|
Burada, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı üzerinde dizgesel,
Profesör Fuad Köprülü'nün terimiyle integral görüşler öne
sürmeyeceğim. Bu konuda 1998'i de kapsamayı öngören bir çalışmayı
sürdürmeme rağmen, kendimi 'meslekten' bir edebiyat tarihçisi
saymıyorum çünkü. Elbet bu sözlerim edebiyat tarihinin cahili
olduğum anlamına gelmiyor ama bana tarihçinin mesleki kaygıları
dolayısıyla öne sürme cesareti göstermeyeceği kişisel ve kurgusal
düşünceler belirtme olanağı sağlıyor. Sadece şiir alanında kalacak
ve ana doğrultuları saptamaya yönelik bir çaba harcayacağım:
Kabul edilebileceğini sandığım bir savım şu:
Politik/ideolojik düzlemde olduğu gibi yazınsal düzlemde de
Cumhuriyet'in yıktığı düzenle derin iç bağlantıları vardır.
Tocqueville, 1856'da yayımlanan 'Eski Rejim ve Devrim' adlı
uzgörülü yapıtında, Fransız Devrimi'nin yıktığı sınıfın/iktidarın ya
da rejimin düşüncelerine çok şey borçlu olduğunu göstermiş ve
"dünyada hiçbir şey yoktan varedilmez ve kaybolmaz" sözünü
doğrulamıştır.
Cumhuriyet yıkıcıydı. Ama hızını birinci ve ikinci kuşak
Tanzimatçılardan, Birinci ve ikinci Meşrutiyet dönemi
muhaliflerinden almadığını iddia etmek çok zordur. Şu nokta önemle
belirtilmelidir: 'Düzeni oturtmak' kaygısı, yeni bir toplum yaratmak
ideali, rejimi doğal biçimde otoriter kılmış, Tanzimat'ın
Batılılaşmacı aydınlarının siyasal açıdan daha güçlenmiş torunları
olan Kemalistleri yeni rejimin ideolojik temellerini
zayıflatabilecek düşünce, yazın ve sanat hareketlerine tahmin
edilemeyecek ölçüde 'duyarlı' kılmıştır. Örneğin Bedri Rahmi
Eyüboğlu, Paris'ten Türkiye'ye döndükten sonra Dadacılık,
Gerçeküstücülük gibi akımların kaybolup gideceklerini öne sürmüştür.
Cumhuriyet dönemi edebiyatı ve sanatı, uzun yıllar kalım ve
yıkım düşünceleri arasında biçimlenen ve günümüze de uzanan
'gerilimli ilişkiler' yansıtır. Gelenekten kesinlikli 'kopuş'u
isteyen de bu edebiyattır, geleneğe dönülmesi gerektiğini vurgulayan
da bu edebiyat. Ama bu çelişkin arzuları geçmişten devralmıştır.
'Zina'yı ve onun ekonomik/sınıfsal kökenini, töresel konumunu
Namık Kemal kuşağı keşfetmişti. Ama köle kadına hak isteyen o
kuşak, özgür kadından da ürkmüştü. Kısaca Türk Edebiyatı'ının kendi
içinde tematik (izleksel) bir tarihinin yazılmadığını düşünüyorum.
Örneğin, Türk şiirinin aşk anlayışı hakkında çok az şey biliyoruz.
Tanpınar'ın Hamid'de "eski şiirin Zühre'sinin Venüs
olduğunu" ve "Eros'un Türkçe'de oklarını denemeye başladığını ve
bazen annesinin ayağının ucunda bile uyuduğunu" belirtmiş olmasına
rağmen bu konuya eğilinmemesi bana son derece ilginç görünüyor. Tam
da bu yüzden, Gölpınarlı, Divan Şiiri'nin homoerotik dış
kabuğunun (mazmun) gizlediği iktidarın, 'genel edilginleştirme' ve
'tabi kılma' olgularını, uygulamalarını ve kurumlarını (içoğlanlığı,
hadım ağalığı vb.), ne yazık ki yeterince değerlendirip
anlamlandıramıyor. Dahası, Divan Şiiri'ndeki erkek eşcinselliği
sorununu o dönemin meşruiyet ilişkileri içinde de değerlendirmiyor.
Bu değinmeleri şunun için yaptım: 'Ulusal' terimini
sevmemekle birlikte kullanıyorum: Her ulusal ve tikel edebiyat, ulus
denen toplumsal form belirli sınıflardan oluştuğundan ötürü farklı,
çelişkin, dahası 'karşıt' tahayyül ve rüya görme biçimleri içerir.
