|
Gerçek
umrumda bile değil bebeğim
Çıplak
gerçek hariç.
Leonard
Cohen
Enis Batur'un deyişiyle "epileptik nöbetler halinde yazan"
Turgut Uyar gençlerin şiirde "ben" kelimesini hoyratça
kullandıklarını, oysa kendisinin "durmadan kendinden söz etmek
budalalığından" kurtulmaya çalıştığını belirtir.1 Turgut Uyar'ın
"aynaya" düşkünlüğü yoktur, Narcisuss'tan o kadar uzaktadır ki,
Freud'un tespit ettiği gibi "ego"nun fonksiyonu gereği yanlış bilgi
ürettiğini biliyor gibidir: "Benim kanım gülünç ve kahraman lekeler
bırakacak öbürkülerin yanında".
Turgut Uyar'ın şiirinde "ben" kelimesi dört başı mamur bir
bireyi, tamamlanmış bir özneyi değil, nesnelerin dünyasında bir
nesneyi ifade eder, materyaldir. Ancak "gülünç ve kahraman" bir
"ben"in şiire girişiyle, şiire giren "yanlış bilgi"nin dozu
hafifletilebilecektir. Büyük bir "hakikat" işçisidir Uyar, Van Gogh
gibi, Sylvia Plath gibi. Şiirinde sahicilik duygusunu haz vermenin
önüne koymuştur.
Nietzche'ye göre de hakikati aramak ormanda ilaç olarak
kullanılan bir otu aramaktan farklıdır; ilaç, arayanının kendisi
için aranır, oysa hakikat kimsenin işine yarayacak bir şey, bir
avuntu değildir.2 Hakikat her zaman yaşamda kalmayı desteklemez.
Hakikati, o büyük gerçeği aramak gündelik konfordan vazgeçmektir,
ama belki sadece ve sadece bu konforsuzlukta elde edilebilecek bir
hazdan sözedilebilir Uyar için. Denebilir ki Turgut Uyar olmasaydı
Türk insanının dramı da (hazzından) eksik kalacaktı.
Uyar'ın sözü her şeyden önce doğrudur. Şairin sözünün doğru
olup olmadığında kimi şairler bir türlü anlaşamamışlardır. "Şair
sözü yalandır inanma" diye yazan Fuzuli bir şairdir. Şiir yazma
işini bir "sahicilik kurma" olarak tanımlarsak anlaşmazlık belki
biter: Kurmaca bir sahicilik!3
Sahicilik, yani "sahte olmamak" şiirsel bir özellikse, bu,
bütün şairler için çok gereklidir, ama Turgut Uyar'ın mirasçısı
İsmet Özel'in şiirinde merkezi bir yer tutar. İsmet Özel de, belki
Uyar'dan daha gür bir sesle onunla aynı epileptik nöbetlerin içinde,
aynı insan dramının içinde yaşar şiiri; bünyevidir. Denilebilir ki
şiir yazmaz hayatla çatışır, İsmet Özel'e göre şiir bir söyleyiş
güzelliği değildir; tam tersine şiirin güzelliği, sahicilik
arayışının bir fonksiyonudur.
İsmet Özel'in şiirlerim okurken bir kurguyla karşı karşıya
olduğumuzu, "sanatın da samimiyetsizlikten doğduğunu"4 unuturuz.
Onun şiirinin bize bir vaadi vardır: Hayatın burnumuzun dibine
yerleştirilmek suretiyle bizden gizlenen büyük sırlarını
fısıldayacak, büyük kesinlikleri ve görecelilikleri işaret edecek,
yerleşik doğruları sarsacak, umut ya da umutsuzluk önerecektir.
"Gerçek" ve "işaret" kelimeleri ne kadar yan yana getirilebilirse,
o "gerçek bir işaret" peşindedir:
Şiir alanındaki
çalışmalarımın verdiği sonuçlardan öğrendim ki gerçekliği bulunmayan
hiçbir işaret insanlarda karşılığını bulamıyor?
