| |
I
İki şeye güleceğim
geliyor: biri, zencinin parmaklarının ucunu siyaha boyaması, diğeri
de bir körün dışarıyı seyretmek için pencereden başını dışarıya
çıkarmasıdır.
Fîhi Mâfih, Mevlâna
İnsan yalnızca
konuşmak için konuştuğunda gerçekleri söyler.
Susan Sontag
80’li yıların şiirinden söz edildiğinde hatırlanması
gereken önemli isimlerden biri kuşkusuz Hüseyin Atlansoy’dur. Hatta,
niye söylememeli, yeteneği temel kıstas kabul edersek, hatırlanması
gereken ilk isimdir bana göre.
Hüseyin Atlansoy ilk kitabıyla kendi şiirinin zirvesine
oturur. İntihar İlacı bu bakımdan Cahit Zarifoğlu’nun çıkışını
anımsatır. Aynı yüksek özgüven aynı agresif dil tavrı içindedir. İyi
silahlanmış, kendi sesini ürpertiyle bulmuş bir şair, herkese nasip
olmayacak bir ilk kitap: İntihar İlacı.
Atlansoy ilk müdahelesini oyun aracılığıyla ortaya
koymaktadır. İntihar İlacı’nda (ve Atlansoy şiirinin bütününde) oyun
önemli bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Deformasyon, çok anlamlılık,
çağrışım, yoğunlukla kullanılan metonimi oyuncunun temel
araçlarıdır. Oyun oynayan bir çocuk hüviyeti ve hürriyeti. Bu yüzden
davetkâr bir şiirle karşı karşıyayız. Buluşlar, sürprizler (‘şaşırtmaca’lar
değil) şiiri iyiden iyiye bir câzibe merkezi haline getirir. Bu
davetkârlık bana Melih Cevdet Anday’ın çok sevdiğim bir dizesini
anımsatıyor. ‘Kollarımı açınca ben çarmıhım’.
Şiir sıçrayarak, ufuk ve alan değiştirerek, İlhan Berk gibi
söylersem ‘aralık’larla ilerler. Bu bakımdan Atlansoy’un şiiri zaman
zaman öne sürüldüğü gibi ‘dağınık’ ya da ‘savruk’ değildir. Şiirde
derli topluluk arayan ‘geleneksel’ göz bu şiirin yoluna çıktığında
çok toz yutacaktır. Dil şair özneyi ve alışık olduğumuz anlam
evrenini hızlı ve geniş adımlarla ardında bırakarak ilerler.bu
bakımdan ‘bozguncu’ bir şiirdir. Hafiftir, uçarıdır. Dünyaya
yukardan, kuşbakışı bakmaktadır. Menziller arasında oluşan
boşluklarda kanat sesleri duyarız.
Turan Karataş, Atlansoy’la ilgili yazısının (Hece, Şubat
2004) girişinde, bu şiirle ilgili olarak “tatlı bir şaşkınlık”
yaşadığını naiv bir biçimde ifade ediyor. Hakikaten yukarda sözünü
ettiğim nedenlerle, özellikle İntihar İlacı’na ve Balkon Çıkmazında
Efendilik Tarihi’ne dimdik baktığımızda yaşayacağımız kaçınılmaz son
şaşkınlıktır. Deyim yerindeyse şiirin çekirdeğinde bir boşluk bir
sessizlik karşılar bizi. Öte yandan bu dosdoğru güneşe baktığımızda
başımıza gelen geçici körlüğe, kamaşmaya benzer. Bu yüzden bütün
esmerlik, zencilik iddialarına rağmen bu iki kitapta sarışın bir
şair, hatta güneş gibi bir şairdir Hüseyin Atlansoy: “Babam; gözleri
görmeyen bir güneş!” (Kente Karşı Atlar, Balkon Çıkmazında Efendilik
Tarihi) , “Ani bir güneşle mahremliklerini farkeder/Eline el
değdirmezdim bulut gibi kızların” (Yanlış Kalkan Bayrak, Şehir
konuşmaları). Sarı sıcak bir renktir, bilinir. Hareketi çevreden
merkeze değil merkezden çevreye doğrudur. Yakınına sokulmak pek
mümkün değildir, reddeder. Atlansoy şiiri de sırrını çabuk ele
vermez. Güneş insan yüzlerinde, bahar yapraklarında, kubbelerde
yansırken bakmak güzeldir. Ama güneşin ruhçözümünü gerçekleştirmek
için mutlaka bir gözlüğe, bir prizmaya ihtiyacımız vardır.
Hüseyin Atlansoy şiirinde önemli bir unsurdur ironi.