Bu noktada kişisel tahayyül ve tasarımlama gücü açısından bireyler
arası farklılığı da anımsatmalıyım.
Entegral bir tarihçiliği gerçekleştirmeme olanak
bulunmadığını belirttim. Doğrultular dedim: İşte ilk ikisi: Nâzım
Hikmet ve Necip Fazıl Kısakürek. Cumhuriyet dönemi şiirinin, en
azından 1940'lara kadar gerçek enerji kaynağı bu iki addır. Peyami
Safa ile Nâzım Hikmet'in yıldızlarının bir ara barışık olduğu
biliniyor. Ama Kısakürek'in daha Nâzım'ın '835 Satır'ının
yayımlandığı 1928 yılından itibaren onun tam karşıtı bir poetikayı
temsil ettiği söylenebilir. Ama bu noktada şu vurgu önemli görünüyor
bana: Necip Fazıl da, Nâzım Hikmet de, içerik açısından gelenekçi ve
parnasyen Yahya Kemal'den de, dil açısından tutucu ve sembolist
Ahmet Haşim'den de hemen hiçbir şey almamışlardır.
Necip Fazıl'ın sonraları belirgin bir dinsellik ve
bildirimsellik (declarative) kazanacak olan metafizik kaygısı,
söylemek gerekir ki, Yahya Kemal'de de Ahmet Haşim'de de yoktur.
Onun şiirinin merkezi figürü 'kentli birey'dir. Benzetmelerini,
eğretilmelerini kentin nesnelerinden, olgularından üretir:
Görürüm,
çıkmışlar
kararmış çatılardan
Kemik bir kol nasıl
fırlarsa mezardan
Her an bir haberi
kollarmış gibi yukardan
Dipsiz maviliğin
esrarını kurcalar
Bacalar
Bu duygulanım, söylemek gerekir ki, Yahya Kemal'e de Ahmet
Haşim'e de yabancıdır. Aynı şekilde, şu dörtlük de Heidegger'ci bir
varoluş ürpertisi taşır ve iki usta şairin ölüm anlayışlarını farklı
bir eğretilme düzleminde derinleştirir:
Geldi yorgun ve
hazin
Bir şey sezdirmeksizin
Sularda kabrimizin
yolunu açan vapur.
Kendi sözleriyle "madde ötesini kucaklama buhranı"na
sürüklenmekte olan Necip Fazıl, erotik şiirlerinde de bu türden
'marazî bir duyarlık' yansıtır:
Boynuma
doladığım güzel putu görseler
İnsanlar öğrenirdi neye tapacağını
Kör olsam da açılır gözüm ona sürseler
İsa'nın eli diye bir kadın bacağını
Kuşkusuz Necip Fazıl, vasiyetinde bu şiiri red etmiş,
yapıtından çıkarmıştır. Ama, bu vasiyet eleştirmeciyi ve tarihçiyi
bağlamaz. Dolayısıyla Necip Fazıl'ın 1932'ye kadar yazdığı
şiirlerin, cismanî/şehevî olanla ruhanî/ulvî olan arasındaki
gerilimi fark etmiş, bu gerilimi marjinal bir çevrede ve bohemce
yaşayan kentli birinin şiirleri olduğunu söyleyeceğim. Bu birey,
psikopatolojik yapısı dolayısıyla gündelik yaşam deneyimleri içinde
giderek yalnızlaşır, dahası 'yabancılaşır' ve 'içine katlanır'.
Şahsen, Necip Fazıl'ın 'inanç dönemi' şiirlerinin ikna gücünün de,
şiirsel gücünün de 'bunalım dönemi' ürünlerinden çok geride olduğunu
düşünüyorum.
Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'den hemen hiç etkilenmemiş olan
Nâzım Hikmet de kentin şairidir. Ama onun en azından ilk dönem
şiirlerindeki merkezi figür, 'sorunlu birey' değil, eylem ve kitle
imgesidir. Seçtiği her şiirsel insan/ özne, ruhsal sorunların değil,
sosyo-ekonomik ve sosyo-politik sorunların dışlaştırımı için
kullanılmaktadır. Asıl büyük özne 'Proletarya'dır. Necip Fazıl'ın
metafizik kaygısının karşısına Nâzım 'politik kaygı'yı dikmektedir.
Necip Fazıl'ın bireyinin kulağı "kendi ruhunun kanat sesinde"dir,
Nâzım'ın bireyinin kulağı sokağa dönüktür: Makinaların, grev
kararının yürürlüğe konmasıyla 'zınk' diye duran tramvayların,
miting alanlarını dolduran kitlelerin sesini dinlemektedir.
