| |
E
dergisinin şubat 2003 tarihli 47. sayısındaki yazısında
Veysel Çolak, Walt Whitman’dan”büyük izleyiciler
yoksa, büyük şairler de olmaz.” sözünü alıntılayarak , bu
sözün okurlardan çok “şairler, eleştirmenler, denemeciler,
araştırıcılar, antoloji hazırlayanlar, şiir klipleri çekenler,
dergi çıkartanlar, fanzinciler, sanat kuramcıları, estetler...”e
seslendiğini belirtmekte. Hem üretilen yapıtların niteliği, hem
de bunlara dair düşünce üret(e)meme noktasında, verili edebiyat
ortamına dair sert eleştirilerde bulunmaktadır. Günümüz şiirini
‘gecekondu şiirler’ olarak adlandırmakta, “Şimdilerde
yazılan her şiir; günü ve geçmişi kirletiyor çünkü.”demektedir.
Veysel
Çolak’ın şiirleri kadar şiir üzerine ürettiği düşünceler de hep
dikkat çekici olmuştur. Bu değerlendirme yazısı da genele dair
doğruları içermektedir. Ancak sanatsal üretim söz konusu
olduğunda toptancı yaklaşımlar zaman zaman bizi dikkatsizliğe
sürükleyip yanlışa düşürebilir. Nitekim, aynı sayıda
yayımlanan Cem Uzungüneş’in “‘Bisikletli Kız’ın
Arkadaşları”şiiri ,bu yazının umutsuz tablosundaki asık yüzü
gülümsetecek bir örnek olmuştur. Ancak bu yazının amacı
Veysel Çolak’ın yazısını eleştirmek ve geçersiz kılmak
değil. Şiir yazma çabasının yanına nitelikli okur olabilme
çabasını eklemeye çalışan biri olarak, son zamanlarda “iyi şiir”
üretilmiyor söylemlerine karşı , bakıldığında iyi şiirlerin de
yazılabildiğini göstermek. Bu iyi şiirlerden biri olduğuna
inandığım Cem Uzungüneş şiirine dair bir okuma çalışması
yapmaktır.
Cem
Uzungüneş şiirinin karakteristiğine baktığımızda, diğer
şiirleri gibi bu şiirinin de estetik ve ontolojik özellikleri
gereği, geniş kitleleri kolaylıkla saracak ve sarsacak bir şiir
olmadığını hemen söyleyebiliriz. Ama başta değindiğimiz
Whitman alıntısına gönderme yapmak gerekirse, nitelikli okur
ve şairlerce gözden kaçırılmaması gereken bir şiirdir bu.
Şiirin atmosfer yaratma, zaman ve mekanın özel kurgulanışı
içinde, estetik bir yaşantı oluşturma özelliği söz konusu
olduğunda, bu türden şiir örneklerine, hele de nitelikli
olanlarına, gerçekten edebiyatımızda az rastlıyoruz. Bir metnin
yarattığı atmosferi onun mekan ve zamanla kurduğu ilişki
belirler. Bu bağlamda baktığımızda ne türden bir yazınsal
metinle karşılaşırsak karşılaşalım, duyguların, olay ve
olguların aktarılışında, bir gerçeklik kazanmalarında bu iki
kavramın önemi yadsınamaz. Çünkü bir metinde atmosfer yaratmak
demek, sanatın en soyut alanı olan edebiyatta yapıta derinlik,
perspektif kısaca üçboyutluluk kazandırmak demek. Sözcüklerle
yaşantı oluşturma sanatı olan edebiyatta, mekanı zamansalın
içinde akan ve değişen bir çerçeve içinde vermekse son derece
zor. Bir ölçüde sinematografik bir anlatıma karşılık gelen bu
anlatım tarzını edebiyatın son derece rafine bir türü olan şiire
yansıtmak, kanımızca yetkinlik gerektirmekte.
