| |
I. Şiir
bir varoluş alanı mıdır?
Belki
gereğinden fazla sert bir giriş olacak ama XXI. yüzyılın ilk
yıllarında Türk şairinin ve Türkçe yazdıkları halde kendilerini Türk
şiirinin dışında konumlandırma arzusunda olanların, sanal ortam
cangılında şiirle soluk almaya çalışanların her şeyden çok
varlıksal kaygıyla davrandığını düşünüyorum. Varlığını
şiire dayandırmak isteyenler, şiiri dünyadaki duruşun biricik varlık
alanı kabul edenler, şiir dışı alanlarda (gazetecilik,
sinema-televizyon-tiyatro oyunculuğu veya yönetmenliği, sunuculuk,
şarkıcılık, şarkı sözü yazarlığı...) varlıklarını kanıtladıkları
halde şair olarak da kabul görmek isteyenler, diğer yandan da
şiirden başka bir alanda varolamadığı için bu alanı
kutsallaştıranlar epeyce sivrilmiş görünüyor. Söyleşilerde, poetik
yazılarda, soruşturmalarda şiirsel değil ama şairsel
bir varlık sorunsalı kendini iyiden iyiye duyuruyor. Bunun şairin
yaratıcılığında, sezgi yetisi üzerinde, etik duruşunda ve özgür
tutum gösterebilme gücünde yaratacağı tahribat önümüzdeki yıllarda
daha bir belirginleşecek; kendisine şiirle yer açma veya kişisel,
grupsal, kişisel-grupsal varlığını doğrudan doğruya şiire dayandırma
çabasında olanların yanılgıları daha net bir biçimde ortaya
çıkacaktır.
Poetika
içerisinden bakıldığında 2000'ler Türk şiirinin, en azından XXI.
yüzyılın ilk dilimindeki şiirin manifestolarla yeni yönelimlere
kapılar açacağı, açmaya başladığı söylenebilir. Bu belirlemeye
dayanak sayılması bakımından, 2003 yılı sonlarında yayımladığım
"Soylu Yenilikçi Şiir" manifestosunu, O. S. Erkekli, M. Sarsmaz, A.
Günbaş, Ş. Bilsel, S. Koçak, B. Güldal, Ç. Keçeci, B. Ay, G.
Ormancı, C. Koyuncu, S. Umran tarafından imzalanan “Yenibinyıl Şiir
Bildirisi”ni ve M. Sarsmaz, B. Ay, E. Karaağaç, O. İnanç, G. Ormancı
tarafından imzalanan “Dördüncü Yeni Şiir Bildirisi”ni, Efe Murat-Cem
Kurtuluş ikilisinin imzasıyla yayımlanan "Madde Akımı Manifestosu"nu
ve Serkan Engin tarafından kaleme alınan "İmgeci Toplumcu Şiir
Manifestosu"nu hatırlatmayı gerekli görüyorum. İmza sahibi şairlerin
poetikaları hakkında kapsamlı ve ayrıntılı belirlemeler taşısalar
bile yeni dönem şiirini nereye vardıracakları henüz belli olmayan
manifestolar belirli bir kopmayı, ayrışmayı gerçekleştirme yolunda
atılmış adımlar olarak önem arz etmektedir. Bu manifestoların yanı
sıra dergilerde veya söyleşilerde, belki de varolma kaygısının ürünü
olarak ciddi veya gayri ciddi başka şiir önerileri de dile
getirilmekte, hatta bazı şairler önerdikleri poetikanın ciddiye
alınıp entelektüel ortamlarda, şiir mahfillerinde tartışılması için
dergilere arkadaşları aracılığıyla tartışma çağrıları yazdırma
yoluna bile gitmekte, "Bunu tartışın, neden tartışmıyorsunuz?..."
gibi ifadelerle şiir kamuoyunu etkilemeyi denemektedir. Oysa,
önerilen veya savunulan şiir gerçekten de ciddi bir poetik-felsefi
düşünüşe dayanıyorsa ve ciddi problematik ilgiler taşıyorsa elbette
ortamda yansımalar bulacak, tartışılacak, olumlu veya olumsuz
eleştiriler alacaktır. Getirmeye çalıştığınız poetika önerisinin
verimleri derinlikten ve şiir olma niteliğinden yoksunsa, şairlere
ve eleştirmenlere yakınlaşmak için düzenlediğiniz “tavlama
dosyaları” bir işe yaramaz. Poetika kırılgan bir alandır; fazla
zorlamaya gelmez. Şiir kendinden ille de bir şeyler bekleyene hiçbir
şey vermez. Şiir üzerine yazar, konuşur veya düşünürken estetik bir
duyumsamadan uzağa düşmek bana göre, onarılması zor poetik
bozukluklara zemin hazırlar. Elbette, estetiğin tanımı da dönemden
döneme farklılıklar gösterebilir, göstermektedir ve günümüzde
estetiğin tanımının, dahası estetik algının değiştiği bir gerçektir.
Ne var ki, tanımı farklılıklar gösterse bile estetiğin özünde
değişmeyen bir şey vardır ve asıl o değişmeyen, tanımlanamayan öz
nedeniyle şiirle estetik birbirinden ayrılamaz. Bizde estetik haz
uyandıran fakat güzelliğini tanımlayamadığımız durumlar, nesneler,
varlıklar karşısında "Şiir gibi bir manzara... Şiir gibi bir gece...
Şiir gibi bir yürüyüş..." ifadelerine başvurmamız bunun göstergesi
değil midir?
