| |
İlk kitabı Bir Suyun Kıyısında’dan bu yana
tanıdığımız Tuğrul Keskin ZİFİR adlı dosyasıyla 2004 yılı Yunus Nadi
Şiir Ödülü’nün sahibi oldu. Kırılan kar Sesi, Babek,
Tacir ve Cinayet, İpekler Çoğaltmaya kitaplarının
ardından Zifir, şairin şiir serüveninin son halkasını
oluşturmakta.
Bir şairin şiir dünyasına girmek, onu yorumlamak, anlamak,
kritik etmek çabanız varsa son çalışmalardır elbet, size en çok sözü
söyleyen. Ancak unutulmamalı ki bir şairin şiirinin ilkeleri, eğer o
gerçek bir şairse, daha ilk yapıtlarıyla bunun ipuçlarını
verecektir. Çünkü şair, söyleyecek sözü olandır. Dünyayı sözüyle
değiştirme utkusu olandır. Çünkü şair için şiir; insanı, yaşamı
bütünüyle kapsayan bir deneyimdir.
Buradan Tuğrul Keskin şiirine baktığımızda, daha ilk
yapıtla başlayan ;ama ve elbette son yapıtıyla net bir bütünlük
kazanan, durduğu yeri seçmiş, seçtiği yerin bilinçli farkındalığıyla
sözünü üreten bir şairin şiir dünyasıyla karşılaşıyorsunuz “ Bir
şiir yalnızca sözel bir gerçeklik değildir, bir edimdir aynı
zamanda. Şair konuşur, ve konuşurken kurar. Bu kurma her şeyden önce
kendini kurmadır. Şiir yalnızca kendini bilme değil, kendini
yaratmadır.”(1) Zifir’e gelindiğinde okur böyle bir yaşam
deneyimiyle karşılaşır. Ki şairin kendini ve dünyayı yeniden
yaratma deneyiminin bir parçası da o olur.
ZİFİR…Peki, ama neden Zifir?Şairin dünya algısı daha ilk
adımdan sizi karanlıktan bir yolculuğa hazırlar. Karanlıktan çıkılır
yolculuğa ; ama yol zifiri bir karanlıkla kaplı değildir. Aydınlık
hep aklımızın bir köşesinde kalır. Ha çıktı ha çıkılacak bir
aydınlık. Belki de hiç görünmemesi imgesini daha da
güçlendirmektedir. Karanlıkta kalınmadan karanlığı bilmeden aydınlık
şarkıları söylenmez der, neredeyse tüm şiirler.
Sizi şairin evrenine çeken ikinci adım, bölüm başlarında
yer alan Seyid Nesimi’nin deyişleri. Her bölüme okuyucuyu hazır
etmek ister gibidir şair. Diğer bir şey de gelenekle kurduğu organik
bağ, bilinsin, tanınsın, bir tavır olarak da alınsın,
içselleştirilsin isteğidir. “ mende sığar iki cahan, ben bu
cahana sığmazam/ Gövher-i la mekan menem, kövn-ü mekana sığmazam”
dır ilk söz. Tene sığmayan can, canın sığamadığı cihan…mekansızlığa
götürür insanı; ki mekansızlık zaman algınızı da alt üst eder,
zamansızlığa götürür ister istemez sizi. Ki sayfalar çevrildikçe
şiirlerin yiten masumiyet çağına birer ağıt olduğunu görürsünüz ki
bütün romantikler için şiir, masumiyetin yeniden ele
geçirilmesidir.(2) Ve zaman bütün anlamlarıyla
karşımıza çıkar, şair zamanın akla gelen tüm imgeleriyle kavga
halindedir. Şikâyet zamandandır.
Dünden şimdiye, şimdiden geleceğe varoluş serüveninin,
evrenin sonsuzluğun, zamanın, oluşun, varlığın; kısacası evreni
kapsayan her şeyin sorgulanması söz konusu Zifir şiirlerinde.
