| |
Eniştelerim Levinas ve Blanchot için…
Hiçlenme, bir tür içlenmedir. Hiçleme, hiçlenmeyle yürür.
Kendimize dönük hiçleme, kendimizi hiçlemedir, hiçlenme. Neden bu
güzelim dünyayı hiçleyeceğiz ki? Kendimizi hiçlersek ne kalır
geriye? Yaşamı hiçlersek ne kalır geriye? Yokluk. İşte o, varlığın
kendini açmasındaki boyut.
Nerededir bu edebiyat yapıtı? Bir şiir nerededir, bir öykü?
Yokturlar. Bu tepeleme dolu doluluğun olduğu, bu vıcık vıcık
dünyada; bu insanların eksiklik eksiklerini duymadıkları dünyada,
edebiyat nasıl soluk alsın? Olmayan varlıklar; onlar, kâğıttaki
mürekkep lekeleri, tuvaldeki boyalar, çizgiler, kulağımıza ulaşan
sesler müzik olarak: Sanat yapıtının izleri burada. Kendisi yok.
Roman kahramanları aramızda değil, zaman içinde değiller bizle
birlikte. Ayrı bir zaman ayrı bir mekândalar. Hiç olmadılar.
Olmayacaklar. Elbette andıracaklar gerçekte olanları. Benzeyecekler,
insana, dünyaya. Şiirdeki sözcük, şiirde anlamını bulacak, dışında,
şiirin, günlük konuşma diline dönüşecek. Resimdeki çiçekler, çıkıp
resimden, bu dünyanın çiçekleri olacak, bu dünyanın zamanında
solacak. Oysa resimdeyken hiçtiler, buraya ait değillerdi. Kendi
zamanlarında, kendi mekânlarındalar. Neresi orası? Burada yoklar
ama. Tablo var, fiziksel olarak. Resimse yok. Şiir var, fiziksel
varlığı ile, kâğıt üzerinde ya da kaydedilen ses olarak. Kendisi
yok. Resim tuvale, çizgiye, boyaya nasıl indirgenemezse, şiir de
sözcüğe indirgenemez. Tuval, çizgi, boya, sözcük var oysa ne resim
ne de şiir var.
Olmayan bir şeyle bağlantı kuruyoruz, şiirle yaşarken. O
olmayanı, kendi olmazlığı, yokluğu, hiçliği ile yaşayabilendir,
okur. Hiçi, hiçliği yaşantılayabilendir. Gerçek sanat yaşayıcısı,
sanatın fiziğini, sanatın maddesini yaşamaz; o fizikteki, maddedeki
sanatı yaşar. Hiçliği yaşar.
Elbette söylediklerimden “hiçlik”, “olmayan” sözleriyle
oynadığım, onun anlamını belirgin kılmaktan kaçındığım sonucu
çıkarılabilir. Sanat insanın hiçleyebilme gücünden doğdu. Mağara
duvarlarına çizdiklerini bugünkü gözlüklerimizle okursak, insanın
sanat tarihini çok eskilere götürebiliriz. Bence, sanat değil onlar.
Sanata giden yolda başlangıç adımları. Sanat bu dünyada olmayana
açılan bir kapı. Hiç kapısı. Neden hiç. Bu dünyada bulunmadığı için
hiç. Bu dünyada bulunmayan hiç midir? Örneğin, mantığın,
matematiğin nesneleri? Platon’un ideaları?
Hiç edebiyatın, genel olarak sanatın yokluğuna karşın
söylenmiştir. Yaşamını sanatın, edebiyatın varlığı ile doldurduğunu
düşünenlere karşı söylenmiştir. Sanat yapıtlarına para akıtan varsıl
insanlar, bir hiçe mi harcıyorlar varlıklarını? Hiçin izlerine.
Kâğıttaki mürekkep lekeleri, mimarlık ürünlerini oluşturan taşlar,
çimentolar, ahşaplar, hiçin izleridir. Hiç onlarda, Heidegger’in bir
başka bağlamda kullandığı sözüyle, hiçlemektedir. Hiç hiçlendiğinde
izlerden sanat yapıtına yürürüz; hiç hiçlendiğinde izleri
oluşturacak, mürekkep lekelerini, taşları, boyaları kullanarak
yapıtı ortaya koyarız.
