| |
Konuşmam şu bölümlerden oluşacak: Önce bu "edebiyat bilimi"
konusunda felsefenin ne gibi katkıları olabilir, felsefenin yeri ve
felsefeden beklenen ne olabilir ? Bu soruya kısaca değindikten
sonra, ikinci olarak, bir araştırmanın bilim olabilmesi için ne gibi
ölçütler taşıması gerekir, böyle ölçütler bulabilir miyiz? Ardından,
edebiyat denen alanın bu ölçütlere uygun değerlendirmesi yapılabilir
mi; bir edebiyat bilimi veya edebiyat ilmi olanaklı mıdır? Olanaklı
ise bu olanak nereden geliyor sorularını soracağım. En sonunda da da
bütün bu tartışmalardan bir sonuca varıp, edebiyat alanına ilişkin
yapılabilecek ya da yapılmakta olan araştırmaların bir
değerlendirilmesi, bir eleştirilmesi ile konuşmamı bitireceğim.
Ben bir felsefeciyim ve uzun yıllar bilim metodolojisi üzerine
çalıştım. Söyleyeceğim şeyler benim öznel düşüncelerimdir. Bilim ve
kültür ilişkisi konusunda kendi bakışımdan değerlendirdiğim
düşüncelerdir. O yüzden felsefe böyle diyor diye felsefe adına
konuşmam. Bunlar benim kendi özel felsefî yorumlarımdır. Elbette
bunların gerekçelerini belki bu konuşmalarımın sınırları içerisinde
değil ama gereğinde uzun uzun anlatabilirim.
Bizim kültürümüzde de, bütün bu yörede yaşayan halkların
kültüründe de, bilim-kültür ilişkisi acaba böyle midir? Bilimden bir
medet umma, bilimden aşırı bir beklenti var. "Bilim gelecek, cümle
eksikler biter", sözüyle dile getirilebilecek bir durum. Bilim diye
bir büyülü güç var, neyse o. Ben ona " bilimden kuş çıkarma" adını
veriyorum. Bilim gelecek, kuş çıkacak. Bu kuş da bizim bütün
kuşkularımızı giderecek. Bizim insanımız son zamanlarda nedense,
felsefeyi tanıdıkça, felsefeden de böyle bir kuş çıkarma niyeti
taşımaktadır. Onlara göre, geri kalmışlığımızın nedeni kesinlikle
felsefe eksikliğidir. Bir felsefe okusaydık hayatımızda yaptığımız
bütün bu yanlışlıkların hiçbirini yapmayacaktık. "Güzelim felsefeyi
bir türlü öğrenemediğimiz için, başımıza bunlar geliyor" diye bir
düşünce var. Bunun hiç felsefî olmadığını söylemeliyim. Öyle bir
felsefe beklentisi ve öyle bir Mesih... "Felsefe gelecek, cümle
eksikler biter", bu Yunus'un sözüdür ama felsefe için
söylenmemiştir, aşk için söylenmiştir. Aşk ve felsefe arasında bence
çok fark yok belki. O yüzden ikisini birleştirebiliriz. Böyle bir
felsefe beklentisi yanlış. Çünkü bu, belki bizim insanımızda olan,
ilahi bir güce sığınmayla özdeşleştirilebilecek bir beklentidir.
Felsefe öyle ilahi bir yanı olan bir şey değildir, salt insanidir.
Hatta daha kötüsü şeytanidir. Dolayısıyla felsefeden öyle ilahi
şeyler beklemenin çok da anlamlı olacağını sanmıyorum.
"Ah biz bir felsefe yapabilseydik edebiyat bilimimiz olacaktı.
Edebiyat bilimimiz olduğu için de, edebiyat çalışan akademisyenler
olarak daha saygın bilim insanları olacaktık." Bu "scientism"
düşüncesi epeydir batıda da var.