Şiir, evet, bir
varlık alanı olabilir; metin, çeşitli bakımlardan kendisiyle
birlikte şairini de var kılabilir. Ne var ki, şiire bunu dayatmak,
şiiri bunun için bir araç olarak kullanmaya çalışmak bir
kurnazlıktır ve şiirin hiçbir biçimde araç olarak kullanılmaya
tahammülü yoktur. Eskimeyecek bir benzetmeyle; aşırı kıskanç bir
sevgili olan şiir, başka bir sevgilinin varlığından bile rahatsız
olurken böyle bir kullanılış onun özgül bir sanat olarak
hiçbir zaman kaldıramayacağı bir şeydir. Ne mi yapar? Hemen
marşa, şarkı sözüne, gazete haberine, dövize, manzumeye, felsefe
veya bildiri metnine dönüşür!
Günümüz
ortamında şiirle, şiir eleştirisiyle ilgili dikkat çeken bir başka
yan ise insanların epey bir zamandır güncelin seline kapılıp
Heidegger'ları, Dufrenne'leri, Wittgenstein'ları, Heidegger’ları,
Caudwell'ları, Barthes'ları, Fischer'ları, Croce'leri, Jaspers'ları,
Freud ve Jung'ları neredeyse tamamen unutarak XX. yüzyılın XXI.
yüzyıla eklemlendiği modernizm sonrası zamanda ortaya çıkan,
aslında bilinen anlamıyla felsefeyle alış verişleri olmadığı halde
kendilerine filozof denen ve asıl işleri dünya kültür haritasını
büyük ağabeyin (big brother) isteği doğrultusunda düzenlemeye
çalışmaktan ibaret olan tarih bilincinden yoksun sosyologları
yazılarında kendilerine tanık gösterir, düşüncelerini onlarla ortak
kılar ve onlardan fazlaca alıntı yapar olmalarıdır. Henüz köklü bir
tarih bilincine ulaşabilecek geleneğe sahip olamayan Yeni Dünya'nın
yaratıp dışarıya sunduğu cartoon düşünürlerin, onların Eski
Dünya'daki izleyicilerinin ve haritanın Üçüncü Bölge'si sayılan
kısmındaki kapıkullarının en önemli işleri felsefe ve estetik
tarihindeki kesintisizliğin nedenlerinden ve nasıllarından çok,
uygarlıkların arasını açmak olduğundan onlardan yerli yersiz
yapılacak her alıntı o düşünüş biçimiyle aynı ateşte ısınmak
anlamına gelir. XIX. yüzyılda uygarlıklar arası büyük arızalardan
olan oryantalist zihniyetin Yeni Dünya'da yeniden üretilen
gölgesinin temsilcilerinden başka bir şey olmayan, uygarlıklar arası
yapay soğuk ve sıcak çatışmanın tüccar-düşünürleri ne yazık
ki, kim bilir nerelerden süzülerek Türk şiirine bile sızmış
görünüyorlar. Buna şaşmamalı; çünkü o zihniyet toplumların daima en
birikimli, en güçlü, en zengin oldukları alanları onların en zayıf,
en güçsüz, en dayanıksız tarafları haline getirerek amaca
ulaşılabileceğinin farkındadır. Rusların tarihsel-kültürel ilgiyi
her zaman önemseyen günlük yaşam geleneğini nasıl yerle bir
etmişlerse, Japonların özgün metafizik duyuşa dayalı tutumlarını
nasıl zedelemişlerse, Arapların mistik eğilimlerini hangi yollarla
paraya endeksli hale getirmişlerse biz Türklerin en güçlü olduğumuz
alanlardan biri sayılan şiiri de öylece yerle bir etme çabasında
olmaları anlaşılamayacak bir şey değildir. Bir ara öykünün, şimdi de
aslında gerçek anlamda roman olmayan kurgulamaca metinlerin
roman etiketiyle bu kadar öne çıkarılıp yaygınlaştırılmasında, acaba
şiiri geri plana itme ve böylece Türk toplumunun bireyleri arasında,
görünmese bile en sağlam bağlardan biri olan şiiriyeti yok
etme arzusunun hiç mi rolü yoktur?
Başta
yapısökümcülük/yapıbozumculuk olmak üzere şiirin, şiiriyetin baş
düşmanı sayılabilecek inceleme, çözümleme yöntemlerinin icadı şiirde
gerçekten de mertliği bozmuştur. Şiir çözümlemesinde ancak belli bir
oranda yararlanılabilecek bir yöntemin tek yöntemsel
gerçeklik olarak değerlendirilip şiirin dilbilimine ve görünür kaba
dilsel yapıya indirgenmesi, metnin ruhunda gizli olan asıl şiiriyeti
öldürmenin yollarından biridir. Yeni Dünya'nın şiire ve şiiriyete
hiçbir zaman sahip olamamış ipten kazıktan kurtulmuş
serüvencilerinin, altın arayıcılarının, yerli avcılarının
oluşturduğu toplum (veya aslında "topluluk") elbette kendisinde
olmayanın bir başkasında olmasına tahammül gösteremeyecek,
kendisinde olmayıp başkasında, ötekinde olanı yok etmek
isteyecektir. 1980 kuşağı şairlerinden bir kısmının Türk şiiri
yerine Amerikan veya Anglo-Sakson şiiri yazdıkları, şimdilerde
şiirin yanı sıra eleştiri de yazanların bazılarının da
yapısökümcülüğü her yöntemin üstüne çıkardıkları, şiir metnini
yalnızca dilbilim katmanına indirgedikleri hatırlansın... Yeni
Dünya'nın ve Eski Dünya'nın gücü her şeyden çok önemseyen zihniyeti
Üçüncü Dünya adını verdiği ötekini kullanabilmek için
geçmişte her yolu denemiştir, bugün yeni yöntemlerle bunu
yapmaktadır, gelecekte de değişen duruma göre yepyeni yöntemler
kullanacağının işaretlerini vermektedir. Küstah yabancı bir
kez daha iş başındadır!