Duyguların
metaforik, alegorik, değişmeceli, imgesel bir aktarım yolu olan
şiirle, duygu ve duyarlılık oluşturmak, yaşamı empati yoluyla
deneyimlemek, bir yaşantı kazandırmak, öykü- roman gibi anlatan
türlere oranla daha zorlu bir iş. Hele de şiirin içinde akıp
giden bir öykü, bir anlatı varsa...Hem anlatacaksınız hem de
bunu anlatı özelliklerine yaslanmadan, şiirin estetik,
ontolojik, epistomolojik özelliklerine sadık kalarak
yapacaksınız. Bir panorama sunan ancak çok boyutlu bir anlatıma
sahip olmayan şiirlerle bir derinlik algısı içinde bir büyü ve
atmosfer yaratan şiirler arasında ciddi farklar bu nedenle söz
konusudur.
Bir şiir
okuduğunuzda şiir sizi duygulandırır, duygusal bir yaşantı
oluşturmanızı sağlar. Ancak bu noktada bu eylemin nesnesi olan
şiir ile okur arasında bir mesafelilik söz konusudur. Bir
duyguyu, yaşantıyı anlamakla, onunla aynılaşmak, o olmak
arasında ciddi farklar söz konusudur. Şiirde ritim, ölçü, uyak,
ses ve söz sanatları, şiirin atmosferinin oluşmasına olanak
verir. Yazınsal kurgunun olanakları, şiirin bir aura
oluşturmasını, siber bir dünyanın içine çekilmenizi sağlar.
Zamanın ve mekanın kullanılışı kişi ya da kişilere ve akan
zaman içinde, aktarılan sürece bağlı olarak bir yaşantı
oluşturur. Perdeden içeri girersiniz ve ordasınızdır.
Böyle bir
atmosfer oluşturmak son derece risklidir. Şiirin öyküye
yaslanması, yapısının zarar görmesi riskini taşır bir yoldur,
bu yol. Belli bir mekana ait bir zaman algısı, bu anlatımın
oluşmasını sağlar. Bu anlatı, şiirde sinematografik bir
akışkanlık taşıdığı ölçüde ve anlatmanın ötesine geçtiği oranda
bir atmosfer şiirin oluşmasını sağlar. Tersi anlatı ile şiir
arasında bir şey olur.
O nedenle dizeye yaslanan, imgesi an’larla
dondurulmuş, tek boyutlu, çerçevesinden aktarılan şiirler,
fotoğrafın görselliğini taşırken; diğeri akışkanlık, geçirgenlik
özelliği ile sinemaya yakın bir görsellik taşımaktadır. An
şimdiki zamanda, geçmişte ya da gelecekte dondurulmuş an, bir
satıh, bir çerçeve oluşturur. Diğeri ise bir bütünün içinde
zaman dilimlerinin kesişimi gibidir. Anlar zincirinin boşalması
gibi.
Bir dizeden diğerine akarken şimdiki zamanın
gelecek zaman olması, bu olurken sizin iç zamanınızın değişmesi,
siz andayken dizenin geçmiş, şimdi ve geleceği kapsaması...İşte
bu şiir, yarattığı atmosferle sizi görsel bir şölenin içine
çekmektedir. Bir an’lar karnavalı... Alttan alta, görselliği
içinde sunulan bir öyküsü vardır bu şiirin. Sinema dilinin
kurgusuna ait pek çok unsur ödünçlenmiştir. Flash-backler, an
sıçramaları, farklı zamanların an içinde kesişmeleri...Bu okur
açısından son derece heyecan vericidir. Şiir yoluyla
deneyimlenen yaşantıların sonsuzluğuna kapı açmaktadır böyle
bir anlatım. An katmanlarıyla derinleşen bir dip yolculuğu...
