| |
(EB için; 28
Haziran 2002)
"Şiir yazmaya 1972
sonunda, Dvorakızgınlıkları adlı ilk kitabımı yok ettikten
sonra başladım."
-Enis Batur,
"Söz'lük", s. 69
Aria
Enis Batur'un
eserlerine bakınca, ilk günden bugüne, müziğin EB'de çok önemli bir
yer tuttuğunu görüyorum. Müzik, yapıtın neredeyse her parçasına
sinmiş; yapıtaşı, ilham, konu, hayatın bir parçası olarak, metafor
olarak tekrar tekrar kullanılmış. Enis Batur yapıtının paramparça
bütünlüğünü taşıyan "destek iplikleri"nden birkaçı, doğrudan doğruya
müzikle ilgili.
Enis Batur'un şiir
ve düzyazı üslûbunun Türkçe edebiyatın en "müzikal" ve kendine has
üslûplarından biri olduğu söylenebilir. Bu üslûbun ortaya
çıkmasında, ola ki, en önemli unsurlardan biri, Batur'un müzikle,
müzik-edebiyat-sanat ilişkileriyle hem yapıtı içinde, hem de kişisel
düzeyde kurduğu yakın ilişkidir: ben bu yazıda Enis Batur-müzik
ilişkisi için özet bir çerçeve sunarak, bu yargıyı değerlendirmeyi
okura bırakıyorum.
I.
Alt başlıkta
andığım "Ses, Harf, İmge"nin konusu, müzik-edebiyat-resim
arasındaki bağlantılar. Başkalaşımlar dizisinin on birincisi
olan bu metnin gövdesini, İlhan Usmanbaş ile uzun bir söyleşi
oluşturuyor. Söyleşiden önceki dokuz paragraflık metin, elinizdeki
çalışmanın kristalize bir özeti aslında: Müzikte sessizliğin yeri,
hayata bir uyum gölgesi düşürmek için müzik, müzikten etkilenen
edebiyat, edebiyattan etkilenen müzik, şiirin iç ezgisi, şiirde
kullanılan müzik formları, nota "yazımı"ndaki şiirsel / imgesel
değer, resimde müzik etkisi; ve Wagner'in anladığı anlamıyla "bütün
sanatları birleştiren", sanatçının asıl hedefi olan Opera.
Bu yazıda, Enis
Batur'un Ses, Harf, İmge'de sözettiği müzik-edebiyat-resim
ilişkilerinin kendi eserine nasıl yansıdığına bakıyorum; bu yazının
esasen Başkalaşımlar XI'e açılmış parantezlerden oluşmasının nedeni,
bu.
II.
EB yapıtında,
müziğin yapısal unsurlarının tümünün (tempo, ritm, ezgi, armoni,
çokseslilik, form) yansımaları var. Enis Batur'un birçok kitabı ve
şiirinde müzikal yapı unsurlarını kimi zaman doğrudan doğruya, kimi
zaman da çağrışım yoluyla kullandığını görüyoruz; ama ayrıntılara
girmeden önce, şiir-müzik denkliği konusunda sözü EB'ye bırakacağım.
Mesele, Seyrüsefer Defteri'nde, burada alıntılanması
gerekecek kadar açıkça ifade edilmiş (s.50-51):
Daha önce de
çalışan, ağ kuran örümcekleri izleme olanağı bulmuştum gerçi, ama
Sidere'deki kadar açık bir seyir değildi bu. Yanılmıyorsam, o anda
benden başka kimse yoktu adada: Limanda hiçbir tekneye
rastlamamıştık. İki ağacın arasına geriliydi ağ ve güneş arkasından
vurduğu için boşlukta parlıyordu. Uzun bir salgı "ip"inin ucundaydı
örümcek, tamamlamak üzereydi ağını.
Ağ ile şiir
arasında bir simge bağı aramadım hiçbir zaman. Simgesel bağlantıyı
gerektirmeyecek ölçüde birebirdi ilişkileri: Aynı şey, aynı iş, aynı
edim, aynı durum.
Şiiri yapıma
indirgemeyi hep yadsıdım, bu onun yapım yanını hafife aldığım
anlamına gelmiyordu. Bu defter başka neyin kanıtı ki? Az yazmak /
çok yazmak, kolay yazmak / güç yazmak türünden kutuplar arasında
yapım'ı, yapım işlemlerini, yapım etkinliğini kurcalıyorum.
Genelgeçer bir ağ tekniği olduğu söylenebilir mi? Karl von Frisch'in
çocuksu bir ciddiyetle okuduğum kitabı, uzmanlık çalışmalarının bu
konuda getirebileceği açılımları göstermişti: Sayısız türden
örümcek, salgıları da, stratejileri gibi farklı, büyüteçle
bakıldığında. Sonuçta ağ diyoruz, av diyoruz, tıpkı şiir dediğimiz,
okur dediğimiz gibi.
Bence benzerlikten
öte özdeşlik bu.
Notalar da öyle.
"Telgrafın
Telleri" de: Teller portre çizgileri, kuşlar lekeler, lekeler
notalar, notalar ses ve/ya anlam heceleri, ben Ravel okurum, bir
başkası bir başka ezgi: Şiir, musikî, ağ.
Yapıt-Ağ-Müzik
özdeşliğinin EB'nin yalnızca şiirleri için değil, düzyazıları için
de (her zaman şiirler kadar yoğun olmasa da) geçerli olduğunu
vurgulamak gerek.
III.
