| |
1/
Modernizme gelinceye kadar,sanatçının bireysel ve toplumsal
sorumluluğunun konuşulmadığı bilinir.Gerçekliğin idealize edilerek
betimlenmesine dayalı bütün bir süreçte,sanatçı,elbette her dönemin
zihniyet dünyası içinden,gerçeklikle sorunsuz bir ilişki kurar.
Bütün
sanat disiplinlerinde geçerli bu olgu,malzemenin verili dil içinde
yoğrulduğu Modern öncesi yazın dünyasında daha kolay
gözlenebilir.Sanatçının bireysel duyarlılığının tarih sahnesine
girdiği İzlenimcilikte bile,sanatçının dış gerçeklikle ilişkisi
sorunsuzdur.Dolayısıyla taklite (mimesis) dayalı bir anlatım
eşiğinin,sanatçıyla toplum arasında bir özel sorumluluk alanı
barındırmadığı rahatça söylenebilir.
Perspektifin bulunmasıyla sanat yapıtına taşınan doğa,bütün sanat
disiplinlerinde gerçekliğin arandığı,bu nedenle de Rönesans sonrası
Batı Metafiziğinde en önemli olgudur.Gerçekliğin barındığı
doğa,zaman /mekân iliskisini de dengeleyerek,sanatçının toplumla
ilişkisinin sorunsuz sürmesine yataklık eder.
2/
Modenist sanatçı,sanatı doğanın ve toplumun bir yansıması
yerine,kendine dönük bir yapı olarak görür. Gerçekliğin doğadan
koparıldığı Modern tasavvur dünyasında ideasına kapanan
sanatçı,toplumla ve uzlaşılmış gerçeklikle geri dönüşsüz biçimde
sorunlu haldedir. 19. yüzyılın ortalarından başlayarak,görünen
gerçekliğin verili tanımıyla yetinmeyen sanatçı,ona yaşantı/bilinç
içeriğinde nüfuz etmenin yolunu arar; düşünsel düzeyde nesnelere
yaklaşmak üzere onları imgeleminde yeniden kurmayı dener.
Aragon
: “Gerçeklik,görünüşteki çelişki yokluğudur “ diyerek,sanatçının
gerçeklikle ilişkisindeki drama işaret eder. Zaman/mekân dolayımının
bozulduğu Modernitede,sanatçının bireysel ve toplumsal
sorumluluğu,doğrudan,gerçeklikle olan sorunlu ilişkiye
yumaklanır.Eşyanın,olgunun ve dilin bilinen bütün sınırlarının
parçalandığı,eridiği,buharlaştığı bir dünya karşısında,sanatçı kendi
malzemesi üzerinden gerçekliğe sokulmanın,onu ele geçirerek
dönüştürebilmenin acısıyla yüzleşir.Bu acıyı yapıtlarında katlayarak
dışarıya iade eder.Artık bir misyon olarak değil,ama kendiliğinden
varoluşsal bir düzey halinde ,sanatçının bireysel/toplumsal
sorunu ve sorumluluğu tarihe girmiştir.
3/ Beri
yandan,Modernizmin tarihi,dünya ölçeğinde sömürüye dayalı üretim
biçimlerinin en karmaşığı ve en saldırganı olan kapitalizmin
tarihiyle eş zamanlıdır.Kapitalizmin kendi üretim mantığı
içinde,bilinen ve yaşanan bütün dengelerin altüst olması
yanında,burjuvazinin ideolojik bilgi halinde öngördüğü hayat
tasarımı,gerçekliği ideada ele geçirmeye çabalayan sanatçıyı , her
türlü iktidar kurumuna kronik muhalif bir duruşa zorlar.Hele
Aydınlanma projesinin ciddi kırılmalara maruz kaldığı Dünya
Savaşları ve kitlesel kıyımlar karşısında ,gündelik pratik öylesine
politize olur ki,sanatçının bir sanatçı olarak varolma iradesinde
önemli odak kaymaları meydana gelir.
Bu
noktada,Sovyet deneyimi içinde yoğunlaşan ve dramatik tartışmalar
eşliğinde acılara malolan öyküyü okura yalnızca hatırlatmakla
yetiniyorum.Onca kaba yaklaşımın ardından,Modernizmin kapsamı
hakkında farklı ama her koşulda sağlıklı bir arayışa işaret eden
Lukacs-Brecht-Benjamin-Adorno çizgisi,sanatçının sorumluluğu
bağlamında bir sorunsalın,rafine argümanlar eşliğinde de olsa,hep
var olacağını gösterir.