Kuşkusuz, tam bu yüzden Nâzım'ın bu dönem şiirine kazandırmayı
başardığı ses de bir tür atonal müzik icra eden bir orkestranın
sesidir. Haşim, bu sesi hem anlamamış hem de ürkmüştür bu sesten.
Chopin'e karşı Schönberg ya da Renoir'a karşı Malevitch.
Nâzım Hikmet'in 'Şeyh Bedrettin'e kadar olan ilk dönem
şiirleri teknolojik/fütüristik olduğu kadar sinematografik/kontrüstivistik
bir şiirdir. 'Sanat Anlayışı' ve 'Üç Telli Saz', 'Salkımsöğüt' ve
'Bahri Hazer' gibi şiirlerinde doğasal öğeler betimlenmez, tam
tersine; görülür. Peyzajın çok ötesindeyizdir. Gördüğümüz bir at ve
yere düşmüş sürücüsü, dalgaların üstündeki bir kayık değildir.
Resimsel, yani durağan değildir görüntü; 'sinemasaldır', hareketi
izleriz adeta. İnşa edilen binayı, hızla giden atlıları, inen ve
çıkan kayığı görürüz. Bu hem bütün şiirsel aygıtın dönüştürülmesi
hem de şiir okuma praksisinin dönüştürülmesidir. Böyle bir dönüşümün
gerçekleştirilebilmesi için İkinci Yeni'yi beklemek gerekecektir.
Dolayısıyla Nâzım Hikmet'in yapıtını sadece politik/ideolojik açıdan
okuyup değerlendirmek mümkün değildir. Necip Fazıl'ı da sadece
İslâmî açıdan okuyamayacağımız gibi.
Bir ayraç: Necip Fazıl nasıl dünyevî/şehevî metafizik bir
şiirden dinsel bir şiire evrilmişse, Nâzım Hikmet de ajit-prop ve
tekno-fütürist bir şiirden derinlemesine tarihsel ve olgusal bir
şiire evrilmiştir. Söylemek gerekir: Şeyh Bedrettin'de Divan Şiiri,
az sayıdaki kimi şiirlerinde de Halk Şiiri sesine ve formlarına ilgi
duymuş olsa da Nâzım sonuna kadar 'yenilikçi' kalmıştır. Hem
siyasal/felsefi, hem biçimsel/biçemsel anlamda 'gelenekçi' olmadığı
gibi popülist ve folklorist de olmamıştır. Bir noktayı belirtmem
gerekiyor yine de: Nâzım Hikmet, şiirsel düzlemdeki büyük
devrimciliğine rağmen, modern şiirin imge anlayışına uzak durmayı
tercih etmiştir.
Benzetme ve eğretilmeyi, hem kendisinin hem de genel okurun
duyarlılığına daha uygun buluyordu sanırım. Nâzım gibi komünist olan
Aragon, Eluard ve Neruda'nın imge düzeneğini bulamayız onda:
Sevdiğin kadın
Bir gün seni sevmez olur
Ufak iş deme
Yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir içerdeki adama
İçerde dağları, deryaları düşünmek güzel
Bağları, bahçeleri düşünmek fena
Aragon'un "Kül renkli gökte fayans melekler" gibi bir
dizesine rastlayamayız onda. Yine de 'Saman Sarısı', 'Bir Yılbaşı
Ağacı', 'Havana Röpörtajı' gibi şiirlerinde modernist şiire
eklemlenme çabalarını yansıtan yeni arayışlara yöneldiğini de
söylemek gerekir. Kaldı ki, Nâzım Hikmet 'Memleketimden İnsan
Manzaraları'nda, bütün anlatı tekniklerini harmanlayan bu benzersiz
yapıtıyla kendini kıyaslama dışı kılmış bulunuyor. Türkiye'nin
politik/ideolojik koşullanmaları çerçevesinde kendisini izleyen ya
da izlemek isteyen 1940 kuşağının ve sonrasının toplumcu gerçekçi
şairlerinin şiirsel varlıklarına genel-geçer bir meşruiyet
kazandıramamalarını bu türden bir benzersizlik statüsü
sağlayabilecek özgünlükten yoksun oluşlarıyla açıklamak mümkün
görünüyor.
'Özgünlük' sözcüğünü kullanır kullanmaz, Cumhuriyet dönemi
şiirinin 'cine qua non' adı Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı anmak gerekiyor.