Tanrısal zamanın macerasıyla dönen dünya bir yandadır, bir yanda da
bu maceradan dışarı fırlatılmış, yalnızlaşmış ve yabancılaşmış
öznenin Zifir halidir şiirler. Durmadan kanayan, yeniden yeniden
kanayan bir açık yara…bu acıya aşkla katlanılır elbet, ve yaraya tuz
basmaktır aşk aynı zamanda.
Kalbimi söküp
alıyor göğsümden bu şehir/ çöplerde oynaşan kediler gibi ölüme
gidiyorum
Hüzün ve yalnızlık o denli yoğundur ki ancak gerçeğin
büyütülmüş abartılmış halleriyle yankısını bulur. “dünyanın
yalnızlığına üzülüyorum” demiş bir şairin yalnızlığı tün
boyutlarıyla ve hüznüyle iliklerine dek algılama hali, duygusu
koyulaşarak, Zifiri bir hal alarak devam etmektedir. Bu nedenle
hızla çürüyen dünyada onun arkadaşları geçmiş zaman mitleridir.
Geçerken Dünyadan Kardeşim Olan Şairler’de şöyle seslenmektedir:
Yusuf! An’la
öpüş/ki insan/yok vaktin içinde…hazma! Gülü okşa/o gül/yok vaktin
içinde…İsrafil! Kendine yer bul/şu cennet/ yok vaktin içinde…mi
dediler aslında.
Modern dünyanın tanrısını öldürdüğü günden bu yana başlayan
yalnızlığa ‘sisiphos işkencesi’ gibi zamanın sonsuz tekrarı içinden
uzayıp gitmesine katlanamaz özne. söylenen gün nerededir tufan
var mı, ne gündür… Belki de bu yüzden tarihin olmadığı,
zamansız bir zaman düşler şair. akan hep akan/bu yapışkan şey mi
zaman…yitirilmiş masumiyet kaybedilmiş cennet şairin kendi
yaratıcı serüveninin içinden aranmaktadır. Ama zordur
yolculuk…Zifir’dir. “ Her şair kendi mitolojisini yaratır ve her
mitoloji farklı inançların, yeniden keşfedilmiş mitlerin ve kişisel
saplantıların bir karışımıdır.”(3) der Paz. Zifir’in
dünyası böyle bir dünyadır.
iyi şeyler
olmayacak besbelli derinliğe yerleşiyor kan/neyi anlatabilir
dünyanın saatleri/süzülen zerrecikler olmasa kum saatinden/büyük mor
çizgi bölecek yeryüzünü incecikten/ anlayacaksın!hep bizimleydi o
büyük tufan…
Peki neden böyle hissetmektedir şair? Ne olmuştur ki o
şimdi yaralı bir komünisttir. Zulümdür önü ardı. Tarihin
nedenselliği içinde kendini var eden insanı tarih ve tarihin zamanı
zehirlemiştir. Modern yalan zamanlara dayanamayan şair-özne
gelenekselin içinden, modernist dünyanın verili kodlarını reddederek
yeniden bir dünya kurmaya çalışmaktadır.
Üstümüze batının
kirli gölgesi düşüyor kalk/doğuya dön yüzünü, güneşi
uyandır/yıldızları uyandır kalk/bozkırın rüzgarı acıtsın bedenini
yalayarak/suları uyandır kardeleni uyandır/ durmadan ağlayan iki göz
kör olur kalk…
Kalk şiiri dosyanın en tartışılası şiirlerinden. Söyleyişe
baktığımızda doğrudan doğruya geleneksel olanı moderne taşıma
görüntüsüyle karşı karşıya kalıyorsunuz.-ey maral, celali
sancı,zulüm, geçim derdi,tüfengi toprak altında palanmış çocuk.,bir
hazan yaprağı gibi sararıp durmak,aşk menzile girdi,…-gibi
eskitilmiş, benzetme ve iğretilemelerle bu şiirlerde çokça
karşılaşıyoruz. Şiirin ne olup ne olmadığını iyi bilen bir şairin
bilinçli seçimleri olarak bu söyleyişler bizim karşımıza çıkıyor.