Scientia est potentia
denmiştir.(Bilim güçtür, kuvvettir.) "Bilim" diye iyi bir sihirli
bir sözcük vardır ve akademisyenlerin bir çoğu da bu sözcüğün,
arkasına sığınırlar. Kendi sosyal konumlarını yükseltmek için böyle
yaparlar. Bu da felsefeden beklediğimizle bilimden beklediğimiz
arasındaki inanılmaz paralelliği gösteren bir şey. Felsefeciler de
bu modele uymuştur. Örneğin, ABD'de Avrupa'nın bir çok
üniversitesinde, felsefeciler kendi geleneksel çalışma tarzlarından
giderek uzaklaşmışlar ve o üniversitelerinin kendi yapılandırmaları
içerisinde felsefeyi teknik bir alanla sınırlamışlardır. Felsefeci
de, "nedense benim sözlerim gayri ciddi ve hiç bilimsel gibi
gözükmüyor", diye düşündüğü için, herkes gibi "bilimsel olmakla"
kendine akademik hayatta bir yer bulma amacıyla, bilime aşırı
öykünme yolunu seçebiliyor. Onun için
Reichenbach gibi
düşünürler öyle kitaplar yazmışlardır: "Bilimsel Felsefe" diye.
Oradaki bilimsellik, katı positivist bakışla sınırlıdır. Oysa,
örneğin, Almanca'daki "bilimsellik", bir anlamıyla, biraz bizim
anladığımızdan, pozitivist bilim anlayışından farklı olarak,
ciddiyet demektir.
Bilimsel çalışma demek, ciddi çalışmak demektir. (Bir uyanık
eleştirmenim, eşsiz bir mantık dehası göstererek, "mizah da ciddidir
o halde mizah bilimseldir" çıkarımıyla bu savımı çürütmeye çalıştı.
Her ciddi olan bilimseldir" demedim. Her bilimsel adını
verebileceğimiz etkinlik ciddidir" dedim. Galiba mantık da "ciddi"
bir uğraş olsa gerek!) Ciddi çalışma, söylediklerinin hesabını
verebilmek demektir. Söylediğinin gerekçelerini verebilmek demektir.
Diğer arkadaşların aynı alanda söylediklerini sorgulayabilmek,
eleştirebilmek demektir. Bu bir ciddiyettir ve isterseniz buna bilim
de diyebiliriz. Ama bilimden başka bir şey bekliyorsak, ondan doğa
bilimleri gibi bir bilim olmasını bekliyorsak,
böyle bir şeyin olanağı yok.
Doğa bilimleri gibi bir bilim anlayışıyla, edebiyata bakılamaz.
Böyle bir bilimle bakılacaksa eğer, o zaman bu bilimin matematiksel
bir dili olacak, kabul edilmiş ölçülerle ölçülüp biçilebilecek,
ölçümleri yapılacak.. Örneğin ben, Nedim'in bu şiirini okudum ve bu
şiirdeki edebiyat düzeyi 0.78 diye ölçebileceğim. " Baki buna göre
0.92, demek ki edebi değeri Nedim'e göre daha üstün olmak gerekir"
diyeceğiz. İşte böyle ölçütlerle, bilgisayar programları ile yapılan
bir çalışma olacak, makineye vereceğiz; makine de bu şiirleri
ölçecek. Bunlar 1970'lerden itibaren yapılmış şeylerdir. İçinizde
belki bilgisayar programcıları varsa bir şiiri alıp, oradaki o
şiirin bir anlamda matematiksel çözümlemesini yapabilir; size belli
bir ölçü de verebilir. Ben gençliğimde bunu yaptım. Şiirlerin
matematiksel çözümlemesini yaptım. Nedim'in şiirini alırsınız,
oradaki kelimeleri sayarsınız, bu kelimeleri sınıflandırırsınız,
işte aşka ait olanlar, tarihe ait olanlar, mekân adları, zamana
ilişkin olanlar, daha başka sınıflamalar yaparsınız ve buradan
sözcüklerin sayısını bulabildiğiniz gibi, frekansını, sıklığını
bulabilirsiniz, ortalama alabilirsiniz. Bu tip matematiksel işlemler
yapılabilir, yapılmaktadır ve bana sorarsanız bir anlamda
yapılmalıdır.
Edebiyat bilimi diye bir şeyden söz ediyorsak, her şeyden önce
buradaki bilimselliği bir
tür ciddiyet olarak anlıyorsak, bu işin ciddiyetini,
edebiyat yapıtının, matematikle ölçülebilecek bir yanını, bulup
ölçülmekle gerçekleştirebiliriz, örneğin.. Matematiksel ya da formal
bir yapısı varsa yapıtın, dil bilimleri yardımıyla ortaya
çıkarılabilir. Şimdi yapay zeka programları vardır, enformatik
çalışmaları vardır. Matematikçiler, dilbilmciler, edebiyat
kuramcıları bu konularda müthiş kafa yoruyorlar. Yapıtın
hesaplanabilecek, ölçülebilecek yanını elbette öğrenebiliriz. Bu
yanıyla ilgili matematikselleştirme yapılabilir. Çıkarılan sonuçlar,
elde edilen bulgular, her zaman işimize yarar mı, yaramaz mı? Onu
bilmiyorum. Edebiyat yapıtının bir matematiği olduğu düşüncesine
katılıyorum. Bu nereden geliyor? Kullandığı kelimelerden geliyor.