Hiç, bu dünyadaki hepliği anlamak için yaşamamız gereken
süreçtir. Kendimizi boşaltmak, saçma sapan anlam yığınları
arasından, kendimize yeniden başlamak için gereklidir. Hiçleyen,
sanat yoluyla, hiçleme sürecini gerçekleştirebilir. Sanat, edebiyat,
tek hiçlenme, hiçleme yolu değildir. Hiçleme, irademiz dışında bir
ruhsal bozukluk da olabilir. Toplumsal, ekonomik, sorunlarla başetme
yolu da. Oysa sanattaki hiçleme, ahlak boyutu olan, bu dünyanın
alışılagelen sınırlarının dışına taşmaya olanak veren bir başarıdır.
Okur hiçler, yapıt hiçlenir, yazar hiçlenir. Yazar hiçler. Okur ve
yapıt hiçlenir.
Hiçlenince dünya yiter. Yeni bir anlam dünyası gelir.
Kokuşmuşluğun kaynağında hiçleyememe beceriksizliğimiz durur.
Okur bunları anlamak için, söylenenlerin hiçliğini görmeli.
Olağan dünyada işleyen bu yazıyı, bu konuşmayı hiçlemelidir.
Hiçlemenin bir oyun olmadığını hiçlenenlerin yanan yüreği bilir.
Sanatın hiçliğinde durur yaşamın içliği.
Ahmet İnam
Hiç Gözüyle Edebiyat
Kim dolduruyor
edebiyatı anlamla? Edebiyat, bir edebiyat küre içinde olup bitiyor.
Edebiyat kürede, yazarlar, okurlar, eleştirmenler, kitaplar,
dergiler, onların elektronik ortamda kopyaları, yayınevleri, dağıtım
şirketleri, kitabevleri… bulunur. Edebiyat küreyi anlamla dolduran
bunlardır.
İnsan anlam
vererek, anlamlar alarak, anlam alış-verişi içinde, anlamlarla
yaşıyor. Edebiyat, edebiyat kürede, edebiyat küreyse, anlam kürede
bulunur. Edebiyat küre, insanın anlam yaşantılarının bir bölümünü
oluştururur. Edebiyat etkinliği dediğimiz etkinlik, bu kürede olup
biter.
Edebiyat
küredeki olup bitmelerin üç temel öğesi vardır.
1.
Anlam doldurcularının, doğurucularının ya da üreticilerinin
etkinlikleri. Alışılmış anlamıyla yazar ve okur, anlam
doldurucuları, doğurucularıdırlar. Yazmak da, okumak da anlam
vermek, anlam yaratmaktır.
2.
Anlam taşıyıcıları, bu üç temel öğenin ikincisini oluştururlar.
Taşıyıcılar edebiyat metinleridir. Edebiyat yapıtları açığa
çıkarılmayı keşfedilmeyi bekleyen anlam kaynakladır.
3.
Anlam dağıtıcıları, pazarlayıcıları, ısmarlayıcıları; alışılmış
anlamıyla, yayınevleri, dağıtım şirketleri, kitabevleri, üçüncü temel öğeyi getirirler.
