1998’de Hera yayınları tarafından kitaplaştırılan
Yaşamaşk’tan tam beş yıl sonra Kim’e ile yine hayatla
sımsıcak kucaklaşmış Zeynep Uzunbay. Papirüs yayınları
tarafından kitaplaştırılan Kim’e için şair şunları demiş: “Kim
nerede ne yapıyor?sorusu, peşimi hiç bırakmadı.
Çarşılardaki insan seline; köylerin, kasabaların, kentlerin uzak
ışıklarına bakarken, hep “kim?” dedim. Bir bir ışıyan,
bir bir kararan, gecenin bir yarısında ışıyıveren pencerelere
bakarken de... kapımın hemen ardındakine seslenircesine yakın
sordum: Kim o?
Ya “kimi
kimsesi”nin ardından gelen yokluk! İşte tam burada, soru sözcüğü
olmaktan çıkıyordu kim. Tanıdıklarımın, hiçbir zaman
tanıyamayacak ya da belki bir gün bir yerde karşılaşacak
olduklarımın; insanın adıydı. O değil miydi kimliğini
yitiren, arayan, bulan, sorgulayan... bu yazdıklarımı işte ona,
Kim’e adadım. Zaten ben de onun Kim’i değil
miydim?”
ay dolun süzüm yıldız/ gece gibi bir gece/ oldum olacak
mavi/ben, korsan ve gölge/pati ezberi güçlü/ıslak mırıl tüy
ince/ ben takılıp kalmışım/ Kavafis’in gömüldüğü Kent’e/ yağmur
nasıl yağar/öğrenmişim ama kızımdan/birdenbire!/ bağdaş kurup
ağladım/ Kim kaç yıldır Kim/Kim nerede ne yapıyor/ bundan
korktum ağladım/ kendisi benim sevdiğim olur...
dizeleriyle başlıyor
Kim’e.
Kim bilir, kime hayatı anlatıyor şair.
Kim bilir, onu kimler dinliyor, dinleyecek. ‘Kim o?’, sorusuna
kimler ses verecek? Bu soruların yanıtları hayata ve şiirin
serüvenine kalsın.
Zeynep Uzunbay şiirinin en tipik
özelliği hayatla şiiri el ele tutuşturması, şiirle hayatı
seviştirmesi ise bu Kim’e ile daha bir belirginleşmiş. Hayatla
yoğrulmuş, coşan taşan bir ruhun; aşkınlaşmış bir kalbin
sayıklamaları olarak düşmüş dizeler önce hayata, sonra kağıda.
Bu nedenle okurunu hemen sarmalayıverip bir solukta okunabilen
bir bütün olmuş şiirler. Bu; şiirlerin ilk okumayla kendini,
sırlarını hemen ele vermesi olarak anlaşılmamalı. Bu; özellikle
son zamanlarda okurla yapıt; yapıtla hayat arasına konulan
mesafenin tamamen ve bilinçli olarak ortadan kaldırılma çabası
olarak okunabilir. İlla ki sahicilik,sıcaklık samimiyet... Bir
yapıtın biricikliğinin olmazsa olmazı, özellikle şiir söz
konusuysa bu değil midir?
Şair bir sayıklama halinde, gündelik
dilin tüm olanaklarını da kullanarak bir dil kurgusu yaratmış.
Yaratılan dilin bu anlamda son derece başarılı olduğunu sizinle
dertleşen şairi dinleyenin birden bire siz oluvermesinden
anlıyorsunuz. Şiirin zamanlarına, mekanlarına, hayatın çok
boyutluluğuna birden giriveriyorsunuz. Bu kurgu, bu şiirlerin
içinde sizi de oyunun içine, hayatın içine, kurgunun içine
katıveriyor,
“Şiir oyuna benzer; ama oyun değildir-Hölderlin” sözünü
hatırlatarak.