Kelime sayılarını sayabilirsiniz, kelimeler arasındaki ilişkiyi
kurabilirsiniz, kaç tane sıfat vardır, kaç tane zarf vardır, fiil
vardır? Kaç kelime, hangi zamanda kullanılmıştır? Zamanlarını analiz
edebilirsiniz. Pek çok analizi yapılabilir. Buradan da o şiir, o
roman, o öykü hakkında, onun kelimeleri arasında, kelimelerin
anlamları arasında sentaktik, semantik ilişkiler bulabilirsiniz.
Hatta böyle üslûp analizleri de vardır. Örneğin, bizim alanda da,
felsefede, bir eser Platon'un mudur değil midir diye sorulduğu
zaman, oradaki dilin kullanımına bakarak, uzmanları Platon'a ait
olup olmayacağını tahmin edebiliyor. Çok enteresan bir şey.
Kullanılan kelimeler, zamanlar, cümle kalıpları, bir kelimenin bir
yerde kullanılışının sıklığına bakarak bu tip çözümlemeler yapmak
imkânı vardır.
Edebiyat dediğimiz zaman birkaç şeyi de ayırmak lâzım.
Okuduğumuz romanlar, öyküler, şiirler var; buna da edebiyat denir.
Ve ben bir okur olarak sadece bir romanı veya bir öyküyü, bir şiiri
onlardan bir şey öğrenmek için, insana dair bir şey anlamak için
veya keyif almak için okuyorum. Dolayısıyla edebiyatla ilişki bu
anlamda bilimsel kaygılar taşımıyor. Ama edebiyat etkinliğini
tanımak amacına yönelik bir çalışma içerisine girersem, yani salt
keyif almanın, bir okur olmanın veya bir yazar olmanın ötesinde
edebiyat dediğim insan faaliyetini tanıma, anlama, sistemleştirme,
araştırma işine girersem, işte orda, belki "edebiyat bilimi"yle
ilgili ilk adımı atmış olurum.
Bu araştırmada felsefenin söyleyebileceği çok şey var. Ama her
şeyi felsefe söylemez. Felsefe diye böyle muhayyel, ne olduğu
belirsiz, bir çeşit şahıslaştırma sonucu ortaya çıkabilecek, genel
bir kavram pek açıklayıcı değil; felsefe diye bir kişinin varlığını
ileri sürmek çok anlamlı değil. Felsefe ilk çıkışına baktığımız
zaman, bir insan faaliyeti olarak 2500 sene önceki Yunan kültürüne
baktığımızda, örneğin, bir araştırma ve sorgulama işiydi, bir meslek
değildi. Felsefeyi hiç kimse 4 sene, 10 sene, 25 senedir onunla
uğraşıyor diye kendi tekeli altına alamaz. Dolayısıyla edebiyatçılar
olarak sizin kendinizi felsefeden uzak görmeniz de çok doğru değil.
"Felsefe karar verecek" deniyor. Bu ne demek ? "Ben anlamam ne
bileyim, işte felsefe diye bir şey var, bir mahkeme belki veya
birkaç kişi veya ne olduğu belirsiz bir şey, o kendi kendine karar
verecek" mi demek ? Sanki, "zamana bırakalım" gibi bir şey. "Bunun
hakikatini zaman yargılayacak" gibi bir sav.. Böyle bir savın pek
anlamı yok., bu bağlamda. Felsefe herkesin, her insanın
başarabileceği bir şey. Belki her insanın, her sağlıklı normal
insanın ilişki kurulabileceği, sözler söyleyebileceği bir alan. Çok
insanî ve çok basit bir şey. Bunu çok fazla abartmanın, yukarılara
çıkarmanın anlamı yoktur. Belki felsefeden bu kadar korkmamız, biz
felsefecilerden kaynaklanıyor olabilir. Ben pek yapmaya çalışmıyorum
ama, bu konuşmamda da yapıyor olabilirim. Havasından geçilmeyen
tipler olabilir. Ağzını açtığı zaman anlaşılmaz laflar söyleyenler;
onlar yüzünden "bu felsefe de müthiş bir şey herhalde, benimde aklım
buna ermez" gibi düşünebilir insan; yanlıştır. Bu bakış felsefî
değildir. Felsefeye böyle bir heyyula gibi bir şey olarak yaklaşmak,
ondan korkmak, onu öcü gibi görmek, kendimizin erişemeyeceği bir
mevkide görmek, çok yanlış bir şeydir ve yalnızca bizim kültüre de
özgü olduğunu da sanmıyorum. Felsefe damarlarımızda dolaşıyor.