İnsanlar,
gruplar, devletler, toplumlar ve uygarlıklar arası etkileşim elbette
kaçınılmazdır ve tarih böylesi etkileşimlerin örnekleriyle doludur.
Bizim eski tarihimizde Çinlilerle olan ilişkilerin hatırlanması
yeterlidir. Etkileşimler kimi dönemlerde savaşlara neden olmuşken
kimi dönemlerde de barışçı yakınlaşmalara, merchantilist veya
estetik işbirliğine, dil ve sanat alanlarındaki geçişmelere kapılar
aralamıştır.
Dünya üzerinde
çok az dilin ve ulusun sahip olabildiği zengin, derin ve tarihsel
ilgiyi benliğinde her zaman bulundurmuş bir şiirimiz var. Yüzlerce
yılın veya yakın geçmişin içinden (Aprın Çur Tigin'den bugünün en
genç şairlerine kadar...) birbirini tamamlarcasına pırıl pırıl
parlayan dizelerin varlığını kim inkâr edebilir? Her yüzyıldan
birkaç dize alınıp alt alta eklenerek yeni zamanlara getirilip
tamamlanacak bütünsel bir Türk şiirinin varlığını, bu şiirin ortak
bir ruhu yansıttığını kim yadsıyabilir?
Bir zamanlar
Eski Dünya'nın, aşırı sanayileşmenin yarattığı ruh yıkımıyla
birlikte birbirini boğazlayan ve yakın geçmişte iki kez insanlığın
üzerinde büyük yangın bulutları dolaştıranların da böyle bir şiiri
vardı... O şiiri ve şiiriyeti, o ruhu yitirdiğinden bu yana şiraze
dağılmıştır ne yazık ki! Zaptettikleri toprakların yerlilerine
vahşi diyen ama gerçekte kendileri vahşi olan Yeni Dünya
barbarlarının, yerleştikleri yerleri insanlığın ortak yaşam alanı
olan gezegenden ayrı bir yer, adeta bir saldırı üssü olarak
benimseyip oradan her dönemde insanlığa yapacakları saldırılar için
yeni planlar tertiplemesi evrenin ortak ruhunun çözünüp dağılmasında
önemli rol oynamıştır. Atomun parçalanması, yeryüzünün ruhunun, ruh
çekirdeğinin de parçalanması olmuştur bir bakıma. O ruhu yeniden
kazanmanın şiirden, şiiriyetten geçtiğini düşünemeyecek ve şiire
dönmenin gerekliliğini kavrayamayacak kadar boğuşma içinde olanların
ötekinde hâlâ var olan ruhu parçalayıp onu boş bir kalıba
dönüştürmeyi istemelerini gözden kaçırmamak gerekir. Asıl yanlışlık,
oradan gelen her şeyi hiç sorgulamadan kabullenmek, kullanılan
yöntemlerin şiiri, şiiriyeti öldürdüğünün farkına varmamaktır.
Kavram karışıklıkları yaratmak ve yüzlerce yıldır var olan ruh
bütünlüğünü parçalamayı hedeflemek bunun bir göstergesi değil midir?
Edebiyatın, şiirin, kültürün gündemini Türkçe şiir, Türkiye
şiiri, Türkçe yazılan şiir gibi kavram garabetleriyle meşgul
etmek, kendi kültür ortamlarında tartışıldığında alaya alacakları
böyle bir konuyu bizde gündeme getir(t)mek ve derinleşmenin,
bütünleşmenin, zenginleşmenin, birlikte var olmanın dokusunu böyle
zedelemeye çalışmak başka nasıl anlaşılabilir?
II.
Yabancılaşma ve genç şiir eleştirisi
Şiirin ve şiir
estetiğinin modern zamanlarda kazandığı deneyimler modernite
sonrasında sorgulanır görünmekle birlikte bu sorgulama ve
yargılamanın sonunda özde değişmeyen ancak gelişen
değerlerin pek de sökülmediği, bozulmadığı, çözünmediği
görülecektir.
Şiirde olduğu
gibi şiir çözümlemesinde, eleştirisinde de yöntemler tek başlarına
ancak belli bir yere kadar işe yarar. Bu bakımdan yapısökümcülük/yapıbozumculuk,
metinlerarasılık, göstergebilim gibi yöntemler şiiri bütünüyle
kavramaya, onun ruhunu yakalamaya yeterli olamaz. Şiirin yapıyı,
sesi, anlamı, anlam aktarmalarını, simgeleri, göstergeleri, dilin
gramatik verimlerini aynı anda gözeten zenginliği onun belli
yöntemlere teslim olmasını engeller. Richter'in genel olarak sanat
için söylediğini rahatlıkla şiir için söyleyebilir ve şiir için
mutlak nesnel gerçekliğin olmadığını
(1) ileri
sürebiliriz. Şiirin çok katmanlılığı kuramların ve yöntemlerin
üzerinde, ötesinde değişmeyen bir özü, bu özün kavranması
zorunluluğunu dayatır. Nietzsche'nin birikimi birleştirici sanatçıda
aradığı "estetik temel prensiplere hakim olma ölçüsü"
(2) bütün
dönemlerde geçerliliğini koruyacak bir kriteri dile getirmektedir
aslında.