EB yapıtında
müziğin ve müzisyenlerin konu olarak tekrar tekrar ele alındığını
görüyoruz. Bunların arasında, arslan payını Klasik Batı müziğinin
aldığına hiç şüphe yok; tarihsel sırayla bakmaya başlarsak, Endülüs
müziği, Ortaçağ Avrupa müziği, Bizans müziği yeri geldikçe anılıyor;
ama asıl Rönesans bestecilerinin, özellikle tekrar tekrar sözünü
ettiği Monteverdi ve Gesualdo'nun altını çizmek gerek. Gesualdo
üzerine, EB'nin bir Başkalaşım metni de var.
IV.
Müziğin en temel,
en ilkel unsurları tempo ve ritm. EB, Bu unsurları şiirin de en
önemli unsurları olarak gördüğünü tekrar tekrar vurguluyor: Örneğin,
Seyrüsefer Defteri'nde (s.23) Mozart'ın tempo işaretlerinden
ne kastedildiğinin bugün tam olarak bilinmediği üzerine bir
incelemeden yola çıkarak şiirde temponun, şiirin doğru tempoda
okunmasının "kahredici" öneminden, tempo uğrunda sözcüklerin ve
noktalama işaretlerinin değişebileceğinden dem vuruyor: "Şiir önce
ritm'dir". (s.53)
Bu konuda,
Başkalaşımlar II: Tahta Troya anılmalı: Yazının başındaki ve
sonundaki göndermelerden, Batur'un, bu metnin Haçaturyan'ın "Kılıç
Dansı" eşliğinde, bu parçanın temposuyla, hatta --mümkün olmasa
da!-- bu parçanın süresiyle aynı zamanda okunacak bir hızda
okunmasını istediğini görüyoruz.
V.
Ritm konusuna
gelince, "Nazım Hikmet'in Treni"nde (Smokinli Berduş,
s. 198), Nazım'ın Memleketimden İnsan Manzaraları'nda sık sık
kullandığı tren ritmi ile afro-jazz müzisyenleri ve Ginger Baker'in
davul çalış biçimi arasında kurduğu benzerlik, bir okuma biçimi
olarak ilginç; Darb ve Mesel'de, şiir ritminden bahsederken "düm-tek"
terminolojisine başvuruyor.
Önemli, çarpıcı
bulduğum son bir örneği verip, gerisini size bırakıyorum:
Doğu-Batı Dîvanı'ndaki "Muhacir Kuş"ta, Ahmet Hamdi Tanpınar
otel odasında kendini dinlerken mırıldandığı "aksak ritmli ezgi"nin
anılmasından hemen sonra şiirin mısra uzunluklarındaki "aksama"ya
dikkat edin. Şiirin 2. kısmında bu aksamanın simetriği var,
"uğuldamaya" kelimesinde; uğultu meselesine ayrıca eğileceğiz.
VI.
Rönesans'tan Barok
döneme geçiyorum: Müziğiyle, tarihiyle, anlam yüküyle Barok EB'nin
en çok üzerinde durduğu dönemlerden biri. Vivaldi ve Bach'ın
müziğini tutkuyla sevdiğini bir çok metinde okuyabiliyoruz;
özellikle Bach'ın eserlerinin (Goldberg Çeşitlemeleri, Füg Sanatı,
Çello Süitleri) adı sık sık anılıyor.
Ayrıca, Barok
dönemin sarmallı, süslemeli, abartılı üslubu ile EB'nin kendi yazısı
arasında kurduğu paralellikler ve bu dönemin Barok Dîvan'da konu
olarak ele aldığı tarihsel dönem olması, "Barok" sözcüğünün EB
açısından birden fazla anlamla yüklü olmasına yol açmış.
İlginç bulduğum
parantezlerden biri, İki/Z'de, "ses-yankı, asıl-suret" bağlantısında
Bach'ın kantat mantığını görmesi. Bu cümlede anılan eser türü
"kanon" olsa müzikal açıdan anlamlı olacak bence, ama gösterilen
bağlantıyı ben "kantat"larda göremiyorum: Belki de, burada "Kan/dil"
şairinden söz ettiğimize göre, EB bu kelimeden bir kan tadı
almıştır.
VII.
Ritm ve tempodan
sonra akla gelen diğer müzikal unsurlar, tını, ezgi, uyum ve
çokseslilik. Kelimelerin, hecelerin "müziği", ezgisi, uyumu ne
olabilir? Burada müzikle kurulan eşdeğerlik geçerli midir?
Hem de nasıl.
Öncelikle, kimi harflerin sertliği, yumuşaklığı, hecelerin uzunluğu,
kısalığı, çağrıştırdıkları ses, duygu kendi başlarına birer
"müzikal" efekt yaratmaya yeterli. Bir çok örnek gösterilebilir,
çarpıcı bulduğum bir iki örnek:
Opera'nın
birinci bölümünü kapatan "Kün!", anlam olarak, tabii ki Kur'an'a bir
gönderme; ayrıca şairin "yaratma" eyleminin altını çiziyor; öte
yandan "kün" hecesinin sesinin bir çan / zil / gong sesini
andırması, şiirin o noktaya kadar yükselen temposunun tam anlamıyla
müzikal (senfonik!) bir "ses" ile bitmesini sağlıyor.
VIII.
Enis Batur,
Kanat Hareketleri için Cumhuriyet Kitap'a verdiği söyleşide (20
Temmuz 2000), kitabı "Belli ses ve ezgi arayışları üzerine şiirler"
olarak betimliyor -- bu kitaptan yukarıdaki ritm konusuyla da
bağlantılı bir örnek: "Endülüs Şiirleri"'nden birincisi
olan "Portakal Ağaçları, Gece"'de "Lorca, portakal, kan,
ağaçlar, bulutlar, kan portakalı" gibi kısa hecelerin ve "ka" / "ak"
seslerinin tekrarlanmasında, hem İspanyolcanın, İspanyolca bir
şarkının tınısını, hem de Flamenco müziğine has iç içe geçmiş el
çırpma seslerini duymak zor değil (krş. Seyrüsefer Defteri,
s. 51).