Çünkü şair Kalk şiiri başta olmak üzere özellikle birinci
bölümde yer alan Devrim Önleri, Ah Ki, Korsokof Ölümün Adı
şiirleriyle eskimiş, unutulmuş;eskitilmiş, unutturulmuş ;
örselenmiş, çürümeye yüz tutmuş bir ideolojik duruşun da
sorgulamasını yapmaktadır. Yani gelenek çift taraflı işlemektedir.
Biri diğerinin atmosferini yakalamak için gereklidir. Ses de
söyleyiş de anlam da şiddet uygulamaktadır buralarda okuyana.
Zorunlu bir evrilme, bir değişim…şair zorlamakta dünyayı ve
insanı…uyandırmaya…
Başaklar ölüyor
kalbime yazılı her ilde/Korsakof’un ölüm olduğu günlerde/uzaktaki
Allah esniyor ama seviyor bizi/ aşk seviyor, hanımeli seviyor, sen
seviyorsun/devlet her nasılsa sevmiyor bizi
Evrenin sonsuzluğunda bir zerre olduğunu bilen, bu bilinçle
bütün mahlukata , şair, sıradanın içinden, gündeliğin içinden
zamana, aşka, evrene, yaradılışa…her şeye abdal bir şaşkınlıkla
bakmaktadır.
Tıklayan hayat gibi kalbim,tıklardı öylece
üzgün…,dumanı bitmeyen sigara buğulu rakı bardağı/gibi tünemiş
dururdum kıyıcığına sehpanın...,Yüzünü döndü güneşe sen geldin diye
susi/ sen geldin diye pat, kokusunu saldı kasım/ağrı karlar gönderdi
sen geldin diye/nil akıp geldi evimize/konuğumuz palandöken sırf sen
geldin…bir yaz aktı içeri,bir bahar kuruldu evimize/ geldin ya
yaralı kurtlar ulumaz artık içimde…
Şiir yazmaktan çok, söyleyen bir şair Tuğrul Keskin.
Aileden gelen aşık geleneğinin izleri, sanırız, uzayıp giden şiir
serüvenini içinde küçümsenmeyecek bir yer teşkil etmede. Modern öykü
edebiyatımıza çok geç girmiştir ama tahkiye geleneğimiz çok eskiler
dayanır. Bunu da tartışmasız aşık geleneğine borçlu Türk edebiyatı.
Bu geleneği farkındalıkla kendi modern şiirinin içinde dönüştürmeye
çalışan şair hikaye anlatan değil ama hikayesi olan şiirler
yazmaktadır. On İkide Bozulan saat, Devrim Önleri, Mutsuzluk
Evi…şiirlerine Nezaket Fantastik Bir Aşk Şiiri gibi şiirleri ve tümü
ikinci bölümü oluşturan ve çatısı bütünüyle bir yaşantı üzerine
oturtulan Akdenizli Hena için yazılan şiirleri sayabiliriz.
Şiirin düzeni,
ozan için, şu ya da bu özel gerçekle karışmaz mutlaka, ama onların
hepsinin üstüne çıkar ve dünyayı sürekli olarak tartışma konusu
yapar. Bu nedenle her ozan bir ‘durum’ ozanıdır:Egemeni olmadığı
belli bir durumu yanıtlamak için yaratır.(4)Paul Eluard’ın cümlelerine karşılık gelecek bir şiir
, dosyanın en sarsıcı şiirlerinden olan FANTASTİK BİR AŞK ŞİİRİ.