Molière'e ait bir oyunda anlatılır ya; hay Allah demek ki bu
kullandığım sıfatmış, bu isimmiş denir. Zaten felsefenin içindeyiz
ve zaten ileri sürdüğümüz düşüncelerle bunu başarıyoruz. Dolayısıyla
böyle üst bir makamın bize yardım edebileceğini ummak, çok doğru bir
beklenti değildir. Bizi geciktirir, bizi engeller, bir mania teşkil
eder önümüzde, dolayısıyla hayal gücümüzü de ve oradaki
hürriyetimizi de, yeterince kullanamayız.
Kendimizi kısılmış, kıstırılmış hissederiz. Hiç iyi değil.
Sağlıklı bir ruh hâli değil. yaratıcı olmak, cesur olmak isteyen
insanlar için bu çeşit felsefe korkusunun yerinde bir korku
olmadığını düşünüyorum. Siz gönlünüzden ne geliyorsa onu söyleyin.
Ondan sonra dönüp üzerinde düşünebilirsiniz. Baştan, acaba bu
söylediğim yanlış mı gibi bir kuşku hepimizde vardır. "Ya şimdi
söyleyeceğim ama zaten herkesin bildiği bir şeydir", veya
"söyleyeceğim aptalca bir şey olacak, en iyisi susayım" gibi bir
beklenti, bizim elimizi kolumuzu bağlıyor. Olağan ki bunun aşırı ucu
da, aklına gelen her şeyi söyleyip, çok müthiş bir şey söylediğini
sanmak. O da büyük tehlike ama, öbür türlü pısırıklık da daha kötü
bir şey.
Bir etkinliğin, bir araştırma alanının bilim olabilmesi için
bence, bu konuşma çerçevesinde, üç temel ölçütün olması gerektiğini
düşünüyorum.
Birincisi; araştırma alanının, ele alınan konunun, bilim
yapılmaya uygun olması için o alanın
belirlenmiş,
bilimsel ölçütlere göre sınırının çizilmiş olması gerekir. Edebiyat
bilimi deyince, şu sorular aklıma geliyor, örneğin: Edebiyat
biliminin konusu ne olacak? Bu alanı kavramlaştırabiliyor muyum? Bu
alanda, örneğin, doğa bilimlerini özeniyorsam, ölçmeler yapabilir
miyim? Onu tanımlayabilir miyim? Bu alan bilim olarak ele
alınabilecek bir alan mıdır? Sınırları nedir? Nerede çalışırsam
edebiyat içinde kalırım, nerede konuşursam edebiyat dışındayım ?
Örneğin, ne zaman sosyoloji yapmaktayım, tarih yapmaktayım, edebiyat
bilim diye ? Edebiyat çalışması diye yaptığım bir çalışma, acaba bir
sosyoloji çalışması mıdır? Bir felsefe çalışması mıdır? Edebiyatın
kendine özgü bir alanı var mıdır? Kendine özgülüğünü düşünürken, bu
alanın salt edebiyat alanı olarak belirlenmesinde neyi göz önüne
almam lâzım? Doğa bilimlerinin çıkışında da bu vardır. Unutmayalım
ki, Galileo serbest düşme yasasını yazdığı zaman sadece zaman ve
yükseklikle ilişki kuruyordu. Diğer bütün etkenleri ki, düşme
hadisesinde milyarlarca etken vardır, hepsini yok saymıştır.
Bilimsel çalışma, soyutlamalarla başlıyor. Her şeyi göz önüne almaya
kalktığınız zaman, orada bilimsel titizlik, bilimsel incelik giderek
zorlaşıyor. İster istemez bir yalıtılma hadisesi söz konusudur.