Bence hâlâ aşılamamış bir başyapıt olan 'Çocuk ve Allah', 1940
yılında, yani Dağlarca 26 yaşındayken yayımladığında farkedilmiştir
elbet, ama yeterince değil. Gerçi Dağlarca'nın ilk kitabı 'Havaya
Çizilen Dünya'da bile neredeyse etkilenmemiş bir şair olduğu
söylenebilir ama 'Çocuk ve Allah', geleneksel söysel (ündeş, seci,
evrime) ve anlamsal (benzetme, eğretileme, artsayış) sanatlardan
hemen hemen kopuşuyla, imgeyi ve imgeseli öne sürüşüyle Necip Fazıl
ve Nâzım Hikmet'inki kadar önemli bir çıkışı temsil eder. Metafizik
kaygı kadar dünyasal kaygı da vardır bu şiirde:
Nasıl dönerler
Allahım evlerine
Ne götürürler avuçlarında günden
Vaktaki sular karardı ötelerde
Nasıl geçer lahzalar yaşamanın üstünden
Nasıl örterler
Allahım kapılarını
Neler bırakırlar dışarda
Ki başlar daima geceleyin
Nasıl bir hayat sokaklarda.
Dağlarca'nın hiç ilgilenmediği biliniyor ama, şiirinin bir
tür gerçeküstücülüğe bitiştiği söylenebileceği gibi mistik ve
sembolik öğeler taşıdığı da öne sürülebilir:
Taşlayınız beni
merakla ve uzaklardan
Yeni bir şey keşfeder gibi
Bir hayvan kadar mağrur ve kanlıyım
Taşlayınız üstümdeki nasibi
Şehveti ve
Allahı ayırt edemez
En eski bir çocukluk vakti kadar
Taşlayınız, heykeller gibi esrarımı
Memnun olsun yemyeşil ağaçlar.
Sözlük dağarı, kullandığı biçimler dolayısıyla kolay taklit
edilebilir sanılır bu şiir. Ama taklit edilemezliği de buradan
gelir. Çünkü hemen tanınır, ele verir kendini. Şiirsel gizilgücü
yadsınamaz ama Celal Sılay'ın yürüyüşü bu yüzden engellenmiş
gibidir. Okuyalım:
Kim gönderir
satıcıları
Kapımın eşiğine salar
Ben nasıl alırım mallarını
Ancak kendilerine yetecek kadar
Gece örtülüyor üstüme
Uyutmak için zannederim
Kim yaşatıyor beni hâlâ
Cevap isterim.
Ya da şu dörtlük:
Ne kadar gıda
yaratmış insan açlığı
Meyveye, suya rağmen
Ben nasıl doyarım su ile meyve ile
Sofralar dolusu yemek varken.
Emin Ülgener'in
soluğu tam da bu yüzden kesilir:
Duyuyorum, bir
sır gibi duyuyorum
Odamda geziniyor ruhum
Yine her akşam yattığım yerde
Yakılmakta mum.
Dağlarca korkusuzdur: Amiyanelik de ürkütmez onu yücelik
de. Aynı anda dilinin mülkü kılabilir onları. Orhan Burian tam da bu
yüzden onun şiirini cinnet ile deha arasında bir yerde
değerlendirmek durumunda kalmıştı Tavlayı ve tavla oyuncusunu
şiirselleştirmek kimsenin aklına bile gelmemiştir. Ama Dağlarca
yazar:
Bir dev şehveti
parlar
Talihi ta içerden kemiren güvede
Sararır parmaklarımız bir ışık azalmasından
Gelir bütün ihtimallere karşı
Kahvede
Uykusuz
geceleri eski memleketlerin
Susamış hastalara su gerek
Bekliyorum dönüşünü toprağın bir taş kadar
Bir fincanın bilinmezle işlenmiş kıyısında
Çini maçini
seyrederek
Bir aşk ve oyun masasındayım
Önümde siyah-beyaz bir düzlük
Gele atıyorum gele.
Zarla talih arasındaki bağlantıdan varlık-yokluk
sorunsalına, toplumsal sorunlardan Vietnam Savaşı gibi siyasal
sorunlara geçebilen Dağlarca'nın yapıtı, bir evren tasarımı ve bu
tasarımın, gerçekleştirilmesi olarak görülmelidir. Tek kalmıştır
Dağlarca. Kimse izinden gidememiş, o izi sürerken özgün bir yol
sapağı bulamamıştır.