İşte şiirlerin büyüsü de zaten burada
başlıyor. Son derece ince ayarlanmış bir dilin incelikli
işçiliğini görüyoruz. İğneler batırırken gülümseten, güldürürken
hüzünyaşları biriktirten; anlamanın ağrısı ve ağırlığıyla hayata
bakarken, birden, uçuk kaçıklığın sınırlarında gezinen ;
eleştirelliğini içindeki ve dışındaki dünyaya aynı mesafeden
ileten... Keskin bir zekanın dille düellosu, bu şiirler.
Deyimlerin, kalıpların deformasyonuna
çokça yer vermiş şair. Adeta onlarla şekillenen, yakıcılığını
onlarla kazanan, yaşamın sıcaklığını ve gerçekliğini geçiren bu
dil, deformasyonların oluşturduğu ironiyle ayrı bir zenginlik
kazanmış. Aklın dille oyunundan kuru ve akli dizeler çıkmamış.
Tam tersine bilinçle bilinçdışının flörtünden doğan,
akılyarılmalarının çatlağından sızan şarap renginde bir lirizm
fışkırmış.
yazı yazı ölüm koptu, ayağın kayacak şimdi/ al başına yalnızlık,
gece sevmesinden dönüyor insanlar, harfetmişsin diyor adam/beni
yanlış bırak diyor kadın, hemen dağlasam mı şu yarayı/ bıraksam
yine aşk mı bağlasa… Bu deformasyonlarda anlam çağrışımları
kadar sözcüklerin yer değiştirmelerinde sessel çağrışımlar da
öne çıkmakta. Ses ve anlamın kurduğu dikey ve yatay örgü, bütüne
baktığımızda, şiirin iskeletinin sağlamlığını yansıtmakta aynı
zamanda.
ne çok kedi girdi hayatıma/ avuçlarımda mırıldanan yavru
özlem/ hepsi yalnızım dememek içindi/ uzak beklesin diye, yalan/
ben hep kendimin annesi…dizelerinden de bellidir yalnızlık şiirlerin başat
duygusudur.
gece
sevmesinden dönüyor insanlar/ağır uğursuz geçiyorum
önlerinden/istemez miyim, isterim elbet/ benim de şöyle derli
toplu bir yalnızlığım olsun/ olmuyor işte…olmuyor;
çünkü ruhu hem yırtık hem yanıktır şairin.
çatlağını
çatlağıma dayadım/uğultumuz artık en çatlak/ uğultumuz artık en
şehir..çatlağından sızanlarla ve yalnızlığıyla düşmeyi
sever, düşüp kalkmayı. Bu nedenle baştan sona tüm şiirlerin hem
içeriğiyle hem biçimiyle bize yansıttığı her ne kadar şair de
kendini bu duygulardan kurtaramasa da yabancılaşmaya,
insansızlaşmaya, yalnızlaşmaya bir tepkidir. Ne şairaneliğin ne
sözcük avcılığının tuzaklarına düşmeden yazılmaktan çok
söylenmiş hissi uyandıran bu şiirler, ironisini de yedeğinde
taşımaktadır. Aşk yalnızlıklarından yaşam acılarından geçilmiş;
ama yenik düşmemiş öznenin hafif yollu bir başkaldırısı, bir
kafa tutuşu da sinmiş dizelere. Buna en güzel örnek, Duruş
şiiridir. ben sizin hiçinizim birinizim komik olmayın/hangi haset kesici iyi
gelir karın ağrınıza…bol bol üzündürük olun orda/derinimsi bakın
istediğiniz kadar/yararlı yararlı sallayın başınızı/ bizden
iyisi yok diyen duruşlarınız olsun/malum duruş çok önemli…yine
içimden geçip gidecek sandım/endamı güzel o sövgü/sıçrayıp
çıkmasın mı dudaklarıma/aşk mı oynatıyoruz kardeşim/dağılın,
hadi herkes işine
Bu şiirlerin sahibi bir kadın.