İsmet Özel, sıkça kullandığı bu "işaret" sözcüğünü
dilbilimsel bir anlamda kullanmıyor. "Canlı işaret" der. İşaret bir
vektördür, gösteren parmaktır, "temel mesele'lerin gösterilmesidir;
çağrışım silsilesi olarak tamamen politiktir. Onun köşe yazılarıyla
şiirleri, sordukları sorularda kesişirler: insan bu saldırgan
dünyaya karşı nasıl direnecektir? Zemini ne olacaktır? Şu veya bu
politikanın verebildiği duruşların dışında, ve o politikanın
kendisinin de içinde yer aldığı bir bütünlük olarak dünyaya karşı
insan nedir? Edip Cansever'in aklını meşgul eden "ben kimim" sorusu
Özel'de "insan nedir"e evrilmiştir. Turgut Uyar sormaz kim olduğunu,
bilir ve verdiği cevaba inanmaz. Uyarla Özel arasındaki farkı da
burada buluyorum: Uyar'ın sonuçta kendine (halka) inanmayan bir
tarafı vardır, dünyanın herhangi bir şey "yapılarak" daha iyi bir
yer haline getirilebileceğine inanmaz: "insan kötüdür, şiir de bu
çıkmazdan gelir". İsmet Özel sık sık kendinden (halktan) şikâyet
etse de, kendini insanı uyandırmaya vakfeder: "insan kötüdür, ama
şiirin yapacağı bir şey mutlaka olmalı". Bu, Turgut Uyar'da olmayan
bir vaattir Uyar'ı yaratan, iki dünya savaşı sonrasında "dünyanın
kaybedişinin ortaya çıkarttığı büyük depresyonsa; Özel'i yaratan,
1960'larda dünyanın ve 1970'lerdeki Türkiye'nin baş dönmesi,
anksiyetesidir. İkisi de yaşamda kalmayı destekler ama depresyon
geçmişe dönük bir kaybedişin ortaya çıkardığı bir hareketsizlikse,
anksiyete geleceğe dönük, henüz sonuçlanmamış bir tehditin hareket
potansiyeli vardır. Uyar ve Özel "hayatta umudun olup olmadığı"
sorusuna verilmiş taban tabana zıt cevaplar gibidir.
İsmet Özel'den ne öğrenebiliriz? Bir şiiri okumaya
başladıysak ve eğer bu bir İsmet Özel şiiriyse bir vaatle karşı
karşıyayız demektir: Sahicilik duygumuz genişleyecek, nefes
alacaktır.
İnsanoğlunun en
sahici dili şiirdir [...] Şiir insana kendi içinden bilgi verir.6
"Şiirleri İsmet Özel'in sahicilik arayışıdır" dedim, ama
bunun vurgusu tam olarak doğru değil, çünkü Özel'in "sahicilik
arayışında öncelikli olan "sahicilik" değil "arayıştır” Arayış bir
eksikliğe dayanır, arayan kimse tamamlanmamıştır, eksiktir,
kastredir. Yukarıda değindiğim "işaret" kavramı, arayışın nesnesi
ve arayış arasındaki kaygıların -korkunun, boşluğun, suçluluğun,
vb.- üzerinde salınır. Kaygıları Özel'in elini şiir yolculuğu
boyunca tutmuş olan en önemli avantajıdır.
Eskiler iz
sürerlerdi. Biz muttasıl arıyoruz yeni
insanlar. Arıyoruz
âlemin iç yüzünden zihnimize
Yansıyan bir
tasarımla gerçeği.
(...)
Arayanın aramaktan
başka derdi yok.
[Bir Yusuf Masalı,
Üçüncü Bab]
"Epileptik nöbet" benzetmesi bizi buraya kadar getiriyor,
zira epilepsi bir hastalıktır, bir kriz, engellenemeyen ve
beklenmedik bir bilinç kaybıdır; "maraz" bir şair için avantaj
olabilir, ama bir hastalık arzu duymaz. Epileptik nöbet benzetmesi
şairin elinden arzusunu almaktadır. Oysa bütün büyük şairler hak
ederler bunu: Arzunun peşinde olmak, arzunun kurallarıyla
ilgilenmek, bulduklarını değil, bunları aramasına sebep olan
güdüleri, arzunun kendisini önemsemek, bir eksikliğin peşinde olmak,
"işaret" sözcüğü burada gerçek anlamına kavuşur: işaret arzunun
doymamış halidir. Arzu devam etmeli, durmamalıdır; doygun bir arzu,
politikasını yitirmiş bir arzudur, ölüdür.
Parmak ayı
gösterdiği zaman parmağa değil aya bakmak lâzım.7
Gerçekten parmağa bakmaya gerek yok mu? Parmağın "nasıl"
gösterdiğinin bir anlamı olamaz mı? "Göstermenin güzelliği" mümkün
değil mi? Mümkün, İsmet Özel polemik yapıyor; onun şiiri tam da
"gösteren parmakla" ilgilidir, insan arzusu, dile dönüştüğü an,
talebe indirgendiği için ve talebe indirgenemezliği açısından hiçbir
zaman tatmin edilemez, hatta, denebilir ki ortada "ay" yok sadece
"gösteren parmak" veya "işaret" vardır. Bunun için "sahicilik"
sorusuna tek cevap vermesi beklenebilecek olan da bu yüklendiği
imkânsız görevi başaramayacak denli gevşek yapılı (büyük hakikatle
bağlantısı açısından) "dil"dir. Arzuyu içermesi beklenen, ama bunu
hiçbir zaman karşılamayan dil, o zaman, sadece "dil" ancak ve ancak
bahsettiği şeyden bahsetmiyormuş gibi yaparak, kendini örterek bu
imkansız görevi küstürmeyecek, başarmaya yeltenecektir, İsmet
Özel'in şiiri neye ilişkinse ondan uzak durur, nesnesini içermez,
sadece eksikliğini vareder.