Şairin diliyle söylersek “ kör ve beyaz şeytanın laneti/yani ki
gazabı savaşların/gezegenimizden uzak olsun için” dir
yeryüzüne armağan edilen bu şiir. Varlık yokluk alemini,
zamanı-zamansızlığı,ürküyü, boşluğu, şiddeti, savaşı, kıyameti,
kıyamet gibi yaşananları dehşeti görenlerin, kıyamete tanıklık
edenlerin bilgece yalınlığı ve saydamlığıyla bize geçiriyor olduğu
gibi anlatıcı:
yorgundular bin
yıllardır/kaçmaktan kovalanmaktan..o boşluktan ötekine çekerdi/vahşi
bir duygu onları sanki..her yanda renksizliğin kurtları/silindi
evrenin olanca renkleri….dedi saydam karanlık bana/gör ve anlat
bunları..yok oldu bütün hırsları/bonolarla gömüldüler
karanlığa...yok oldu kardan akılları/yeşil paralarla düştüler
ateşe..yok oldu zulümden evleri/cinsellik porno film vesaire…yok
oldukça vesaireleri/çoğaldı karanlık boşluk karanlık…..bakıp boşluğa
dedi olmazsa olmaz ama olmaz ise hafıza..nedir ki biriktirdiği
insanlığın/nedir yaşanan hem nedir bu….akan, hep akan/bu yapışkan
şey mi zaman….
Tarihin felaketleri yani savaşlar, acılar, yenilgiler,
barbarlıklar, çağın yozlaşmasıyla yüz yüze kalışlar zamanın
sorgulanmasına götürür ister istemez şairi. Sebep arar, anlamak ve
bilmek ister kötülüklerin kaynağını. Belki de zamana bunca çatış
yitirilen masumiyetin, kaybolan cennetin, tarihsiz bir zamanın bir
daha geri getirilemeyeceğinin bilgisinden ve çaresizliğindendir.Modern
şiir, devrimci bir tutku olmuştur ve hala öyledir, ancak bu tutku
mutsuz bir tutku olmuştur.bir çekicilik ve bir yadsıma söz konusu
olmuştur. Yadsımanın nedeni,çekiciliğin nedeniyle aynıdır. Gerek
devrim gerek şiir,şimdiyi, eşitsizliğin tarihi olan tarihsel anı
yıkmaya ve ‘ öteki’ zamanı yeniden ele geçirmeye çaba gösterir.
Ancak şiirin zamanı, devrimin zamanı değildir; eleştirel aklın
eskimiş zamanı Ütopyaların geleceği değildir; o, zamandan önceki
zamandır, çocuğun zamansız bakışında yeniden beliren ‘önceki
yaşam’ zamanıdır.(5) Pek çok düşün adamı şiirsel
imgelem ile dinsel vahiyler arasında bir benzerlikten söz ederler.
Şairin sezgisel bilgisiyle oluşturduğu imgelemi onu farklı bir olma
haline taşır. Ve bu bilgeliğin diliyle anlatır bize dünyayı. Ve
Zifir şiirler bizi ‘dünyanın mucizevi gerçekliği’ ile karşılaştırır.
***
Amin Maalouf Ölümcül Kimlikler’de “Bir değişimin kabul
edilmesi için onun zamanın havasına uygun olması yetmez.simgeler
düzeyinde incitici olmaması, değişikliğe sürüklediğimiz insanlarda
kendi kendilerini inkar ettikleri izlenimini uyandırmaması gerekir”
der. Yaşadığımız dünya, yalnızlıklar, yabancılaşma, giderek bilinç
yarılmamalına maruz kalan ruhlar, belleksizleşen, kimliksizleşen,
aynılaşan gürühlar…modern dünyanın dayattıkları ya yaraları açıkta
kanayan bireyler dönüştürüyor bizi ya uyuşturulmuş, özgürlüklerini,
kimliklerini unutmuş bireylere. Yaralı olanların soruları hala
yaralarıyla bir kanıyor. İtirazlar ve itaatsizlik bazen sokaklardaki
eylem olurken bazen da kalpleri ılıtan şiir oluyor. Zifir şairi
,dünyanın simgelerini hoyratça incittiği yerden, bu dünyanın
düzenine karşı çıkışını dili zifir bir söylemle ve yüksek sesle
söylüyor; Babek’te bıraktığı yerden.