DOLDURAN
EDEBİYAT
Okumak,
düşünmek, duyumsamak için zamanı olmayan, yoğun anlam çevrimleri
(girdapları) içinde savrulan çağımız insanı, edebiyatı, bir eğlence,
bir “boş vakitleri doldurucu”, “hoş vakit geçirmeye yardım eden” bir
ilişkiler yumağı olarak görüyor. Geçmişten miras alınan
“entelektüel” olmanın bir koşulu olarak, “edebi” kitaplar okuma
gereği de edebiyatla bağ kurmaya yardımcı olabiliyor. İletişim
araçları, anlam küredeki anlam akımlarını yayabildikleri için,
edebiyat, sinema, televizyon, bilgisayarlar (internet) aracılığıyla
geçmişe göre daha çok sayıda insana ulaşabiliyor. Bu olanak,
edebiyata bir pazar kapısı açıyor. Satılan, alınan ürünlere
dönüşüyor, edebiyat yapıtı. Tecimsel kaygı, satışın anlamını,
yapıtın taşıdığı anlamdan daha baskın kılıyor. Yapıtın içinde
barındırdığı anlam, değer yitmeye başlıyor. Anlam verme, anlam
alımlama gücünü yitirmiş yazar ve okurlar, dağıtıcı ve
pazarlamacılar tarafından
noetik
(anlamla ilgili)
şiddete
maruz bırakılıyorlar. Anlamlama gücümüz(anlam yaşama gücümüz!),
vakti olmayan, eğlenmek dinlenmek, rahatlamak isteyen insanlar
olarak direncimiz azaldığı için, edebiyat tezgahtarlarınca
zayıflatılıyor, yok ediliyor! Edebiyat küreyi, hızla, edebiyata özgü
noetik
kaynaklarından çıkararak, kendi “pılı pırtı” anlamlarıyla
donatıyorlar. Dolduruyorlar. Yayıncılar, onların danışmanları,
eleştirmenleri, güçlü
anlam dolum
merkezleriyle
edebiyat küreyi işgal ediyorlar! Yapıt, kullandığımız masa,
sandalye, eğlence olsun diye dinlediğimiz müzik seti gibi bir şey
oluyor! Edebiyat ürünü sıradanlaşıyor, günlük, bayağı, alelade
yaşamın
yumuşak zeminine gömülüyor. İnsanlar okuyup
okuyup bu zemine gömülüyorlar. Eğleniyorlar, rahatlıyorlar,
kendilerine göre “müthiş keyif “ alıyorlar; duygulu, akıllı,
düşünen, cici entelektüeller oluyorlar.
Yapıtın kendini
açmasına, içinde barındırdığı anlamlar yumağının çözülmesine izin
vermiyorlar! Yapıt, deyim yerindeyse, yapıtlamıyor! Kendini ortaya
koyamıyor. Pazarlayıcıların anlam dolum merkezlerinde koparılan
anlam fırtınaları, ortalığı kasıp kavuruyor; herkes koşullandırılmış
bir biçimde anlam tufanı içinde, pazarlanan yapıtları, pazarlanan
anlamları içinde okuyor. Okudukça, sıradan dünyanın, önceden
konulmuş tasarlanmış anlam sıradanlığı içine gömülüyor. Edebiyat
beriyi göstermeye başlıyor: Bildik, tanıdık dünyayı. Alışkanlıkların
sığlığı içine çökmüş, kokuşan dünyayı. Bu kokuşmuşluğu gidermek
için, biraz heyecan, biraz dedektif öyküleri, bir tutam esrar (giz),
bir avuç seks, bir avuç sapıklık (insan var oluşunu yakalayamadığı
için, insan eğilimlerini gıdıklamaya yarayan!) katılıyor. İnsanın
yaşam enerjisi sömürülüyor! Berileştiriliyor insan!
EDEBİYAT ÖTE
YOLCULUĞUDUR
Edebiyat
yapıtı, taşıdığı anlam yüküyle, yaşadığımız hayatın “sandığımız
gibi”, “bu kadar” olmadığını söyler bize. Bizi, gömüldüğümüz
“beriden”, öteye çeker. Edebiyat, sonsuzluk ve kendiliğindenlik
demektir. Kurnazlıkla edebiyat olmaz. Yönlendirme, yönetme, ele
geçirme, dayatma ile edebiyat olmaz. Edebiyatın “edeb”i yiter,
berilerse. Edebiyatı, “edeb”de kaldı, “bilimsel” olarak ele alınmadı
diye eleştiren, edebiyatı bilimin konusu yapmak isteyenler var.
Olsun. “Bilim”le ele alınsın, bakalım neye benziyor edebiyat.