Arayış sahicilik
vaktine erişsin istiyorsan Senin
kendin, Haber olsa
gerektir.
[Bir Yusuf Masalı,
Üçüncü Bab]
Arzunun şiiri. Şuna geliyorum, aslında bir İsmet Özel şiiri
yoktur, tamamlanmış bir şiiri yoktur ya da onun bütün şiirleri
şiirin kendisini değil "şiirin ardını" kasteder, şairin kendisinin
işaretleridir. Şiirin arkasında biri durmaktadır; gerektiğinde kendi
mükemmelliğini tamamlamak için şiirleri eksik bırakan biri: Şair.
Bir şiir arzu duymaz, arzuyu şairler duyar ve bu ölçekte şiirlerin
tamlığı şairlerin tamlığına feda edilir. Şairin sahiciliği şiirdeki
sahicilik arayışının garantisi olur ve şiirlerin arasındaki
boşluklar şairin kişiliğiyle, kendisiyle doldurulur: Sahiciliğin
ölçüsü şairin kişiliğinin bütünlüğü, sahtelikten arınmış olmasıdır,
insanın doğumla başlayan parçalanması özneyi şaşmaz bir biçimde
bütünlük arayışına mahkum eder. Elbette, bütünlüğü arayan özne
kendisini aramaktadır:
Yokluğunu hissettiğimiz şey içimizde bulunması gereken
"zımni" bütünlük, bütüne ait olma duygusudur. [...] Şiir okumak
isteriz, çünkü bütüne, bütünümüze, bütün içindeki yerimize varma
zorunluğunu bu insani ve insan dışı aygıtla yenmek isteriz. [...]
İnsanın kendisinin de bir parçası olduğu bütünün açıklamasına değil,
benimsenmesine giden yol üzerinde şiir vardır. Şiiri bir bütüne ait
olduğumuz duygusundan kalkarak okuruz. [...] Her şiir insanın bütüne
olan hasretini kamçılar.8
"Sahicilik arayışı, arzunun kendisinin aranışıdır ve
buradan da bütünlük arayışı doğar" dedim. Devam etmeden önce
Adorno'nun "Bütün, gerçek olmayandır" formülünü bu akıl yürütmeye
uygularsak, sahici olanın arayışının sahici olmayanın aranmasıyla
aynı yere çıktığını buluruz, ki İsmet Özel için bu doğrudur. Lacan
burada yardımcı olabilir: Dile sahip insanoğlu için Lacan'ın
kullandığı anlamda büyük harfli Gerçek9 mümkün değildir. Dolayısıyla
İsmet Özel'in "şiir alanındaki çalışmalarını bir tür "dili
kullanarak dilin olmadığı yere varma çabası" olarak
tanımlayabilirim. Nesnellik diye bir şey varsa, bu insan yavrusunun
mutlak bütünlüğü yaşadığı ilk altı ay sonrasında egosunu "keşfederek
yitirdiği" bir zaman diliminde vardır Lacan'a göre; Kristeva bu
dönemi chora olarak isimlendirir.
Anne bütün arzuların ilk ve nihai karşılığıdır ve yasaktır,
insan yavrusu altıncı aydan sonra artık annenin parçası olmadığını
anlar ve egosunu aynadaki imgesi olarak bedeninin dışında bulur.
Kristeva'ya göre insan yavrusu egosunu ayırdettikten sonradır ki
diğer nesneleri egonun üzerinden belirleyebilir.10 Özne, sırf özne
haline geldiği için ve özne haline gelerek bütünlüğe geri dönüş
şansını yitirir. Özne, böylece bütünlük ve parçalanma arasında, "ensest
yasağının hadım ettiği arzu"yla "epileptik nöbet" arasında,
parçalanmış bedenle yabancı imge arasında savrulup durur. "Sahicilik
arayışı" aradığı şeyin kendisi olan özne için "yalnız ensest
ilişkisinde yani anneyle olan ilişkide tam bir doyum olabilir."11
İsmet Özel kendi chora'sına ulaşmak için kendi duyguları ve
dilbigisini umutsuzca kullanır.
İsmet Özel "bütünleşme isteğini" çeşitli satırların arasına
gizlemiştir:
Bize ancak
oğulları asılmış bir kadının Memeleri
ve boynu itimat
telkin eder.
