| |
Buraya gelirken hep şu soruyu düşündüm: Türkiye'de yaşayan bir
insan nasıl Hüseyin Cöntürk olur? Türkiye'yle Hüseyin Cöntürk'ü yan
yana koymak ilk bakışta bana sanki uzlaşmaz iki parçanın yan yana
durması gibi geldi. Fakat sonra Cöntürk'ün ne açıdan bu toprağın
insanı olduğunu ve bu kültüre ne açılardan yaşayarak, düşünerek,
yazarak katkıda bulunduğunu anlamaya çalıştım.
20'li yaşlardaydım. Mühendislik okuyan bir genç, tutkulu bir
insandım ve edebiyat dergilerinde eleştiri yazmaya başladım.
Eleştiriye geçmem şiirlerimi yayımlatamamaktan kaynaklandı. Kimse
beni şair saymadığı için ben de eleştiriyle kendimi göstermeyi
düşünmüştüm. Birkaç eleştirim
Soyut dergisinde yayımlandı. 1967 yılıydı. Sonra
Ankara'da yaşadığım ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde elektrik
mühendisliği okuduğum nasılsa öğrenilmiş.
Yordam dergisinden beni arayıp buldular. Oysa o zamana
kadar o dergiyi görmemiştim ve incelememiştim; o derginin bir yazarı
olmayı da hiç düşünmemiştim.
Sanıyorum bir Kasım akşamıydı. Hüseyin Cöntürk'ün Esat'taki
evine gitmiştim. Kapıyı Cöntürk açmıştı. O zamana kadar ben,
"edebiyatçılar" dendiği zaman, huysuz ve müthiş (eski deyimle)
mütekebbir, kendini bir şey sanan, konuştuğunuz zaman
konuşmalarınıza sürekli itiraz eden, burnu büyük insanlar
düşünürdüm. Belki kısa edebiyat serüvenim içinde bu tip insanlara
rastlayışımdandır. Ama kapıyı açan insan gayet sevimli ve inanılmaz
derecede olumlu yaşam dalgaları saçan biriydi. Hafif mütebessimdi ve
gözlerinde yanan zekâ ateşinde -belki hissettiğim oydu- biraz da
alaycı bir tavır vardı. Fakat odaya girdiğim zaman genç insanları
gördüm. Şimdi birkaç isim hatırlıyorum. Gün Zileli vardı, Güven
Turan vardı, Arkadaş Özger vardı. Oradaki ortam benim ilgimi çekti.
Fakat biraz da tepki duydum. Çünkü Cöntürk sürekli olarak birlikte
olmaktan, birlikte yaşamaktan ve birlikte üretmekten söz ediyordu.
Çok rahatsız oldum. Çünkü bence -o zamanki düşünceme göre- üretmek,
insanın yapayalnız olmasıyla olanaklı olacak bir şeydi. Oysa bunlar
hep beraber yaşıyorlardı. Hatta öylesine tepki duydum ki Cöntürk'ün
evinden birlikte ayrıldığımız Arkadaş Özger'e söylediklerimi
hatırlıyorum: "Bunlar feodal bir hayat sürüyorlar; herhalde kabile
halinde yaşayacaklar ve üretecekler; ben buna tahammül edemem". Ama
yıllar geçtikçe, bu birlikteliğin, birlikte üretmenin, birlikte bir
şeyler kotarıp devşirmenin anlamını kavradıkça Cöntürk'ün ne kadar
önemli bir iş yaptığını düşünmeye başladım.
Cöntürk'te bence bir edebiyat eleştirmeni ve kültür insanında
olması gereken dört özelliğin dördü de vardı. Neydi o özellikler?
