyor. Bu, biçimde ve içerikte yeni bir anlayıştır" ('Self-Defense^. Jacob, "kübits"
resimle düzyazı şiirin renksel ve sözsel uyuşumunu şöyle tanımlıyor: "Artık
konu önemini yitirmiştir. Önemli olan şiirin salt kendisidir: Bu, sözcüklerin
imgeleştiril-mesidir" (Art poetique). "Gelecekçi" şiir, içeriği tümden
kaldırmayı değil, onu yeniden gözden geçirmeyi amaçlıyordu. "Gelecekçi" ozan ve
sanatçıların deneyleriyle çözmeye çalıştıkları sorunlarla somuttan soyuta
yönelen ilgilerini ve bilgilerini algılayabilmek için Birinci Dünya Savaşını
önceleyen yıllarda egemen olan somutun ve bilincin yarattığı umutsuz kaynaşma ve
bunalım belirtilerini ve kan et kokan savaşı anımsamamız gerekir.
"Gelecekçiler", yenilenmiş bir dünya özlemiyle yanıp tutuşan gizemcilerdir.
"Gelecekçiler", şiirde ve plastik sanatlarda görselin ruhsal etkilerini,
sözgelimi kırmızı rengin bir boru sesi gibi bilinçdışında dizi dizi çağrışımlar
uyandıracağına ve yeninin tadıyla ruhsal bir iç ilişkinin elde edilebileceğine
inanırlar. Gerçekten de "gelecekçi" ürünlerde sözsel (müziksel) dil görselle
kaynaştırılmış, böylece soyut sanat çağı açılmış olur. Şunu belirtmekte yarar
var: İlk izlenim olarak "gelecekçi" kuram yeni gibi görünse de dizgesel olmayan
biçimlerde geçmiş yüzyıllarda başka başka etiket ve iskeletlerle yazın ve sanat
dünyasının karşısına çıkmıştı. Eskilerin, şiirden "kutsal delilik" diye söz
etmelerini anımsayarak tarihin kimi dönemlerinde şiirin ve sanatın usdışı ile
ikiz kardeş olduğunu söylemek olasıdır. Co.'eridge, De Quincy, Nerval, Gautier
gibi coşumcu yazarlar ve ozanlar, usun denetiminden uzaklaşıp tüm alanı imgeleme
gücüne bırakmak için bilerek uyuşturucu madde kullanmayı denemişlerdir.
"Gelecekçiler" de birkaç yıl arayla daha bilirmel verilerle "gerçeküstücüler"in
yapacakları gibi, bilinçdışı-nın enginliklerinde yatan gerçeklerin
dalaşabileceği us durumlarını aramaya koyulurlar. Sonuç, doğal olarak sıradan
bir okura çok şaşırtıcı ve "saçma" gelebilir; ne
ki, aynı okur, önyargılarını bir
yana itip, imgelerini özgürce bırakırsa, elektriğin birkaç on yıl önce
bulunduğunu anımsarsa, yenilikler ortaya koymak durumunda olan sanatçının
"garip" düşüne katılma ve algılama düzeyine ulaşabilir, dural bir alandan
devingen ve özdenetimsiz yaratıcı bir alana geçebilir.
Marinetti'nin 1909'da
açtığı bu çığırın Avrupa'da ve Rusya'da ne büyük bir coşkuyla karşılandığını, ne
büyük bir hızla özümlendiğini o dönemin yayın organlarından izlemek ilginçtir.
1914'te Viyana'da Die Fackel ve Der Brenner adlı iki dergi öncü
sayılır. Die Fackel'in yönetmeni Kari Kraus Marinetti gibi Avusturya,
Münih, Berlin, Hamburg, ve Paris'te yedi yüze yakın söyleşi düzenlemiş, "yeni"
romanın öncülerinden Kafka tarafından da ilgiyle izlenmiştir. Freud, Viyana'da
1911'de Imago adlı dergiyi yayımlarken bilim ve estetik arasında
çözümleyici incelemeler yapmıştır. Prag'da "gelecekçi" sanat görüşünü La
Revue mensuelle des arts dergisi üstlenmiştir.
Almanya'da L'Almanach du
Blau Reiter, Der Sturm, Die Aktion adlı dergiler "ge-lecekçi" sanatın
tanıtıcılığını yaparlarken D/e Aktion, Kafka'dan, Der Sturm, La Prose
du Transsiberien adlı şiir kitabı aynı günlerde Paris'te basılan
Cendrars'nın "La Tour"u ile Rimbaud'dan çeviriler yayımlar.