Alınıyor da. Elbette yararı var, bilimsel, toplumbilimsel,
ruhbilimsel, dilbilimsel, bütün bunları kucaklayıp aşan,
“olabilirse”, “edebiyat bilimsel” bakışın. Tanırız berideki
edebiyatı iyiyce. Ama, o, ötede. Öte,
mistik, dinsel bir deyim değil! Öte, bir, sınır tanımazlığı,
aşkınlığı gösteriyor. “Ne söylersek, bir fazlasıdır edebiyat!”
Blanchot hocam sağolsun, ufkumuzun zorlanması, genişlemesidir.
Bayağılığa, sömürüye, tezgahlanmaya
aykırıdır edebiyat. Eğlence değildir. Edeptir. Edepsizliğin bile
edebi! Sahici yaşantıların, hesapsız yaşama coşkusunun, hüznün,
çatışmanın, başarının, başarısızlığın, çare sanılan çaresizliğin
fokurdadığı alandır, edebiyat.
ELEŞTİRMEN: ÖTE
İLE BERİ ARASINDADIR YERİ
Oradadır,
eleştirmen. Doldurulmuş, yozlaştırılmış, tezgahlanmış, satılmış,
yavanlaştırılmış, sömürülmüş beri ile arayan, araştıran kafa tutan,
baş kaldıran, isyan eden, öte arasında. Edebiyat, doğal soluğudur
insanın. Kır havasıdır. Evren havasıdır. Çirkinliğin, yalnızlığın,
ezilmişliğin, pısırıklığın, insan zavallılığının feryadıdır,
sonsuzluğudur. Edebiyat tükenmez. İnsan tükenmediği için. Yozlaşsa
da. Kokuşsa da. Eleştirmen ne okurdan ne yazardan ne dağıtıcıdan,
pazarlayıcıdan yanadır. Eleştirmen yapıttan yanadır. Yapıtın,
edebiyat küredeki zulüm ile ezilip yok olmasına karşı çıkar.
Eleştirmen yapıtı, edebiyat küredeki kokuşmuşluktan koruyandır.
Eleştirmen, yapıtı, dağıtıcılardan, yayıcılardan,
pazarlamacılardan, tezgahlayanlardan koruyandır. Eleştirmen yapıtı
özgürleştiren, yapıtın yapıt olarak, içindeki anlam kaynağı ile
ortaya çıkmasını sağlayandır. Eleştirmen,
yapıtla, yapıt olandır.. Ne satıcı, ne alıcı, ne komisyoncu ne
çıkarcıdır. Yapıtı okurdan, yazardan, kendinden koruyan biridir.
Yapıtın, yapıt olarak ortaya çıkışını engelleyen, çarpıtan, abartan,
aşağılayan güçlere karşıdır. Yapıt dostudur. Edebiyat kürenin, dolum
merkezlerinin savurduğu bir satılmış, bir köle, bir kör cahil
değildir. Asidir. Kafa tutandır. Edebiyat üstüne oynanan oyunlara
karşı direnme gücü olandır. Eleştirmen, Türkçe’de yapılabilecek bir
şakayla “ele eştirmem” diyendir. Elin edebiyat küreyi yönetmesini
engellemeye çabalayandır. Eli tutan, ele engel olandır.
Beridekilere
yapıttaki öteyi gösterendir. Öte taklitlerini yakalayan, beriye
gömülenlerin ipliğini pazara çıkarandır. Elbette öte duyarlılığı
olan, beri ile öte arasında bir geçit, bir köprü olabilendir. Öte
gücü olan yapıtları, berilemeye çabalayanlara karşı verdiği
savaşımda, öteyi ima edebilecek, öte yaşantısına sahip biridir.