IX.
Mozart, Mozart'da
tempo sorunu; Beethoven'in İlkbahar Sonatı üzerine yazılmış "Göç"
şiiri (Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları); "Fırtına" sonatının önemli
bir yer tuttuğu "Salgı", Michel Butor üzerinden de dolaşarak sık sık
andığı Diabelli çeşitlemeleri, Diabelli çeşitlemelerinin devamı
üzerine olacakken rafa kalkıp Bu Kalem Melun'da yerini alan Op. 138,
Klasik dönemin EB eserindeki yansımaları. Bunları bir yana
ayırırsak, Klasik dönem, EB eserinde önem olarak Barok ve öncesinin
oldukça gerisinde kalıyor.
X.
Müzikte "uyumlu"
dediğimiz notalar, aslında oldukça sıradan bir fiziksel mekanizmanın
sonucunda "uyumlu" oluyorlar; her sesin içinde, kendi frekansının
iki, üç, dört, beş... katı doğal olarak saklı; her ses, öncelikle
içinde saklı olan bu seslerle, sonra da içinde saklı olan seslerin
içinde saklı olan seslerle "doğal" olarak uyumlu. Bahsettiğim uyumu
duymak için bunu bilmek gerekmiyor -- kulak kendiliğinden biliyor.
Şimdi, Tuğralar'daki "Göl" şiirinin, Bruges şehrinin
kanallarını anan mısralarını bir de bu gözle okuyun:
ve günbatımında sinsice can veren, al
kan, kan veren, kan alan, kanayan kanal.
İkinci dizeyi
"kanal" akoru üzerine kurulmuş bir arpej olarak görmemek mümkün mü?
Bir de
"uyumsuzluk" meselesi var tabii. Harflerin birbirine yakın,
birbirine uyumlu olduğu bir şiirde tonal armoninin yansımasını
görebiliyorsak, sözcüklerin ve dizelerdeki seslerin birbirine
uymadığı, "kakıştığı", "atonal" bir şiir dilinden de bahsedebiliriz,
Ece Ayhan'ın tekrar tekrar vurguladığı gibi. Bu anlamıyla atonallik,
Ece Ayhan'ın da etkisiyle, Enis Batur'un özellikle ilk dönem
şiirlerinde karşımıza çıkıyor.
XI.
Çokseslilik, EB
için önemli bir konu. Enis Batur'un birçok şiiri ve düzyazısı
doğrudan doğruya bir çokseslilik arayışı ile yazılmış:
En baştan, 1973
tarihli Nil'den başlayabiliriz; bu metinde, EB için muhtemelen en
önemli ilham kaynağı olan Mallarmé'nin Bir Zar Atımı'nın
etkisiyle, değişik tipografik dizilimlerle, değişik seslerdeki
motiflerin tekrarlanmasıyla bir çokseslilik etkisi yaratılmış.
O günden bu güne,
birçok metinde, metnin bir partisyon gibi dikey olarak, yatay
olarak, sayfanın ortasından bölündüğünü görüyoruz. Tahta Troya,
sayfayı ortadan ikiye bölerek, Ayna kitabın sağdaki
sayfalarına ayrı, soldaki sayfalarına ayrı bir metni yerleştirerek
metinlerin birbirine eşlik etmesini sağlıyor. Bunları müzikte olduğu
gibi, sesleri aynı anda duyarak okumak mümkün olmasa da, Batur'un
okuyucunun zihninde bu metinlerin birbiri ile aynı anda çarpışmasını
istediği belli.
Başkalaşımlar'da,
yukarıda anılan metinler dışında kalanların hemen hemen hepsinde de,
metnin "derkenar"ından ikinci bir ses mırıldandıyor: kimi zaman
parantezler açıyor, kimi zaman o zaman yazılmış metne bugünün
gözüyle bakan "dipnot"lar veriyor -- ama bu dipnotlar metnin dibinde
değil de, derkenarında. Benzer dipnotlar Amerika Büyük Bir Şaka'da
da var. Şehren'is ise "yazı" ve "fotoğraf" seslerinin iç içe
geçmesini sağlamak için ilginç bir düzene başvurmuş: Fotoğraflar
sayfaya satırların devamı olarak yerleştirilmiş.
Acı Bilgi'de
metnin içiçe geçmiş bölümlerinin dilbilgisi kipleri yoluyla değişik
seslere ayrıldığına daha önce dikkat çekmiştim.
XII.
Klasik dönem
geride kalıyor, dedik, asıl EB yapıtında alenen harcanan besteciler
Romantiklerdir (bkz: Issız Dönme Dolap, s. 51). Çağının adamı
olmayan Wagner'i bir sonraki çıkmaya ayırarak, bu dönemden bir tek
Schubert'i Lied'leriyle ("İki Okuma Sahnesi", Kanat Hareketleri),
Dört El İçin Fa Minör Fantezi'siyle ("Opus 103", Doğu-Batı Dîvanı),
ve Kediler Krallara Bakabilir'in "Marazi Bir Araç Üzerine Sağlıklı
Gözlemler: Telefon" daki yeriyle işaretliyorum.
XIII.