Bir defa bir metni anlamak için metne olan saygıdan kaynaklanan
metni okuma donanımına sahip olabilmek. İlk kez, ben, o zamanki
bilgilerim çerçevesinde, Cöntürk'te bunu gördüm. Çünkü bir metnin
nasıl didik didik edilebileceği, nasıl sorgulanabileceği ve ilk
bakışta görebildiğimiz metnin içindeki gizlerin ve kopuk kopuk gibi
gelen parçaların nasıl bütünlenebileceğini, Cöntürk'ün o inanılmaz
edebi zekâsıyla yazdığı yazılarında gördüğüm zaman çok
heyecanlandım; biraz da kıskandım. Dedim ki ben herhalde hiçbir
zaman böyle bir eleştiri yazısı yazamam. Bu insan benim çok ötemde
bir dâhi olsa gerek. Hatta kimi geceler çok rahat uyuyamadığımı ve
eleştiri yazmaktan vazgeçmeyi düşündüğümü de hatırlıyorum.
Bir eleştirmende bulunması gereken dört özellikten ilki olan
metni anlama sabrı, saygısı ve bilgisi Cöntürk'te vardı. Kendisi
müthiş okuma teknikleri geliştirmişti. Bu teknikler beni çok
etkilemiştir. Ben de bir şeyler yapmaya çalıştım o yıllarda kendime
göre. Fakat Cöntürk'le bu konuda anlaşamadığımız bir nokta vardı.
Ben çok iddialı ve o eleştirdiğim insanlara benzeyen bir insandım o
yıllar. Hâlâ öyle miyim bilmiyorum, ama son derece kasıntı, burnu
büyük bir insandım. Çünkü Cöntürk'e söylediklerimi şimdi anımsayınca
bunlar aklıma geldi. Cöntürk metin okuma tekniklerinin Batı'da çok
iyi geliştirildiğini, örneğin şiir inceleme yönteminin veya edebiyat
eleştirisi konusundaki kuramların doyurucu biçimde Batı'da
oluşturulduğunu, dolayısıyla kuramsal tarafın Batı'dan alınması
gerektiğini ve bizim Batı'dan aldığımız tekniği kendi edebiyatımıza,
kendi şiirimize ve öykümüze -o zamanlar şiir üzerinde konuşuyorduk
daha çok- uygulamamız gerektiğini söylemişti. Ben çok öfkeli bir
şekilde karşı çıktığımı hatırlıyorum. "Hayır, kuram da bizden
olacak, uygulama da bizden olacak" dediğimi anımsıyorum. Fakat o
hafifçe gülümseyerek hiçbir şansımızın olmadığını, kendi başımıza
kuram yapsak bile Batı'dakilerin çok kötü bir kopyası olacağını
söylemişti. Ondan öğrendiğim, bir eleştirmenin metni anlaması, metni
çözümlemesi, metnin çözülebilecek, anlaşılabilecek, didik didik
edilebilecek ve edebiyat eleştirisi teknik bilgisi ve donanımı ile
gözden geçirilebilecek noktalarının gözden geçirilmesiydi. Bu
kaygıyı ondan öğrenmiştim ve büyük ölçüde de hak vermiştim. Çünkü
bu, okuduğumuz metne saygının bir sonucuydu. "Acaba metin ne
söylüyor" sorusu önemli bir sorudur ve o sorunun yanıtı da çok kolay
verilecek, belki de düz anlamda hemen verilebilecek bir şey
değildir. Şimdi tabii akademisyen arkadaşlar -değişik filolojilerde
görüyorum- bu tip teknikleri büyük ölçüde Batı'daki birtakım
dilbilimsel çalışmalar sonucunda öğrenerek uygulamaya çalışıyorlar.
Ama bu uygulamaların bir kısmının çok yapay olduğunu düşünüyorum.