[Dişlerimiz
Arasındaki Ceset]
"Oğulları asılmış" bir kadının seçilmiş olması, söz konusu
"memelerin ve boynun" benim anneme ait olamayacağını güvence altına
alır, ama aynı zamanda sözün konusu bir annedir. Oğullar asılmıştır,
benim o annenin oğlu olmamam çifte kilit sistemiyle güvence altına
alınmıştır. Yaratılan bu uzaklık "'bu benim annem değil'i garanti
altına almaya yarar; ancak bundan sonra ilişki, sanki tam da 'bu
benim annem' dercesine mutlu ya da mutsuz sürebilir. "
ey bayırdan ve yokuştan uzaklara ey çırpınan
bir geyiktir memelerin kanın ısırgan otları gibi
aklımda.
[Kan Kalesi]
"çırpınan bir geyiktir memelerin”le bir tecavüz çağrışımı
yaratmaktadır şair. ilksel parçalanmanın kaynağı annedir, sevgi
nesnesi ve cinsel nesne olarak. Freud'a göre bir erkeğin anneyle
veya kızkardeşle ensest fikrini kabul etmesi bir ilişkide makul
ölçüde başarılı olabilmesi için zorunludur, yoksa aynı kişiyi hem
sevip hem arzulamakta aciz kalır: Sevdiği kadınla cinsel-iktidarsız,
cinsel ilgi duyduğu kadınla sevgisiz olur.13 Türk erkeği bu girdabın
içine en genç yaşta düşer; kültürümüzde en "ağır" küfürler anaya
gönderme yapar:
Gırtlağımda bir harf büyüyor
buna dayanacağım
İsmet Özel'in belki en çok beğenilen ve içinde bir ergen
cesedinin oradan oraya savrulduğu "Partizan" adlı şiiri bir küfrün
bastırılmasıyla başlar ve insan bedenine birçok gönderme yaparak
ilerler: dişlerim, koyunda, cesedi, saçlarını, yüzümüz, yüreğimden,
ayak-larıma, genzimi, gebelik, dişleriyle, kanımdaki, ayak,
yüreğimin, beynimde, ellerimi, ayak, ceset, beynimde,
dudaklarımdan.14
Ergenlik çağına ait bir bedensellikle beraber aynı dönemin
fikir evreni söz konusudur. Araya iki kez, "yavrum" ifadesiyle
annenin sesi girer, ama okur anne simgesinin çağrılmasının ardından
hemen olumsuzlanmasına tanık olur:
Yunmadık saçlarını okşuyoruz, yavrum. –
Yüzümüzde dolanan bir mayhoş kahkaha-
(...)
Umudunun ayak seslerini okşuyoruz, yavrum.
Kuşandığımız
bu alkol kokusu bize ne getirdi ki!
Bu ergen cesedi "isyan işaretleri" taşımaktadır ve "korku
ve cüzam" tekrar edilir. "Ergen ölülerini beyninde birer vida"
olarak hisseder şair.
yürüsem parçalanmış bir ceset tazeliğinde
Arzunun peşinde olmak, eksikliğin peşinde olmaktır;
"parçalanmış ceset" her şeyden önce bütün değildir. Buna karşılık
şiir de eksiktir: Bütünleşme arzusunun kendisi ifade edilmez, belki
sadece annenin korkutucu sözleriyle anıştırılır. Korkutucu bir
anneyle bütünleşme mümkün değildir; acı doğrudan ifade edilmediği
halde büyük bir kesinlikle ifade edilmiştir. Parçalanmanın iyice
vurgulanması için son bir ayrıntı daha eklenecektir tabloya:
Parçalanmamış olanlar, ötekiler, "herkesler":
büyük tecimevlerinde, büyük çarşılarda
pokerde-sinemada-genelevlerde
ne bir suçlu çağrışımı ne karabasan
yalnız o herkesler
o herkesler kendine akarak boğulan
Şaire göre parçalanmamak tercih edilebilir bir seçenek
değildir, İsmet Özel aynadaki görüntüsünü bir ressam gibi parça
parça kurar ve sonuçta bir giysi gibi içine girer: "yürüsem
parçalanmış bir ceset tazeliğinde". Parçalanmış, cüzamlı bir bedenle
(ergen), bütün imge (herkesler) arasındaki boşluğun arasında
rezonansa giren egonun tercihleri kontrolsüzlükle, yabancılık
arasında sıkışmıştır15 Bedenle imge arasındaki süreksiz - sembolik
bir düzende ergen (beden) kendini kontrol edemez, kendini dünyayı
karşısına alacak kadar güçlü zanneder, dünyası iyiler ve kötüler
arasında parçalanmıştır.16 Bu-nu en iyi tanıyan mesleki kesimlerden
biri psikologlarsa öteki spor yazarlarıdır.17 Türk Kültürü büyük
ölçüde bir ergenin kültürüdür: "ergen cesedi" imgesi Türk insanının
nefretini, içi boş isyanlarını, parçalı dünya algısını, silah
sevgisini, hayata değer vermeyişini, kısacası Türk insanının
kendilik duygusunu işaret eder. Ötekiler (herkesler) tamamlanmıştır,
jargonları, alışkanlıkları, kişilikleri, yaşantıları, dilleri vardır
(bedenleri yoktur): "büyük tecimevlerinde, büyük
çarşılarda/pokerde-sinemada-genelevlerde". Ergeninse tersine bedeni
vardır dili yoktur; sadece parçalanarak konuşur, yaralarıyla
konuşur.