Özellikle İntihar İlacı, ironi (ve kuşkusuz zeka) dozu yüksek bir
kitap olmakla birlikte, bu yargı İlk Sözler toplamı için de
geçerlidir.* Yalnız dikkat etmek, Atlansoy şiirindeki ironi ile
sözgelimi bir Cemal Süreya şiirindeki ironiyi aynı kefeye koymamak
gerekir. Cemal Süreya’da ironi yıllar içinde şiirin aleyhine gelişim
göstermiş, kendisine doğrulttuğu bir silah haline gelmiştir. Hüseyin
Atlansoy bu hataya düşmedi. Ama bana göre aynı ölçüde yanlış bir
başka şey yaptı. Yer yer kara mizaha varan (“/hey dur, atlama/hem
pike çekmek yasaktır/hem çuhayı yırtan öder burda”, “The fish don’t
talk about the water”, Tayfa, İlk Sözler) bu ironiyi Kaçak Yolcu ile
kesti attı. Oysa ironi Atlansoy şiirine yapışıktır. Şiirin içinden
şiirle birlikte doğar.
Yukarda Cemal Süreya’dan bahsetmişken bir noktaya daha
değinmekte fayda var. Bu gün İkinci Yeni diye adlandırdığımız şiir
üzerinde özellikle Bölge adlı şiiriyle Apollinaire’in ciddi etkileri
olduğu bilinir. Şimdi eğer Hüseyin Atlansoy şiiri ile İkinci Yeni
arasında bir ilişki kurulacaksa özellikle bu açıdan bakmak gerekir
diye düşünüyorum ben. Çünkü Cemal Süreya dahil, İkinci Yeni
şairlerinin hepsinden daha isabetli bir ilişki kurmuştur Atlansoy,
Apollinaire ile.
Hüseyin Atlansoy İntihar İlacı başta olmak üzere şiirinde
otobiyografik unsurları, gündelik hayatın çeşitli ayrıntılarını bol
bol kullanır. Söz konusu unsurlar şiire yedirilebildiğinde şiiri bir
tuzak olan muğlaklıktan kurtarabildiği gibi yaşantının (deneyimin)
sahiciliği ve şairin trajedisiyle yüzleşmemizi sağlayabilir. Bununla
beraber doğrusu şiir açısından oldukça tehlikeli bir iştir bu.
Otobiyografik unsurlar, gündelik hayatın (okura ulaşması güç
olabilecek) ayrıntıları, baskı altına aldığı şiiri boğabilir veya en
iyi ihtimalle anlaşılmayı güçleştirebilir. İntihar İlacı’nda
“yedilerde akşam simidi sıcak”(Çirkin Gece Kuşu), “siz İstanbul’a
yakışmayan caner gönyeli yerleşikleri”(Rutubet) gibi mısraları ancak
Eskişehir’de bir Yediler Parkı, Caner Gönyeli’nin de bir Şehir
Hatları vapuru olduğunu bilirsek hakkıyla anlayabiliriz. Buna rağmen
ben bu yaklaşımın (özellikle ilk iki kitapta) Atlansoy’un şiir
mizacına uygun olduğunu iddia edeceğim. Hüseyin atlansoy’a
yakıştırılan ‘delikanlılık’ vasfının da yukarda sözünü ettiğim
agresif (hırçın) tavırdan olduğu kadar otobiyografik unsurlar ve
gündeliğin ayrıntılarının sakınımsız/pervasızca kullanılmasından
kaynaklandığını sanıyorum.
İntihar İlacı’nda benim en sevdiğim şiirlerden biri de Ha
İçi Boş Ha Dolu Dışı Maun Bir Tabut adlı şiirdir. Bu şiir aynı
zamanda Atlansoy’un tarihle kurduğu ilişkiyi göstermesi bakımından
da ilginçtir. Atlansoy şiirine tarih çoğu zaman fantastik bir unsur
olarak girer, masallaştırılır. ‘yer kapmak için yerli filmlere
koşan’ Atlansoy, tarihi, filmlerde olduğu gibi popülarize eder. Öte
yandan bu sayede, doğulu/müslüman bir şair olarak ülkemizin yaşadığı
kültürel dönüşümü, bu dönüşümün insan ilişkilerine yansıyan
olumsuzluklarını eleştirme fırsatı bulur. Kaçak Yolcu’da yer alan
Kılıç Ve Kadeh gibi örnekler, tarih ilgisini derinleştirdiği ölçüde
Atlansoy’dan oldukça güzel şiirler okuyabileceğimizi gösteriyor.
