| |
Gerçeğin
estetik yönden yansıtılması tek yönlü olmadığı gibi sanatın, sanatçının işlevi
de tarihsel süreç içinde tek bir tanımla verilememiştir. Sanat çağlar boyunca
çeşitli gereksinmeleri karşılamak zorunda kalmış, toplumun değişmesine koşut
olarak sanatçının yönelimleri değişmiş, iyinin, doğrunun, yararlının yanında
"güzel", sanatın işlevini oluşturmuştur.
Sanat ve
"güzellik" sorununun eski çağlardan başlamak üzere sistemli bir biçimde
tartışma konusu olduğunu biliyoruz. Örneğin, ilk kez Sokrat, "güzel"
konusundaki düşüncelerini "yararcılık ve hazcılık" yönünden ele almıştır.
Sokrat'a göre "güzel", yararlı olduğu zaman geçerli olan şeydir, "iyi
yararlılıktır." Aristo'ya göre ise "güzel", her şeyden önce hoşa gitmedir.
Aristo özellikle sanatçıdaki yaratma gücüne önem verir. Sanatı aktöreyle
birlikte düşünmüş olmasına karşın onu, "sanat için sanat" görüşünü daha o
zamanlardan sezmiş bir düşünür olarak değerlendirebiliriz."1
Sanatçının
yaratma gücü mü yoksa toplumsal işlevi mi, hangisinin öncelik taşıması
hangisinin sanat olgusunun tek işlevi olması gerektiği öylesine tartışmalara
yol açmıştır ki, konunun yine gündeme getirilmesi okuru bezdirir de. Artık
klasik sözlü ve yazılı kavgalar biçimine giren, dergilerin kitapların
sayfalarını taşıran böyle bir tartışmayı yineleme niyetinde değiliz. Amacımız
tarihsel ve yazınsal bir olgu olarak "sanat için sanat" görüşünü ve sanatın bu
işlevini kendi şiir anlayışına temel olarak alan, Fransa'da 1860 yıllarından
sonra ortaya çıkan parnas şiir akımından, yandaşlarından söz etmek.
Parnas
ozanları önceki dönemin "klasik ve coşumcu" ozanları gibi uzun süreli bir okul
oluşturmamışlar, zaman zaman genişleyen, zaman zaman daralan gruplarıyla XIX.
yüzyıl Fransız yazınında "coşumculuğun" ardından ve ona tepki olarak
geliştirdikleri sanat ürünleriyle "şiirsel doğalcılığı" başlattıkları gibi, XIX.
yüzyılın son yarısının önemli yazın okullarından doğalcılık akımına öncülük
etmişlerdir.
Parnas
grubunun yaygınlaştırdığı "sanat için sanat" görüşünün tarihsel ve yazınsal
öyküsüne geçmeden önce, kısaca bu akımı şöyle özetleyebiliriz: "sanat için
sanat" görüşü ile şiirlerini yazan ozanlar, sanat yapıtını bireycilikten,
coşkusallıktan uzak tutan şiirlerini üreterek yapıtlarını biçimsel yetkinliğe,
salt güzele ulaşacak biçimde düzenlemiş ve işlemişlerdir. Bu görüşün
bireycilikten, coşkusallıktan uzak tutulması, biçimciliğin başlıca amaç olması
yanında, daha başka kimi öğeleri de parnas şiirinin özellikleri arasında
gözlemleyebileceğimiz gibi, bireyciliğin de ne ölçüde parnas şiirinden
soyutlanabildiği parnas akımına yöneltilebilecek eleştirilerimizden biri
olacak.
Parnas
şiirinin, "biçimciliği amaçlayan şiir" tanımıyla kendisinden önce gelen
soyyapıtçılığa; "bireycilikten soyutlanmış şiir" tanımıyla da aşırı
duyarlılığın, bireyciliğin şiiri olan coşumcu şiire bir tepki olarak ortaya
çıkan bir şiir olduğu görüşünü hemen ileri sürebiliriz.
Yukarda
sıraladığımız temel düşüncelere dayandırılan parnas şiirinin yazgısı "klasik"
dönemin şiirinin yazgısı ile eşdeğerdedir. İlk kez coşumcu ozanların en yetkini
Victor Hugo'nun Orientales'da, daha sonraları Theophile Gautier'nin I'Art'da,
Theodore de Banville'in Petit traite de versification française'de
topladıkları şiir kuramları, klasik yazının kuramcısı Boileau'yu ve onun Art
Poetique'ini düşünce ve girişim olarak anımsatırsa da, parnas şiirinin,
klasik şiirin ana amacı aktöreselliğe tamamen ters düştüğü unutmamamız gereken
bir olgudur.
Fransız
yazınının önemli evresini oluşturan coşumcu şiirin temel özellikleri "aşırı
bireycilik ve duygusallık, doğayı bir bütün ve özdeşleşme içinde yalnızca Ben'in
tasarımında tutma", parnas ozanlarınca en çok eleştirilen özellikler olmuş,
bunların estetik beğeniyi azalttığı, dili kısırlaştırdığı özellikle
vurgulanmıştır.
1830
yıllarını, Theophile Gautier'nin coşumcu ozanlara savaşım bayrağını açtığı tarih
olarak anımsıyoruz. Gautier, "coşkunun sanatla bağdaşamayacağını, sanatsal
esinin gözü yaşlı olamayacağını" yazın dünyasına duyurarak önce Mademoselle
de Moupin'in önsözünde, daha sonraları I'Artiste dergisinde yeni şiirin
yenilikçi görüşünü yayar.