Katherine Mansfield ile
evlenen J. Middleton-Murry, Picasso'nun resimlediği Rythm adlı
dergisinde D.H. Lawrence'ın ilk eleştiri yazılarıyla Joyce'un The Port-rait
of the artist as a mon'i yayımlar. Poetry, Pound'un "Manifeste
imagist" adlı bildirgesiyle 1913'te Marinetti'nin "Le Second manifeste
futuriste" başlıklı ikinci "ge-lecekçi" bildirgesini yayımlar. Pound, aynı yıl
The New Age adlı dergide yayımladığı bir eleştiri yazısında tutucu
İngiltere'yi "gelecekçi" şiir adına yerer. Conrad ve Yeats gibi iki önemli
sanatçının yabancı oldukları düşünülürse Pound'un haklılığı ortaya çıkar.
Kitle iletişim araçlarının
giderek etkinlik kazanması, aynı estetik ülküler ve yenilikler peşinde
koşulması, ulus-sınır ayrılığını giderek azaltır; ulusal değener uluslararası
değerlere dönüşür. Floransa'da yayımlanan Lacerba adlı dergi 1913'te "politico-futuriste"
başlığıyla Marinetti, Boccioni, Carra ve Russolo'nun bildiri-lerindeki
"kozmopolit" düşünceye övgüler yağdırır.
Gleizes, Metzinger, Picabia
ve Le Douanier'nin yapıtları üzerine ilginç yo-yorumlar yayımlayan, Chirico
Chagall, Matisse gibi ressamlarca izlenen, Jacob ve Apollinaire'in çıkardıkları
Les Soirees de Paris adlı dergi ile 1908'de yayın yaşamı na açılan ve
bugün de düşün dünyasının en önemli dergilerinden biri olmaya devam eden, M.
Boulanger, J. Schlumberger ile G. Gallimard'ın birlikte yönettikleri La
N.R.F, Paris'te ilgiyi çekerler. 1913'te de Gallimard N.R.F yayınevi Lar-baud'nun
Barnabooth'u ile A. Fournier'nin Le Grand Meaulnes'ünü yayımlar.
Öte yandan sanatseverlerin
de "gelecekçi" düşüncenin yaygınlaşmasında ö-nemli katkılar üstlendiklerini
belirtmeliyim. Rusya'da Stchoukine ve Morosov, Matisse, Bonnard ve Picasso'ya
Rusya'nın sanat salonlarını açarlar. Buna karşılık Pevsner ve Tatlın 1911 ve
1913'lerde Paris'e gelirler. Archipenko, Nathalie Gontc-harova ve Michel Larinov
batıya gelirlerken, Marinetti aynı yıllarda Moskova ve Petersbourg'da söylevler
verir. Marinetti'nin gelecekçi şiir üzerine söylevleri o denli etkili olur ki,
Mayakovvski 1913'lerde "gelecekçi" şiirin en güzel örneklerini verir. Burada "Pantalonlu
Bulut" şiirini anımsamak
Resimde de Marinetti'nin
"gelecekçi" kuramı etkisini hızla Moskova'da gösterir: "vibrizm", "planizm", "serenizm"den
başka "omnizm" ve "exaserbizm" gibi akımlar doğar. MaleVitch, beyaz fon üzerine
oturttuğu siyah ve tek bir "kare" den oluşan tablosunda nesneye yer vermez:
"içindeki gereyi" hiçlikçi bir havada dışlaştsrır. Malâvitch, bu yönteme "süprematizm"
adını veriyor. Nesnelerin görülmediği ya da kaybolduğu siyah, beyaz bir
boşlukta nesnel duyarlık, bilincin ve bilinçdışının alışılagelen bütün
çağrışımlarından uzak bir biçimde varolma ya da yok olma sorunu, onun da
ötesinderuhsal bir erince özlem düşlemleniyor.
İşte, alışılmış yöntemlere
sabrı tükenen sanatçı, hızla değişen dünyamızda hızla gelip geçen bir trenin
içinde, ister ozan olsun ister ressam, şaşırtıcı soyut denemelere girişirken,
duyusal görüntülerin oluşturduğu örtüyü yırtmak ister. Salt bu nedenle
"gelecekçi" sanatçılardan sonra "gerçeküstücüler", "kutsal delilik" e varmayı
amaçlarlar. Ancak her türlü ussal kurallardan ve durala yönelik gelenekselden
kurtulduktan sonra "aydınlanma" yeteneğine ulaşabileceğimiz umudu
Marinetti'nin öğretisinin temel dinamiğiydi.