Zamanın bileşkesinin alındığı yerde, kişilere ait bir mekan
merkezinde bir örgü oluşur. Bir öykü anlatılır, aslında öykü
olmayan. Zamanın haliçler oluşturmasıdır bu, mekana sokulmalar.
Bu içli dışlı oluş, ister istemez sizi de anlatılanın,
duyumsatılanın içine almaktadır. Bisikletli kız sizsinizdir
artık, ya da cam taşıyan sarışın oğlan...Elmasın cama bıraktığı
sesler sizin iç kulağınızı kamaştıran, kalbinizdir çizilen...
Günümüzde
pek çok kanaldan sesini yükseltmeye, oylumunu genişletmeye
çalışan şiirler var, yazılmasa da olurmuş dediğimiz. Prova
giysiler gibi, aslını yedekleyen. Aslından türeyen...Ve aslında
kimse böyle olsun, diye yazmıyordur elbet, yazmak bir
hevesken...Ama yazıda, yazanın yazıyla kurduğu aşk bağı,
yaşantı seçiciliği, ve onun ölümcül çekiciliği, bu elbet çok
azında var yazılan şiirlerin. Bu çok azdan biri olduğunu
düşünüyorum Cem Uzungüneş şiirinin. Orhan Koçak, bir yazısında
“Belki sadece asri zamanlar için geçerli olabilecek bir
tanım: İyi şiir, önemli şiir kendi eleştirel yazgısını
eleştirmenlerin izanına bırakmayan, kendi alımlanışını yine
kendi işleviyle belirleyen şiirdir... İyi şiir bütün zorunlu
körlüğü içinde bile kendi kılavuzunu ve açımlayıcısını kendi
içinde taşıyan şiirdir-ya da güçlü şiir güçlenen şiirdir, kısaca[i]diyor.
Bu yazıda sözü
edilen şiirler de bu tanımlamaya karşılık gelmektedir kanımızca.
Bir şiirin/ bu
şiirin/ başarısı, salt anlatı tuzaklarına düşmeden sinematografik
bir akışla, şiirin yapısını, şiiri şiir yapan özellikleri
örselemeden bir atmosfer şiir yaratmasında aranmamalı. Yaşamla özne
arsındaki o kaçınılmaz trajik savaşta, ölüme meydan okuyan bir
fütursuzluğu, şiirindeki her bir sözcüğe, her bir sese sindirdiği
için de başarılıdır. Bu şiirin trajik olanla kurduğu bağ da çok
sarsıcıdır. Sizi birdenbire çırılçıplak bırakan bir şiirdir, en
derinlerinizde sakladığınız, tüylerinizi diken diken edenle
yüzleşmenizi sağlayan. Hayattan kaçamadığınız bir yerde yakalar
sizi.
Bir okur olarak
okuma sürecinde, bu şiir söz konusuysa siz ele geçirilensiniz.
Sıcacık bir rahatlama değil tepeden tırnağa ürperme ve huzursuzluk
kaplar içinizi...Çünkü trajiğin içine yuvarlanırsınız.
Çağdaş akıl
huzursuz olmalıdır. Ruh bu huzursuzluğun trajik örgüsünü kördüğüm
haline getirirken yazı, bir aşkınlık olarak bu düğümü çözme
isteğinin neresindedir? Düğümleri çözmekten çok, düğümleri göstermek
eğiliminde bir ses konuşur, bu şiirlerde sizinle. Hayata bir yanıt
ya da bir önerme olma hevesi taşımayan bir yanı vardır. Alçak
gönüllü bir lirizm okşamaz sizi, steril yaşamlarınız içinde tavan
arasına tıkıştırdığınız bilinçaltınızı uyandırır, kışkırtıp
ayaklandırır, içinizi lime lime edip darmadağınık bırakır.
Deneyimlenmiş bir acının bilgisiyle değil, varoluşsal, ezelden beri
var olan bir acının bilgisiyle kurulan bir şiir karşılar sizi.