Yani sanki akademisyenin kafasında önce teknik var, onu uygulayacak
bir metin arıyor. Bu bence çok anlamsız, çok gereksiz, çok saçma ve
edebiyat eleştirmenliği adına da kötü bir şey. Belki biraz kızarak
söylüyorum. Çünkü eleştirmenin ikinci özelliği, Cöntürk'ten
öğrendiğim değerlendirebilme özelliğidir. Yani şiirden anlamak
dediğimiz şey, şiirin yapısı üzerine teknik uygulama anlamına
gelmiyor. İlhan Berk üzerine yaptığım bir çalışmadan son derece
rahatsız olduğunu hatırlıyorum. Beni şöyle eleştirmişti: Sen İlhan
Berk üzerine kendine göre birtakım teknikler uygulayarak yazılar
yazıyorsun. Ama İlhan Berk şair midir acaba? Yani önce şiir değeri
olan bir şey üzerinde oturulur, çalışılır ve ona çözümleme
teknikleri uygulanır. Ama şiir değilse o zaman bu kadar tekniğin ne
anlamı vardır? Ben şimdi görüyorum. Ümit Yaşar kötü bir şairdir
demiyorum, ama Ümit Yaşar üzerine ve adı ünlüye çıkmış romancılar
üzerine inanılmaz çözümlemeler yapılıyor. Öncelikle bir edebiyat
eleştirmeninin bir beğeni gücünün olması ve o beğeni gücünün de
yazarlar üzerinde etkisinin olması gerekir. Eğer bu gücü yoksa
uyguladığı birtakım tekniklerle kimsenin eleştirmen olabileceğini
sanmıyorum. Yani sözcükleri saymak, onu başka metinlerle teknik
düzeyde ilişkilendirmek filan boştur demek istemiyorum. Ama
eleştirmende olması gereken dört özelliğin dörtte biridir onlar.
Eleştirmenin edebiyat zevkinin olması gerekir ki o biraz da
bilgiyle, yaşayışla ve sezgiyle kazanılabilecek bir şeydir. Benim
okur olarak edebiyat eleştirmeninin o beğeni keskinliğini ve beğeni
açısından bana nasıl katkıda bulunacağını, nasıl kılavuzluk
yapacağını bilmem ve ona güvenmem gerekir. Yoksa ben onun teknik
irdelemelerini ne diye okuyayım ki? O açıdan da çok cesur biriydi
Cöntürk. Hazırladığı Şairler Sözlüğü çok tepki almıştır, fakat
inanılmaz bir şeydi ve çok gerekli olduğunu hâlâ düşünüyorum. Çünkü
bu yürek isteyen bir şeydir. Şairleri veya yazarları
eleştiriyorsunuz. Cöntürk eleştirirken zaman zaman "bunda iş var" ya
da "altı tane şiirini okudum, hiç birinde iş yok" diyebilecek
cesarete sahipti ve hepsinin gerekçesi vardı. Çünkü şiirin
Türkiye'deki serüvenini biliyordu ve beğenisi son derece yüksek
biriydi. Ondan öğrendiğim şeylerden biri, şiirden anlamak diye bir
şey olduğuydu. Şiirden anlamak, ancak şiirden anlayan insanlarla
etkileşim içinde oluşabilecek bir şeydir. Yani kitap okuyarak,
teknik birtakım bilgiler edinerek, başka dünya edebiyatlarının
bilgisine sahip olarak, kitabi bir bilgiyle devşirilecek bir özellik
değildir. Bu beğeni gücü apayrı bir şeydir; şiir yazma gücü gibi bir
şey olduğunu düşünüyorum. Edebi türler içinde eleştiri bir kenara
konur ve denir ki şiirde başarılı olamayan, yahut öyküde, yaratıcı
ürünlerde başarılı olamayan insanlar o ürünlerin eleştirmeni olur.
Bir benzetme yapmak gerekirse, hiçbir zaman şoför değilsiniz, hep
muavin olmak durumundasınız. Eleştirmene ikincil bir yer vermeye
çalışırlar. Bunun son derecede yanlış bir şey olduğunu düşünüyorum.