İkincisi; bir yöntem belirlemeniz gerekir. Alanı belirledikten
sonra, O alan üzerinde, nasıl çalışırsam bilimsel olur? Sorusuyla
yürümek gerekir. Bu yöntem, bir çoğunuzun sandığı gibi, önceden
verilmiş algoritmik kurallardan oluşmaz yalnızca. Aşağıdakiler
yapıldığında çalışma bilimsel olur. İki nokta üst üste. Bir, iki,
üç. Böyle bir şey olamaz.
Yöntem, iş başında geliştirilecek bir şeydir. Önceden
belirlenmiş kurallarla yürüme, o kurallara körü körüne inanma
değildir. Yöntem, konuyla sıkı ilişki içerisinde doğabilecek bir
şeydir ve konunun dışında, "üstünde" olan bir şey değildir. Bu doğa
bilimlerinde de böyledir. Edebiyat bilimi gibi bir alanda
çalışırken, böylesine zamandan, mekândan, alandan münezzeh,
koparılmış bir yöntem, evrensel bir yöntem; nereye, ne zaman, nerede
olursa olsun uygulayacağım ve çalışacağım yöntem, bir düştür. Böyle
bir yöntem olacak, o yöntemin uygulanması evrensel olacak. Her yere
uygulayabileceğim. Sanki bir maymuncuk, her kapıyı açabilecek! Eğer
böyle bir yöntem bulursam, o zaman edebiyat araştırmam bilimsel olur
diye düşünülüyor. Böyle bir yöntemin bulunamayacağı görüşündeyim.
Siz böyle bir yöntemi bulduğunuzu söyleyebilirsiniz, olağan ki,
böyle bir iddiada bulunabilirsiniz, ama ben de her zaman bunun
tersini iddia edebilirim. Sizin savınızı çürütebilirim. Ben farklı
bir yöntemi uygulama özgürlüğüne sahibim. Siz kendi yönteminizi
bana, "evrensl" etiketiyle dayatmaya çalışabilirsiniz. Örneğin,
Nedim'i inceliyorsanız, Nedim'in şiirleri ancak böyle incelenebilir,
farklı bakan bilimsel bakmamıştır; gibi bir savla gelirsiniz ki,
bunun bilimsellikle ilgisi yoktur. Bu sizin kendi yönteminizdir.
Gerekçelerini verebilirsiniz. Ben de benzeri ve aynı ağırlıkta başka
gerekçelerle farklı bir yöntemle gelebilirim.. Talat Sait Halman'ın
dediği gibi, aklın yolu
bindir. Yöntemde de böyle:Yöntem yolu
bindir. Bir yöntem
tekeli kurmak, bu yöntemin dışındaki bütün çalışmaları gayri ciddî
veya gayri ilmî saymak doğru değildir. Yöntemi uygulamasıyla
birlikte ele aldığınızda yöntem yöntem olur.
Yöntem, bağlam bağımlıdır.
Ve iş başında geliştirilen bir şeydir. Önceden elimizde olan aletler
değildir.
Üçüncüsü "paradigma" kavramını göz önüne alma gerekliliğidir.
"Paradigma" çok önemli bir kavramdır; Anglo amerikan bilim
felsefesine altmışlardan sonra gelen, tartışmalar yaratmış bir
kavaram. Çalışma alanımızın doğa bilimleri anlamında bilimselliğinin
göz önüne alınabilmesi için, bir paradigmasının olabilmesi gerek..
Aynı alanda çalışan arkadaşların arasında bir dayanışmanın, bir
ölçüde de ortak yargıların, kabullerin olması lâzım. Yoksa orada,
oradaki araştırmaların değerlendirilmesinde, her kafadan bir ses
çıkarsa, o çalışmaların, değerlendirmelerin ciddiyetinden, elbette
ki, "bilimselliğinden" şüphe edilir. Demek ki o konuda çalışan
akademisyenlerin ortaklaşa sorunlarından kaynaklanan uzlaşma
noktaları olması lazım. O uzlaşmalar olsun ki, araştırma
toplulukları, gelenekleri ortaya çıksın. Bu ortak dil anlamına da
geliyor. Paradigmanın sosyolojik tarihsel boyutları olduğu gibi,
dilsel, dilbilimsel boyutları da vardır. Paradigmayı oluşturan
toplulukların aralarında ihtilaf olsa da, bir ölçüde, iletişim
kurabilecekleri ortak dile de ihtiyaçları vardır. Doğa
bilimlerindeki başarının nedenlerinden biri de budur. Matematik
kullanılıyor; matematik dili pürüzsüz bir dil, çok iyi tanımlanmış
bir dil. Dolayısıyla büyük problemler çıkmıyor. Oysa, bizim gibi,
insanı inceleyen alanlarda, özellikle edebiyat örneğinde, büyük
problemler oluşabiliyor, ortak dille ilgili.