Garip Şiiri farklıdır bu yüzden, Orhan Veli, Oktay Rifat ve
Melih Cevdet Anday'ın açtıkları yolu bir çok şair izlemiş, etki
almış ama farklı şiirseller kurmayı başarmıştır. Örneğin Sabahattin
Kudret Aksal, Necati Cumalı, Metin Eloğlu Garip şiirini aşmışlardır.
Daha önce başkalarınca yapılmış bir saptamayı anımsamak gerekir.
'Garip', sadece en yetkin temsilcilerini Yahya Kemal ve Ahmet
Haşim'de bulmuş olan geleneksel şiire değil, yazınsal sanatlar
bağlamında o şiirin bazı öğelerini kullanmayı sürdüren Nâzım
Hikmet'in devrimci şiirine de karşı çıkmıştır. En azından ilk
yıllarında. Sanatsız bir şiiri öngörmüştür Garipçiler. Halkın
gündelik dilini kullanarak onların gündelik yaşamını yansıtmak
istemişlerdir. Orhan Veli, 'Garip'in birinci baskısındaki yazıda
"bir takım ideolojilerin söylediklerini bilenen kalıplar içine
sıkıştırmakta hiçbir yeni, hiçbir sanatkârane hamle yoktur" diyerek
bu tutumu açıkça belirtir. Gerçi ikinci baskıda ideolojileri
sözcüğünü "nazariyelere" dönüştürmüştür ama politik/ ideolojik
olanla arasındaki mesafe değişmemiştir. Kuşkusuz Orhan Veli de Nazım
gibi "müreffeh sınıfların zevkini" dillendirmeyen bir şiiri
savunuyordu ama bunu daha çok bir zevk ve eda sorunu olarak
konumlandırıyordu: "Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdaafasını
yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak, san'ata onu hakim
kılmaktır". Bu zevk arayışını 'küçük adam'ın gündelik yaşamının
enstantanelerinde, sözel ve durumsal şoklarında ya da
şaşırtmacalarında arayacaklardır: Örneğin Oktay Rıfat şöyle yazar:
Yaramazlık eden
çocukları
Kömürlüğe kapatırlar
Hırsızlara verirler
Tavana asarlar bacağından
Peki ama hepside mi yaramaz
Polonya çocuklarının.
Garipçiler, sözcüklerin ve kimliklerin 'hiyerarşik
düzen'ini bozmuş, dışlanmış, yasaklamış olana toplumsal meşruiyet
kazandırmışlardır. Nasırdan fahişeye:
Alnımdaki bıçak
yarası
Senin yüzünden
Tabakam senin yadigârın
"İki elin kanda olsa gel" diyor
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yârim.
Kuşkusuz Garipçiler, geçen yıllarla politikleşecek, Oktay
Rifat ve Melih Cevdet, hatta Orhan Veli, belli ölçüde, sözcüğün
olumlu anlamında, 'şairaneleşerek' Nâzım'ın doğrultusunu
çağrıştıracaklar ve 1960'tan sonra ise çıkış noktalarından çok
uzaklaşmış bir şiir kuracaklardır. Anday, daha ilk kitabı 'Rahatı
Kaçan Ağaç'ta verir bunun işaretini:
Kendimde iyilik
ve doğruluk hissediyorum
Büyük bir yolculuğa başlangıç
Ey haksızlığın ve yalanların amansız düşmanı aklım
Ve ey kalbimdeki sonsuz aşk
İkinize güveniyorum.
Anday'da dönüşüm içerden ve usul usul olmuştur denebilir.
Değişimin şiirsel ve düşünsel öğeleri zamanla farkedilir. Akmıyor
gibi görünen bir ırmağın iç hareketi gibidir. Buna karşılık Oktay
Rifat, 1957'de 'Perçemli Sokak'la önceki şiirini beklenmedik biçimde
paranteze alır. Kitabın başındaki yazısında "bir kelime sanatı, bu
yüzden bir görüntü sanatı olan şiirin sadece olabilecek görüntülere
bağlanması istenemeyeceğinden anlamla da bağlı kalması istenemez'
der. Böylece İkinci Yeni hakkında Muzaffer Erdost'un "İkinci Yeni
bir, şey anlatmaz" ve İlhan Berk'in "İkinci Yeni'nin anlamdan
anladığı bir anlamsızlık anlamıdır" şeklindeki tanımlarını paylaşır.
Kuşkusuz, Türk şiirinin bugün ulaştığı yerden okunduğunda 'Perçemli
Sokak'taki şu dizeler artık sanıldığından çok daha az anlamsız
geliyor:
Raf raf atlara
karşı
Güneş kokulu kız
Aslanlara yedirir çocukluğunu
Göğsünü örten kumların
Boyunu aşan sazları arasında.