XIX. yüzyıl
ortalarında şiirin işlevinin değişmesine neden olan olguları da göz ardı
etmememiz gerekiyor. Coşumculuk duyarlılığı, bireyciliği, doğa sevgisini
yaymıştı, ama, bu dönemde artık gelişmeye başlayan toplumcu görüş, bireyciliğin
karşısına toplumcu anlayışı çıkarmıştı. Nitekim kimi ünlü coşumcu ozanların bu
evreden sonra "toplumculuğu" sanatlarının işlevi yaptıklarına tanık oluyoruz.
Artık Lamartine'in, Vigny'nin, Hugo'nun, Georges Sand'n yapıtları
toplumculukla güdümlenecektir.
"Sanat için
sanat" görüşünü benimseyen Theophile Gautier ve onun ardından gelen Theodore de
Banville, Leconte de Lisle ve arkadaşları bir yandan "bireycilik", öte yandan
"toplumculukla savaşmak zorunda kalmışlardır. Bu iki tutumun şiirden
dışlaştırdığı, büyük ölçüde savsakladığı, kayıtsız kaldığı dil, biçim, estetik
gibi sorunların bu ozanlarca niçin gündeme getirildiği şimdi daha da iyi
anlaşılmaktadır.
Mademoiselle
de Maupin
ve
Albertius'da Theophile Gautier'nin yaymaya çalıştığı ve kuramsallaştırmak
istediği estetik görüşün amacı, sanatı yararlı olma kaygısından, bireycilikten
-şiirin bu etkenler altında düzyazıya dönüşerek kuruyup kalmasından- kurtarma ve
şiiri özgürlüğe kavuşturmaktır. Şiirde güzele varma, bu düşüncenin hemen
ardından gelecektir. Yazar, Mademoiselle de Maupin'ın önsözünde "sanatın
yararlıktan bütünüyle soyutlanması" gerektiğini savunarak, "yararlı olan şeyin
tam tersine çirkin" olduğunu belirtir.2
Theophile
Gautier'deki bir başka yadsıma: Sanatın, şiirin, duygular, düşler, coşkular
dünyasına sığınmışlığıdır. Oysa bütün bunlar sanat dışı şeylerdir. Şiir bireyin,
öznelin dünyasında yaratılmamalıdır. Kişi ölümlüdür, sanat yapıtı kalıcı
olmalıdır. Gautier şiirin kalıcılığını görsel sanatlardan alınmış kimi öğelerle
sağlamayı düşünür. Bunlar, çizgi, kütle, ışık, gölge ve renklerdir. Artık onun
şiiri bu öğelerin aracılığıyla oluşmada, bir taş kabartma, Dir değerli taş, bir
yontu gibi işlenmektedir. Ozanın da söylediği gibi: "kalem fırça, mürekkep boya,
sözlük ise bir ressam paleti" işlevini görecektir3. Önadlar şiirin
rengidir, dizeler arasına öylesine uyumlu serpiştirilmişlerdir ki doğanın,
gökkuşağının bütün renkleri oradan yansır okura. Gautier'nin "Symphonie en
blanc majeur" adlı şiiri, aklığın, duruluğun şiiridir; akın, açıklı, koyulu
titreşimidir. Gautier'nin, şiiri bir resim tablosu olarak düşlemesinde, 1838'de
Louvre Müzesinde ilk kez sergilenen İspanyol ressamlarının tablolarının büyük
etkisi olsa gerek. Gautier, şiirde bu görsel özellik yanında, çağrışımlar
uyandırabilme gücünün de olmasını dileyerek, şiirine seslilik ve kalıcılık
özelliği belirgin, uyumu zengin sözcüklerden uyaklar seçmiş, güç metrik ölçüler
denemiştir. Riberia ve Zurbaran gibi İspanyol ressamlarının tablolarından
esinlenerek yazdığı "Riberia" adlı şiiri, Dante'nin Tanrısal Komedyasında
denediği "terza rima" diye anılan koşuk biçiminde yazılmış güçlü bir şiiridir.
Şiirin uyak yapısı aba/bcb/cdc olarak düzenlenmiştir. I'Art" adlı Emaux
et Camees'nin sonuna eklenmiş şiirde; zengin uyak, güç bir dizem yanında
hece sayısının azlığı da dikkatimizi çeker.
"Oui,
l'oeuvre sort plus belle
D'une forme au travail
Rebelle
Vers,
marbre, onyx, email"
Yukardaki
örnekle de doğrulanacağı gibi, şiir uğraşı, diliince ince işleme uğraşı,
mermeri, oniksi, mineyi işleme uğraşı ile eşdeğerde tutulmş, sanatçının görevi "sculpte,
lime, çisele" üçlüsü ile açıklanan, yontmak törpülemek, işlemek olarak
özetlenmiştir. Gautier'ye göre güçlüğü yenmenin utkusu, bu aşamalardan geçip
güzele
ulaşmaktır.
Ozanın doğayı
seyretmesi de Gautier ile birlikte değişir. Örneğin İspanya'daki Sierra Nevada
dağları için yazılmış "La Sierra" şiirinde de gördüğümüz gibi, yüce, görkemli
dağlar, yalçın tepeler, salt güzellikleri, ücelikleri açısından ozanı büyüler.