Artık o haliyle
yalnızca Yazılar ve Tuğralar toplamında kalmış bir sayfada
ise düpedüz partisyon var: "Maymuncuk: Ben, geliyorum, yazıyorum"
adlı şiirin orta yerinde, yaylı sazlar dörtlüsü için yazılmış ve 12
Ton sistemine dayanan (kullanılan 12 Ton dizisi de partisyon
üzerinde rakamlarla işaretlenmiş) bir besteden iki ölçü var ve
şiirin "dört+iki" dizesi partisyonun birinci keman / ikinci keman /
viyola ve viyolonsel partileriyle yanyana basılmış: bir çok okuma
olasılığına el veren bir düzenleme.
Partisyon-metinler
arasında özellikle ilginç ve başarılı bir çokseslilik denemesi,
Opera'nın üçüncü bölümü "Tesniye". Tesniye, Kitab-ı
Mukaddes'in surelerinden biri ve "ikilik" anlamına geliyor; bu
bölümde (EB'nin başka bir konuşmasında Dicle ve Fırat nehirleri
olduğunu belirttiği) iki nehir, sayfanın iki yanında, kimi zaman
ayrılıp kimi zaman buluşarak söylüyorlar. Bu metnin akışını
takip edince EB'nin "müzik" yazmaya en çok yaklaştığı metinlerden
birinin bu olduğunu görüyoruz; birleşip tek sesten konuştukları
bölümler, birinin susup birinin konuştuğu, birinin "ezgisi"ni
diğerinin devam ettirdiği ya da karşı çıktığı, "ses" ve içerik
olarak birbirinin yansıması özelliği taşıyan sözcüklerin bir
sesbirliği ya da kontrpuan yarattığı satırlar var.
(Partisyon-metinler deyince, esasen bir üflemeli çalgı için yazılmış
da olsa, aslında herhangi bir düzeydeki herhangi bir müzisyenin
hemen alıp "çalabileceği" bir metni de hatırlatayım: Ondört + X +
4 Deneysel Metin, s. 69).
XIV.
"Düpedüz
partisyon"un şiirin organik bir parçası olduğu yukarıdaki örneğin
yanında, eldeki metinle yanyana dinlenmesi / görülmesi / düşünülmesi
gereken bir bestenin notasının EB eserine katılması tekrar tekrar
karşımıza çıkan bir yöntem: Ses, Harf İmge'de İlhan
Usmanbaş'ın çeşitli eserleri, Gesualdo'nun ilk basımında, ana
metinde sözü edilen (ve, notasını okuyan için, Gesualdo'nun dönemi
için akıl almaz armonik cüretini daha ilk ölçüsünden tokat gibi
çarpan) bir madrigalinin notalarının tümü, Ya/Zar'da
(bestecinin oyuncu yönünü göstermek üzere) Erik Satie'nin; Aciz
Çağ, Faltaşları'nda (bestecinin mistik yönünü göstermek üzere)
Messiaen'in, Acı Bilgi'de (bestecinin el yazısındaki
kıvrımların ve istifin EB yapıtına damgasını vuran sarmal
ilişkilerle benzerliğini göstermek üzere) Johann Sebastian Bach'ın
elyazması notalarından birer sayfa, yine Aciz Çağ'da
Varése'in bir nota sayfası, Schönberg'in notalarının da göründüğü
fotoğraflar. Seyrüsefer Defteri'nde sonunda ise Semih
Korucu'nun EB'nin Kör Başlangıç şiiri için yaptığı bestenin
tam notası var.
XV.
Wagner ve
Mahler'den başlayarak işler şenleniyor: Son Dört Şarkı'sı, Ninni'si,
Başkalaşımlar'ı ile Richard Strauss; Mallarmé, Poe besteleri ile
Debussy EB eserinin neredeyse her yanına yayılmış, tekrar tekrar
andığı isimler. Haçaturyan ise belki yalnızca bir kez, Tahta
Troya'da anılıyor ama, o bir kerelik anılmayla EB yapıtı içindeki
çok özel yerlerden birini tutmuş. Dvorak'ın Yeni Dünya Senfoni'sinin
1969'da EB'ye klasik müziği sevdiren eserlerden biri olduğunu,
Janacek'in ise Opera yazılırken zor koşullarda dinlenmiş olduğunu
İçbükeyler'de okuyabiliyoruz.
Bu kuşaktan Erik
Satie'nin yeri ayrı: Gnosienne'lerinin paralelinde "Paramparça
Şiir"in yazıldığı, Frenhoferolmak'ın kapanışını yapan bu bestecinin
EB yapıtı içinde tuttuğu yer bence Bach'ın hemen yanında.
XVI.
Çokseslilik
deyince, Enis Batur'un konu, yapıtaşı ve metafor olarak defalarca
döndüğü konulardan biri, kontrpuan sanatının en yaygın formu olan
füg. Enis Batur'un bu sözcüğü her zaman (müzikteki anlamının
yanında, psikiyatrideki "firar" anlamına da işaret ederek) "fugue"
olarak kullandığını biliyoruz.
Burada, müzikteki
anlamıyla füg'ün, bir temanın, kendi kendisinin kendisinin "değişik
düzeylerdeki" muhtelif halleriyle kovalamaca oynaması olduğunu
vurgulamak istiyorum: Önce konuyu duyuyoruz, sonra başka bir seste
daha ince (ve muhtemelen biraz değişmiş) olarak, başka bir seste
daha kalın olarak ortaya çıkıyor. Sonra, gelişme bölümü boyunca,
sesler birbirine karışıyor, ama konu tekrar tekrar ortaya çıkıyor;
konunun daha yavaş ya da daha hızlı ortaya çıktığı anlar olabilir,
konu tepetaklak olabilir, "bir eldiven gibi ters çevrilebilir"; bir
füg'ün bir konusu değil iki konusu olabilir... Genellikle, sonlara
doğru bütün sesler uyumlu bir akorda anlaşıp bir süre duruyorlar --
sonra tekrar başlayıp, muhtemelen konuyu bir kere daha söyleyip,
susuyorlar. Bütün bu yapının edebiyatçılar, ressamlar, düşünürler ne
kadar çekici olabileceği açık, bir çok örneği de var; işte, Klee'nin
resimleri, Julia Kristeva'nın Kendi Kendimize Yabancı'sı.