Bu ölçütleri verdikten sonra, edebiyatın bu ölçütlere uyup
uymayacağı sorununa gelince, işler karışıyor. Kısaca, edebiyat
bilimi diye bir çalışma alanı olacaksa, ki olsun isterim; ama
"bilim" sözü beni rahatsız ediyor. Çünkü orada sanki bir tekelcilik
kurulmak isteniyormuş gibi bir izlenim ediniyorum. Dolayısıyla,
edebiyat alanında akademik
çalışmalar sözü, çoğul olarak kullanıldığı için daha
anlamlıdır. Feyerabend gibi düşünürler bize gösterdi ki, "bilim"
sözü kötü anlamlarda kullanılabiliyor. Örneğin ben, karşı tarafa
baskı yapmak için, bilimi kullanabiliyorum. "Senin yaptığın bilimsel
değildir; benimki bilimseldir" diyebiliyorum, ideolojik olarak
düşman olduğum birine. Öyleyse, kendi ölçütümüzün bilimsel olduğunu,
kendi görüşümüzün bilimsellik taşıdığını söyleyip, karşı tarafa bunu
dayatmaya çalışmak tehlikeli olabilir. Bu yüzden "bilim" gibi bir
sözü kullanmamakta yarar olacağını, olması gerektiğini
düşünüyorum.Diğer yandan, "ilim" güzel bir sözdür. İlim diyebiliriz;
çünkü ilim dediğimiz zaman, içinde, edebiyatın "edeb" yanı
vardır.Kültürel, tinsel bir boyut belirgin olur. Öte yandan,
Edebiyatın edeb yanı, edebiyat araştırmaları için bir engel de
olabilir. Sırf hocasından öğrendiği, çok iyi de temellendiremediği,
çağının bilimiyle ilişkiler kuramadığı bir takım yorumlamalar ve
çalışmalara, belki de bir anlamıyla "edep" gereği, edebiyat
araştırmaları diyebilir bir edebiyat çalışmacısı. Edebiyat
araştırmaları yapacaksak, onların bilim olmasındaki sorunları
anlatırken üç nokta çıkıyor. Bu üç nokta üzerinde düşünmeliyiz:
1- Ciddi edebiyat çalışmalarının kaderi bir
şekilde doğa bilimleri de dahil olmak üzere özellikle sosyal
bilimlerin kaderine çok bağlıdır. Sosyal bilimler dediğimiz, insana
ilişkin, topluma ilişkin, kültüre ilişkin bilimler ne kadar bilim
olabiliyorsa, edebiyat bilimi de ancak o kadar bilim olabilir.
Ayrıcalığı onlardan çok fazla olamaz. Hatta, biraz sonra
söyleyeceğim ikinci, üçüncü sebeplerden dolayı daha kötü durumda da
olabilir.
2-
Edebiyat bir beğeni gerektirir, bir
değerlendirme işidir. Salt bir saptama işi değil. Ben bir fizikçi
olarak ayın hareketini, gezegenlerin hareketini duygularımı hiç işe
karıştırmadan tespit edebilirim. Oysa, edebiyat yapıtına soğuk
bakamam. Nedim'i sevmiyorsam ve Nedim üzerinde bir araştırma
yapıyorsam, sıkıntılarla, zorlamalarla yürür bu araştırma. Bir memur
gibi çalışabilirim ancak. Memurluğum soğukluğuma yol açabilir.
Tarafsızlığıma değil. Taraf tutmayı bu duygusal yük altında
engellemem zor. Değerler işin içine giriyor. Hatta beğeni, zevk
problemi işin içine giriyor. Ben bir edebiyat araştırıcısı olarak,
beğenisi olmayan biri mi olmak zorundayım ? Bir edebiyat
araştırmacısı olarak, bütün psikolojik heyecanlarımı, coşkularımı,
tutkularımı, komplekslerim de dahil olmak üzere, hepsini yok sayıp,
"ben objektif bilim adamıyım ve şimdi soğuk bir şekilde bu işi
inceleyeceğim" diyebilir miyim ? Böyle incelenir mi edebiyat?
Elbette duygularımla inceleyeceğim, elbette yargılayacağım.