Sanat, yaşamla büyülü bir karşılaşmaysa; bu büyü ister istemez sarar
okurunu. Wittgenstein’in “Felsefenin aslında şiir olarak
kurulması gerekir.” sözünü bu şiir için tersinden bir
okumayla şöyle söyleyebiliriz: “bu şiir içinde felsefesini kurmuş
bir şiirdir”.
Trajik,
yaratma eyleminin başat sorunsalıdır. Çünkü yaratma itkisi ve gücü,
insanoğlunun varoluşunu farkındalıkla yaşamaya başladığı ilk günden
beri, kendini, ölüme bir karşı çıkış olarak ortaya koymuştur.
İnsanın seçme özgürlüğü, onu insan yapan en büyük değerlerden
biriyken seçim yapamadığı, özgürleşemediği süreçte yazgı, yazgıya
boyun eğiş ve karşı çıkış .. noktalarında trajik olan boy verir. Bu
nedenle başkaldıran insanın yazgısı trajiktir. Acı, ondan yola
çıkmamızı gerektiren somut noktadır. Ve acının karşısında aradığımız
da mutluluktan başka bir şey değildir. Tüm düşünce, acı ve
mutluluğun somut kutupları arasında kuşatılmıştır.[2]
Bisikletli Kız ve Arkadaşları da bu trajik yazgının insanlarıdır.
Geçip giden zamanı durduramayacağımızın bilgisi, seçtiklerimizin
yanlışlığı, seçememek, boşluğa yuvarlanmak ve sonuç: acıyla yıkanan
ve acısıyla arınan ruhlar... Acının içkinliği, zaman algısının
deformasyonuyla bir aşkınlığa dönüşmektedir. Pedalları her çevirişte
tekerlekler dairesel bir hareket yaratır; ama bisiklet bir doğrusal
hareketle ilerler.
“Bisikletli kız
oradan,korkumuzun/ sol yanından geçerdi, gelecekten ödünç
alınmış/bir zarafetle...” dizeleri anın içinden açılmış bir
parantezle bizi gelecekle kucaklaştırmaktadır. Yine zamanın
akışkanlığı...Bir geniş zaman hali olarak akan zaman, paranteze
alınıp dondurulmuştur. Parantez an’ı verir, ama çerçevenin
içinde/den akan bir zaman vardır; “rüzgar-zaman”...esmekte,
sürmekte, sürüklemektedir.
Bu şiirde
gelecek zamandan şimdiki zaman okumaları yapılmaktadır. Oradan
konuşulduğunda, şimdiki zaman, aynı zamanda hikaye edilen bir geçmiş
zaman da olmuştur. “ Çok güzeldik, ama bunu bilmiyorduk!”, “belleğin
cilveli oyunları ” şairin imgelemiyle birleştiğinde zaman
kurgusunda inanılmaz illizyonlar yaratmayı başarmaktadır.
Anlaşılamama tuzaklarına rağmen, şairin gözealdığı/alması gereken
bir risk olarak... “bir çakımlık uzun bir an”; anın dışına
taşma isteği, zamanın genleşme arzusu diye de açıklanabilir belki...
“tahterevallinin kahkahalarımızı yavaşlattığı”, ister
yaşamla ölümün sınırı, ister geçmişle geleceğin zaman aralığı olsun
an bir güvenlik ve erinç bölgesidir .[3]olmakla
olmamak arası.