Sanatçının
,toplumsal bir aidiyetten doğan sorumluluğu,yani demokrasi,insan
hakları,azınlık ve kadın / çocuk hakları,çevre koruması,barış ve
benzeri konularda çağdaş bir tavır alması gereği zaten tartışma
dışıdır.Ancak,sanatçının özgün malzemesi üzerinden nesne/olgu/ anlam
dünyasındaki gerçeklikle olan sorunlu ilişkisi ; başka bir
söyleyişle , sanatçı söyleminin nasıl bir yönelime tabi
kılınması gerektiği meselesi üstüne söylenecekler hep vardır.
4/
Eşyaya dair bilginin doğayla ilişkisi kopalı beri,yani Modern
tasavvur dünyasında her bilginin indirgenmiş bir bilgi
olduğunu biliyoruz.Bu indirgenme hali,çoğunlukla bilgi nesnesiyle
ilişkinin nesnel karakterinden kaynaklansa
da;aklın,bilimin,ideolojinin ve hele uzlaşılmış göstergeler toplamı
olan gidimli dilin bilgiyi bulandırıcı etkisi yeterince açığa
çıkarıldı.
Sanatçı,çağdaş bir zihniyet dünyasından baktığında,gerçeklikle
arasına gerili DİL engelini aşmak üzere kendi malzemesinin
imkânlarını kullanır; duygusal / dilsel deneyimini estetik yapı
olarak çökeltir.Görme biçimimizin belirlediği yapı,bizim o şey
hakkında bilgimizin bir parçasıdır.Görme biçimini tanımlayan çağdaş
estetik değerler de çağdaş bilginin
kapsamındadır.Dolayısıyla,gerçekliği insani deneyimin bütünlüğünü
kapsayan bir bağıntı alanı olarak alan Marx’ı buradan
okuduğumuzda,bilinçli eylemliliğin sanatçı için anlamı belirir:
Biçem/Biçim bütünlüğü içinde dizgeleşmiş çağdaş estetik
değerler...Eşyayı/olguyu/anlamı bu değerlerle sınayan ve
gerçeklikteki çelişkinin gizini bozan sanatçı,başka bir bilme
biçimiyle ele geçirilemeyecek bilgiyi sezdirir. Onun bireysel
sancısını toplumsal sancısıyla iç içe geçiren ve her iki sancıyı
birlikte aşma çabasını yapısal ilintilerin kavranması düzlemine
taşıyan tam da budur.Sanatsal imgenin nesnel bağlılaşığı
içinden alımlanması meselesi de,keza ,sanatçının toplumsal
dolayımını vurgular.
5/
Üstgerçekçiler,sıradan iki nesne arasındaki en aykırı ilişkinin
uyumunu açığa çıkarmak üzere hareketlendiklerinde,başta plastik
sanatlar olmak üzere bütün sanat disiplinlerindeki yeni formel
araçları işaret etmek şairlere düştü.Çağdaş şiirin kurucu ilkeleri
ve yöntemleri,bütün bir Modernite boyunca sürdürülen kapsamlı
sentaks tartışmalarının özetidir.Çağının tanıklığı içinde şiirini
kurmaya çalışan şair,çağdaş bir tasavvur dünyasına ilintili Görme
Biçimini dilde somutlamak zorundadır.Hayata,eşyaya,anlama
dair gerçekliğin kendini işaret ettiği biricik deneyim alanı olan
şiir,şair için bir estetik kategori olmanın ötesinde,varoluşsal bir
faaliyettir.Hele günümüzün Geç-modern koşullarında,görüntüye teslim
olmuş bir gerçeklik karşısında DİL’in anlamı düzenleyen,
onaran,dönüştüren ve gerçekliği iade eden gücü düşünülürse,şiirin ve
şairin görev ve yetki alanı daha da netleşir.
Yazılan
şiirin gerisinde yatan felsefe,tarih,toplum ve insan anlayışıyla
sürekli yüzleşen,artık iyice geçirgenleşmiş disiplinler arasında
rahatça iz sürebilen,bilgisini olgularla her adımda sınayan ve
sonuçta bütün bir hayat tasarımına karşılık gelmek,çağdaş bir
zihniyet dünyasının verileriyle beslenmek üzere kendi şiirinin
biçim/biçem özelliklerini kurabilen,şiiriyle kolektif ülke şiirine
eklenebilen şair ,sanatçı olarak varlığını temellendirmiş demektir.