Bu noktadan
bakıldığında şiirin de bütün öteki sanatlar, bilimler ve felsefe
gibi "biriktiren" bir etkinlik olduğu, tarihsel ilgiden
soyutlanamayacağı görülecektir. Birikimin unutulduğu yerde, yazılan
metnin dize araları çok zayıflayacak, elde değişmeyen öz adına pek
bir şey kalmayacaktır. Şiir için ve şiir eleştirisi için tarihsel
ilgiyi var kılan birikimi sağlama konusunda Hasan Bülent Kahraman'ın
bir kitabının adından
(3) esinlenerek, bugün Türk şiiri ortamında kalem oynatan
genç şairlere veya genç şair-eleştirmenlere şu soruyu soruyorum:
"Acaba Yahya Kemal'i okudunuz mu?" Bu soruda Yahya Kemal'in bir
simge olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Onun yerine pek âlâ
Ahmet Haşim’i, Asaf Halet'i, Ercüment Behzat'ı, Ahmet Hamdi
Tanpınar'ı, Dıranas'ı, Cahit Sıtkı'yı, Melih Cevdet'i
koyabilirsiniz. Günümüzde şiire, şiir eleştirisine, şiir yorumuna
gönül verenlerin Guattari'den, Deleuze'den, Derrida'dan, Chomsky'den
önce Yahya Kemal'in Edebiyata Dair'ini, Cahit Sıtkı
Tarancı'nın Ziya'ya Mektuplar'ını, Behçet Necatigil'in
Bile/Yazdı'sını, Tanpınar'ın Edebiyat Üzerine Makaleler'ini,
Oktay Rifat'ın Şiir Konuşması'nı, Melih Cevdet'in İmge
Ormanları'nı, Edip Cansever'in Gül Dönüyor Avucumda'sını,
İsmet Özel'in Şiir Okuma Kılavuzu'nu, Cemal Süreya'nın
Şapkam Dolu Çiçekle'sini, Ahmet Oktay'ın İmkãnsız Poetika'sını,
Hilmi Yavuz'un Yazın Dil Sanat'ını, Özdemir İnce'nin
Tabula Rasa'sını, Enis Batur'un E/Babil Yazıları'nı, Ece
Ayhan'ın Şiirin Bir Altın Çağı'nı vs. okuma zorunluluğu
vardır. Bu kitaplar elbette bugünkü şiirin anlaşılmasında, yeni
poetikaların bütünüyle kavranmasında bize gerekli kapıları tam
olarak açamaz. Bunların okunması ortak ruhtan uzaklaşmamak, kültürel
sarsılma ve parçalanmaya, köksüzlüğe yenik düşmemek için gereklidir.
Nasıl ki Schopenhauer'ı bilmeden Wagner ve Nietzsche'yi anlamak,
Leipniz'i okumadan Russel'ı, Russel'ı okumadan da Wittgenstein'ı
kavramak mümkün olamazsa; Baudelaire'i bilmeyen, Rimbaud'yu gökten
inmiş bir aziz-şair sanırsa, yukarıda adlarını saydığım Türk
şairlerini bilmeden, onların (ve elbette daha başkalarının) poetik
yazılarını okumadan bugünkü şiirin tarihsel ilgisini kavramak,
bugünkü şiiri anlamak, yorumlamak, çözümlemek, düzeyli bir şiir
eleştirisi yazmak mümkün olamaz: Eğer köksüz ve derinliksiz bir şiir
ve eleştiriden söz etmiyorsak...
Yabancılaşma
yaratıcılık için itici güç olabilir; nitekim Baudelaire ve Rimbaud
şiiri, Gaugin resmi, Ionesco tiyatrosu, Kubrick sineması büyük
ölçüde yabancılaşmanın ürünüdür. Eleştiri, inceleme veya çözümleme
ise şiirin bütünlük içindeki varlığını sağlayan ruhunu
yakalayabilmeyi, o ruhu ararken ele alınan metnin tarihsellikle
ilintili bir anlamsal dokuyu barındırmasına yarayan derin ilgiye
ulaşabilmeyi gerektirir. Biraz da bundan değil midir şiir
çözümlemesine soyunanların neredeyse tamamının çeviri şiirden uzak
durup kendi dilleriyle, kendi yaşadıkları coğrafyada, kendi
yaşadıkları ülkenin kültürüyle yaratılmış olan şiirleri ele alma
zorunluluğu duymuş olmaları. Birkaç örnek olmak üzere Ali Nihat
Tarlan'ın Fuzuli Divanı Şerhi, Mehmet Kaplan'ın Şiir
Tahlilleri, Turgut Uyar'ın Bir Şiirden, Mehmet H.
Doğan’ın Şiirin Yalnızlığı veya Doğan Aksan'ın Şiir
Çözümlemeleri adlı kitapları hatırlanabilir.