Artık ozanın doğayla bütünleşme, özdeşleşme kaygısı, isteği yoktur.
"Yüksek tepelerin yoktur insana verebileceği bir şey
Ne
de bir yarar
Tek şeyleri
vardır, o da güzel"4
Theophile
Gautier ve onun gibi "sanat için sanat"savını benimseyenlerin görüşlerini,
bireycilikten uzak tutumlarını temelendiren positivisme-olguculuktan da parnas
şiir akımını hazırlayan ir etmen olarak söz etmememiz gerekir.
Fransa'da
devrimin başlattığı düzeltim hareketlerini sürdüren Auguste Comte, toplumu
yeniden düzenlemeye girişmiş bunun için önceki dönemin öznel kavramları yerine
nesnel kavramların konulması gereğine inanarak "tek insan karamının bilim çağı
ile birlikte sona erdiğini" düşüncesine temel almıştır. olguculukla birlikte
coşumcu şiirin toplumsal amaca yönelmesi bu dönemde özellikle yoğunlaşmış,
L'Artiste, Globe gibi dergiler sanatın topluma yararlı olması gerektiğini
yaygınlaştırmışlardır. Bilimin, bilimsel gözlemin biçimlendirdiği sanatın
sanatçının doğaya, olgulara bakış biçimi bilim adamının deneylerini
çağrıştıracak nesnelliği de içermeye başlamıştır artık.
Olguculuğun
konumuz açısından önemi, bu olgunun "estetik alanda sanat yapıtından katıksız
zevk alma şeklinde yani sanat için sanat olarak ortaya çıkmasıdır"5.
Her şeye egemen olmaya başlayan bilim ile bireşiminden, şiir, düşünsele doğru
kaymaya başlamıştır. Şiirin esin kaynagı artık doğa yerine yontular, kabartmalar
arkeolojik bulguların gün ışığına çıkarttığı eski madalyalar ve paralardır. Eski
uygarlık, Hıristiyanlık öncesi dinler, bilime tapınç olguculuğun geliştirdiği
izlekler olduğu kadar, yeni şiir akımının da ilgilendiği, esinlendiği
izleklerdir. Artık şiir bir arkeoloji, coğrafya, sanat tarihi kitabı gibi
okunmakta, şiir yontulara, sütun başlıklarına özgü yücelik, devinimsizlik,
matematiksel bir orantı, seslerde uyum (eurythmie) gibi ölçütlere uygun olarak
yazılmaktadır. Theophile Gautier* nin "İmperia" alt başlığı ile yazdığı "Etüde
des Mains" adlı şiirinde bir oymacının kalıba döktüğü solgun bir elin, uzun
sivri parmakları, bu parmakları süsleyen ağır, parıltılı bir yüzüğün uzun bir
betimlemesi vardır. Betimlemelerden edinilen izlenim, kalıba dökülmüş elin
durumuna uygun devinimsizlik, sessizlik ve taşlaşmışlıktır. Theodore de
Banville'in "Les Cariatiaes", "Les Stalectîtes" şiirleri de coş-kusallıktan
uzak, sessizliği çağrıştıran eski Yunan büstlerinin görümsel yüceliğinde
ortaçağ şiir türlerinden Ballad ve Rondel biçiminde yazılmış şiirlerdir.
Banville'in şiir evreninde yalnızca bilimsellik, düşünsellik kaygısı yoktur. O,
Özellikle zaman zaman da aşırılığa kaçan duyarlılıkla şiirden zengin uyak ve
seslerin yankılanmasını ister. Petit traite de versification française
de şiiri salt uyak dünyasına indirgemiş görünür Banville.
"Nedir bu
kafiyeden çektiğimiz
Hangi sağır
çocuk ya deli zenci
Sarmış
başımıza bu meymenetsiz,
Bu kof sesler
çıkaran kalp inciyi?6
Verlaine
Şiir Sanatı'nin bu dörtlüğünde Banville'e karşı çıkmaktadır aslında. Yalnız
Verlaine değil, yüzyılın öteki ozanları da zaman zaman Banville'in katılığına
karşı çıkmışlardır ama, yine de: "sanat için sanat" istencesini Gautier ile
birlikte yayarak parnas şiir okulunun kurulmasına büyük katkısı olan
Banville'in yeni okula katılmaları çağrısına kayıtsız kalmamışlardır.
Gautier'nin
1850-1860 yılları arasında yayımladığı şiir kitapları, Emaux et Camees
ve Les Odes Funambulesques, "sanat için sanat" görüşünün son ürünleri
olarak yerlerini parnas okulu şiirlerine bırakırlar. Çünkü bu tarihten sonra
dağınık gruplar oluşturan, aynı ülküyü paylaşan ozanlar bir araya gelip parnas
okulunu kurmuşlardır. Okulun kurucuları, Catulle Mendes ve Leconte de Lisle'dir.