Çünkü Ataç'tan öğrendiğimiz buydu. Cöntürk, Ataç'ı hep takdir
etmiştir. Cöntürk'ün nesnel eleştirinin bizdeki öncüsü olduğu
söylenir. Doğrudur. Birinci dediğim özelliğiyle, bir metni anlamak
ve değerlendirmek için gerekli ön hazırlıkları yapmak, adına öznel,
nesnel ne dersek diyelim, bir eleştirmen için kaçınılmaz bir
özelliktir. Bunu yapmak gerekiyor, ama değerlendirme nesnel olarak
yapılacak bir şey değildir. Orada eleştirmenin yüreği, eleştirmenin
öngörüsü, eleştirmenin sezgisi önemlidir ve geleceğe karşı
eleştirmen her zaman bir risk altındadır. Eleştirmeni eleştirmen
kılacak da odur. Cöntürk bunu yapmış biriydi. Çevresinde onunla
yakın ilişkide olan birçok arkadaşı vardı. Bugün onları pek
göremiyorum. Onların şiirlerine ve edebi yaratmalarına olumlu ya da
olumsuz açıdan, yani başarısız olanları bu yoldan alıkoymak,
başarılı olanlara da katkıda bulunmak açısından çok önemli bir
etkisi oldu.
Üçüncü olarak, Cöntürk yaşayan, duyan biriydi. Kesinlikle
duyan biriydi. Yani hiçbir zaman sahtekârlıkla, sadece kitabi
bilgiyle veya sadece ilişkileri kollamak açısından bir yazı
yazmamıştır. Bilen, teknik bilgisi olduğu için edebi bir metni
çözümlemeyi bilen, değerlendirmeyi bilen ve o değerlendirmeye ve
çözümlemeye uygun içselleştirmeyi gerçekleştirmiş, bilgisiyle ve
değerlendirmesiyle yaşayışı arasındaki uçurumu ortadan kaldırmış,
Türkiye'de benim görebildiğim ilk ve en önemli kültür insanıdır.
Ondan dürüstlüğü, haddini bilmeyi, iki yüzlü olmamayı, kendini
didiklemeyi, eksik ve yanlışları görüp nerde susulması gerekecekse
orda susmayı, birçok şeyi öğrenmeye çalıştım.
Bir eleştirmende olması gereken dördüncü özellik, eleştiri
etkinliğidir. Yani diğer insanlarla kurduğu iletişim ve genç
insanlara, edebiyat alanında yazmaya soyunmuş insanlara tuttuğu
ışıktır. Demek ki Cöntürk'te ilkin edebiyat bilgisi, çözümleme
donanımı, anlama ve yorumlama donanımı vardı. İkinci özelliği,
değerlendirme sezgisinin yüksekliği, keskinliği, gelişmişliğiydi.
Değerlendirmelerini beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ama o Cöntürk'tü,
yani Cöntürk böyle değerlendiriyordu. Muhakkak sizin gibi
değerlendirmek zorunda değildi. Ama o kadar çok gereksinimimiz var
ki bu değerlendirme yiğitlerine eleştirmen olarak. Yalansız,
doğrudan doğruya söyleyebilecek, acaba hangi dergi ve hangi yayınevi
benim bu yazımı basar diye hesap yapmayacak, ben böyle
değerlendirirsem bu adamın yüzüne nasıl bakarım diye birtakım
toplumsal ilişkiler açısından kaygıları olmayan bir insana ne kadar
çok ihtiyacımız var. Üçüncüsü de, edebiyatı gerçekten yaşayan, duyan
bir insandı; edebiyat onun için bir yaşam biçimiydi. Bugün onlarca
kitabı çıkmış ve her dergide belki her ay iki üç yazı yazan
insanların edebi bir yaşam biçiminin olmadığını da görebilirsiniz.
Onlar bir başka şey yapmaya çalışıyorlar belki. Ama edebi yaşam
biçimi, yani o üçüncü özellik veya bilgileriyle yaşayışı arasında
bütünlük dediğim şey olmadığı zaman, ikinci özelliğin, yani beğeni
yüksekliğinin, hatta birinci özelliğin (teknik bilgilerin) bile
yerine oturacağını düşünmüyorum. Dördüncü özelliğinin de etkinlik
olduğunu söylemiştim. Etkin bir edebiyatçıydı Cöntürk. Yazmadığı
zaman bile etkindi. Bunu genç arkadaşlar bilir. Cöntürk yıllardan
beri yazmıyordu. Neden yazmadığını da bir türlü anlayamamışımdır.