Yanlış
anlamalara meydan vermemek için şunu belirtmeyi gerekli görüyorum:
Burada, yalnızca Türk şair veya yazarlarının eserlerinin okunması
gibi bir şey önerilmemekte, ki bu bir garabet olurdu, ortak ruhu
yakalamada öncelik sorunsalından söz edilmektedir. O halde
tamamlayalım: Madem ki toplumun ve evrenin ortak ruhundan, şiirsel
bir ruhtan söz ediyoruz; öyleyse sahip olduğumuz ruhu yitirmemek
için önceliklerimizi iyi belirlemek, bu öncelik belirlemesinin
ardından tamamlayıcı ve kimi noktalarda da hiç kuşkusuz ileri
götürücü bir felsefe geleneğiyle ilişkili olan Avrupalı
isimlerin kaynaklarına, yöntemlerine yönelmekte tereddüt göstermemek
gerekmektedir. Aksi takdirde Türk şiirinin tarihsel ruhunu
yakalayamayan şairlerin bir süre sonra saçma sapan şiir (!)
kitapları yayımlamaları gibi şiir eleştirisi veya çözümlemesi
yapanların da salt yabancılaşmaya kapı aralayan yöntemlerle şiire
bakmaları aynı sonucu doğuracak, bu yöntemlerin kutsallığından kuşku
duymayanlar bir süre sonra şiiri dilbilimiyle, görünür kaba dilsel
yapıyla eşdeğerde tutacak ve şiirden hiçbir şey anlamamaya
başlayacaklardır. Bu anlayışın (anlamayışın!) etkisiyle yetişen yeni
kuşak şairlerin ise şiirle ilişkilerinin ne düzeyde olabileceği
sorusunun yanıtı şimdiden rahatlıkla verilebilir.
III. Salt
eleştirinin niceliksel durumu
1990'lardan
günümüze sarkan şiirin genel özelliklerinin henüz yeterince
netleşmiş olmaması, bunun için biraz daha zamana gereksinim
duyulması, 1990'ların sonlarında şair olarak isim yapmaya
başlayanların 2000'lerde gerçek kimliklerini bulmaları yeni döneme
ilişkin bir karar verebilmek için henüz yolun başında olunduğuna
işaret ediyor.
Hiç kuşku yok
ki günümüz şiiri ortamında, yalnızca genç şiiri ele alan,
özellikle 1990’ların ve 2000’lerin genç şiirine eğilen ve salt
eleştiriyle uğraşan bir yazarın varlığından söz etmek zor.
Dergilerde tek tük yazılar yer almakla birlikte genç şiiri özel ilgi
alanı olarak benimsemiş ve bu alanda kapsamlı çalışmalar yapmış bir
isim ne yazık ki var değil.
(4) Haksızlık
etmiş olursam çok üzülürüm: Eleştiri de yazan şairleri bir
yanda tutacak olursak yalnızca eleştiriyle uğraşanların günümüz
şiirine ilişkin yazıları, değinmeleri belli bir toplam oluşturuyor
ama bu dağınık toplamın doyurucu bir orana ulaştığı
söylenemez. Bunda elbette daha 1980 Kuşağı şiirinin bile dokusunu
ayrıştıran bütünlüklü bir çalışmanın meydanda olmamasının rolü var.
Hakan Sazyek'in Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Garip Hareketi,
Asım Bezirci'nin (bazı yanılgılı ve yanıltıcı yanları olmasına
karşın) İkinci Yeni Olayı kitaplarının 1980 Kuşağı şiirini
ele alan benzerlerinin yazılmamış olması günümüz şiiri üzerine
sonuçlar çıkarıcı bir bakışla eğilmeyi zorlaştırmaktadır. Sağlam
dokulu ve zengin bir birikimin varlığını duyumsatan yazılarını her
zaman aradığım Orhan Koçak'ın ilgisi en yakın tarih olarak İkinci
Yeni yıllarıyla, Türk Şiiri Modernizm Şiir kitabını büyük bir
hayranlıkla okuduğum Hasan Bülent Kahraman'ın ve Kırık Amfora’sını
fakültedeki şiir derslerimde kaynak olarak kullandığım Ramis
Dara’nın ilgi alanı oylumlu eleştiri bakımından 1980'lerle,
yenilerde yayımlanan Sancılı Yaratı'sını heyecanla
karşıladığım Ali Galip Yener'in ilgisi ise biraz daha önceki
yıllarla sınırlı kalmış görünüyor. Hatta 1980 Kuşağı şiiriyle
yakından ilgilenen ve bir anlamda 1980 Kuşağı'nın da
eleştirmeni sayılabilecek olan Mehmet H. Doğan'ın yıllıklardaki kısa
değinmelerini bir yana bırakırsak epeydir genç şiirle ciddi anlamda
ilgilenmediği, yeni şiir kitapları hakkında yazmadığı biliniyor.
Genç şairin
kalemine şiirin yanı sıra eleştiri şişesinden de mürekkep çekmesinde
günümüz şiirini ana uğraş olarak benimsemiş eleştirmenlerin yokluğu
mu etkili oluyor yoksa tam tersi bir durumla, şairler zaten eleştiri
de yazdıklarından mı şiir eleştirisi alanında yeni isimler
kendilerini var kılmaya gönül düşürmüyor? Belki iki ucu birbirini
hem çeken hem iten ve birbirlerine varlık alanı açan yaklaşımların
paradoksal verileri içinden yanıt aramak gerekiyor bu soruya.
Salt eleştiri
yazanların azlığı karşısında, genç şairlerin şiirle birlikte şiir
eleştirisini de uğraş edindiklerini söylemek gerekiyor belki de.
1980'lerde bazı şairler dönem şiirine ilişkin kapsamlı yazılar
yayımlamıştı. O kuşaktan bazı isimler bugün de hem şiir yayımlamayı
sürdürmekte hem de eleştirel yazılar yazmaktadır. Yanı sıra
1990'larda ve 2000'lerde şair olarak isim yapmış pek çok kişinin
aynı zamanda genel olarak günümüz şiiri ve özel olarak da yeni
yayımlanan şiir kitapları hakkında eleştiri yazıları kaleme
aldıkları görülüyor.