Bu kenti kalbimden
söküp attım/burada olmaksa umarsızlıktan/bir kızın ağladığını
hatırlıyorum/ölüme giden ayak seslerini/sonra o gece çığlıklar hiç
dinmedi…Gel, bu akşam söz etme ölümden/tarih ecelsiz ölümlerle
doludur/yoldaşları bir yanda, dağlar bir yanda/ve aras taşıyamamış
bir nice sevda/babek ki, gideli binyüz ıl oldu…ılığında kan
lekeleri/bir yol eser, bir rüzgar aşınır/söylenecek şeyler yoktur
artık/saçlara kadardır sevda/ve yoktur artık zulmün sınırı…zulümler
ki başlangıcıdır sürgünlerin*
Bu dünyadaki sürgünlük hala devam etmektedir şair için.
İncitildiği yerden, değerleri ile birlikte kendi yurdunda yurduna;
kendi kalbinde aşklarda sürgündür hep.
***
Kullanım değerine
dönemeyen; kullanım değerinden ötürü arananan ve yaşama katılan bir
şey olamayan her yenilik, gerçekte yenilik değil, yalnızca bir yenik
ilüizyonudur. Toplumsal üretim sürecinde artık hiçbir ürün kullanım
değerinden ötürü üretilmediği için, yaşamda yer alan şeyler yeni bir
yaşamı getirmeye değil; varolan yaşamı yenilik illüzyonları ile
donatıp süslemeye yaramaktadır. “sonsuz aydınlığın” hiç durmadan
yenilikler ve yenilikler gibi ortaya sürülebilmesi zorunluluğu da
bundan ötürüdür…sanatta da durum aynıdır. “İşlevi hakkında kuşkuya
düşen” ve “ kullanımdan ayrılmaz oluşu azalmaya başlayan” sanat da,
içine sürüklendiği durumdan kurtulabilmek için, yenilik arayışını
kendine baş değer yapar. ‘Züppe modada ne ise, snop da sanatta o işe
yara.’ Yanlış bilincin içinden çıkılamadığı sürece snop da sanatta
kendi yanlış bilincinin oluşturduğu fantazmagorya içinden
görebildiği her şeyi yenilik olarak dener, denemeye devam eder. Bu
durum, sanattaki “züppeye” kendi yanlış bilincinden kurtulmak
yerine, değiştiremediği reel dünyayı kendi yanlış bilinci içinde
görme olanağı verir. Kendisinin işlevinden, kimin ya da kimlerin
işine yaramakta oluşundan kuşkulansa da, değişim değerine göre ve
değişim değeri kadar değer taşıyabilme durumundan kurulamayan,
kurtulmak için nelerin yapılması gerektiğini ise, yaşanan günün reel
dünyasını küstürecek kadar “cilvelerini” ileriye götüremediği için
anlayamayan snop, sanatta, artık, yeni olanı değil, yenilikleri
(yeni gibi görünen biçimsel yenilikleri) arar. Bu yenilikler ,
metayı kullanım değerine yeniden sahip kılmayı gerektirmeyen
yeniliklerdir. Yanlış bilinçten neş’et eden ve en etkin organı moda
olan bu yenilikler modern toplumdaki kolektif bilinçaltının ürettiği
imajlardan ayrılması olanaksız illüzyonun da kaynağı olma
durumundadır.(6)”
Gerçekten de yazılan şiirlere bakıldığında çokça şikâyetlenilen yer
böyle bir yere karşılık gelmektedir. Yaşamda karşılığı olmayan,
yaşama bir önerme sunamayan, bir duruş, bakış taşımayan
‘yenilikler’. Belki de sanatın özelde de şiirin yeri,değer kaybı vb.