Beğeniyle gelmek de çok önemli bir şeydir. Özellikle edebiyat
eleştirisi alanında bu çok anlaşılmamış bir şeydir.
Bizde nesnellik, nesnel olma, coğu zaman, hiç suya sabuna
dokunmamak olarak anlaşılır. Örneğin, şair 82 sözcükle şiirini
yazmıştır, şiir 7 dizeden ibarettir, ölçüsü mefâîlün mefâilün failün
deyince bilimsel oluyorum, duygularımı hiç işin içine katmamış
oluyorum. Ee, peki, ne söylüyorum? Hiç ufkumu açmıyor bu saptamalar.
Sözcük sayısından, ölçüsünden ben şiirin anlam yüküne dair ne
söylemiş oluyorum ki ? Elbette duygularımı katacağım, elbette okuyan
"Nedim'i hiç böyle görmemiştik, hiç böyle anlamamıştık" diyebilecek.
İşte biraz "edebiyat
bilimi" bu. Çünkü
yeni ufuklar açıyorum.
Nedim'in şiiri, orada şimdiye kadar görülmediği bir şekilde
görülüyor. Daha ne olsun istiyoruz? Benim Nedim şiirinin
hayatımızdaki yerini, anlamını gösterebilmem, araştırmacı yahut
eleştirmen olarak Nedim şiirini bu şekilde anlatabilmem, genç
insanların Nedim'in şiirini böyle algılayabilmelerine yardımcı
olabilmem, ne güzel bir katkıdır. Bilimsel olsa ne olur; olmasa ne ?
Akademisyenin de bunu böyle yapması lazım.
Biz öznellikten korkuyoruz. Çünkü öznelliği palavra sanıyoruz,
laubalilik sanıyoruz. Öznel olma denen evrensel sorumluluğu
anlayamıyoruz. Öznel olabilme insanlığa karşı en büyük
sorumluluklarımızdan biridir.Öznel olma, kendi dünyasıyla dünyaya
bakabilme demektir ki, yaratıcılık ister insandan. Öznellik çok
ciddi bir iştir. Öznellik gerçekten öznel olabilen, kendine özgü
bakışı olabilen, insanların başarabileceği bir şeydir. Herkes öznel
olamaz. Öyle bir kendinize özgü, öylesine etraftaki bakışlardan
arınmış, öylesine bir özerk, özgür bakışınız vardır ki,
okuyucularınızın, o metni anlamaya çalışanların ufku açılabilir.
Onların bakış açısını genişletip, zenginleştirebilirsiniz. Onların
yaşamına farklı şeyler katabilirsiniz. Bunu hiç de dilbilimi
kuramlarına dayandırmayabilirsiniz. Şimdiye kadar edebiyat
otoritelerinin söylediklerine aldırmıyor olabilirsiniz. Böyle ufuk
açabiliyorsanız ve o şiire de farklı anlam katmanları içinde, farklı
anlam açılımları, farklı yorumlar getirebiliyorsanız, işte siz bir
edebiyat araştırmacısı olarak gerçekten çalıştığınız alana katkıda
bulunmuş biri olursunuz. Bu çalışmanız alışılagelen bilim
anlayışıyla hiç de ilgili olmayabilir. Hatta bu ikinci yolun daha da
zor olduğunu düşünmekteyim. Çünkü öbür türlüsü alışılagelmiş
algoritmik yollarla bir şiiri inceleme teknikleri dediğimiz
teknikleri belki körü körüne öğrenip gitmekle yapılabilecek bir
şeydir ve sonunda hiçbir şey söylemeyen, yorumlar çıkarbilir ortaya.
Edebiyatın bilim olup olmaması:
1-Sosyal
bilimlerin "bilimsellik durumuna" bağlıdır.
2-Onun yazgısı iki değerle çok yakından ilgilidir:
Değerlendirmelerle, zevkle. Bir akademisyenin edebiyat zevki çok
düşükse, bu adamın uyduruk bir şair üzerine, "bilimsellik örtüsü
altında inceleme yapmasının ne anlamı var ? Bilimsel çalışanın
edebiyat zevkinin olması gerekir. Bilimsellik zevk yoksunluğu
anlamına gelmemeli. Edebiyat araştırmacılarının, edebiyat
akademisyenlerinin zevk düzeylerinin yüksek olması, ince zevkli
olması, şiirden anlaması gerekir. Edebiyat bilimini edebiyatı
sevdirmek için yapıyoruz. Edebiyatı okuyanların ufkunu açmak için,
edebiyatı yaşatmak için, edebiyatın hayatımızdaki anlamını göstermek
için.