Acı parçalanmadan gelir; fazla ileriye gitmeye gerek yok,
her şeyden önce dilin işe karışmasıyla Gerçek'ten ayrılmıştır insan,
istediğini bilmez bildiğini isteyemez, diliyle kendisini yaratmış ve
yaratır yaratmaz içinde esir olmuştur; iletişim aracı olarak dil
çeşitli söylevlere eklenmekten ibarettir; şiir, sadece şiir, insanın
ilk (hayvansı) dilini anıştırabilir.18 İsmet Özel insanın işte bu
parçalanmış kendilik algısını yazar. Bu ancak şiddetle yazılabilir.
İsmet Özel parçalanmayı konuşturarak kendini yeni güne
hazırlar, delirmeyi erteler. Şiir böyle bazen bir işe de yarar, ama
bu arada içinde daha önce ifade edilmeyen şeylerin ifade
edilebildiği yeni bir dil yaratmak zorunda, kendini tehdit eden
şeyleri hepimiz tarafından ifade edilebilir kılmak zorunda kalır.
Hepimizi besleyen bir yan etki.
Sarardın üzüntüden, üç gün ağladın baktım
gözlerine sıçramış halkın gözleri (...)
Şimdi sana bakıyorum, kalabalık gözlerin ağlamasan bizi
utandıracak sanki dünya Valentina
Tereskova ve çekik gözlü kadın komandolar
çünkü üç gün beslendiler senin gözyaşlarınla.
[Kalk, Düğüne Gidelim]
Valentina Tereskova, uzaya çıkan ilk kadın, ama yukarıdaki
şiirde o yok, sadece adı var, onun boşluğunu mater dolorossa
dolduruyor, yani "acılı meryem". Neden birçok Türkçe şiire "anne"
gözyaşlarıyla beraber girer? Neden oğullar anneye sadece "acı"
üzerinden yaklaşır? Bilmiyorum. Bildiğim, ama annede eksik olan şey
oğulda da eksik olduğu: Phallus. Ensest bütün yasaklanmış arzuları
ve büyük eksikliği resmeder, baba parçalanmanın mutlak kural
koyucusu olarak görevini yerine getirir. Anne ağlamaz, neticede
ağlayan (eksik olan) oğuldur ve eksiklik anneyle paylaşılmaktadır.
Dolayısıyla anne arzunun tatmin edilmesinin imkansızlığını temsil
eder, ve bunun sonucu olan bir hüznü.
artık üşümek cince bir çiçektir oralarda
yolcuların taşıyamadığı bir çiçektir
[Kaçış]
Bizi şu ana ve buraya çakabilecek tek şey şiir olabilir,
İsmet Özel'in gür sesinin çivileri buradan gelir: İnsanı bir zamana
ve bir yurda bağlamak, yani akıl. İsmet Özel'de "ses" şiirin sadece
bir unsuru değildir, aklıdır, İsmet Özel bir yandan "alnında
imparatorluklar" taşırken diğer yandan "bilgiç beynini kırıp teneşir
tahtası olarak kullanabilir". Onun deliliği en akıllıdan daha akıllı
olmak ihtiyacından türer. Akıl bir araçtır, aklı kullanarak aklın
maddiliğinden kurtulunca "sahici olanı görebilecektir". Kavramların
içeriğinin boşalmasına, anlamını yitirmesine, biçimselleşmesine,
hayatın standartlaşmasına ettiği itirazda en öncelikli olarak
üzerinde direttiği kavram "insan" kavramıdır. Şiirlerinde
sınıflanmaya, etiketlenmeye karşı bir "insan" fikrinin peşindedir.
Doğrular insana ait kılınmalıdır. "Bütün sevinç ve hazlar bir nihaî
doğruya duyulan inanca bağlı"dır19 Nihaî doğru hep şiirin dışında,
ulaşılmaz, sadece sezdirilebilir olmalıdır; arzu böyle davranır. Bu,
İsmet Özel'in gücüdür, İsmet Özel'den arzu duymayı, eksiklikler
yaratmayı, boşluklar tasarlamayı öğrenebiliriz.