tartışılırken yanıtları ve tespitleri buralardan aramak ve yapmak
gerek. Söyleminizle tek ve biricikseniz, yeni olmayı da içinizde
barındırıyorsunuz demektir. Ama yeniliklerle dolu olsanız da bir
söylem sahibi olamayıp sözcüklerinizi baloncuklar gibi uzayın
karanlık derinliklerine bırakmış da olabilirsiniz. Bu söylenenler
Tuğrul Keskin şiiri söz konusu olduğunda nasıl bir yere karşılık
gelir? Her şeyden önce içerikle kurduğu gelenek bağını biçimle
sözle, söyleyişle de kurar şair. Yenilik avcısı bir şair olarak
çıkmaz karşımıza. Tam tersine içerikteki ideolojik tavrını biçimsel
algıda da sürdürür. Yeni olan ve ürettiğini kendi kılan;
sözcükleriyle, söyleyiş edasıyla dünya algısını birleştirdiği yerden
üreyen söylemidir. Bu söylem gündelik dilin, zaman zaman yerel
ifadelerin de kattığı sıcaklıkla kurulmuştur. Bu nedenle samimidir.
Acısına, hüznüne,sevincine, aşkına inandırır bizi. Uzak ve yabancı
durmaz. Yerlidir, bizdendir. Bu nedenle kolaycacık ısınılan ve
akılda kalan şiirlerdir. “insanın yaşamı neyse, konuşması da odur.”
der Seneca. Belki de bu nedenle bazı şiirlere, şairlere daha çabuk
ısınıp inanıveririz. Sözlerin sihirli gücü bize öznesini de getirir
çünkü. İşte bu sihirli güç Zifir’de şöyle devam etmektedir:
okyanus içime
düşüp söndürmek ister/bana içimdeki ateşten başkası gerekmez!...
Klasik edebiyatın gazel formuyla yazılmış bir şiirle
başlıyor ikinci bölüm. Gelenekseli modern bir dille yeniden
kurma…Akdenizli Hena İçin Ayrılık Şiirleri böyle başlıyor.
Gelişin ne zamandı
diyesim bir aşk vakti/korsan şarkılar yüzünü şarapla yıkarken…
Bir aşkın içine sığdırılmış koca evren. Oradan bakmaktadır
aşka ve yeryüzüne şair. Asla ve yalnızca bir haz noktası olarak
sokulmaz burada aşk şiire.aşktaki ümitsizlik hali dünyanın hali
gibidir. Belki de dünya böyle bir dünya olduğu içindir aşkın
olmazlığı.
Vakit tamam desem,
haydi yollara/gurbet değil mi ki, göğsünde o eski yara…
Tuğrul Keskin’de aşk algısı daha ilk şiirlerinden bu yana
hep toplumsalın içinden gelişmiş, kaynağını oralardan akıtmıştır.
Dünya yalnız ve mutsuzken iki kişilik mutluluğu kuramaz; kurar da
belki içine sindiremez bunu.
Yalnız uyuyanların
düşlerini getirdim/ellerinde düş çoğaltanların hüznünü/oğullarının
cesedi üzerinde ağlıyordu annem…inandığım her şey yalan
artık/mağdurum,mazlumum sofralarda yerim yok/ah içinde günler, ah!