II
Bütün bu hünerler
ve süsler aynen, incileri aynanın arkasına yerleştirmek gibidir.
Halbuki aynanın yüzünün bundan haberi olmaz. Ona temizlik, parlaklık
lazımdır.
Fîhi Mâfih, Mevlâna
Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi, İntihar İlacı ile aynı
çizgide yürümekle birlikte daha gergin bir kitaptır. Bu gerginliğin
müsebbibi şairin derinleşme kaygısıdır.
İlk kitabını çıkaran bir şairin, üstelik bu kitap şiire
yeni bir soluk ve edebiyat çevrelerinde ses getirmiş bir kitapsa,
şiirinin sıkı bir muhasebesini yapması kaçınılmaz olacaktır. Bu
kitabın başarısı Hüseyin Atlansoy’u şaşırtmış yahut ürkütmüş
olabilir. Çeşitli övgü ve eleştirilerle karşılaşmış ve bunlardan,
kuşkusuz belli ölçüde, etkilenmiş olsa gerektir. Öte yandan zaten
kitap, şairi için bir muhasebe olanağını ifade ettiği ölçüde önem
kazanır. Kaçak Yolcu’ya varan yolda bu muhasebenin ilk izlerine
Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi’nde rastlarız. Çeşitli örnekler
mevcut olmakla birlikte özellikle Kuyruğunu Toplayan Maymun, Bir/İ
adlı şiirleri bir de bu açıdan okumakta fayda var.
Bu muhasebenin imaj düzeyinde özellikle ‘sis’ aracılığıyla
yapıldığını görüyoruz. İntihar İlacında ‘sis’ olumsuzlanmaz. Yer yer
kar körlüğü yer yer de kızılderililik (solukbenizlilik) üzerinden
‘sigara içimleri’ ile birleşse de beyazlığıyla öne çıkar. Şair bir
film projektörü gibi ışığını eşyaya düşürmektedir. ‘Sis’ henüz
barışık olunan şiirsel eylemi, isterseniz ilhamı diyelim, işaret
etmektedir. Hoşnutsuzluk Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi ile
başlar. Burada ‘sis’ ilk kez beyazlığı ‘örten’ bir şey olarak
belirir. (“sigara içimleri/talan etmiştir gülümseyişleri”, Balkon
Çıkmazında Efendilik Tarihi ve “elinde sigara çocuklara süt
akacağına yemin ediyor”, Mikail vs.). Hoşnutsuzluğun, sıkıntının
veya çekişmenin şairin ilhamına, şiir tekniğine ilk yansımaları
Şehir Konuşmaları’nda ortaya çıkacaktır. Şehir konuşmaları Atlansoy
şiirinde bir dönüşümün gerçekleştiğini haber veren örneklerle
doludur.
Atlansoy şiirinin ilk dönemiyle ilgili belirtilmesi gereken
önemli bir husus da şudur: İntihar İlacı da Balkon Çıkmazında
Efendilik Tarihi de birer ‘kitab’tır. Bir şiirler toplamı, derlenmiş
şiirler olarak bakamayız bu kitab’lara. Şehir Konuşmaları ve Kaçak
Yolcu ise içlerinde yer yer küçük adacıklar oluşsa bile önünde
sonunda şiirlerin bir araya getirildiği birer derleme
görünümündedir. Bir bütünlüğü ima etmezler. Oysa hem İntihar İlacı
hem Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi bir tohumun neşv ü nema
bulmasını andırırlar. Şair bir bitmemişlik duygusu içinde, şiire
yeniden yeniden saldırır. Birbirini doğuran, birbirinin içinden
geçen imajlarla şiirini örer. Numaralandırmalar, alışık olmadığımız
iç başlıklarla bir ağaç gibi dal budak salar şiir. Yeni okumalara
çağırır.
Yeri gelmişken söylemek gerekir. “Sâkî yorma
kendini/karadır gözlerim olamam çakır”, “/seviyorum/hacıyatmaz değil
çünkü yaşamak/” gibi muhteşem açılışlarla şiire girebilen, şiirin
içinde de sık sık patlayan bir şair olarak Hüseyin Atlansoy’un,
kitab bütünlüğüne yatkınlıktan olsa gerek, özellikle Kaçak
Yolcu’daki ‘bağımsız’ şiirlerde gözlenebilir hale gelen bir final
zaafı vardır.
Atlansoy, renklerin psikolojik açılımları üzerinde kafa
yormuş, şiirinde renkleri bir ressam hassasiyetiyle kullanmıştır.