Eğer mutlaka zayıflıklarımızın olması gerekiyorsa ve onları
sonunda bağlı olduğumuz yasalar olarak tanımlamak zorundaysak, o
zaman herkese en azından zayıflıkları karsısına erdemlerini
gösterecek ve zayıflıkları sayesinde bizi erdemlerini özlemle
isteyecek duruma getirmeyi bilecek kadar sanatsal güç dilerim.10
Ama İsmet Özel'in zayıflığı da en güçlü olduğu yerde
başlar: Sesinde, İsmet Özel şiirlerinde kendi "iğrenç yüzünden",
"çirkinliğinden" dem vurur.
her kapı gıcırtısından çocuklar dökülürdü, ne çirkin ne
çirkin, gövdemde kapı gıcırtısından
ince bir zırh yara kabuklarından
[Ölü Asker için ilk Türkü]
ve her gece yatağımda bir engerek bulmanın
süreğen iğrentisiyle dolardım, sesim öylece –
Kusmuk Gibi- kalırdı ağzımda.
[Bakmaklar]
Ama bunların ifadesini çok güçlü, çok akıllı, çok haklı bir
sesle donatmıştır, buysa, İsmet Özel'in belki de gerçekten
parçalandığı noktayı işaretler. Şiiri, kendisinin de çeşitli
yerlerde ifade ettiği gibi gerçekten bir dilsizliğin ifadesiyse, bu
fazla güçlü bir ifadeyle seslendirilmekte değil midir? Yukarıda "dem
vurmak" fiilini özellikle tercih ettim: İsmet Özel'in şiirindeki
"sahiciliklerle" bunları seslendiriş tarzı taban tabana zıt;
şiirinin bildirisiyle (bu bildiri belirsiz olsa da) sesi arasında
bir yarılmadan bile söz edilebilir. Gerçekten kekeme biri, yaşamayı
bilmeyen, eve dönerken yolunu şaşıran biri konuşmaz onun şiirinde;
tam tersine konuşan, gür sesli, cesur, öfkeli, bilge, güçlü
biridir.
Güçlü ve yaralı. Bu tanıma uyan bir grup insan, Türkiye'de
yaşanmış bir çağın insanı var: İsmet Özel en çok (sol ve sağ)
politik bağlanmalara girmiş yani iç dünyasında bir bütünlüğü aramış,
bulamamış; bulduğu sadece "dünya" olmuş, onu da beğenmemiş bir
insanda (bilenmiş okur) tam karşılığını bulur; onların narsistik
yaralarını "görür". Ancak (Hakikati aramak ormanda ilaç olarak
kullanılan bir otu aramaktan farklıdır.) İsmet Özel'den bunu
öğrenmemeliyiz.
Konuşma bir pozisyon verir: ismet Özel yukarıda örneklenen
varoluşçu iç bunaltısından dem vururken nerede durmaktadır? İsmet
Özel gerçekten çirkin biri midir? Hayır, kitap kapaklarından, TV'den
bilip gördüğümüz kadarıyla dış görüntüsüne özen gösteren birisi,
işte şiirlerinde konuşan ses tonu da o iyi giyimli beyefendiye
aittir, sözlerinin bildirisi koltukların hep ucuna oturan birine
ait olsa da...
Bıkmadım
koyu renkler kullanıyorum hayatımda
koyu mavi, acıyı anlatırken
sessizce öperken, koyu beyaz
ve saçlarım hakaretlerle okşanırken
koyu bir itiraf sarıyor beni.
Propaganda]
"koyu bir itiraf sarıyor beni". Bu şiir son zamanlarda
benimle beraber dolaşıyor, çok güzel, ama düşünmeden edemiyorum:
"koyu bir itirafla sarılmış" birinin ses tonu mu bu? Değil. Elbette
sahiciliğin peşinde olmak sahici bir durum olmak zorunda değildir;
İsmet Özel'in bağlanmakla ilgili sorunları olduğunu herkes biliyor,
İsmet Özel sosyalist hareket içinde bulunmaktan vazgeçerken bunu
sessiz sedasız gerçekleştirdi. Susuzluğunu İslamcılık da giderememiş
görünüyor; ancak bu sefer hüzün verici bir gösteriş içinde davrandı.
Şimdi yaşlanmış bir "kral"ın gittikçe acılaşan ses tonunu
duyuyoruz: "bazıları şair sayılmak için başbakan olmayı dahi göze
alabiliyorlar".21 Bu cümlenin hedefi bugün yaşayan bütün şairlerdir,
belki de onların en tepede oturanlarıdır. Onların bayrağı Özerden
alacak gücü olabilir veya olmayabilir, ama ondan daha genç olup
Türkçe şiir yazanların (şiirleriyle) hesaplaşması gereken birinci
Türk Şairidir İsmet Özel: O son 10 yıldır "son 25 yılın en büyük
Türk Şairindir! Onu tahtından benim kuşağımın indirmesi gerekirdi,
yap(a)madık; bu yazıya gecikmiş bir vefa borcunun ödenmesi olarak
bakılsın.