geçiyor günler/ellerime masmavi bir martı konuyor…
Aşkla çıkılan yolculuk şairin ruhunda başka bambaşka
sorular doğurmuştur. Ta en baştan beri sorulan sorular aşkta da
karşısına dikilmiştir şairin. Yanıtları hayatın sezgisel bilgisi
içinde , şairinde saklı. “bir kadının bedenine dokunan kişi, göğe
dokunmuş olur.”(Novalis) aşk içe doğru bir genişleme bir özgürleşme
eylemi değil midir ki! Dokunulan gökyüzü evrenin sonsuzluğunu,
sonsuz zamanını daima hatırlatır şaire. Bu nedenle belki şiirler,
birleşmeye değil, ayrılığa söylenmiştir. Ve bölümün son şiiri Zifir…
fırtınadan,ürperten fırtınadan sezdim/aşkın uğuldayan, durmadan
uğuldayan sesinden…zifirden,zifir karanlığın ardındaki ışıktan
sezdim/ilkbaharın amansız kokusundan , o kokunun arısından…bildim ki
Hena, gezmeye her yer olur/ölmeye vatan gerek.
***
Modernizmin iki
temel düzlemi olagelmiştir: her şeyin fiziksel yasalara ve mekaniğe
indirgendiği, nesnel ‘dır,-dir’ düzlemi; göreli öznelliğin yer
aldığı fakat daha çok ‘olması gerekir’ denilen bireysel duyumun ve
vicdanın da birörnekleştirildiği düzlem
.postmodernliğin başarısını belki de bütün bu hegomonik çizgiye
‘geçmişte neydi/ nasıldı’ sorularını getirebilmesinde aramak gerekir.(7)
Şairin hayatı algılayışı, geçmişi ansıma, onunla
hesaplaşma, bugünü geçmişin izlerine basarak kurma, onunla olan
göbek bağını koparmadan durdurulması mümkün olmayan tarihsel zaman
içinden geleceğe yol alma.olarak kendini hissettiriyor dizeleriyle
baştan sona. Geçmişle göbek bağı yalnız kendini içerikle hissettiren
bir özellik taşımıyor Tuğrul Keskin şiirinde. Belki ve bir ölçüde
aşıklar soyundan gelmenin de etkisiyle geleneksel şiirin sesi ile
örülü bu şiirler. Elbet gelenekselin olduğu gibi ödünçlenmesiyle
değil modern şiirin imbiğinden geçirilmiş bir ses ve söylem
genişliği ile kurulu bu şiirler. Bir dizenin takibi diğer dizelerde
de kendini hem anlam hem ses olarak sürdürmesi bütünlük
anlayışının, anlatılanın sürerliği içinde zenginlik ve
değer kazanmasının bir yolu olmuş şairde. Diğer yapıtlarında da
sıkça rastlanan emir çekimli cümle kalıpları sesle anlamın çoğalması
ve üremesine tipik örnektir. Üçüncü bölümün şiirlerinden olan Buhur
Kokusu şöyle başlar:
çığlığın çığlığa
söylediği nedir/geceyi bul ve böl uykusunu..avluda, hemen
yanıbaşında duruyor ay/onu al ve ölümlerin üstüne serp sonra…..
Üçüncü bölümde toplana şiirlere baktığımızda ses ve söylem
olarak diğer şiirler göre bazı yeni arayışların ve farklı söyleyiş
denemelerinin oluşturduğu şiirlerle karşılaşıyoruz. Naif bir
sıcaklık, içten bir yalınlık, su gibi ferah ve duru bir evrenle
karşılaşıyorsunuz. Özellikle I. bölümün ağır ve tumturaklı havası
burada yok. I. Bölümün ağır başlı bilgesi sanki burada uçarı bir
dervişe dönüşüyor. Söyleyiş kalbinizi bir mengene gibi kıskıvrak
yakalamak ve sıkmak yerine İzmir meltemi olup serinletiyor. Hüzün ve
acılara biraz daha su serperek, hayata biraz daha ironik bir keyifle
yaklaşılıyor. Sıradanın içindeki mucizenin keşfi gibi. Sıradanlık en
çok şiire yakışıyor ve en çok şiir onu güzelleştiriyor duygusunu
geçiriyor insana.