 Paul Klee,
Kırmızı Füg.
XVII.
Enis Batur için de
füg'ün bir çok eserinde önemli bir yapısal rol oynadığını görmek
kolay. Lirik şiirlerinin yirmi yedi tanesi doğrudan doğruya "fugue"
başlığını taşıyor: Fugue'lerin ("Oda Tiyatrosu" alt başlıklı) ilk
serisini oluşturan on altı şiirde, şiirlerin bir aşk ilişkisinin
başlangıcındaki "moment"ler etrafında dönerken, bir yandan da EB'nin
eseri ile ilgili "ana tema"ların önemli bir kısmını saydığını
görebiliyoruz -- bence, bu seri, EB yapıtının anahtarlarından biri.
Diziye sonradan eklenen Fugue XVII, Doğu Batı Dîvanı'nda, Gri
Dîvan'ın yazılması üzerine bir füg. "Fugue, Suite" başlıklı on
şiirlik ikinci seri ise Kanat Hareketleri'nde, "Oda Tiyatrosu"ndaki
adam ve kadınının "firar" anlarını izlemeyi sürdürüyorlar. Bütün bu
şiirlerde, fikirlerin aynı zamanda füg-benzeri bir üslûpta
kovalamaca da oynadıklarını görebiliyoruz; yine de, bu şiirler dört
başı mamur bir füg'ün yapısal bütünlüğüne ulaşmak için çok kısalar.
Fugue'ün
psikiyatrideki "firar" anlamı, yukarıdaki şiirlerde de bir çağrışım
olarak yer alıyorsa, Acı Bilgi: Fugue Sanatı Üzerine Bir Roman
Denemesi'nin ana konularından birini oluşturuyor. Bu kitap,
bunun yanında, hem yukarıda anıldığı gibi değişik gramer kiplerinin
işaret ettiği çokseslilik, hem de konuların kitap boyunca değişik
düzeylerde tekrar ortaya çıkmasının yarattığı füg yapısı ile,
müziğin EB yapıtında bir yapıtaşı olarak kullanıldığı en geniş
hacimli eserlerden biri.
XVIII.
EB'nin üzerinde en
çok düşündüğü, yazdığı dönem ise, tabii ki modernler: Stravinski'yi
bir köprü olarak alırsak, 12 Toncular (Alban Berg, Webern, Schönberg),
Skriabin, Şostakoviç üzerine bir çok denemesi, şiiri var (özellikle
Aciz Çağ, Faltaşları'nda); Modernlerden bahsederken, Adorno'nun
yazılarında da tekrar tekrar başvuruyor.
XIX.
Fugue başlıklı /
altbaşlıklı metinlerde gördüğümüz, metinlerin adlandırılmasında
müzikal formlara yapılan göndermeler, Enis Batur'un bütün yapıtına
yayılmış özelliklerden biri. Yine en başta, "Nil"in "bölümleri"
değil de, bir sonat, konçerto ya da senfoni gibi "devinim"leri var;
"Opera" sözcüğüne yüklenebilecek anlamlardan bir kısmını yazının
açılışında andım. Bütün yapıt boyunca da, başlığında ya da alt
başlığında "Requiem", "Nocturne", "Ninni", "Divertimento", "Vals", "Jam
Session", "Uzun Hava", "Kaşık Havası", "Düet", "Intermezzo"
sözcüklerini taşıyan bir çok metin sayılabilir. Bence, bir müzik
formuna en iyi yaklaşan metinler, "Bahar Ayini"ne karşı yazılmış üç
bölümü ve Coda'sıyla Sütte Ne çok Kan; ve tabii, Opera.
XX.
Müziğin dinamik
unsurlarının kullanılışı da önemli. Yazdığı metinlerdeki ses
yüksekliğinin değişmesinden sözederken EB'nin müzik terimleriyle
düşündüğünü, özellikle de sık sık crescendo'dan sözettiğini
görebiliyoruz:
Ayna'nın
ilk sayfasında, aynı cümlelerin sayfada üç sütuna ayrılmış, sanki
sessizlikten yavaş yavaş yükselir gibi koyulaşarak ortaya
çıkmalarına bakın: burada sesin yükselmesi kullanılan mürekkebin
rengi ile sağlanmış--Richard Strauss'un Böyle Buyurdu Zerdüşt'ünün
sessizliğin içinden, tam olarak ne zaman başladığı bile
anlaşılamayan bir uğultudan doğmasını andırıyor.
Ayna'nın sol
metni, alıntılarla, seyrek, sessiz bir düzeyden başlayıp, metnin "Ve
nedir, Söz'ün kökünü tanımlayan, anmaktan caymacağı 'KELİM'?"
sorusuyla hissedilen bir crescendo ile EB'nin o yıllardaki temel
konularını haykırmaya başlıyor: fark'ı ezmek, fark'ı korumak adına
yapılanlar. Yükseliş, Giordano Bruno'nun yakılmaya giderken
gülümsemesi ve "Enel Hak! Enel Hak! Enel Hak!" çığlıklarıyla
doruğa ulaşıyor. Bir sonraki paragrafta Hermes'in İblis'in Kitabını
kapatması ve aynanın kararması ile ses kısılıyor; "Sonra, yağmur."