Artık, şiirin bir anlam sanatı olmaktan çok bir imge sanatı
olduğu, imgenin ise benzetme ve eğretilemeyle 'özdeşlenemeyeceği'
kavrandı. İkinci Yeni üzerinde odaklanmadan kurumsal öne
sürmeleriyle değil ama şiiriyle bir dönüşüme yol açtığını söylemem
gereken Attilâ ilhan üzerinde duracağım. Tocqueville'in "devrimin
eski rejimin içinden doğduğuna, onun tarafından hazırlandığına"
ilişkin düşüncesine değindim konuşmamın başında. Yeniden anımsatıyor
ve şunu eklemek istiyorum: Attilâ İlhan'ın hem Garip şiirini hem de
aktif realistler diye adlandırdığı Nâzım Hikmet'i izlemek isteyen
Toplumcu Gerçekçi şiiri eleştirirken içerik açısından dokunaklı/coşumcu
(patetiko-romantik), biçimi/biçem açısından ise süslemeci/benzetmeci
bir yönelim gösterdiğini ve yürürlükteki şiiri hırpaladığını
söylemek gerekir. Buradan bakıldığında, İlhan, sonradan en ağır
eleştirileri yönelteceği İkinci Yeni'nin şiirsel/düşünsel
önkoşullarını hazırlamıştır. Özellikle duyarlık ve imge (İlhan 'image'
diye kullanır) üzerine yaptığı vurgular önemlidir. Gerçi, İkinci
Yeni'nin geleneksel şiirimizin yaslandığı duyarlıkla ilintili olduğu
söylenemez ama imge, dilin hemen bitişiğinde, temel sorundur. Onun
duyarlığı imge düzeneğinin ürettiği görüntüler düzleminde belirir.
Belirsizlik karşısındaki fenemenolojik deneyim biçimidir denebilir
bu duyarlığa. İmgesel alanı genişleterek beklenmedik duygulanımsal
efektlere yol açar.
Bu noktada Atilla İlhan'ın yolu düzleştirenler arasında
bulunduğunu söylemek gerekir:
bıyıkları
kazınmış bir liman sabahı kerpiç
vinçler beni allaha kaldırıyorlar
sağ gözümde yulaf sol gözümde pirinç
kamyonların ağzında bıçak benim ağzımda hınç
bir bacanın göğsünde çarmıh ötekinin mezar
şaraba girmiş tayfalar şaraba ve korkunç
neden böyle içtiklerini öğrenemeyeceksiniz.
Yazım kurallarını ve noktalama işaretlerini kaldıran
biçimiyle de bu ses, söylemek gerekir ki, farklıydı ve kentliliği ve
bireyliği keşfetme yolundaki genç okurları çekiciydi. Attila
İlhan'ın coşumcu şiirinde modern şiirin, daha genelinde modern
sanatın evrenine açıldı genç şairler.
Sadece şiire özgü değildi yaşanan dönüşüm. 1960'lara
girilirken, tüm alanlarda, resimde, müzikte, tiyatroda yeni beklenti
ve merak alanları açılmıştı. Atonal ve elektronik müzik, geometrik
soyut ve soyut resim, absurd tiyatro örneğin. Buna varoluşçu yazın
yapıtlarının sıkıntı, bunaltı, seçme, özgürlük gibi konuları ve
kavramları da eklenince kültürel ortamın tümünde değişim özleminin
uyandığını söylemek gerekir. Toplumsal meşruiyet kazanmış bulunan
Garip Şiiri de Toplumcu gerçekçi Şiir de, hemen hemen 'klişeleşmiş'
izlekleri, konuları, biçim ve biçemleriyle genç şairleri de genç
okurları da çağırıcı görünmüyordu. Ayrıca gündelik yaşamda da 1950
sonrasının dönüşümleri yaşanıyordu. Dünya Savaşı süresince
benimsenmiş 'perhizci ideoloji' terkedilmişti, maddesel dönüşümleri
izleyerek. Ulaşım politikası demiryolundan karayoluna geçmiş, bu;
kentler arası iletişimi genişletmiş, ithalat rejimi piyasada mal
bollaşmasına ve çeşitlenmesine yol açmıştı. Sinema sayesinde
Amerikan yaşam biçimi bir özlem noktası haline gelmiş, popüler
eğlence ve kültür ürünleri ortalığı kaplamıştı. Rock'n Roll
söyleniyor. Louis Armstrong havaalanında caz müziği çalınarak
karşılanıyordu. Klee bilindiği gibi Art Tatum da biliniyor,
Çaykovski'nin yanında Schönberg de dinleniyordu. Kuşkusuz, özellikle
yazar, çizerler ve muhalefet üzerinde baskı vardı ama emekçi sınıf
ve kesimler arasında büyük bir memnuniyetsizlik yoktu. Görece refah
yaygınlaşmıştı. İkinci Yeni'nin oluşumunda maddesel ve kültürel
yaşamdaki tüm değişmeleri göz önünde bulundurmak gerekir. Onu sadece
siyasetten kopuk bir kaçış olarak değerlendirmek olası değildir.