Ah nasıl
güzel/nasıl sevdim begonvil/kavaklar oynak/eğlenir orda burada..selvi
başkaldırır/olanca yoksulluğa..iki zakkum yan yana/biri kırmızı bir
beyaz../kırmızı beyaz/beyaz kırmızı..ah nasıl güzel/nasıl sevdim
kalbinizi…
Şiir çoğu zaman en
büyük düşmanının kendi yaratır: şiirselleşme. Şiirselleşmiş bir
şiirden daha korkunç bir şey yoktur. Çünkü, böyle bir
durumda,sözcükler, şaşırtının etkisini yok etmek, yalınlığın
esinleyen ve esinlenen temel bir gerçeğin güçlü ve açık örüntüsünün
gözüpekliğini yumuşatmak için bir araya gelmişlerdir.
(8)Ki şairin bütün emekleri yok olur gider. Bir dünya önermesi, bir
ütopyanın ölümüdür bu aslında. Çünkü orda söz biter. Oysa yalın açık
duru bir esinle-n-me anlamlarını çoğaltarak bir dünyanın bir
atmosferin, zaman içinde bir mekanın kurulmasına yardım eder.
Duvarda/kendine
soyunuk bir resim dururdu./on ikide bozulmuş bir saat/bir Mısır
tanrısı yandaki duvarda…milad tavanın üstünde dururdu/bir deniz iki
cam arasında…
Sonuç olarak Zifir’den Tuğrul Keskin şiirine bakmaya
çalıştığımız bu yazıda karşımıza çıkan şair gelenekle bilinçli bir
farkındalıkla ilişkilendiği yerden kurmuş şiirlerini. Gelenekten
ürüyor çünkü öznenin kimliği. Öznenin kimlik sorununu şiir dilinden
aşmaya ve açıklamaya çalıştığı yer geçmişten, gelenekten yola
çıkmasını zorunlu kılıyor. Ya da şair bunu böyle duyumsuyor.
Gelenekle kurulan bağ bu şiirlerde yalnızca sese ve söyleme dayalı
bir beslenme noktasını oluşturmuyor. Aynı zamanda felsefik ve
ideolojik bir sorgulama alanına da karşılık geliyor. Hamasete ve
tekrara düşme tehlikesini göze alarak, bilerek yürüyor yolunu.
Acılar, yalnızlıklar, yabancılaşma karşımıza neredeyse bir
yeni dünya meczubu çıkarıyor. Ama istediği, düşlediği dünyasını
tarifleyen ve onun peşine giden. Bu da şairi arabesk bir ‘zulüm
edebiyatı’na düşme tehlikesinden kurtarmış oluyor. Bu da baştan sona
okunan şiirlere içtenlik, doğallık ve sıcaklık katıyor.
Şairin bu çalışmasının en kısa zamanda kitaplaşıp
okurlarıyla kucaklaşmasını diliyorum. Ve Zifir dilinden veda:
O zamanlar gençtik
yüzümüze akardı ırmaklar, avunurduk/yine de büyük sularla oynaşmaya
giderdik/gülerdik en çok, sararmış bayırlarda solardık/yaz
güneşinden coşkularımız solardı/biz ne yapar eder büyük sular
bulurduk…her nasılsa gözlerimiz örümceklere öğlen yemeği
şimdi/kalbimiz mayın mı, dinamit mi, işte bir şeyin kuyusu
Asuman Susam
Dipnotlar:
1.Çamurdan Doğanlar, Octavio Paz,can yay.1996,s.62
2.age.
3.age
4.Ozan ve Gölgesi,Paul Eluard,adam yay.,1984,I. Basım,ss.140
5. Çamurdan Doğanlar, Octavio Paz,can yay.1996,s.62
6.Y. Kemal Rimbaud’yu Okudu mu,Hasan Bülent kahraman, yky.,1997,s54
7. Tek Kişilik Haçlı Seferleri,Ünsal Oskay,İnkılap
yay.2000.s203
8 .Ozan ve Gölgesi,P.Eluard,s.141
|
|