Anlam pılı
pırtısıyla doldurulmuş edebiyat küreyi, bu vıcık vıcık pılı pırtıdan
nasıl arındırabiliriz? Kafasını bayat alanlara gömmüş eleştirmen
edebiyat küreyi göremez. Dar kafalı sığ eleştirmen, yapıtla
ilişkisinde hep beride durur. Edebiyat küreyi, giderek yaşadığımız
çağın anlam küresinin hiç değilse belli bir açıdan belli bir
bölümünü göremeyen eleştirmen, öteyi göremez. Öte, “parça”larda,
“ayrıntı”larda yok olup gitmiş eleştirmene görünmez. “Bütün” gören
göze gerek var, öteyi görmek için. Dayatılmış bütünlükleri değil
elbet. Kendi gözümüzle görülmeye, kurgulanmaya, algılanmaya
çalıştığımız bütünlüklerden söz ediyorum. Beriyi tanımadan öteye
geçilemiyor. Beri, elbette ayrıntılarıyla, parçalarıyla verir kendini. Bu parçaları görüp, onları bir
“bütün” çerçeveye oturtacak gücün karşısında, beri anlaşılır,
aşılır. Beri, bizden anlaşılıp aşılmayı bekler!
Hiçseme,
berinin anlamlarının sökülüp atılması için gerekli tutumun, tavrın,
düşünmenin, eylemin adıdır. Hiçsemenin ardından hiçleme gelir.
Hiçseme, edebiyat küreden üzerimize yağan, abanan değerlerden
kendimizi korumak demektir. Yapıta kol kanat germedir. (Cura, sorge,
care!) Hiçseme, edebiyat küredeki anlam saldırıları karşısında
kullanmayı çabaladığımız bir kalkandır. Hiçseyerek yaklaşılan yapıt,
üzerine giydirilmiş anlamlardan kendini arındırmaya başlar. Bir
yorumlamayla, yapıt üzerindeki anlam tozlarını üflemektir. Hiçseme,
bakageldiğimiz, kullana geldiğimiz anlam gözlüklerinin değişmesi,
daha doğrusu gözlüğün çıkarılması demektir. Gözlük çıkarılır: Yapıt
hiçsenir. Anlamlarından arınır.
Hiçleme de ise
çıkarılan gözlüğün ardından, içine düştüğümüz anlam boşluğunu, anlam
travmasını, noetik travmayı yaşamaya başlarız. Hiçseme
cesaret gerektirir; hiçleme ise sabır ve tahammül! Gözlüğünüzü
çıkarır, boşluğa düşersiniz. Yoksa beri sizi bırakmaz. Beri
yapışkandır, çok kolludur. Her koluyla sizi sarar.
Kımıldayamazsınız. Hiçseme cesareti bu kollardan kurtulmayı sağlar.
Ardından hiçleme gelir. Düşersiniz. Boşlukta kalırsınız. Hiçseme
ardından hiçleme gelmezse ne olur? Hiçliğin sessizliğine gömülür,
kör olursunuz. Sarsılmazsınız. Örselenmezsiniz. Anlam yokluğunu
yaşayamazsınız. Gözlüksüz gözlüklü olursunuz. Kımıldayamazsınız.
Eliniz kolunuz bağlanır. Basiretiniz bağlanır.
Hiçlerseniz
sarsılırsınız. Sonu belli olmayan bir yolculuktur bu. Öteye. Berinin
gözlüklerinin iş görmediği bir “alana” geçerniz! Öteye
savrulursunuz. “Hiç” sizi öteye fırlatır. Burada yaşadıklarınızı,
yapıt
yardımıyla,
yapıtın içinden geçererek beriye aktarabilirsiniz, başarabilirseniz.
Bu, elbette öteye nasıl düştüğünüze, beriyle olan ilişkinize
bağlıdır.
Eleştirmen
beriyle ötenin sınırında, bir sınır bölgesindedir. Ne ötede ne
beridedir. (no man’s land!) Öteyi de beriyi de belli bir açıdan
görebilir. İki bölgeye de girip çıkabilir. Hiçsemiş, hiçlemiştir
çünkü. Yapıtı iki âlemden de seyredebilir. Beriyi öteye, öteyi
beriye taşıyabilir. Elbette, beri ötede, öte beride yok olur. Bu,
bir anlamda araf yaşantısıdır.
Eleştirmen,
edebiyata hiç gözüyle bakabilendir. Hiçseyen, hiçleyen, edebiyat
küredeki anlam kokuşmuşluğuna karşı çıkıp, edebiyatı, yapıttaki
öteyi işaret ederek, öteye açandır.
Ahmet İnam
|
|