Leconte de Lisle, o güne değin çok çeşitli dergilerde, sanatta biçimselliğin
egemen kılınmasını savunan, La Revue fantaisiste ve La Revue du
Progres gibi iki ayrı dergide şiirlerini yayımlayan ozanları L'Art
dergisinde toplar. Daha sonra dergi ad değiştirerek XVII. yüzyılda "cilt"
anlamına gelen, eski Yunan esin tanrılarının dağına da verilmiş Parnas adı "recueil
des vers nouveaux" olarak tanınır. Derginin adından da anlaşılacağı gibi
"Güzel"in, gücün, aşkın en güzel en yüce anlatımını" bulduğu eski Yunan, artık
her şeyiyle şiire girmiştir. Poemes Antiques'de Leconte de Lisle, Yunan
uygarlığını şiirsel bir biçimde XIX. yüzyıl insanının gözleri önüne sererken,
dizeler bu uygarlığın destan ve söylencelerine göndermelerle donanmıştır.
Alkmene, Herakles, İphikles, Hypatie dizelerde geçen Yunan adlarından yalnızca
birkaçı... Bu adlar yanında giysilerin, silahların, cenaze ve kutlama
törenlerinin masalsılığını çağrıştıran ayrıntılı betimlemeleri "Niobe" adlı
şiire serpiştirilmiş tarihsel bilgiler olarak algılıyoruz. Poemes
Barbares'lara gelince, bu şiir kitabında da çok zengin belgesel, tarihsel bir
içerik, okuru Eski Mısır'a, İran'a, Hindistan'a, ortaçağ İspanya'sına, Kuzey
ülkelerine imgelemsel bir yolculuğa çağırır.
Louis Menard,
Leconte de Lisle'in şiirini "hayvan bilimleri galerisi" olarak nitelemişti.
Gerçekten de ozanın şiirlerini okurken yabanıl Afrika'nın bütün yırtıcı
hayvanları, aslan, kaplan, panter, jaguar yada terkedilmiş bir köyün azgın
köpeklerini, kedilerini görür gibi oluruz. Ozan, sözcüklerini, metrik ölçüyü,
ses yinemelerini, uyakları öylesine ustalıkla kullanmıştır ki, kükremeler,
ulumalar, miyavlamalar senfonisi olarak şiir, kulaklarda yankılanır.
Leconte de
Lisle, şiirlerinin büyük bir bölümünü Parnasse Contemporain'de
yayımlamıştı. Bu derginin parnas akımının gelişmesinde katkısı büyüktür. Yeni
şiir görüşü bu dergide kuramsallaştırılmış, o güne değin adı pek duyulmamış
ozanlar bu dergi aracılığıyla sanat dünyasında tanınır olmuştur. Bir Baudelaire,
bir François Coppee, bir Sully Prudhomme, bir Jose-Maria de Heredia, bir
Verlaine, bir Mallarme geleceğin ünlü, bu derginin genç ozanlarıdır. Hepsinin
katkısıyla bilimsel düşünsel temele oturtulan şiir, katıksız bir şiir, bir "arı
şiir" olma yolunda Fransız şiirine yepyeni biçimsel kalıplar sunmuş, sanat
dünyasına yepyeni bir estetik coşku, yepyeni estetik bir canlılık getirmiştir.
Parnas'ın
ikinci Parnasse Contemporain dergisiyle yaşadığı parlak dönem, 1876* da
yayım yaşamına son veren bu derginin yazgısıyla eşzamanlı olarak son bulur.
Grup, sert eleştirilere uğramış, ozanların çoğu şiirin görsel dünyasından kopup,
sezgi, müzik dünyasına sığınmaya başlamışlardır. Varîaine, Rimbaud, Mallarme bir
iki arı şiir denemesinden sonra simgeci akımı yetkinieştiren ozanlar olarak
parnas'ın da ünlü, ama "vefasız" dostları olarak bu tarihsel süreç içinde
anılırlar.
Sanat
yapıtının uyandırma zorunda olduğu estetik duyguyu parnas şiiri, çizgi, kütle,
ışık, gölge, renk, uyak, dizem, ses öbeklerinin uyumlu bireşimi ile ne
ölçüde verebilmiştir?Bu soruyu yanıtlayabilmemiz için parnas şiirinin kendi
başına var olan özgüllüğü içine girmemiz gerekiyor. Akımın sanatsal ve
tarihsel sürecinde saptamaya çalıştığımız olguların, nasıl bir biçimsellik,
nasıl bir yetkinlikle kullanıldığını Jose-Maria de Heredia'nın şiirinde
izliyoruz.
Parnas
Okulu'nun en karakteristi ozanı Jose-Maria de Heredia (1842-1905) tüm şiirlerini
topladığı Ganimetler'i (Les Trophees) 1893 yılında yayımladığında, simgecilerle
parnasçılar arasındaki tartışmalar dergi ve kahvelerde en hızlı dönemini
yaşıyordu. Ancak kitabn gördüğü ilgi genel oldu ve birkeç sat içinde tükendi.
Henri de Regnier, Andre Chenier'nin Kır Şiirleri adlı yaptı nasıl soyyapıtılk ve
coşumculuk arasında bir halka ise, Ganimetler de parnasçılar ve simgeciler
arasında bir geçiş şiridir, der. Bir yazarı, hele de çeşitli, çelişkili
akımların boy gösterdiği bir on dokuzuncu üzyılda yaşamışsa, kesin bir sınıfa
sokmak güç olmalı. Ama gerçek şu ki, Heredia, her ne kadar simgecilerce de
sevilir, onlardan ilgi görür,kendisi de kimi şiirlerini onların dergilerinde
yayımlatarak yakınlığını gösterirse de, simgesel eğilimli üç beş şiiri dışında
bunu söylemek geçerli olmaz sanırım. Heredia'nin yanında olan ya da karşısında,
şu noktada birleşirler: Yüz yirmi iki şiiri kapsayan Ganimetler parnas
öğretisinin en yetkin biçimde özetlendiği, biçimin konu ve düşünceye üstün
geldiği bir toplancadır. Parnas şiirinde düşünce öğesinin zayıflığı konusunda,
özellikle Heredia'ya yüklenir eleştirmenler. Charles Morice, ozanın "altın ve
kan düşünden gösterîsel ama düşünceden yoksun" şiirler yarattığını söylerken,
kuşkusuz, soylu bir işçi uğraşını vurguluyordu. Ama düşünce de nedir?