Bu, aslında
belki de günümüz şiirinin önemli bir yanını oluşturuyor. Genç şairin
kendisinin de içinde yer aldığı bir dokuyu ayrıştırma çabasına
girmesi, kendisini bununla yükümlü hissetmesi kuşkusuz olumlu
yanları olumsuz yanlarından daha fazla olan bir durum. Şiire
içeriden bir bakışın varlığı bu anlamda önemli görülmeli. Gerçi bu,
yalnızca günümüzün bir özelliği değil... Namık Kemal'lerden bu yana
her dönemde şairlerin aynı zamanda şiir eleştirisi de yazdığı,
kendisinin ve başka şairlerin poetikalarının ayrıştırılmasında rol
üstlendiği biliniyor. Bunun sonucunda bir süre sonra şairlerin
birbirlerinin kitapları için yazmaları kaçınılmaz oluyor. İşin
ilginç yanı, günümüz ortamında neler olup bittiğinin farkında olan,
kendileri de bu ortamın ayrılmaz parçaları konumunda bulunan,
hatta ortamın "bu hale gelmesinde" azımsanmayacak oranda pay sahibi
bazı genç şairlerin, "Herkes birbirinin kitabı hakkında övgü yazısı
yazıyor. / Herkes birbirinin arkadaşı olduğu için günümüz şiir
dünyasında her şey ilişkilerle şekilleniyor. / Kimse birbirini
eleştirmiyor; kitap tanıtma yazıları eleştirinin yerini tutuyor."
(5) türünde
yakınmalarda bulunmaları. Eğer tanıtma yazılarının eleştirinin
yerini tuttuğu sanısı yaygınlaşıyorsa burada eleştirinin azlığı veya
niteliksizliği kadar maalesef genç şairin algılama sorunundan da söz
etmek gerekiyor: Gerçek anlamda eleştiri ciddiyeti taşıyan yazıları
okumayan, yakın arkadaşları dışında kimsenin ne yapıp ettiğiyle
ilgilenmeyen bazı çok genç şairlerin, şair adaylarının, tanıtma
yazısıyla eleştiriyi birbirinden ayıramamasına şaşmamalı. Dergilerde
yalnızca kitap tanıtma yazıları değil, eleştiri yazıları da
yayımlanıyor; hatta bazı dergilerde bunların bölümleri, sayfaları
bile ayrılmış durumda, ki birbirine karıştırılmasın!
İşin erbabı
tanıtma ile eleştiriyi birbirinden ayırmakta zorluk çekmediğinden,
galiba kitap tanıtma meselesindeki sorun, bu tip yazıların
eleştirinin önüne geçmesinden ya da eleştiriyle bir tutulmasından
çok böyle yazılardaki "düzey" sorunudur. Kitap tanıtma yazısı
yazanların ele aldıkları kitabı tek, bağımsız, biricik bir eser gibi
düşünmeleri sığ belirlemelere yol açıyor. İyi bir kitap tanıtma
yazısı ele alınan kitabın şairin öteki yapıtlarıyla ilgisini göz
ardı etmeyen, kitabın dönem şiiri içindeki yerini sorgulayabilen,
şiirlerin konusuna ya da biçimine bağımlı kalmayan yazıdır. Bunun
yapılabilmesi için de epeyce zahmetli bir işe girişmek gerekir:
Sözgelimi, şairin öteki yapıtlarını da okumak, tanıtımını yapacağı
kitabı yalnızca kendisine yollananlar içinden seçmeyerek başka
şairlerin de yeni kitaplarında ne yapıp ettiklerinden haberdar
olmak, sözünü edeceği kitap hakkında yayımlanmış öteki tanıtmaları
ve şairlerle yapılan söyleşileri de gözden geçirmek vb. Bu ise, sırf
dergilerden veya gazetelerin kitap eklerinden telif ücreti alacağım
diye kitap yazısı yazmayı seçenlerin değil, şiirin gündemini
yakından, en yakından izleyenlerin yapabileceği bir şeydir.
Buradaki bir
başka sorun da, bazı kitap eklerinin "Bu sayıda şu kadar kitap
tanıtıyoruz." gibi sadece niceliğe yaslanan ifadelerle
okuyucu veya reklam avcılığı yapmaya çalışmalarıdır. Çünkü tanıtılan
kitapların sayısına vurgu yapmak edebiyatla bırakın yakını, uzaktan
bile ilgisi olmayan, yayınevlerinden reklam veya ilan almaya dayalı
parasal ilişkileri gözeten bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın sonucu
ise, kitap ekinde yayımlanan yazıların edebiyat düzeyinin değil,
sayısının bir değer olarak kabul edilmesinin istenmesidir. Yani
denge önemli ölçüde sarsılmakta, tahterevallinin bir ucu yerde öteki
ucu gökte sabitlenmiş olmaktadır. Bu kadar yanlıştan bir doğru
çıkmayacağına göre; sonuçta, yayımlanan kitap tanıtma yazılarının
çeviri kitap ağırlıklı, eleştirel bakıştan yoksun, çözümleyici
nitelikten uzak, yalnızca konuyu özetleyen veya içeriği öne çıkaran
tanıt(ma)ma yazıları olması kaçınılmaz bir gerçeklik olarak kendini
dayatır!