“rüzgar
sızdırmayan cam bir zaman/ koridorundan geçiyorlar/.../ kızın anlara
bölünmüş çağları,o aynı bisikletle!” dizelerinde zamanın
atomlarının parçalanması söz konusu. Kırılgan, saydam ve rüzgarsız
yani zamansız bir zaman koridoru mekan olarak uzayı ve boşluğu
çağrıştırıyor. Zamanın olmadığı ya da hissedilmediği yerde,
akamadığı yerde bir sürece karşılık gelenin- çağların- donması ya da
parçalanması... Zaman algısının bu ters yüz edilmeye çalışıldığı yer
hayata bir meydan okumadır da. Alışılmış, kanıksanmış,
kendiliğindenliği belki de bu nedenlerle sorgulanmamış olgulara
tersinden bir bakış...geçmiş, şimdi ve gelecek zamanın aynı potada
eritilmesi mucizesi... “...geçmiş zaman yoktur, çünkü ancak
zihindedir. Gelecek zamana hiçbir vakit ulaşamayız; çünkü tanyeri
gibi biz gittikçe o da gider. İçinde bulunduğumuz zamansa
durmaz...zamanın gerçeği ancak bölünemeyecek kadar az olan an’dır.
Ve an da boyuna yenilenmektedir. Biz bu yenilenmeyi hemen
göremeyiz.”[4]An’ın
bir kereliği ile zincirleme giden anların sonsuzluğu bize yaşam
döngüsünü vermektedir.
Şimdiki
zamanı ve hayatı dondurulmuş bir anın içine sıkıştıran, bazen de
dondurulmuş bir anın içindeki akışı, çerçevesinden taşırmaya çalışan
“ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” dizelerini
çağrıştıran bir duyuş yaratır içimizde .“cam zaman koridorunun öbür
ucundan / onlara bakmak ‘ölümün gözleriyle” zamanın aşılamaz,
durdurulamaz sürekliliğinde an’dan uzaklaşmak; ölüme yaklaşmaktır
biraz... “çocukların ‘bir unutuş hızında’ yavaşlayan / k a h k a h a
l a r ı ” ile hızın içinden seçilemeyen yavaşlık, uzaktan ağır
çekim bir yaşamak kalır ellerimizde. Algı ile hız arasındaki
paradoksa vurgu yapar son dizedeki sözler: “bir gün sonra, yüz yıl
sonra”
Hatıralarımızın
yaşanırkenki hızı, akışı ile şimdiki zamanın içinde, geçmiş olarak
yeniden, yaşanmaları hayatı yorumlayışımızı da farklılaştırır.
Zamansızlıkta
yaşanılan genleşir, sonsuzlaşır ve uzay boşluğuna dağılır. Mekan
zaman sirkidir bir anlamda. Cem Uzungüneş’in kitabı
Soluğan[5]’da
“Bisikletli Kız”(gazoz içiyor) ve “Bisikletli
Kız”(zamandan kaçıyor) şiirleriyle bu şiir birlikte okunduğunda
zaman algısına yönelik, yaklaşımın birbirini tümlediğini görürsünüz.
“bisikletli kız sımsıkı tutunuyor faytona. / kaçmak istemiyor bu
zamandan; yoksa/her pedalda bacakları güzelleşecek! / bu onu
ürkütüyor.” Zamana yenilmiştir “bisikletli kız”, “belleğimizin
amatör film karelerinden” “her pedalda bacakları güzelleşerek”
geçmektedir çünkü. Bu zamandan kaçmak istememek, zamanın
durdurulamaz akışına da karşı gelememek: bir Cassandra
çaresizliği’dir. “Bisikletli Kız”(zamandan kaçıyor)’ da kızın ağzı
ölümlü bir ağızdır. Zamanın akışı, hayatın insafsızlığı ,öteki
olmanın yazgısıyla trajiğin kördüğümü şiirde atılmaktadır. “taze
bacaklarımdan boşalan hızıydınız/ (kaygısıydınız) yaşlı sokağın.
Erkek sokağın./ Ama ben bilmiyorum ki/ kasıklarımdaki aşkı!
saflığım/ sizi tehdit ediyor.” Kızın ağzı Hades’e açılan bir
kapıdır. Masumiyetini çoktan yitirmişlerin varacağı son ülke.