Littre'nin verdiği tanım şu: Usun herhangi bir nesneden, bu nesne ister dışta
var olsun, ister salt ussal olsun, yaptığı tasarımdır. Leon Dierx içinse,
şiirde izlenim ve anlatımın tam ve istenilen bir uyum içinde olmasıdır düşünce.
İşte parnas ozanlarında bu tanımlara uygun bir düşünce ilkesi aranırsa
eleştirmenlerin suçlaması geçersiz kalır. Ama düşünceye, yazarın güdümünde
olduğu bir toplumsal içerik verilirse, Heredia'nın küçücük tablocuklar sunan
şiirlerinde düşünce öğesi hafif kalacaktır.
Biçim
kaygısı:
Heredia bir
dostuna yazdığı mektupta: "Çalışmam çok yavaş gidiyor. Gün günden daha bir
verimsiz oluyorum. Güzeli fazlasıyla seviyor, onu fazlasıyla anlıyorum, bu
nedenle de yazdıklarımı çok doğru olarak değerlendirebiliyorum" der. Biraz daha
aşağıda "günümüzde sanat korkunç zor, her şeyi bilmek gerekiyor çünkü" diye
ekleyecektir. Ama güçlüğün sanatçının ekesini uyardığını da söyler.
Heredia'da
ölümüne dek sürecek olan bir biçim tutkusu vardır; kitabını son günlerine değin
elinden bırakmaz, sürekli gözden geçirir, üzerinde düşünür. Zaten şiirlerinin
yayıma girmesi uzun zamanını almıştır. Kitabının başında yer alan, ustası
Leconte de Lısîe'e sunutunda, ondan aldığını belirttiği "arı şiir tutkusu" nu,
"Fransız dili tutkusu" nu, yine ondan öğrendiği "sanatın kuralları ve gizli
sırlarıyla bir araya gelince, bu sabırlı ozandan yetkin şiirler gelecektir.
Yaşadığı dönemde öylesine alkışlanır ki, şiirleri ezbere bilinmek,
toplantılarda okunmak bir yana, uzanlatım derslerinde örnek olarak verilir,
incelemesi yapılır.
Büyük
çoğunlukla sone yazmıştır Heredia (118 tane). Dörder dizelik iki, üçer dizelik
iki olmak üzere dört bağlamlı yapısı, ilk iki bağlamda yinelenen sarma: abba,
abba; üçlülerdeki ccd, eed ya da ccd, ede dizilişindeki uyaklarıyla sone,
derece derece kısıtlamalar bütünü olan şiirin biçimleri içinde en kurallı
olanlarından biridir. XII. yüzyılda Fransa'ya sokulan bu İtalyan kökenli biçim,
"pleiade" ozanlarından Ronsard (1524-1585) ve Du Bellay (1522-1560) ile parlak
bir dönem yaşarsa da sonra yiter gider. XIX. yüzyılda Sainte-Beuve unutulup
gitmiş olan Ron-sard'ı yaşama döndürürken soneyi de canlandınr. Coşumcular pek
yüz vermezler bu biçime: Musset yirmi kadar, Vigny beş tane yazarsa da
Lamartine'in tek bir sonesi yoktur. Coşumcuların kendilerini nasıl kapıp
koyuverdiklerine, kendilerini bitmez tükenmez bir biçimde -gözü sulu-
anlatmalarına, bu arada da dili, biçimi ne denli unuttuklarına bakarsak, bunu
doğal karşılamak gerekir. Sonelerden oluşmuş ilk uzun yapıtı veren Auguste
Barbier, sonenin bir düşünce ya da bir duyguyu en iyi çerçeveleyebilecek biçim
olduğunu savunur. İşte parnasçılar, özellikle de HeYedia, yetkinlik kaygıları
yüzünden soneyi yüceltirler; düşledikleri ideal şiiri verebilmek için, biçimin
zorlayıcılığı, anlatımın en yoğun biçimini aldığı, bu zorlukların ancak bir
usta eli istediği biçimdir sone. Kişisel doğası, ince beğenisi, hele kılı kırk
yaran biçim ve dil kaygısı Heredia'yı soneyi yeğlemeye yöneltmiştir.
"Ganimetler"i konu alacak bir çalışma öncelikle koşuklama sanatı ve
sözcükleri düzeyinde olmalı. Çünkü, eski bir metnin bir iki satırından, bir
resimden, sıkça da sevdiği ozanların dizelerinden7 esinlenerek büyük
bir dil işçiliğiyle yapmıştır şiirlerini Heredia. Titizlikle seçilen sözcükler,
dizemsel uygulanış, uyakların görkemliliği, ses öbekleşmeleriyle, sağlam
yapılar sunarlar soneleri. Heredia' nın sonede bulduğu gizemli güzellikle
matematiksel güzellik işte bundan kaynaklanır. Du Bellay'nin yontusunun
açılışında yaptığı konuşmada, bir düşünceyi olabildiğince az ve seçilmiş
sözcüklerle, zor ve seçkin uyaklarla, dizemli olarak vermenin ince bir beğeni
ve usta işi olduğunu söyler.