Bu yazıda kesinlikle, çocukluk karmaşalarını bir şairin
patolojisi üzerine uygulamaya çalıştığım sanılmasın; "karakter
analizi" yapmak beni de bu yazının boyutlarını da aşar. Burada,
diğer yazılarımda olduğu gibi, psikolojinin bazı kavramlarıyla şiir
arasına gevşek bağlar çekmeye çabaladım. Bu çaba o şiiri
anlamlandırabilme yolunda yeni bir bakış sunabilirse yeterince
başarılıdır. Büyük bir şiir ele geçmez, ve kendini ele geçirmeye
yeltenen bilekleri büker.
Şiirde insani bir bütünlük aranmaya devam edilecekse, artık
bu sadece parçalanmanın en uca götürülmesiyle elde edilecek bir
bütünlük olabilir, İsmet Özel şiiri arzunun dinamikleriyle
ilgilenir, parçalanmanın eşiğine kadar gelir, burası ürktüğü
yerdir. Şairler dünyasının kuralıdır: Duran şairaneleşir. İsmet
Özel parçalanmayı dile taşımamış, belki bu en derinlerdeki
parçalanma işaretlerini bulup çıkarma işini kendinden sonrakilere
bırakmıştır. Türk Şiirinde Turgut Uyar'la başlayan bu çizginin son
yıllarda çok geniş bir kabul gördüğünü, fazla kabul gördüğünü;
kendinden sonra şiir yazılmasını zorlaştıran, narkotik bir etki
yarattığına inanıyorum.
Sapasağlam çünkü hassas yeri yok Çünkü her
tarafı aynı miktarda müphem.
[Bir Yusuf Masalı, Altıncı Bab]
İsmet Özel'in sahicilik arayışının duraladığı an, şiirinin
güçlü sesiyle belirsiz bildirisinin birbirini ittiği andır. Her
belirsiz bildirinin belirsiz bir dili vardır, sağlam ve şairane bir
ses tonuyla her şeyi, özellikle de marazı bildirebileceğini düşünmek
günümüzde bir vehim niteliği taşıyor. O, sağlamlığından feragat
edememiş, şiirlerinde hemen anlama koşmuş, biçimsel denemelere
girmek, risk almak konusunda atılgan davranamamıştır, onun için de
İsmet Özel olabilmiştir.
Enis Akın
(Yasakmeyve, Sayı:5 Kasım/Aralık 2003)
NOT:
1)"Kendimi anlatmak, durmadan kendimden söz etmek
saflığından (aslında budalalığından demek isterdim. Ama şimdi de
aynı şeyi yapan birçok genç var onlara saygımdan) 50 yaşında
kurtuldum. Ne kadar geç. (Bir de kurtuldum mu acabat insan nasıl
kurtulur kendini anlatmaktan. Nasıl bırakır böyle bir tadıl- Bir
tiryakiliği? (...))"Turgut Uyar, Sonsuz ve Öbürü, Broy Yayınlan,
1.Basım 1985, s. 134.
2)Nietzsche, Tan Kızıllığı, İmge Kitabevi, 3. Basım 2001,
s. 237.
3"Bana kalırsa en doğru sözü Picasso söylemiş bu alanda:
'Sanat hakikat değildir, sanat bize hakikati anlamayı öğreten bir
yalandır. '" ismet Özel, Şiir Kitabı, Adam Yayıncılık, 1. Basım
1982, s. 39.
4)İsmet Özel, Faydasız Yazılar, Şule Yayınları, 6. Basım
2000, s. 16.
5)İsmet Özel, Faydasız Yazılar, s. 12.
6)İsmet Özel, Şiir Kitabı, s. 26, 28.
7)İsmet Özel, Faydasız Yazılar, s. 25.
8)İsmet Özel, Şiir Kitabı, s. 24-25.
9)Lacan (büyük harfle) Gerçek'i, dilin alanına girmemizle
sonsuza kadar budandığımız bir doğa durumu olarak tanımlayışı,
ismet Özel'in şiiri insanın-bir-hayvan-olarak-sesi olarak
tanımlamasına paraleldir. Henüz sınırların olmadığı bu saf maddesel
varoluş dönemini Kristeva chora olarak isimlendirir. Bu ilk gelişme
aşamasında insanoğlu kendini ebeveynlerinden ve etrafındaki dünyadan
ayırmaz. Lacan bazan bu dönemi kaybedilen bir doluluk veya bütünlük
zamanı olarak tanımlar. Bütün dilsel yapıların ve hayallerin nihai
olarak karşısında yenildiği bir kaya parçası olarak Gerçek, erişkin
hayat üzerinde de etkisini sürdürür; örneğin varlığımızın
maddeselliğini onayladığımız an. Bu onaylama bir yandan gündelik
gerçekliğimizi tehdit ettiği için özünde travmatiktir, öte yandan bu
tür bir onaylama Lacan'ın "jouissance" kavramını da üretir.