Yukarıda, bir sanatçının
yapıtını gereğince algılayabilmek için, onu zamansal ve nesnel koşullar
içerisinde değerlendirmemizin gerektiğini belirtmiştim. XVII. yüzyıl "klasik"
yazın ve sanatı ile XX. yüzyıl "gelecekçi" yazın ve sanatını ayrı ayrı
değerlendirmemiz gerektiği gibi.
Yazın ve sanat dünyasında
hiçbir sanatçı, ister ozan olsun ister ressam ya da yontucu, Birinci Dünya
Savaşı öncesinde başlatılan "gelecekçi" akımın öncüleri kadar etkili olamadılar.
Çünkü "gelecekçiler" örneği az bulunur bir istem gücüyle topluluğun önünde
gittiler. Ne ki, 1914'lerde, Prof. Quentin Bell'in The Cri-sis in the
Humanities kitabında belirttiği gibi birer şarlatan sayıldılar. Q. Bell'e
göre bugün, "eleştirmenleri çileden çıkaran veya yalnızca şaşkınlığa uğratan hiç
bir resimsel gariplik biçimi kalmadı gibi artık..." Q. Bell'in bu yargısı son
derece mantıklıdır. Bunun nedeni toplumsal bir yasa gibi değişimi tren-uçak
hızında o-olan, değişime ve tuhafa duyulan bilinçli ilginin varoluşudur. Doğal
olarak bu" ilginin olumlu yanlarının yanında istenmeyen sonuçları da olmuştur.
Bir kez bu ilgi, yaşanılan zamanı bütün koşulları içinde bireye ve topluma
duyuran, gelişme ve değişme deneyiminden başka bir şey değildir. Bu ilgi,
düşünen bir insan olarak bireyden çoğula herkesin uygarlık tarihini izleyen,
şimdiki zamandan gelecek zamana uzanan bir çizgidir. "Sanat, çağının başlıca
ifadesi" olduğuna göre E.H. Gombrich'in ünlü Sanatın Öyküsü adlı
kitabında belirttiği gibi "değişik dönemleri incelerken, bir Yunan tapınağının,
bir Roma tiyatrosunun, bir Gotik katedralin veya modern bir gökdelenin değişik
bir kafa yapısını "ifade ettiği" ve farklı bir toplum biçimini simgelediği
izlenimini" duyuyoruz. "Yunanlıların Rockefeller Merkezi' ni yapamayacakları ve
Notre-Dame'ı isteseler de kuramayacakları anlaşılıyorsa" bu son derece mantıklı
bir yargıdır. Gombrich'in düşündüğü gibi, öyleyse "çağdaş sanatı kabul etmemek,
doğal olarak gereksiz ve saçmadır". Şu sonucu çıkarabiliriz; özellikle
1913'lerde gelmiş geçmiş düşünce biçimlerinin en yüreklisi ve en şaşırtıcısı
"gelecekçilik" adına; "gelecekçilik", düşünsel yaşam dünyasında en insancıl en
ilerici ve en eşevreci, güdümlü bir düşünce biçimidir. Üstelik "gelecekçilik",
bilim ve teknikle at başı yarışırken, tekniğin ve bilimin kötülüklerinden insanı
korumak istiyor. Gerçekten de öteki sanatçılar gibi gelecekçiler de acımasızca
bir tekdüzelik yaratan ussal ve mekanikten bir adım geride durmaya özen
göstermişlerdir. Gombrich'e göre "Yaşantımızın mekanikleşmesinden,
makineleşmesinden, üstün düzeyde örgütlenmesinden, bir örnekleşmesinden ve
bunların sonucu da, törelere körü körüne ve edilgin bağlılıktan dolayı insanın
nasıl kendini tehlikede duyabileceğini sezmek kolaydır. Garipliklerin ve kişisel
girişimlerin hâlâ kabul edildiği alan, hatta tek korunak alanı sanat
sayılıyor." Bu, insan adına bir özgürlüktür, gerçekçilik açısından açık bir
eleştiridir, ulus, sınır, renk tanımaksızın bütün insanlığa seslenen güdümlü ve
insancıl bir öğretidir. En belirgin görünümüyle şaşırtıcı olan bu öğreti,
teknik gelişimin koşutunda, ruhbilimin "gerek sanatçıları gerekse onları izleyen