Toplumcu Gerçekçi Şiir'in şabloncu siyaset söylemine alışmış
bulunanlar İkinci Yeni'nin alt katmanında yerleşik bulunan, Orhan
Duru'nun deyişiyle "gaddarca bakışı" yeterince farkedememiştir.
Örneğin 1956'da 'Kambiyo' şiirinde şöyle diyordu Ece Ayhan:
İstemiyorum
biliyorsun
geceleri kapkara düşünceli şapkasız
birdenbire sokaklar arasında raslanmış bir kambiyo
siterlinle dolarla lirayla biliyorsun istemiyorum
Sabahlara kadar dövülmüş bir kadın
öznel pencereler bir de kent dikkat ettinse
neden böyle çırılçıplak olduğumuzu
şimdi daha iyi anlıyorsun değil mi
neden dövülmüş bir kadın.
Tabii o tarihte, bu şiirin 1970'lerde şu biçimi alacağını
da kimse tahmin edemezdi:
Buraya bakın,
burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine! dir.
Oğuz Demiralp, İkinci Yeni'nin "bağdaşık bir akım
olmadığını, dolayısıyla sanat akımlarına özgü bütünlükten yoksun
olduğunu" belirtirken haklıdır. Gerçekten de Turgut Uyar ve Edip
Cansever'in şiirleri Ece Ayhan'ı çağrıştırmadığı gibi birbirlerini
de çağrıştırmazlar. Her biri yerleşik şiirsel dile karşı çıkmış ama
kişisel seslerini korumuşlardır. Garip Şiiri'nin ve Toplumcu
Gerçekçi Şiir'in ortalama kişisine karşı, yine Demiralp'in
sözleriyle "özne olarak şair kişi"yi seçtiler Cansever ve Uyar.
Gerçekten de, şairin öz sesidir duyduğumuz. Örneğin Cansever,
Tragedyalar V'te yer yer bir tiyatro oyununun biçimini dener. Ama
ister Stepan'ın, Vartuihi'nin ya da Baba Armenak'ın monoğlarında
ister diyaloglarında olsun, alttan alttan hep Cansever tonunu ve
izleklerini duyumsarız. Şöyle der Stepan Lusin'e:
Korkunçtur,
bana kalırsa adımıza
Hazırlanmış bir oyun var bizim
Hepimizi yalnız bıraktıkları bir oyun
Ve bilirler, insanlar yalnız kaldıkça
Konuştukları dil de değişir
Sonunda hiç anlaşamazlar
Öyle ki
Bir zaman parçası içinde, bir durumun
Değişmez akışında, tekdüze
Kalırlar bir sıkıntı avcısı gibi
Ve bir gün anlarlar ki, bir güç değildir artık yalnızlık
Ve bunu anlayınca, işte tam o zaman Lusin
Aşıvermek isterler bu zamanla durumu
Koşarlar, koşarlar, tam sınırına gelince
Sanki o tel örgülere yapışmış gibi
Bir duman oluverirler ya da kaskatı
Bir kömür parçası, bir ceset
Nedir bu durumda insanın anlamı?
Kuşkusuz bu biçim/biçem, bu içerik, 'Yerçekimli Karanfil'in
'Ey' şiirine hiç mi hiç benzemez:
Bu böyle
kimin gittiği? Sen dur ey!
Belki de ellerimiz mi? biraz ince, biraz da çok kelimeli
Bu sanki niye durduğumuz mu? açıkken sevişme bölgeleri
Ay, pencere, göz! Siz git ey.