Eleştiriye
dönecek olursak... Genç şairin şiirin yanı sıra şiir eleştirisini de
uğraş edinmesi edebiyat adına belli kazanımların yanı sıra sorunları
da beraberinde getiriyor hiç kuşkusuz. Bu sorunların başlıcası,
şairin eleştiri yazılarıyla kendisine bir iktidar alanı açmaya
çalışmakla suçlanması. Şiiri önde tutan gerçek şairlerin iktidar
gibi bir sorunları olduğunu sanmam ama şair kendine ille de bir
iktidar alanı açacaksa bunu ancak şiiriyle yapabilir. Eleştiriyle
açılacak alan böyle bir ortamda ancak eleştirmen olarak değer
kazandırabilir şaire, şair olarak değil. Bu suçlama yöneltilirken
yakın geçmişin bile unutulması, tarihsel ilginin farkında olunmaması
asıl sorun. Önceki dönemlerde şairlerin eleştiri yazılarının kapsamı
konusunda bilgi sahibi olmayanların, günümüz şairlerinin yazıyla
iktidar alanı açmaya çalıştığını ileri sürmesi, dayanaksız bir
suçlamadır. 1940'lardan 1980'lere şairlerin düzyazıyla açmaya
çalışmadığı iktidar alanını günümüz şairlerinin açmaya çalıştığını
söylemek cehalete, tarihsel bilinçsizliğe dayanan vahim bir
yanılgıdan başka bir şey değildir.
Eleştiri de
yazan şairin karşılaştığı en önemli sıkıntılardan biri de piyasa
mantığının etiketlendirme alışkanlığıdır. Sözgelimi içimizden biri
bir dönem, kendi şiirini biraz geriye itip başkalarının şiirine
eğilerek eleştiriye ağırlık vermeye başlasa hiç kuşkusuz havada onun
şairliğiyle ilgili soru işaretleri uçuşturulacak, şiiri beceremediği
için eleştiriye yöneldiği söylenecektir. Geçmişteki
eleştirmenlerimiz arasında bunun örneklerinin varlığı böyle bir
yaklaşımı kolaylaştıracaktır; sözgelimi Nurullah Ataç'ın ve Mehmet
H. Doğan’ın işe şiirle başladığı, Fethi Naci'nin de eleştirmenlikten
önce kısa bir yazarlık serüveni olduğu biliniyor. Oysa geçmişte
olanlar bundan ibaret değil, başka şeyler de var: Sözgelimi Asaf
Halet'in düzyazıları şiirlerinden sayfa sayısı olarak kat kat fazla.
Aynı şeyi biraz daha farklı ölçekte olmak üzere Yahya Kemal Beyatlı,
Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Veli Kanık, Ahmet Muhip Dıranas, Cemal
Süreya gibi isimler için de rahatlıkla söyleyebiliriz. Oysa bu
saydığım isimlerin hiç biri eleştirmen olarak görülmüyor, tam tersi
şairliklerinden kimsenin kuşkusu yok. Öyleyse bugünkü "piyasa"nın,
şairi, şiiri ve eleştiriyi algılamasında bir sorun var! Günümüzde
yaygınlaşma eğiliminde olan “şair-eleştirmen” tanımlamasının da
böyle bir algılama sorunundan kaynaklandığını sanıyorum. Şair
şairdir, eleştirmen de eleştirmen. İlgi alanları aynı
olmakla birlikte şairle eleştirmenin şiiri kavrayışı, algılayışı,
alt metinleri, poetik göndergeleri değerlendirişi büyük farklılık
gösterir. Şiirin ve eleştirinin etkinlik olarak örtüştüğü alanda
böyle bir kolaycı tanımlama gereksizdir. Şair eleştiri de yazıyorsa
ille de esnaf mantığıyla davranıp “şair-eleştirmen” gibi kısa
tanımlamalara gitmek gerekmez; çünkü yöntemsel açıdan düşünüldüğünde
şairin tembelliğe benzer bir çalışkanlığı, eleştirmenin ise
çalışkanlığa benzer bir tembelliği vardır.
IV. Genç
şair: aşırılığın peygãmberi
Genç şairin
şiirsel biçimi, biçemi, bütünlüklü yapıyı kavramasında geleneksel
birikimin ulaştığı perspektif bir yol gösterici olarak önemlidir.
Şiirsel yaratıcılığın sezgiyle, yetenekle doğrudan ve kesin
ilişkisine inanan bir şairim. Bununla birlikte biçimde ve biçemde
kolay çözünmenin sakıncalarından, çözünebilirliğin zaaflarından uzak
kalmanın tek yolunun birikimin kazandıracağı deneyimlerden geçtiğini
savunuyorum.
Özgün olma
zorunluluğu bulunan şiir metninde özgünlüğün hangi yollardan
geçilerek sağlanabileceği konusunda bir karar verme durumundaki genç
şair öncelikle yaratıcı gücünün sesini dinler, sezgisinin
yönlendirici etkisiyle hareket eder, bunun ardından şiirin tarihsel
gelişiminde kendini konumlandıracağı bir yer arar. Şairin eskisi de
yenisi de kıskançtır. Önceki şairler yeni bir şaire böyle bir yeri
vermemek için boşluk bırakmadığından genç şairin işi zordur. Kimse
onu davet etmez. Öyleyse genç şair geçmişi yıka yıka, şairlerin
oluşturduğu dizgeyi yara yara kendine yer açacaktır.
Evrimsellik
kadar dönüştürücülük de kendine yer arayan genç şiirin
belirleyicileri arasındadır. Nasıl ki kronolojik zincirde geriye
doğru bir halka eklemek söz konusu olamazsa yeni bir şairin
ekleyeceği halka en sonda olmak, ama aynı zamanda zincirdeki
halkaların hepsini de yerinden oynatmak zorundadır. Hem kopuş hem de
birleşme olarak adlandırılabilecek bu durum şiirin dil ve coğrafya
içindeki ortak ruhunu yakalayamayan şairler için ulaşılması mümkün
olmayan bir hedef olarak kalacaktır.