Kadınlığını, anneliğini, sevgililiğini,dostluğunu, insanlığını
sonuna kadar yaşamaya çalışan, kırılgan, incinmiş; ama hayatla
hesaplaşması bitmemiş, korkup sinmemiş, deliliğini bilgelikle
devşirmiş bir kadının en sıcak soluğundan dökülenler bu dizeler.
şiir
yalancı merhemi ömrümüzün
derken çok bellidir hayata tutunmanın ondan kuvvet almanın
bir yoludur şiir.
ben aslında
düşmeyi seviyorum/düşüp kalkmayı.../düştüğüm yerde gül bitiyor/
biri mutlaka dokunuyor ona/ ben o zaman iyi uyuyorum/uykumda su
oluyorum/akıyorum yazdığım yere
Şiirdeki
“düş-“ eylemi edebiyat ve toplumsal cinsiyet bağlamında
metne bakmak açısından
Jale Parla
ve
Sibel Irzık’ın
derledikleri
‘Kadınlar Dile
Düşünce’
adlı yapıttaki kimi düşünceleri anımsamamıza vesile oldu.
Önsözde şöyle diyor yazarlar: “ …ataerkil ideolojiler
kadınların varoluşunu mahremiyet, sessizlik, doğallık, gizem
gibi kavramlarla tanımlayarak dil ötesi, daha doğrusu dil öncesi
bir alana hapseder, kamusalın karşıtı olarak kurgular. Bu kurgu,
kadınların sesleri, kimlikleri, bedenleri üzerinde uygulanan
denetimin en önemli dayanaklarından biridir; çünkü kadınların
kamusal alanda kendi varlıklarını görünür, duyulur kıldıkları
her durumda, kendi doğalarına aykırı bir şey yapmakta oldukları,
uygunsuz bir biçimde dikkat çekerek kendileri hakkındaki sözleri
kışkırttıkları, örtülü tutularak saflığının korunması
gereken bir varlığı açıp sergiledikleri için çirkinleşip rezil
oldukları anlamına gelir. Bu kadar kolay dile düşmelerinin,
sadece “dile düşmek” deyiminin değil, “düşmek” sözcüğünün de
özellikle onlara yakışmasının nedeni de budur.
Tam da bu nedenle, yani ‘doğal’ varoluş biçimlerinin suskunluk
olması nedeniyle, bir anlamda daha, “zaten her zaman” dile
düşmüş durumdadır kadınlar. Feminizmin en temel saptamalarından
biri, kadınların erkekler tarafından yapılmış bir dil içinde
yaşamak zorunda olduklarıydı. Bunun en azından bir anlamı,
kadınların sessizliğinin sürekli olarak onlar hakkında ve onlar
üzerinden , onların dolayımıyla konuşan bir dil tarafından
tanımlanması ve güvence altına alınmasıdır. Yani onlar uygunsuz
şeyler yapıp kendilerini rezil etmeseler de, hep başkalarının
diline düşmüş durumda, hep “erkeklerin” dilinde, “erkek
dili”ndedirler. Bu dilin nesnesi olmakla kalmaz parçası da
olurlar.”[1]
Şiirdeki öznenin düştüğü yerde acısından
sızısından gülün bitmesi, bu deneyimlenmiş acıya birilerinin
‘mutlaka’ dokunuyor olması; acıyı ve yaşantıyı görünür kılmanın
cesaretini göstermektedir. Uyumak, uykuda su olmak ve akmak…ama
yazıya akmak…Gerçek uykuda; yani rüyada ve yazıda
değiştirilebilir. Kendi varoluşunun kesinlemesini, meydan
okuyuşunu yapan bir özneyle karşılaştırır bizi. Suyun, rüya
halinin ve akmanın tüm çağrışımları düşünüldüğünde öznenin
kişisel tarihiyle düşmelerin kalkmaların içinden yüzleşmesini de
görürüz. Zamana benzeyen su, yazıya akar. “… hacmi ve
kütlesi, kuşatıcılığı ve sarıcılığı, saflığı ve besleyiciliğiyle
dişil unsurdur su. Beşik gibi sallanan, salınan unsur;uyutan,
kendisi de uyuyan unsur. Hem Su ve Rüyalar hem de Mekanın
Poetikası’nda suyun bir ‘göz’ olduğunu söyler Bachelard.”[2]
Göz olup yazıya akmak halini bir yaşam okuması olarak
değerlendirebiliriz. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki eril
egemen söylemin ve hayatın içinde hayatı izleyen değil düşe
kalka içinde olan, hayatı kuran, bozan, yeniden yaratan, kendi
diliyle kurduğu gerçekliğini egemen dünyaya dayatan ve meydan
okumasını buradan yapan bir öznedir bu dizelerin şairi.