Ama 'Tragedyalar'a, 'Kirli Ağustos'a, 'Oteller Kenti'ne
varmak için buradan geçmek gerekliydi. İkinci Yeni, kalıpları kırdı:
Dilin, imgelemin ve düşlemin kalıplarını. Sonra her şair kendi
evrenini kurdu ya da İlhan Berk'in sevdiği sözcükle konuşursam,
kendi mitosunu üretti. Yeri gelmişken hemen belirtmek gerekir: İlhan
Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever ve Cemal Süreya'ya oranla çok daha
deneyci bir şair olarak kaldı. Dolaşımdaki dilden kopmaya özen
gösterdi. Dolaşımdaki duyarlıktan da. Anlamı dış gerçeklikte değil
imgenin, sözcüğün kendisinde aradı. Ama yine belirtmek gerekir ki,
gün geldi toplumsal ve siyasal gerçek, yadsınmaz biçimde şiiri de
kapsadı, onu kendisine katılmaya zorladı. İlhan Berk'i bile:
Yavaş sessiz
senin buyruğunda toplanır altın yavaş sessiz
Yavaş sessiz senin buyruğunda dağılır buğday yavaş sessiz
Yavaş sessiz buyruğunda bölünür halkın ekmeği
Seninle hızla kararır bozulur ipek seninle hızla
Hızla düğümlenir bulanır su seninle
Körelir seninle hızla emeğin tarihi
Ve seninle yavaş yavaş çıkar bakıra kuvarsa, tunca
yavaş yavaş acının uzun uzun yazılan adı.
1960-1990 arasını kapsayan 30 yıl içinde üç askeri darbe
yaşayan Türkiye'de şiirin de büyük harfle yazılan 'tarih' tarafından
kuşatılmaması olanaksızdı. Şu an bulunduğumuz noktada, Türk şiirinin
artık akımlar dönemini kapadığı söylenebilir. Akımlar ya da
akımsılar bitti. Zaten batı'daki anlamında Gerçeküstücülük türünden
bir akım hiç olmadı Türkiye'de. Şimdi, kişisel tarihler/
coğrafyalar, mitoslar dönemindeyiz.
Ancak yazıyı bağlamadan, özellikle 1980'den sonra kendini
belirginleştiren İslâmcı Şiir'in yükselişine de değinmek
istiyorum. Bu şiir, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu, İlhami Çiçek,
Arif Ay vb. gibi adlarında ve eylemci soldan katılan İsmet Özel'de
görüldüğü kadarıyla doğrudan modernist şiirle bağlantılı gibi
görünüyor bana. Örneğin Karakoç'un ilk şiirlerinin İkinci
Yeni ile tuhaf bir hısımlığı olduğu söylenebilir. Daha genç
şairlerde de günümüz şiirinin soyutlamacı ve imgeci eğiliminin ağır
bastığı öne sürülebilir. Ama bu şiir, gündelik yaşamın acılarına,
yoksunluklarına ve reel yaşama itirazı ile de dikkati çekmekte,
mistik içeriğiyle olduğu kadar siyasal yönsemesi ile de canlılığını
kanıtlamaktadır. Bu şiirin evrilmesinin de günümüzün dünyevî/lâik
şiirinin evrilmesine bağımlı olacağını düşünmemize izin verecek
belirtiler olduğunu söyleyebileceğimizi sanıyorum. Örneğin Necip
Fazıl'dakine benzer 'sekter bir dindarlık anlayışı'nın sürekli
beyanına rastlanmaktadır. Rahmetli İlhami Çiçek'in şiirinde
gizilgüç halinde bir günah ve zina korkusuna ilişkin imgelere
rastlanmaktadır. Korkunun varlığı, söylemek gerekir ki, arzunun
varlığının da göstergesidir.
Bitirirken şunu söyleyeceğim: Günümüz şiirinin gelişimi,
son kertede, Türk toplumunun somut koşullarına bağlı olacaktır,
geçmişinde de olduğu gibi. Bir dil sanatı olan şiir, sanıldığından
çok daha fazla ideolojik ve polito-dilseldir. Seçtiği sözcükler ve
ürettiği imgeler, şairi istesin istemesin bir yere, bir dünya
görüşüne ait kılar.
Şiiri bu kara delik'ten kurtarma yolundaki bir girişim
Somut Şiir'dir. Türkiye'de pek az yandaşı bulunan, dünyadaki
etkinliği de hayli azalmış görünen bu şiir, Max Bense'nin
sözleriyle, okurla "iletişimi anlamın anlaşılması yoluyla değil
düzenlemenin anlaşılması yoluyla" sağlamayı öngörmektedir. Kısaca,
daktilonun, bilgisayarın olanaklarının verdiği bir görselliğe
yaslanmaktadır. Ama Somut Şiir'in şansının olabileceğini kestirmek
olası değil.
Ahmet
Oktay
(Gösteri,
Kasım-Aralık 1998)
|