Bu şiirler
okunduktan sonra bize kalan, yüreğimizin sessizliğidir, hayatı
anlamanın ağır sessizliği. “Sözcüğe bağlıdır sessizlik, sözün
nihai boyutudur. Eğer dokunduğumuz ve adlandırdığımız her şey
anlamla doluyorsa ve eğer bütün bu anlamlar-geçici, farklı,
çelişkili anlamlar- hemen anında, anlamlandırılışlarını
kaybediyorlarsa, o zaman bize kalan nedir? Yeniden başlamaktır bize
kalan. Anlam ve değil-anlam arasında, demek ve sessizlik arasında ,
şimşek gibi bir geçiş var: bilmeyen bir bilme,anlaksız bir kavrayış,
suskunluktaki bir konuşma. Bize, söylediğimiz şeylerin içinde, es
geçtiğimizi dinlemek kalıyor.”[6]
Sıkıştırılmış anlar toplamı olan şimdi’den kendimize sorduğumuz
önemli bir sorudur: nereye akıyoruz? O. Paz “Şiir, bir şimdi’nin
ve burası’nın arayışıdır.” diyor. “ Her şiirsel yaratım
tarihseldir; her şiir de ardı sıra gelişi yadsıma ve bir ebedi
krallık kurma gereksinimi. Eğer insan aşkınlıksa, kendini
açıklamaksa, şiir, bu sürekli devinimin, bu hiç durmamacasına
kendini yansıtışın en saf işaretidir.”[7]
Bu bakış açısıyla Cem Uzungüneş şiirine, özellikle de söz konusu
ettiğimiz şiirine, baktığımızda, yarattığı sözcüğe bağlı
sessizlik, bir aşkınlık hali olan öznenin trajikle karşılaştığı
andaki çığlığıdır.
Her
tarihsel yaratımın bir zaman ve mekan ilişkisi içinde kurulduğu
düşünüldüğünde, şairin en büyük sorunsallarından biri de zaman
algısı olmuştur. Zamanla başa çıkış, algılardaki tersyüz ediliş,
evrensel töze karşı kazanılmış bir zaferdir. Ve bu zaferi sanatçı
bir büyü, bir sihir olarak gerçekleştirir. Geçmiş, hal ve geleceğin
an’da toplanması... “Ozanı, şimdiki zaman içindeki geleceği faş
etmekle sınırlayamazsınız; geleceği uyandırır o, şimdiki zamanı
gelmekte olanla buluşturur.”
[8]Bisikletli
kızın anlara bölünmüş çağları gibi.
Zaman
kavramının bu denli kurcalandığı yerde , sürekliliğin içindeki
değişime bir itiraz mıdır, zamanla girişilen bu oyun? Kimin
kazanacağı belli bir oyun mudur, kazananı var bir oyun mudur? Bu
sorulara aranılan cevapların ötesinde, şair bilmektedir, “ Şairin
işi, dünyanın anlamsızlığı ve sessizliği ile , onu anlama zorlamak
için mücadele etmektir; sessizliği ses, yoku var yapana dek.”[9]
Şiir bilmenin
ve bilmemenin tüm nüanslarının yaşandığı bir karşılaşma
etkinliğidir. “karşılaşma deneyimi kendisiyle birlikte kaygıyı da
getirir.”[10]
Rollo May kaygıyı tanımlarken “ kişinin kendisini özgürlük olarak
kavraması; insanın geçmişi ve geleceği arasındayken, kendisini,
kendisiyle hiçlik arasında bir kayma olarak yakalaması, anlaması, bu
yüzden de kendisini sürekli olarak seçme zorunluluğu içinde bulması,
bu seçiş anını anlamlı kılacak değerin geçerliliğini garantileyecek
hiçbir şey olmamasıdır” der. İnsanın özgürlüğü karşısında bir
baş dönmesi olarak tanımlar Kierkegaard’da. Bu şiir de böyle bir baş
dönmesi hissi uyandırmaktadır okurda. Trajik olanla karşılaşma,
hayatla karşılaşma, deniz tutmasına benzer bir duygu bırakmakta. Bu
şiir de okuyucusunda böyle bir baş dönmesi yaratmaktadır.