Dizem:
Dizem, eşit
aralarla yinelenen vurgulamaların oluşturduğu uyumdur. Kitap yüksek sesle
okunmak için yazılmaz gerekçesiyle özellikle görsel dizem yanlısı olan Theophile
Gautier'ye karşılık Heredia kulak için yazmıştır dizelerini. Diğer parnas
ozanları gibi, aleksandrendir çoğu dizeleri; on iki heceli dize dört vurgulu
ölçüye ayrılmıştır. Bunun yanında, on iki heceli dizenin üç bölümlü bir yapı
içinde verilmesi demek olan "coşumcu dize" de yazmıştır.
Ses
Öbekleşmesî:
Heredia,
dizelerinde ses öbekleşmelerine, yine yetkinlik kaygısı gereği yer verir, bunun
için de, tıpkı Flaubert gibi sözcüklerini uyum oluşturacak biçimde ince ince
seçer. Bir örnek olarak, "Doğa ve Düş" adlı yirmi iki sonelik bölümün ilk şiiri
olan "Eskil Madalyon"un kendi aralarında uyaklı olan iki dizesi, ilk üçlünün
üçüncü, sonuncunun da ikinci dizesi verilebilir:
Dort
sous le bleu linceul de son ciel
indulgent:
d d
d
o o
r
s s s s
I I l
l l l
ö ö ö ö
é é a
j
Garde
encore en sa fleur, aux mediailles d'argent:
a
a a a a a a
r r
r r
d d d
o l o
ö j
Söz konusu
dizelerdeki kolayca gözlemlenebilen ses öbekleşmeleri (ilkinde d,s,l,ö, ayrıca e
ve a genizsileri; ikincisinde d, r, a ve a genizsileri) dize içi ses uyumunu
verirken, tümünü incelemediğimiz, içinde yer aldıkları bağlamların ses
zenginliğine katılırlar. Ayrıca bağlam atlayarak kullanılan seslerin koşutluğu,
uyak dışında da belirerek, şiir boyunca gerçekleşen sağlam bir yapının bir
öğesini ortaya koyarlar.
Uyak:
Baudelaire'in
etkisi sonucu uyaklaması serbestleşen soneler Gautier'nin sert tepkisi ile eski
durumlarına dönerler. Gani metler9 deki sonelerin tümü klasik
kurala göre uyaklanmıştır. Uyakların zenginliği, ses öbekleşmesi, dizem
yapılarıyla bir araya gelince parnas okulunun en belirgin niteliklerinden olan
"müzikalite" gerçekleşmiş olur.
Heredia'da
sone içerik ve örgü bakımından büyük bir değişime uğramıştır. Önceleri, on dört
dizenin ilk on üçü son dizeye varmak için yapılmış "doldurma" dizelerdi. XVI.
yüzyılda yersiz bir adlandırılışla bir düşüş, bir iniştir son dize. Heredia'da,
tersine, bir yükseliştir, bir yapıtın son ve en güzel taşının yerine
konmasıdır. Louis Menard, L. de Lisle'i, son üçlüsünün okurda şiirsel yaşantıyı
tükettiğini, o zaman da bu bağlamı fazladan yazdığı için eleştirir. Oysa
Heredia ustası gibi değildir, kaçınır bundan: ozanla okurun şiirselliği
beraberce, dokuduklarını bilir, imgelemin okurda büyüyerek sürüp gitmesini
ister. İşte bu nedenle son bağlamlar ilk bağlamların açıklığından uzaktır,
çünkü belli belirsiz bilinen şeyler daha bir duygulandırıcıdır, şöyle böyle
gördüklerimiz daha yüceymişler gibi gelir bize. Anlamı, imgeyi, düşü veren son
bağlamlardır. Heredia'nın özgünlüğü de işte buradadır. İşte ozanda görülmek
istenen simgecilik, bu imgenin okurda sürmesi olgusunda yatar: Mallarme'nin
dediği şu: "suggerer, voilâ fe reve" 8. Dörtlükler çevreyi çizer,
üçlü bağlamalara hazırlar.
Öyleyse
Heredia'da sone iki bölümden oluşmuştur, demek doğru olacak. Ya bir
karşılaştırma vardır; "Yükselen Deniz" de, güneşe, denize, deniz kuşlarının su
yüzündeki kayalara konup konup kalkmasına bakan, gören, ama doğa önünde nesnel
bir gözlemcinin bir de dönüp kendi içine bakması, ilgisiz tanrılar önünde
denizle özdeşleşmesi, temelde, iki ben'in karşılaştırılmasıdır.
"Kartalın Ölümü"nde, kartalın, onun görkemli ölümünün betimlenmesiyle son üçlüye
gelinir, sonuncu bağlamda insan girer ve kendini kartal örneklemesine bırakır.