Hazırlanışı,
çözülüşü ve susmasıyla düpedüz müzikal bir kadans olan (müziğin
susup, yağmur sesinin başlamasını da düşünebilirsiniz) bu "sonra,
yağmur" formülasyonu, Viyana İçin Siyah Vals'in sonunda da
kullanılmış.
XXI.
EB'nin günümüzün
müziğini yakından takip ettiğini, takip etmek için kendini zora
koştuğunu da yine Issız Dönme Dolap'tan okuyoruz. Varèse,
Stockhausen, Boulez, Ligeti, Xenakis, John Cage, Luigi Nono, Gorecki,
Arvo Pärt sıkça adı geçen, daha "tanınmış" bestecilerse, aranırsa
Hanspeter Kyburz'un, hatta Erkki-Sven Tüür'ün de EB eserinde yeri
var.
Burada iki
parantez açmak gerek:
Günümüz
bestecileri arasında, EB için özel bir yer tutan biri var: EB'nin
şiirinde "yalvaçsı", "evliya", "peygamber", "messianic" sesten
bahsedilir ya, müzik tarihinde "ismiyle müsemma" olmak konusunda
inanılmaz bir doruğa oturmuş olan Olivier Messiaen.
Enis Batur,
Messiaen'in mistik eğilimlerinden, kuş seslerini notaya almas ve
bestelerinde kullanmasından, kuş seslerinde Tanrı'yı görmesinden sık
sık bahsediyor. Messiaen'in "Zamanın sonu için Kuartet"i de
Opera'nın IV. bölümünün "eşlik" müziği.
İkinci parantez,
çağdaş Türk bestecileri için. EB ve İlhan Usmanbaş'ın, sonuç vermiş
ya da vermemiş ortak çalışmaları EB eserinde tekrar tekrar karşımıza
çıkıyor; şimdilik en önemlisi, "Ses, Harf, İmge". EB şiirlerini
bestelemiş olan genç besteciler de --Mehmet Nemutlu, Semih Korucu--
Usmanbaş'ın öğrencileri. Ertuğrul Oğuz Fırat'ı "küğ kurarken" yazan
"Şimdi Gök Annemdir" ise, Tuğralar içinde.
XXII.
Doğu-Batı Dîvanı,
"Dramatik Şiirler" başlığı altında: Bu kitaptaki şiirler çoğunlukla
bir durumu, bir hayatı, bir insanı anlatıyor. EB, Kitabın başındaki
Gülten Akın alıntısına yakışan bir şekilde; çoğu şiirde inceliklere
önem veren, sabırlı, kimsenin merak etmediği konulara ömrünü veren
insanları anlatmak için sık sık onların evlerindeki piyanodan, nota
kağıtlarından, üzerinde çalıştıkları ya da dinledikleri müzikten
yararlanıyor.
Dîvan'da Türk
müziğinin bir sevgi biçimini, bir duyarlılığı, bir yaşama biçimini
göstermek için kullanıldığı şiirler de önemli: "İskelenin
Yanıbaşında", "Hiç", "Vınlama", "Kirişhanede", "Karcıgâr Şarkı"...
Diğer uçta,
"vasat"ı kısa yoldan anlatmak için de sık sık müziğe başvuruyor;
Örneğin, Opera'da Ebru Gündeş.
XXIII.
EB, müziği yapısal
bir unsur olarak kullanmanın yanında, eserlerini --özellikle
şiirlerini-- konu, metafor, imge olarak müzik terimleri, müzik
göndermeleriyle dolduruyor. Tipik ve önemli bir örnek olarak
Perişey'deki Salgı'yı okumak gerek. Müzikal bir yapı olarak da
kurulduklarını yukarıda andığım Opera ve Sütte Ne çok Kan
da böylesi örneklerle dolup taşıyor.
Enis Batur'un
şiirlerinde piyanonun sık sık anılması dikkat çekici; çok sık andığı
diğer müzik enstrümanları da lir, harp, lavta ve obua: şiiri okurken
kafamızda nasıl bir ses dünyasının oluşmasını beklediği konusunda
önemli ipuçları.
Müzik, kimi zaman
da erotik bir metafor olarak da çıkıyor karşımıza: Perişey'deki
"Sıcak Kan"da "bu keman sizsiniz, bu hoyrat yay ben" ise, Koma
Provaları-XV'de "Sabırlı akord hareketleri ve parmaklarımı
yonttuğum uzun kalın enstrümanım".
Bütün bunların
arasında özellikle anmaya değer iki örnek, tekrar tekrar karşımıza
çıkan "gam"ın çift anlamlı kullanımı ve:
Sabahın son
kıvılcımı,
piyanodaki son at,
dalga ve dalgakıran benim. ("Ben/İm", Perişey)
XXIV.
Enis Batur'un
yeniyetmelik yıllarında o günlerin rock/blues müziğini yakından
takip etmiş olmasının sonuçları, metinlerine oldukça yayılmış
durumda: Hendrix, Cream, Morrison, Jethro Tull, John Lennon, Pink
Floyd, Traffic, Beach Boys, Animals, Joplin, Jefferson Airplane,
Zappa, Alan Parsons Project'i anan, ya da doğrudan doğruya onlarla
ilgili yazılmış bir çok şiir ve makale var. 80'lerdeki büyük
başarısı nedeniyle yukarıdakilerden bir sonraki kuşağa ait olduğunu
düşünebileceğimiz Freddie Mercury, bütün rock'çular arasında en
iltimaslı olanı gibi: ölümü için "Frequence Modulator" şiiri (Perişey)
ve 40 Pare'de bir ansiklopedi maddesi var.
Cazın metinlere
sızması daha kısıtlı: Bu Kalem Bu Kalemun'da iki libretto, bir
"porno" jam session.