Yaratmak,
dünyayla karşı karşıya kalıştır. Bilinci yoğunlaşmış insanın kendi
dünyasıyla karşılaşmasıdır.[11]
Bu karşılaşmada acı ve öfke vardır. Bu öfkenin ve itirazın temlinde
de ‘tüm adaletsizliklerin prototipi olan ölüm’ vardır, ona karşı bir
başkaldırıdan doğar yaratıcılık çünkü. İnsanın yaşama ve yaratma
tutkusunun içinde ölümün ötesine geçme isteği söz konusudur. Bu itki
söz konusu olduğundaysa karşımıza aşılamazlığıyla, sırrıyla bir
zaman duvarı çıkıyor. Bu zaman duvarını aşma çabası o yitik ülkeye
ulaşma, kaybedilmiş masumiyete kavuşma çabası değil midir?
“
Tanpınara’a göre, şiirin yaşamak istediği düş, yaşadığımızdan başka
bir zamana gitmektir...başka türlü bir ritmi olan ve mekanla,
eşyayla içten kaynaşan bir zamana gitmektir....şimdiki zamanı
yargılayacak bir farkındalık kazanmak.”[12]
Ölümün bilgisini de içeren bir tanıklığa ulaşma çabası... Zaman
kavramına yeniden dönersek, “Zaman kavramının keşfiyle beraber
insan, orada olma ve buna denk bir başka meseleyle yüz yüze
gelir:orada olmama. Yargılama ve yorumlama gibi ilk tecrübe edimleri
buna dayanır. Bu iki varlıkbilimsel sorunsalın yarattığı kaotik
ortam, insana içkin mekanizmalarla aşılmak zorundadır.”[13]Bu
mekanizmaları işlettiğimiz yerlerin birinde de şiir karşılar bizi.
Şiir, şair-öznenin trajedisini yansıttığı oranda değil,onu
‘şiirin gerçekliği’ne dönüştürdüğü oranda büyük bir şiirdir. Söz
konusu şiir ya da şairin diğer şiirlerine baktığımızda, bu şiirlerin
en büyük özelliğinin hayatın gerçeklerini şiirin gerçekliğine
dönüştürebilme gücüdür, diyebiliriz. Yine Tanpınar’ı anarsak, o, “şiir
ile dil’e kendi sesimiz, kendi benliğimiz(tikel varlığımız),
tecrübelerimiz (talimlendirme diyebileceğimiz, bize sistemin
öğrettikleri değil,birey olma çabası ve uyanıklığı içindeki kendi
deneyimlerimiz) girer.”[14]
der. Şair, ben olma durumunu çoktan aşmış, tüm insanlık durumlarını
deneyimlemiş olandır çünkü.
Asuman
Susam
1
Orhan Koçak,İroni ve Keder,Virgül,Mart 2003,s.60
3
Tanpınar’ın Şiiri ve Gizemcilik(Mistisizm),Mustafa Öneş,Ludingirra,yaz97
4
100 Soruda Tasavvuf, Abdülbaki Gölpınarlı,s63
5
Cem Uzungüneş, Soluğan, Öteki yay.1998
6
Octavio Paz,Modern İnsan ve Edebiyat, remzi
kitapevi,1993,s.54
9
Rollo May,Yaratma Cesareti,Metis,1992,4.basım,s,93
12
Ünsal Oskay,Tek Kişilik Haçlı Seferleri;İnkılap
yay.,2000,s.109
13
Halik İbrahim Bayrakçı, Zaman ve Kader, Hayalet
Gemi,1997,s.37
14 Ünsal Oskay,Tek Kişilik Haçlı Seferleri;İnkılap
yay.,2000,s.109
|
|