Bir başka tür bölümlenme zaman düzeyindedir. Örneğin "Eskil Madalyon"da, "Bağ
Bozumu"nda, "Kırık Bir Mermer Üzerine"de, Heredia, İsa öncesi yüzyıllar, çok
tanrılı çağlar ile şimdiki zamanın bağdaştırmasını yapar ya da "Öğle Uykusu"nda
olduğu gibi, bir itirafla son bulur. İki bölümü biribirine bağlamak için de
"ve", "çünkü", "hâlâ", "işte o zaman", "böylece" gibi kullanımlara gider ozan.
Söz varlığı:
Her yazar,
dünyasını dili aracılığıyla kurar. Eğer dünyayı bir yapı olarak düşünürsek,
görürüz ki bu kurma eyleminde yazarın işi sözcüklerle; kimi sözcükler bazı
izlekler çevresinde dönenir, işte o zaman bir evren kaos durumundan çıkar, her
sözcüğün eklenmesiyle, gözümüzün önünde, kurulu bir dünya olarak uzanır. Salt
izlenimci olmayan, nesneleri çözümlemeci bir gözle görmeye yatkın okur için bir
yapıtın sözlüğü, yazarın dünyasına girme kolaylığını verir. Heredia'nın
dünyasını kurduğu sözcükler Fransızcadır, ama diğer dillerden de sözcük alışı
yapar. Örneğin, İspanyolca, İtalyanca, Latince, Yunanca, Keltçe, Arapça,
Almanca, Sırpça, Japoncadan aldığı sözcük sayısı yüzden fazladır. Ayrıca eski,
ilk anlamıyla aldığı sözcüklerin sayısı da az değildir.
Bu oylumda
bir yazıda sözcük dökümü yapmanın gereksizliği, izlekleri, genelliklerinden
ötürü, ön plana çıkarıyor.
Doğa:
deniz-kara-gök
Doğayla
ilgili sözcüklerin kabarık sayısı Heredia'nın doğa tutkusunun bir
göstergesidir. Doğa "Ganimetler"deki sonelerin çoğunluğunda vardır. Üçlü
yapısıyla gerçektekine uygun olarak alınmıştır. "Deniz" ya doğrudan vardır ya
da kendisiyle bağlantısı olan, ada, resif, kum, kumsal, akıntı, vb.
sözcüklerle. Deniz ve çevresindeki sözcükler, silahları ilgilendirenlerle
birlikte, Heredia'nın söz varlığında en önemli yeri tutarlar. "Kara"nın kullanım
sıklığı yine çok fazladır. Bir gözlem: Heredia'da toprak siyah, kahverengi
değildir ya "zümrütten çimenler"le örtüdür ya katırtırnaklarıyla "yaldızlanmış"
ya da batan güneşle tutuşmuş"tur. Öğelerin üçüncüsü, "gökyüzü" hemen her zaman
çok renklidir, gelir kara ya da denizi örter. Göksel bir cisim olan "güneş"
kimi zaman bir doğa öğesidir, kimi zaman ise, kahramanların güneşte yaşamakla
ödüllendirildikten panteist inanışa gönderme yapar:
"Yine de
bu utkulu sonu düşledim
Güneşe giden
atalarımızınkine eş"
"Cenaze Töreni"
"Güneşin
kızı, güz..."
"Bağ Bozumu"
Kimi zaman
da güneş yaşam veren bir ilkedir:
"Yapraklar,
kımıl kımıl gölge ve devinen. güneş
Bir
kırık-dökük mermerden canlı bir Tanrı yapar."
"Kırık Bir Mermer Üzerine"
Bir gözlem
daha: "ay"ın kullanımı güneşinkine oranla çok düşüktür Heredia' da. Coşumcuların
mızmız dünyasında onca değerli olan ay, Heredia'nın şiirinin "erkek" sesine pek
uygun düşmez. İkincisi, ozanın renk cümbüşüne tutkusunu belirtir.
Doğa: bitki,
hayvan
Bitkiler, en
küçüğünden: "ot, çalı, süpürgeotu, katırtırnağı" vb. tırmanıcı bitkilere:
"sarmaşık, yabani asma" vb., en büyüklerine kadar: "meşe, çınar, zeytin, defne"
vb., ayrıca kapsamlayış yöntemiyle de: "dal, yaprak, çiçek, taçyaprağı", vb. çok
zengin bir dizim oluştururlar. Hayvanlara gelince, onlarda en küçüğünden en
büyüğüne kadar, bol bol kullanılmıştır. Kimi zaman bir eğretileme öğesi olarak
da belirirler. Ayrıca söylence hayvanları: "alerion, licorne, guivre".
Heredia'nın
doğasına insan eli değmediği, insandan bağımsız, yabanıl bir doğa olduğu kolayca
söylenebilir.
Renk:
Heredia'nın
sözlüğünde renk bildiren sözcükler çok önemli bir yer tutarlar. Ozan, dünyasına
renk vermek için çeşitli yöntemler kullanır: doğrudan adını anarak; kimi doğal
ve fiziksel olayları anımsatarak; kimi değerli taş ve metallere gönderme
yaparak.
Görsel duyumu
ilgilendirdikleri için renkleri nesnel olarak almak gerekir. Ama Heredia daha da
ileri gider, renkleri dokunma duyumuna da konu yapar, özellikle son iki yöntemle
onlara üç boyutlu bir görünüm verir: "zümrütten çimen, kanayan gül" vb.