Bunların dışında
kalan Anglo-Amerikan popüler müziği arada sırada Madonna, Sting,
Duran Duran olarak EB yapıtına sızıyorsa da, Rock'tan sonra asıl
arslan payını alan popüler müzik türü, Brassens, Brel, Léo Ferré
gibi isimler ve Fransız chanson'ları; bunların şiirle ilişkileri ve
EB'nin özel hayatında tuttukları yer.
XXV.
Sonra, yağmur sesi
demiştik. Bir de müzik olmayan, ama müzikle, müzik terimleriyle
ilişkisi olan, müziğin sınırında, arka yüzünde duran uğultu,
sessizlik (sesin / yankının olmaması, duyulmaması, çıkmaması) var:
Uğultu, sağırlık, hem olumlu, hem olumsuz anlamıyla sessizlik,
EB'nin özellikle önem verdiği temalar --Zaten Ses, Harf, İmge'de
önce sessizlikten bahsederek söze başlıyor.
Sesin bittiği,
artık ses olmadığı, müzikal ses olmadığı; tekinsiz, korkutan,
rahatsız edici bir ses olduğu anlarda kullandığı müzik metaforlarına
bir iki örnek: Koma Provaları-XX'de "sessizlik korosu",
Sütte Ne çok Kan'da "Öyle tıkanmış ki kulaklarım / sanrıların
ezgisine bile kapalıyım" (s. 68). Doğu-Batı Dîvanı'ndaki
"Vınlama", müzisyen susunca geriye kalan rüzgar sesiyse, "Son
Sergi", patlamış ampüllerin tellerinin seslerini dinletmeye dayanan
enstalasyon.
Doğu-Batı Dîvanı'ndaki
"1910" da, Hayırsızada'ya ölmeye gönderilen İstanbul sokak
köpeklerinin "koro"sunu da anıp bu bölümü kapatıyorum.
XXVI.
Müziği yapıtına bu
kadar yedirmiş bir yazarın müzikle kişisel ilişkisi ile bilgileri,
düzyazılarında, içbükey ve gezi kitaplarında bulmak mümkün:
Çocukluğunda müzik dersleri "aldırıldığını" (mandolin derslerinin
şiirlere yansımaları görünüyor); ama klasik müziğe asıl merakının 17
yaşında uyandığını, takipçi bir dinleyici olduğunu, büyük bir CD
koleksiyonu olduğunu, kulaklıkla, kulaklarını tehlikeye atacak
düzeyde müzik dinleme alışkanlığı olduğunu; müzik konusunda teknik
bilgisini yeterli görmediğini okuyoruz.
XXVII.
"Türk Sanat" ve
"Türk Halk" müzikleri ise, kıyıda da olsa, önemli bir yer alıyorlar:
Türk musıkîsi'nin Doğu Batı Dîvanı'nın romanesk yapısı içinde nasıl
kullanıldığını yukarıda anmıştım; şiir yazılarında Attila İlhan'dan,
Yahya Kemal'den yapılan Türk müziği besteleri de gündeme geliyor.
Halk müziğinin
yerini, "Çingene Çadırları"nda sinematik bir efekt, "Kaşık
Havası"nda şakayla karışık başlıktan ibaret sanmayalım: Kanat
Hareketleri'ndeki Karacaoğlan çeşitlemeleri önemli.
XXVIII.
Müzikle bu kadar
uğraşmış bir yazarın müzisyenler üzerinde de yansımaları oluyor:
Eserlerinden yapılan bestelerden birkaç yerde bahsettim. Ayrıca,
Mehmet Nemutlu'nun Cogito'nun 30. sayısında çıkan ve benim
olağanüstü ilginç bulduğum "14 bagatel: 14 dipnot" yazısını, Fazıl
Say'ın Uçak Notları'nı açıp, bu genç müzisyenlerin yazı
dillerindeki müziğe bakarsanız, değişik dozlarda, EB'nin üslûbunun
esintilerini göreceksiniz -- etkilenme, etkileşme çarkı dönmeye
devam ediyor.
XXIX.
En karanlık konuya
dokunma vakti geldi: Ölümüne yazmak. Okunununca görünüyor: EB için
yazı, "bu dünyaya, bu hayata" karşı durabilmesini sağlayan bir
dayanak, bu kaos içinde bir düzen vehmi kurmasını sağlayan bir ev,
bir ibadet, bir çile. Nereye kadar, sorusuna "sonuna, sonuma kadar"
yanıtını veren bu yazı adamının, bestecilerin "son" eserleri ile
ilgisi de dikkat çekici: Acı Bilgi'de Bach'ın son fügü
olduğunda inanılan füg üzerinde uzun uzun duruyor, tekrar tekrar
Richard Strauss'un (ölümü görerek yazdığı) "Son Dört Şarkı"'dan
bahsediyor.
Bence asıl çarpıcı
olan, bunca sözü ufacık bir sayfada yoğunlaştırmış olan metin, Bu
Kalem Bukalemun'da: "epi topu" yarım sayfa içinde, kriptik bir
başlık, biri eksik iki ölçü nota, bunların Almanca sözleri ve aynı
vezinle yazılmış üç dizeden ibaret olan "Opus 50c". Burada
gördüğümüz Schönberg'in yarım kalan son eserinden, yazdığı son yedi
nota: Almanca sözler ("Und trotzdem bete ich"), "...ve buna rağmen
ibadetimi sürdürüyorum" diye çevrilebilir. EB'nin en alta yazdığı
dize de şu:
* An geldi bu mu
son *
XXX.