Yazanları sürekli eleştirirdi ve bence de haklıydı. Ama neden
yazmıyorsun diye sorduğunuzda daha hazır olmadığını, yazmak için çok
şeyler yapması gerektiğini söylerdi. Bunu da çok anlayabilmiş
değilim. Yazmıyor oluşu isabetli olabilir; bilmiyorum, genç
arkadaşlar onu değerlendirirken bu noktalara değinebilirler, ama
dördüncü özelliği ile, yani etkinlik ve heyecan yaratma özelliği ile
o aslında hep vardı. Yazmayan bir insanın edebi yaşam içinde
olabilmesi ve yaratması çok müthiş bir şeydir. Çünkü biz ancak
yazarak bir yerlere tutunmaya çalışırız. Ama o yazmadan, yıllarca
bir yayımlama arzusu göstermeden, yayımlayarak kendini gösterme
tutkusu, beklentisi içine girmeden, sadece edebiyatı bir edebiyat
coşkusuyla anlamaya çalışarak hep uçlardaydı. Cöntürk genç
insanlardan daha gençti. O kadar diri, o kadar yeni, o kadar
değişmeye açık, ufkunu genişletmeye açık bir insandı ki bu
özelliğini de karşılaştığım birçok insanda göremedim. Benim
akademisyen olduğumu duyduğunda yine bıyık altından gülmüştü. "İşte
sen gene büyük adam oldun" filan gibi imalarda bulunmuştu. Ben onu
tabii hemen Cöntürkçe anladığımı düşündüm: "Sen gittin" demek
istiyordu. Belki de haklıydı, çünkü akademik safsatalara hiç itibar
etmezdi. Hep yeni başlayan genç insanlarla birlikte bu heyecanı
yaşamak istedi. Zaman zaman onlarla bir araya geldi, toplantılar
yaptı. Onlara hem heyecan açısından, hem de belki maddi açılardan
katkıda bulunmaya çalıştı. Cöntürk'ün olduğunu bilmek, Cöntürk'ün
Ankara'da yaşıyor olduğunu bilmek -ki 10 yıldır falan kendisiyle
görüşmüyordum- Ankara'da yaşanır ve Ankara'da edebiyat olabilir
anlamına geliyordu; henüz olmamışsa bile bundan sonra olacaktır,
çünkü Cöntürk vardır diye düşünüyordum. Cöntürk'le konuşmasam,
yazışmasam, etkileşim içinde olmasam da bilirdim ki, o heyecanıyla o
genç insanlara yeni ufuklar açabilir, yeni kapılar açabilir,
gereğinde onları yerden yere vurabilir, gereğinde onlara inanılmaz
müşfik bir insan tavrıyla destek verebilirdi. Edebiyatı böylesine
dürüst, böylesine heyecanlı yaşayışıyla bize tuttuğu ışık açısından
Cöntürk'ü gerçekten saygıyla, sevgiyle anıyorum. Umarım genç
arkadaşlar onun yapmaya çalıştıklarına yakışan çalışmalar yapacaklar
ve Türkiye'de edebiyat eleştirisi, edebiyat beğenisinin güçleriyle
sürecek. Cöntürk'teki dört özelliğin belki bir kısmı, hiç değilse
bazı genç insanlara geçecek veya dörtte dörtlük özellikleriyle genç
insanlar bu ülkede edebiyatı diri, canlı, düzeyli bir biçimde
tutacaklardır. Umuyorum.
Ahmet İnam
(Bu konuşma, 15 Aralık
2003'te Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi'nde Cöntürk'ü
Anma toplantısında yapıldı)
|
|