Din:
Din izleği
iki Heredia ele verir, bir Hıristiyan, bir "paîen". Ancak hemen söylemek
gerekir ki "paîen" Heredia, ki aslında hiç de öyle değildir, ancak ozanın
antikite üzerine gençlik eğitimini gösterir, anlatımına güzellik, zenginlik
katmak istediği zaman, bu çok tanrılı dönemleri anımsatan göndermeler yapar.
Gerçeği verirken de Hıristiyan öğeye yönelir:
"Akşam
Angelus'sü bir sisin içinde çınlayan
Gelir,
gelir de denizin engin uğultusunda erir."
"Batan Güneş"
Hıristiyanlıkla ilgili sözcükler: "Meryem Ana, haç, mum, kutsal su" vb. Dizeleri
süsleyen söylencesel tanrıların bir bölümü şöyledir: "Titan, Dionysos, Pan,
Faune, Hermes" gibi.
Parnas öğretisinin temel öğelerinden biri de esinin
soylulaşması. Soylu duygular, yücelikler "hyperbolique" olmayan niteleme
sıfatlarıyla yansıtılamazlar. Örneğin, dünya parlak değil "ışıklar saçan" bir
dünyadır. Okyanus göz kamaştırıcıdır. Şarap tanrısının elinde salladığı asma
dalı ve katırtırnakları da. Ölüm, profil, mermer parçaları "tanrısal"dır. Haz,
onur, bir içki yudumu "yüce"dir. Bir yüce sevdalının yüzü, Juliette'in Romeo'su
cehennemden bir yalımı yansıtır. Sicilyalı kadınların güzelliği sonsuza
değindir. Esriklik de yüce bir değer alır Heredia'da.
İnsan genel
olarak, tür olarak ya da savaşçı, kahraman, denizci, bağ bozumcu, çoban, vb.
olarak tüm şiirlerde vardır. Kimi zaman da ozanın "ben"i konuşur. Ancak bu
"ben" coşumcular gibi kendinden, acılarından, duygularından söz etmez.
Heredia'nın savı, diğer parnasçılarınki gibi, kendi üzüntülerini dışa
yansıtmanın bir ozan için utanç verici olduğudur. Sadece eke sahiplerinin her
şeyden söz etmeye hakları vardır. Örneğin, Lamartine. Ama onun da sözünü ettiği
birey olarak insan değil, evrensel insandır. Kendini anlatırken "insan"ı
anlatıyordur.
Şiirde resmin
gerçekleştirilmesi, yontusal anlatım, parnas öğretisinin yine en belirgin iki
yönüdür. Aşağıdaki şiirinde Heredia, elinde bol renkli bir palet, arka planda da
olsa, insanın da yer aldığı bir doğayı devinimi içinde verir:9
"Buğdaylar
alacalı ovadan taşmış
Yuvarlanıp,
dalgalanıp açılıyor serin esen yelde
Ve uzakta bir
sapan, göğün üzerinde
Sallanan
bir gemiye benziyor
Ayaklarımın
altında deniz, erguvan renkli, ufka kadar,
Mavi ya pembe
ya menekşe ya renk renk
Ya da
gelgitin dağıttığı koyunlar örpeği ak
Uçsuz
bucaksız bir kır gibi yeşermekte
Ve deniz
kuşları gelgitin peşinde
Altın bir
dalganın şişirdiği olgun buğdaylara doğru
Sevinç
çığlıklarıyla döne döne uçuyor
Karadan
kalkan balımsı bir yel
Kanatlı
esrikliğin ardında kelebekleri
Kelebekten
çiçeğe durmuş okyanusa serpiyor."
"Floridum Mare"
Tanju İnal-Semiramis
Kantel
(Türk Dili
Dergisi Ocak-1981, Sayı:349)
1
Suut Kemal Yetkin, Estetik Doktrinler, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1972,
s. 25.
2
Theophile Gautier, Mademoiselle de Maupin, Classique Garnier, Paris,
1955, s. 23.
3
P.
Martino, Parnasse et Symbolisme, Coll. Armand Colin, 1925.
4
Theophile Gautier, Emaux et Camees, "L'A
5
Christopher Caudewell, Yanılsama ve Gerçeklik çev.Mehmet Doğan
6
Sabahattin Eyuboğlu, Şiir Çevirileri — Verlaine "Şiir Sanatı", ss. 31.
32, Cem Yayınevi, İstanbul, 1976.
7
Taine, ressam Ge>ome, Hugo, ChĞnier, Gautier, L. de Lisle...
8
Mallarm£, Stephane, PEnguete sur Pevolution litteraire de Jean Huret.
9
Theophile Gautier ile başlayıp Mailarme ile sonuçlanan parnas şiir akımının,
sanatın daha çok kuramsal yönüyle uğraşanlarca ilgi ile ele alındığı bir gerçek.
Ne ki, parnasın, sanat yapıtında özden çok biçime öncelik verdiği,
bireysellikten uzak, duygu ve düşünceden yoksun ürünler ortaya koyduğu savında
bulunmak da haksızlık olacak. Biçim kaygısının içeriğe kazandırdığı o görkemli
zenginlik bir yana, özellikle Heredia'nın şiirinde, coşumculardaki ölçüde
olmamakla birlikte, yine de güzel önünde duygulanan insanlık durumu önünde
kısa, ama kesin bir tavır takınan bir ozanın bulunduğu, kısacası, bir ben'in
soluk alıp verdiği gözden ırak tutulmamalıdır. |
|