(Quodlibet)
Manque-Faux,
Georges Perec'in Yaşam Kullanma Kılavuzu'nu yazarken kullandığı 21
çift listeden sondan bir önceki çiftin adı. Türkçe yazsaydı bu
listelere "hacamat ve yamukgöz" mü derdi, "eksik ve yanlış" mı,
bilmiyorum ama; kısaca, bu iki listedeki rakamlar, kitabın yazılış
düzeninde belirli bir bölümde diğer 40 listeden hangilerindeki
unsurların eksik, hangilerinin yanlış olacağını belirliyor; yani,
Perec'in romanının düzenine bilinçli olarak programladığı yanlışlar
ve eksiklikler bunlar. Perec, sistemdeki yanlışları çok önemli
buluyor; peki yanlış yapılan, eksik bırakılan, ıskalanan da bize bir
eserin bütünlüğü hakkında bir şeyler anlatır mı? Bakalım:
Enis Batur'un
müzikle böylesine kaynaşmış olan yapıtında, klasik müziğin belli
başlı dönemleri böylesine ayrıntıyla anılırken, standart repertuarda
büyük bestecilerden sayılan bazı isimlerin çok az anılması,
anıldıkları noktalarda yanlış ya da şakayla karışık anılmaları,
bence Enis Batur eserini anlamlandırmak açısından önemli:
Örneğin, Händel.
Händel, acaba Bach'ın "yanlış ikizi"miydi? Kenneth Clark,
Civilization kitabında şunları yazıyor: "Bach ve Händel, aynı
yılda, 1685'de doğdular, ikisi de partisyon kopyalamak yüzünden kör
oldu ve aynı cerrah tarafından başarısızca gözlerinden ameliyat
edildiler. Bunlar dışında her şeyleri zıttı."
Bu yazı için Enis
Batur yapıtını tararken, Händel'in adı yalnızca üç-dört yerde gözüme
çarptı: Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları'nda, bir kör çellocu
Händel'in (varolmayan) çello süitlerini çalıyor; "The Way They Live
Now"'daki "sinematik" efektlerden biri olarak oyunculardan biri
kalkıp pikaba Händel'in (hangisi olduğu belli olmayan) "Oratorio"sunu
koyuyor; bir barok müzik dökümünde doğum tarihi, Şehren'is de
Londra'da Hendrix'le paylaştığı ev anılıyor; ama bence Händel
göndermelerinin en garibi, Ayna'da zamanının uluslararası
başarı kazanmış saray bestecisi, neredeyse "pop starı" olan
Händel'in (mümkün olsa da aynı odaya konulsa sohbeti muhtemelen
oldukça kısa keseceği) Sade, Kafka ve benzerleriyle birlikte
anıldığı bir cümle. Bir matematikçi olsaydı, "Händel çello süiti"
denkleminin reel kökünün olmadığını, "Händel Oratorio" denkleminin
ise çok fazla kökü olduğunu söylerdi; Händel'i Ayna'daki "farklılar"ın
arasına da ben yakıştıramıyorum. Demek ki, Händel, EB yapıtında
neredeyse "manque", olduğu üç beş yerde de "faux", diyebiliriz.
Batı müziğinin üç
B'sinden biri sayılan Brahms'ın başına gelen ise daha ilginç:
Görebildiğim kadarıyla yalnızca bir retorik soruyla ("Brahms'ı sever
misiniz") ve New York Seyahatı'nda ilk günlerde CD
player'de dönerken kesmemesi ve sonuçta EB'nin gidip 70'lerin Rock
CD'lerini satın almasına yol açması ile anılıyor. Händel
(pancarlarla) Bach'ın (lahanalar) zıttıydı dedik, (beni bu diyardan)
Brahms'ın yokluğunun nedenini de (kaçırdılar), Brahms'ın müziğinin
zorla yazılmış, zorla ilerleyen, "kabız" yapısı ile Enis Batur
yazısının ilerleme, yazılma temposuyla karşılaştırarak açıklamaya
çalışabiliriz belki. (Uçuyor muyum, tabii ki uçuyorum; ama siz de
uçun, koskoca Brahms'ın EB yapıtında yokluğunun nedenleri üzerine
siz de düşünün).
EB tarafından
neredeyse hiç anılmamasıyla dikkat çeken üçüncü "çok büyük" besteci,
Haydn. Yukarıdaki "kesmeme" vakasına Haydn da katılıyor; ama benim
dişe dokunur bulduğum tek Haydn göndermesi, Bu Kalem Bukalemun'da:
Haydn bir parçabaşı dikişe kurban, malzeme ve misafir olmuş,
"Gergedanlar için açık hava konseri"nde çalınıyor. Saf spekülasyon
yapıyorum şimdi, yazara doğru bir zar sallıyorum: Haydn'ın müzikteki
duruşuna, katkısına, diline bakınca, hasbelkader, daha sırası
gelmemiş demek ki; bence er geç Gergedan açık hava konserine kulak
kabartacak, Haydn da EB'nin yapıtında Mozart'ın ve Beethoven'ın
yanındaki yerini alacak. Pancarlarla lahanalar, beni bu diyardan
kaçırdılar.
Aria Da Capo.
Armağan Ekici
Haziran 2002
Notlar:
Başlıktaki "Müzikzak"
"portmanto-sözcüğü" EB'ye ait, Opera III'den geliyor.
Esra Ermert'e "in
progress" bir çalışmasını bu yazı için kullanımıma açtığı için
teşekkürler.
İstenirse,
metindeki numaralı bölümler şu sırayla da okunabilir: I, II; IV, V;
VII, VIII; X; XI, XIII, XIV, XVI, XVII, XIX; XX; XXII, XXIII, XXV;
XXVI, XXVIII, XXIX; III, VI, IX, XII, XV, XVIII, XXI, XXIV, XXVII,
XXX.
|
|