10)Bebekteki egonun yeniden yapılanma sürecini "kastrasyonun
keşfi" tamamlayacaktır. Julia Kristeva, Revolution in Poetic
Language, Columbia University Press 1984, s. 46. 1. basım 1974. "Ego
imgesinin yerinin saptanması, kendiside benzer şekilde ayrı ve
işaretlenebilir olan nesnenin yerinin saptanmasına yol açar."
11)"Bu da özneye deliliğin kapılarını açar. Gerçeklik
ilkesine ilişkin Lacan şunu yazar: '(...) özne arzusunun nesnesini
bulmamalıdır (...) tam tersine, temelinde sannlanmayla ortaya çıkan
nesneyi yeniden bulmalıdır."'Elda Ebreveya, Aynadan Ötekine, Bağlam
Yayınları, 1. Basım 2000, s. 96.
12)Darian Leader, Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu
Göndermezler, Ayrıntı Yayınları, 2. Basım 1998, s. 30.
13)Darian Leader, Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu
Göndermezler, s. 29-30.
14)İsmet Özel insan bedeninin her ayrıntısının adeta bir
haritasını çıkartmaya çalışır: "ay onun mor saçlarına yansır",
"boğazına lokma takılır", "ölü kuşları ayaklarına serper", "elleri
tütsülenir", "sakallan batar", "gövdesinin kokusundan şiir
buharlaşır", "dudakları kabam", vb. ismet Özel'in bünyevî şiirinin
ipuçları.
15)"(...) 'ayna evresi', kabaca Mahler'in
'ayrılma-bireyleşme' döneminin ilk aşaması olan 'ayrımlaşma' alt
dönemine karşılık olur,işte bu aşamada anneden ikinci kezi fakar bu
sefer 'psikolojik olarak doğan', yani kendini annesinden ayrı
işaretlemeye başlayan bebeğin anne karşısında 'kendi imgesini bir
bayram coşkusuyla ele geçirmesi'ne dikkat çeker Lacan." Saffet Murat
Tura'nın Önsözünden, Jacques Lacan, Fallus'un Anlamı, Afa Yayınları
1994, s. 31.
16)"Geleneksel Türk kültürü 'ötekine yönelmiş' (bir
kimsenin düşünce ve eylemlerinde kendi yargılarından ve
değerlerinden ziyade dışsal normlara göre hareket etmesi) bir
niteliğe sahiptir ve bir meselede ortada uzlaşmaktan ziyade
kutuplaşmalara eğilimlidir. (...) Çok anneli bir evde yetişme,
çocuğun, yaşamındaki önemli kişilerin düşktrıklığı yaratan imgeleri
ile hoşnutluk yaratan imgelerini kendi zihninde kaynaştırıp
bütünleştirmesini zorlaştmr. Bu psikolojik olgu, yaşamın daha ileri
dönemlerinde insanları ak ve kara, tamamen iyi ve tamamen kötü
olarak görme eğilimine (...) yol açabilir." Vamık D. Volkan, Norman
Itzkowitz, Ölümsüz Atatürk, Bağlam Yayınları, 1. Basım 1998, s.
35-36.
17)"Birbirimize yaklaşırken tıpkı ergen çocuklar gibi
neleri sevdiğimizi, nelere bağlandığımızı değil de, nelerden nefret
ettiğimizi öne koyuyoruz." Haşmet Babaoğlu'yla Söyleşi, Kılavuz
Aylık Kültür Dergisi, Sayı 1, Nisan 2003, s. 25.
18)Tüm 2. Yeni'nin ve ismet Özel şiirinin bir bildirisi
varsa, bildirisinin değeri, bu bildirinin kendisindedir; toplumcu
gerçekçilikteki gibi şiirin dışında değil. Başka bir yerde
belirttiğim gibi 2. Yeni şairlerinin en az diğerleri kadar anlama
olmasına rağmen "anlamsız şiir" olarak nitelenmesinin ardında bu yer
alır. Eğer bir şiir kendi anlamsal çerçevesini kuracaksa o zaman
kendi sözel evrenini yaratacaktır. Jacobson araçsal dille ile poetik
dili birbirinden ayırır. Birincisinin hazır bir biçimi vardır,
bilgi iletir ve en önemlisi anlam uğruna kendini siler,
yüzsüzleştirir. İkincisi işaretlerle nesne arasındaki çatal ilişkiyi
vurgular, dilde mutasyona yol açar. Birincisi dünyayı, ikincisi
kendini kutlar (Barthes). Alıntılayan, Paul Ricoeur, On Methaphor,
derleyen Sheldon Sacks, The University of Chicago Pres 1979, s.
142-150.
19)Max Horkheimer, Akıl Tutulması, Metis Yayınları 1. Basım
1986, s. 87.
20)Nietzsche, agy, s. 177.
21)İsmet Özel, Modern Türk Şiirinin Savunması, Parşömen,
Cilt 2 Sayı 1, Güz 2000.
|