Günümüzdeki
şiir ortamına ve bu ortamda genç şairin durumuna bakıldığında
karmaşık bir yapıyla karşılaşır. Bu karmaşık yapıyı, hataya düşme
pahasına bir sac ayağına benzeterek açıklamak istiyorum: Bir yanda
1950'lerden, '60'lardan beri Türk şiirinde var ve etkin olan, bugün
yaşı ilerlemiş şairler; öteki yanda 1970 Toplumcuları'nı veya 1980
Kuşağı'nı temsil eden ve önemli dergilerde yazmayı sürdüren isimler;
bir başka yanda da yakınlarda (belki 1990'larda...) isim yaparak
şiirde kendilerini kabul ettirme merdiveninin son basamaklarını
tırmanan şairler. 2000'lerin genç şairi bu sacayağın tam
ortasındadır. Böyle bir ortamda kendine yer açabilmenin zorluğunu
dergilerden ve yayınevlerinden sürekli red yanıtları alarak bütün
dehşetiyle yaşayan yeni kuşak şairler kendi dergilerini çıkarma
konusunda hiç tereddüt göstermemiş, söyleyecek sözleri olduğunu bu
yolla kanıtlamayı seçmiştir. Zaman zaman yakınma konusu olan "bu
kadar çok derginin" çıkmasındaki piyasa etkisi düşünülürse
2000'lerin genç şairlerine hak vermek gerektiği anlaşılacaktır.
Evet, şairlerin söyleyecek sözleri var ve söylüyorlar. Arada elbette
bazı dergilerde düzey kaybı yaşanıyor, sanal cangıldan bulaşan ve
kontrol edilemeyen enflasyonel bir çürüme de seziliyor ama sonuçta
gerçekten söyleyecek sözü olanlar, bunu da estetiği, tarihsel ilgiyi
göz ardı etmeden, özgün ve düzeyli bir şekilde söyleyebilenler
kalıcı oluyor. Gerisi, yüzlerce yıldır olduğu gibi aynı zamanda bir
"şairler mezarlığı" da olan tarihin karanlıklarında yok olup
gidiyor.
Sacayağının
bazı dönemlerde birinci ayağı, bazı dönemlerdeyse ikinci veya üçüncü
ayağı genç şiire yakın ve genç şiiri destekler görünüyor.
Yayınevlerinin özel şiir dizilerini, yarışma jürilerini veya
dergilerin editöryal kurullarını inceleyenler bu yakınlığın
derecelerini yaklaşık olarak ölçebileceklerdir. Yakınlığın dönemi
veya derecesi önemli değildir, olmamalıdır genç şair için. Eğer
geleneğin birikimini sarsa sarsa ve aynı zamanda da onun
zenginliğini tada tada ilerleyemiyorsa kimlere veya hangi gruba
yakın olursa olsun sonuçta hüsrana uğrayacaktır. Bu nedenle,
yaklaşımım tartışılabilir ama, kendi dergilerini çıkararak
poetikalarını belirginleştirebilen, bu yolla dönem şiiri içerisinde
ayrıksı yer tutabilen genç şairlere her zaman daha çok ilgi
duymuşumdur.
Genç şairin bu
tutumu, imkânsızlıktan imkân yaratmakla eş anlamlıdır ve kendini var
eden bir estetiğe işaret eder bir bakıma. Şiiriyle, giderek de
poetikasıyla yarattığı yeni estetik yasaları yaygınlaştırmada
yeteneğe, sezgiye ve birikime dayalı cesaret, genç şairin yolunu
açacak en öncelikli yönlendiricidir. Bugün için aşırılık
olarak görülen çıkışlar, manifestolar genç şairin, sarsma, yıkma ve
yeniden kurma hakkını kullanmasının anahtarlarıdır.
Ve genç şair,
güneşin altında daima yeni bir şeyler olduğuna inanan kişidir.
(*) "Aşırılığın
peygamberleri" ifadesini, Megill'in bir kitabının adından
esinlenerek kullandığımı belirtmeliyim: Megill, Allan, Aşırılığın
Peygamberleri, Bilim ve Sanat Yay., Ankara 1998 (çev.: Tuncay
Birkan)
(1) Estetik:
Seçme Metinler, (Haz.: Necla Arat) İÜ Edebiyat Fakültesi Yay.,
İstanbul 1981, s. 107
(2) Gadamer-Kuhn-Nietzsche,
Edebiyat Nedir?, Babil Yay., Erzurum 2002, s. 115
(3) Kahraman,
Hasan Bülent, Yahya Kemal Rimbaud'yu Okudu mu?, YKY,
İstanbul, 1997
(4) Sabit Kemal
Bayıldıran'dan Mustafa Durak’a, Tuncer Uçarol’dan Utku Özmakas’a
çeşitli dergilerde günümüz şiirine ilişkin yazılarını okuduğum
eleştirmenlerin emeklerini unutuyor değilim. Söylemek istediğim,
diyelim ki son 10-15 yılın şiirini merkez alan geniş ve derinlikli
eleştirel çalışmaların olmadığıdır.
(5) Bkz.: “Şiir
Bugün”, Kitap Haber, sayı 22, Eylül-Ekim 2004
[AÇIKLAMA: Bu
yazının epeyce kısaltılmış bir biçimi (özetin özeti de diyebiliriz…)
28 Ekim 2004 Perşembe günü TÜYAP Kitap Fuarı'nda Edebiyatçılar
Derneği'nin düzenlediği "1980'lerden 2000'lere Türk Şiiri" başlıklı
sempozyumda bildiri olarak sunulmuştur.]
Bâki Ayhan T.
(Yasakmeyve, sayı 13 Mart-Nisan 2005) |
|