kitleyi, önceden bir tabu gibi karşılanan veya tiksintiyle bakılan insan ruhunun
derinliklerini araştırmaya götürmesi" gibi, yeniliğin peşinde koşan, hatta
"modanın geçici heveslerine duyarlı" "olan kitlenin "yaşamını daha hoş kılıyor",
çünkü öznel yaşamda ve sanatta "hayalgücünü kamçılıyor", "serüven dolu bir
sevinç duygusu veriyor". Yine Gombrich'in şu pırıl pırıl yargılarını alarak
yazımı bitiriyorum; "Bazen, soyut resim alanındaki en son başarıyı" perdelik hoş
bir kumaş diye tanımlayarak yadsıma eğilimindeyiz. Fakat, perdelik amacıyla
yapılan zengin ve çeşitli dokumaların, soyut sanatın deneylerinin etkisiyle, ne
denli bir albeni kazandığını unutmayalım. Yeni buluşların ve yeni renk
birleştirimlerinin olanaklı kılınmasını sağlayan eleştirmenlerin ve
üreticilerin aşırı hoşgörüsü ve tetikte oluşları, kuşkusuz ufkumuzu
genişletti(...). Sanıyorum, birçok genç, sergi kataloglarında yazılan önsözlerin
karanlık gizemciliğinin aşırı etkisinde kalmadan, çağlarının sanatı saydıkları
şeye bu ruhla bakıyor. Bütün bunlar olağan şeylerdir. Eğer haz gerçek bir hazsa
bir parça ıvır ztvırdan kurtulduğumuz için sevinebiliriz".
Tuğrul İnan
(Türk Dili Dergisi, Ocak
1981, Sayı:349)
1
Hugo BalI ve T.
Tzara 1916'da Zürich'te "Cabaret Voltaire"i açarlar.
2Aujourd'hui.
Çev. S. Maden.
3Aynı şiir.
Gelecekçilik Bildirgesi
(1909)
Biz, şiirlerimizde tehlike
tutkusunu, enerji ve ataklık alışkanlığını dile getirmek istiyoruz.
Korkusuzluk, gözüpekfik, başkaldırı, şiirimizin başlıca eğeleri olacaktır.
Edebiyat şimdiye dek dalgın hareketsizliği, kendinden geçişi ve uykuyu övdü.
Biz, saldırgan devingenliği (dinamizmi), hummalı uykusuzluğu, koşuyu, ö-lüm
perendesini, şamarı ve yumruğu yücelteceğiz.
Dünyanın görkemliliği yeni
bir güzellikle zenginleşti: hızın güzelliği. Ateş soluyan yılanlara benzer
borularla donatılmış bir yarış otomobili, kükreyen bir yarış otomobili,
Samothrake Nike'si heykelinden daha güzeldir.
Savaştan başka şeyde
güzellik yoktur. Saldırgan nitelikte olmayan hiçbir eser başeser olamaz. Biz,
dünyanın tek sağlığı olan savaşı, militarizmi, yurtseverliği, uğrunda ölünen
güzel ülküleri ve kadının aşağılanmasını yüceltiyoruz.
Biz, müzeleri,
kitaplıkları, her türlü akademiyi yıkmak istiyoruz.
Biz, çalışmanın, zevkin ya
da ayaklanmanın harekete geçirdiği büyük toplulukların şiirini söyleyeceğiz;
modern kentlerdeki devrimleri yaşayan çok renkli ve çok sesli yığınları
söyleyeceğiz; şiddetli elektriğin ayışığı altında yangın gibi parlayan
şantiyelerin ve tersanelerin titreyen gece coşkusunu; dev koşucular gibi bir
yandan bir yana nehirleri aşan, güneşte bıçak gibi parıldayan köprüleri;
ufukları koklayan serüvenci gemileri; üzengisi borulardan yapılmış kocaman
çelik atlar gibi, raylar üstünde eşelenen geniş göğüslü lokomotifleri;
pervanesi rüzgârda bir bayrak gibi çırpınan uçakların akıp giden uçuşlarını
söyleyeceğiz.
Bu kırıp geçiren, bu yıkıcı
şiddetteki bildirgemizi İtalya'dan bütün dünyaya ilan ediyoruz ve
"Gelecekçilik"i (fütürizm'i) kuruyoruz; çünkü ülkemizi, profesörlerin,
arkeologların, çenesi düşük edebiyatçıların ve antikacıların kangreninden
kurtarmak istiyoruz.
F.T. Marinetti
(Çev.: Bedrettin Cömert) |
|