Oktay
Rıfat, “Aydın Olmayan Sanatçı “ üstüne daha 1956 yılında şöyle
yazıyordu.”Yeni şair bilirim,yeni resmi sevmez,daha doğrusu resmi
sevmez.Yeni ressam bilirim,musikiye,yeni şiire yabancıdır.Oysa ki
bir çağda güzel sanatların çeşitli kollarında beliren eğilimlerde
bir yakınlık,bir benzerlik vardır.Nasıl olur da şiir yazarken,yeni
bir eğilimin etkisinde kalan şair,yeni resimde başka bir biçimde
karşısına çıkan o eğilimi yadırgar? (....) Kendi konuştuğu dili
resimde anlamayan şaire,aradığını şiirde görünce yadırgayan ressama
ne demeli ! (....) Sanatçıyım diye ortaya çıkan kişinin kendi sanatı
dişinda sanattan anlamaması akıl alacak şey değil. Böylesine aydın
bile denmez. “
6/ Sorun yeterince açık: Sanatçı,toplumsal aidiyeti içinde
gerekli çağdaş bilinçlilikle davranacaktır.Ancak,sanatçı kimliği
içinde,şair kimliği içinde, bir dil deneyimi halinde yaşadığı hayatı
karşılayacak biçim/biçem yapısını kurmayı bireysel ve sosyal bir
yükümlülük olarak içselleştirmelidir.Anlamın bütün bir görüntüler
dünyası içinde gerçeklikten bağımsız kendi Hiper-realitesine
yamandığı,nesneyle gövdesi arasındaki ilişkinin koptuğu,sözün
sonsuzca indirgenerek ideolojik bilginin çekim alanında
parçalandığı,zaman/mekân bağıntısının yalpaladığı Geç-modern
koşullarda bu iki kere böyledir.
Şairin
kullandığı malzeme olan sözcük,davranışsal ideolojinin kurulduğu
alandır,şair bu alanı parçalamak ve sözcüğü şiirsel söylemin tikel
alanında kalifiye etmek zorundadır.Şairin sanatçı olarak bir
zorunluluğu olacaksa,bu bir dil yaşantısı halindeki deneyimini,söyleminin
özgün bağıntıları içinde kurmakla başlar.Bu zorunluluğun
düşünsel ve teknik arka planını donatamayan şair,hızla şiirsel
söylemin estetik kılıfını yırtarak,gündelik dilin uzlaşılmış
göstergeleri üzerinden başka bir söyleme sığınır.Görüntünün
tersine,şairin sanatçı olarak kaçışı ve iflasıdır bu.
Bahtin,şiirin
monolojik bir söylem olduğuna,yabancı söylemlerle etkileşmeyeceğine
dikkat çekerken,tam da bu kaçışın altını çizer : “Şiirsel
biçem,yabancı bir söylemle etkileşimden,yabancı bir söyleme
anıştırma yapmaktan,uzlaşımlar gereği alıkonulmuştur.Bireyin kendi
dilinin sınırlılığı,tarihselliği,toplumsal belirlenişi ve özgüllüğü
konusunda bir bilinç,şiirsel biçeme yabancıdır. “ (Karnavaldan
Romana,çev.Soydemir,Ayrıntı,2001)
Şairin bireysel ve toplumsal sorumluluğunu karşılama alanı
olarak ŞİİRİNİ SEÇMESİ gereği yeterince açık değil mi? Marx,sanatı,sadece
yansıtma yada mimetik ifade olarak değil,bilinçli emek faaliyetinin
öteki biçimleri gibi,insanın nesnel dünyayı üreterek dönüştürme
faaliyetinin bir parçası olarak değerlendirirken,bunun insana özgü
estetik pratikle ilintisini Grundrisse’de açığa çıkarır
:Piyanistin estetik olarak arz ettiği şey,sadece ihtiyaç duyulanı
sağlamakla kalmaz,yeni üretim için ihtiyaç yaratır.Estetik
faaliyetin ,kendi söylem disiplininde bitiştiği zorunluluk ve
sorumluluk,sanatçının da varoluşuna gerekçedir.
Her
özelliğinin ötesinde estetik bir dilsel deneyim olan şiir, kendi
söylem ilintileri içinde kurulduğunda; nesnede,olguda,dilde yani
hayatta gerçegi var kılan çelişkileri açığa çıkaracak,başkaca hiçbir
söylemle ele geçirilemeyecek gerçekliğe kendi bilme biçiminin
yörüngesinde el koyacaktır.
Celâl Soycan
|
|