3-
Edebiyat yapıtları kültüre ve dile
bağımlıdır. İngiliz kültürünü ve yaşamını bilmiyorsanız bir edebiyat
bilimci olarak İngilizce yazılmış bir metni inceleyemezsiniz.
İngilizce bilseniz bile inceleyemezsiniz. Çünkü o kültürü bilmeniz
gerekiyor. Dil bilmek sadece sözlük anlamlarını bilmek anlamında
değil. Edebiyat bilimi yapabilmenin temel zorluğu, bu kültürün
içindeki insan evrenselliğini anlayıp, temellendirmede yatıyor.
Sonuç olarak, ne yapılabilir?
1- Bir edebiyat yapıtının fiziksel yapısı
vardır. Fiziksel yapı dendiğinde, bir kağıt üzerine mürekkep
lekeleriyle yazılmış yapıtın özelliklerini içeren yapıyı anlıyoruz.
Bu özellikleri gözümüzle görebiliriz. Kelime sayısı vardır. Fiziksel
yapıyla ilgili bir "bilim", bilgisayar mühendisliğinin, enformatiğin
sunduğu ne varsa bunlardan yararlanılarak oluşturulabilir. Edebiyat
araştırmalarında bunu yapmak gerekir. Bir
edebiyat fiziği
oluşturmak, bu fiziğn ortaya koyduğu sonuçların analizi üstüne kafa
yormak gerekir.
2- Bu analizlerin yorumu yapılabilir.
Edebiyat fiziği çalışmalarıyla ortaya çıkan anlam tabakası, semantik
tabaka, incelenebilir.
3-Üçüncüsü olarak, bu çalışmaların ardından,
metafizik tabaka ele alınır. Anlam ve fiziksel yapıyı yorumlamayla
beslsnen edebiyat metafiziği araştırmaları yapılır. İnsan nasıl bir
insandır, ele alınan yapıtta ? Örneğin şiirse veya romansa çalışma
nesnemiz, o romanda bu sözcüklerle anlatılan ve anlamları bu olan
sözcüklerin ifade ettiği insan hayatı, nasıl bir hayattır? Oradaki
dünyanın, ontolojik, epistemolojik, etik, estetik boyutları
incelenir.
Bir başka nokta var. Bütün bunları yapan edebiyat araştırıcısı
olarak benim de bir konumum var.Bir cinsiyetim var, örneğin. Kadın
olsam belki başka okuyacağım, erkek olsam başka. Cinsel tercihlerim
olabilir, ideolojik görüşlerim olabilir, dünya görüşüm olabilir.
Dolayısıyla bir edebiyat araştırıcısının ciddiyeti, namusu şurda
belli olur: Dünya görüşünü fark edebildiği oranda açık açık
söylemelidir. Kendini farklı gösterme doğru değildir. Okuyan da bunu
bilecektir. Okuyucu bunu kabul ederse ben ona hitap ederim; yoksa,
beni kabul eden bir başka kesime hitap ederim. Bu bakımdan
çoğulculuk önemlidir.Okur kendi edebiyat araştırıcısını
seçebilmelidir.
Önemli olan nokta şu: Edebiyat yapıtına öyle bir duruşla
duracağız ki araştırmacı olarak; edebiyat yapıtı bize kendini
açacak. Halbuki genellikle nasıl duruluyor? Edebiyat yapıtı cendere
altına alınıyor. Edebiyat yapıtını bir kalıba sokmaya çalışıyoruz.
Edebiyat yapıtını kafamdaki şablona, şekillere uydurmaya
çalışıyorum, ki buna da bilimsellik diyebilirsiniz. Çünkü Jakobsen'i
okumuşsunuzdur, Derrida'yı okumuşsunuzudur, o kalıpları uygulamaya
çalışırsınız. Yapıt ezilir yok olur bu kalıplar altında. Edebiyat
araştırmalarında yaratıcı duruş, öyle bir duruştur ki, orada
edebiyat eseri kendini ortaya koyar.
Ahmet İnam
------------------------------------------------------------
(Bu yazı, 23-25 Eylül 2003 tarihleri arasında Gazi Üniversitesinde
Edebiyat İlmi ve
Problemleri Sempozyumundaki doğaçlama konuşmanın
kayda alınmış biçimidir.)
|
|