Kırgınlıklardan kırılganlıklardan üreyip
gelmiş bir hayat...ama küskünlük, umutsuzluk,bezginlik yok. Aşka
inanan bir yüreğin aşk halidir aynı zamanda “Kim’e”nin şiirleri.
yazı
yazı
korkularım hortluyor
der; ama aşkı ihmal etmez, ondan vazgeçmez.
yazı be/şimdi bi aşk olsa
da/ yaşasak de mi?
Ama aşklarla açılan gediklerden içine ve ordan dışına bakarken
meydan okumasını da eleştirisini de ihmal etmez:
benim yalnızlığımın tanrıları olmadı mı sanki/ hepsi de erkektiler…
yazı yazı/ şu adam var ya/tenimin tarihine kızıyor/döv
onu…benden söz isteyen gafil/ şimdi sen tıpkı hayallerin
peşinde/ama kaç darbe sancısı çekti dilim/ben kaç kadın
yırtıldım kendimden…
ama bilir,
kadın dediğin soluksuz da yaşar
“ ‘Dişil edebiyat’ın ortaya çıkışı kadının hayat görüşü ve
deneyimlerini, başka bir deyişle yeni bir öğeyi beraberinde
getirmektedir. Sosyal yaşamda istediğiniz ayrımı yapabilirsiniz,
ancak değişmez gerçek şudur: kadın ve erkeğin farklı düzenleri
vardır, bunun sonucu olarak da farklı deneyimler söz konusudur…
Ne var ki şimdiye kadar…kadınların ürettiği edebiyat açıklanması
çok kolay, oldukça doğal bir zaaftan dolayı kendisinden
beklenileni yerine getirememiştir ve fazlasıyla bir öykünme
edebiyatı niteliği taşımıştır. Erkeklerin yazdığı gibi yazmak
kadınlar için başlıbaşına bir amaç, sıkça işlenebilecek bir
günah olmuştur; halbuki onların yerine getirmeleri gereken asıl
görev kadın olarak yazmaktır.-G.H. Lewes,The Lady Novelist1852”[3]
Bu saptamadan yıllar sonra baktığımızda
edebiyatta kadınların kendine özgü tavırlarıyla, özgünlük ve
öznellikleriyle, kendi dilleriyle varolabildiklerini görüyoruz.
Uzunbay’ın yukarıdaki dizeleri tıkıştırılmaya çalışıldıkları
deliklerinden konuşan, dayatmalara ve iktidarlara,
yalnızlığın
tanrılarına ,
bir başkaldırı olarak okunmalıdır. “Sıra dışı kadın
sıradan kadına bağımlıdır. Ancak ve ancak, orta sınıftan bir
kadının yaşam şartlarını- çocuklarının sayısını; kendi parası,
kendine ait odası ve hizmetçileri olup olmadığını; ailesinin
geçimine katkıda bulunup bulunmadığını; ev işlerinin onun görevi
olup olmadığını- bildiğimiz, sıradan kadın için mümkün olan
yaşam tarzını ve yaşam deneyimini göz önünde bulundurduğumuz
takdirde, yazar olan sıradışı kadının başarısının ya da
başarısızlığının nedenlerini açıklayabiliriz.-Women and Fiction,
Collected Essays, Londra,1976,s.3”