Hatta kendi şiirini de renkler vasıtasıyla düşünmektedir. Yukarda
iddia ettiğim gibi ilk dönemine sarı (beyaz), ikinci dönemine ise
mavi (siyah) renkler hakimdir.** Öte yandan ayna, ses
(kulak-kesilmek→kulakmemesi→küpe→süt)
gibi temalar, ateş ve nur, su ve toprak karşıtlıkları şiirinin ana
gövdesini ve diyalektiğini oluştururlar. Sonuç: kendini tamamlayan
kartal, kendi kuyruğunu ısıran yılan. Bir Yunan Bilgesinin dediği
gibi “gece ve gündüz bir ve aynı şey”dir.
Atlansoy’un Şehir Konuşmaları ile başlayan ikinci dönemini
değerlendirecek sağlam temellendirmelere ulaşmak henüz mümkün
gözükmüyor. Kaldı ki şair “sarı ile siyah kardeş
olacaklar/susturulmuş cinnetin kötü çocukları” (Hurç, Kaçak Yolcu)
derken poetik bir açılıma işaret etmektedir. Bununla birlikte ikinci
dönemde ironinin yerini örnekse Tarancı’da olduğu gibi sıcak, insani
duyguların aldığı, daha yalın insanlık hallerinin kavranmaya
çalışıldığını söyleyebiliriz. Atlansoy artık daha genel kodlarla
oynamakta, yer yer (Kaçak Yolcu’daki Uğultu bölümünde olduğu gibi)
şehre sırtını dönmekte, tabiata meyletmektedir. Doğrusu ilhamın
rengi değişmiştir. Hareketi ‘mavi’de olduğu gibi çevreden merkeze
derinleşir. Ayna bu kaygıyla taşınmaktadır (“aynalar yüzüme
ısınıyor, siliniyor sis”, Ağaç, Kaçak Yolcu). Lâkin şiir mizacı
denen şey bu olsa gerek, dili önceleyen bir tavra yatkın olduğu için
Atlansoy şiiri zaman zaman ani irtifa kayıpları yaşar. Sanki şair
tam bir şey söyleyecekken şiiri elinden kaçırmış gibidir. Şiir
şairine yahut şair şiirine direnmektedir. Fakat her şairin zaman
zaman ‘zayıf’ şiir yazmaya hakkı vardır. Kaldı ki şiirin hacim ve
derinlik kazanması için riskleri, ‘acemilik’i göze almak gerekir.
Hüseyin Atlansoy gibi samimiyetini çoktan ispatlamış, şiiri seven,
şiirin içinde olan, açıkçası hayranlık duyduğum bir şairin bu
badireleri tez zamanda atlatacağını, şiirini türk şiiri içinde layık
olduğu yere taşıyacağını umabiliriz.
* İroni ve bir zeka gösterisi olarak anılmaya değer: “fizik
kanunu diyorlar yansıma, eh/şimdi söyle yağmur prototipi he mi
gözlerim”, Rutubet, İntihar İlacı.
** “bir mavi bir zenci istanbul”, (Deli Deniz Gömleği Seni
İstanbul Giymeyeceğim, İntihar İlacı, aynı mısra; “Şapka Uçuran
Rüzgar”, Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi). Ayrıca, “Oysa mavi
merkezde toplanan bir hareket geliştirir (kabuğuna büzülen bir
salyangoz gibi) ve insandan uzaklaşır. Birinci daire fırlayıp göze
batar, ikincisi gözü derine çeker.
Bu etki açıkla koyu farkı eklendiğinde daha büyür: sarının
etkisi açıldıkça (yani beyaz katıldığında) güçlenir, mavinin etkisi
koyuldukça (siyah katıldığında) güçlenir. Bu gerçeğin önemi şu husus
fark edildiğinde daha da büyüyecektir: sarı açığa (beyaza) öylesine
yaklaşan bir renktir ki, çok koyu bir sarı hiç olamaz. Demek ki
sarıyla beyaz arasında fiziksel anlamda derin bir akrabalık vardır;
aynı biçimde maviyle siyah arasında da: çünkü mavi siyaha yaklaşan
bir koyuluk gösterebilir. Bu fiziksel benzerlik dışında bir de
manevi benzerlik vardır, ki bu içsel değer olarak iki çifti (sarıyla
beyaz bir yanda, maviyle siyah öte yanda) birbirinden kuvvetle
ayırarak her bir çiftin eşlerini birbirine çok yaklaştırır.” Vasili
Kandinski, Sanatta Zihinsellik Üstüne, Çev. Tevfik Turan, Yapı Kredi
Yayınları, syf. 67.
Ali Duman
Hece, Ekim 2005, Sayı:106
|
|