| |
çöl,
yollar,
hırka
“ene’l mâsivâ!...”
‘tecrid’
denildikte: yollar, hırka...
giyindik bir çölü,
korka korka;
değiyor ince yol,
iğne iplik...
tenimiz öte geçe,
biz bu tarafta
yaşardık,
yalnızlıktık, Âraf’ta
henüz yazdı,
mufassaldık ve kil’dik.
gül bir kıssa,
kızlar organza, tafta;
çocukluk çöl,
ergenlik çöl de... lirik
bir yaşlılık
şimdiyse... daha
ne beklenir artık?
elde testi ve vaha,
geçtiler,
kervandılar... Yâsin, Tahâ;
bir uzun hırka
idik, aktık ve dindik.
sonra olbir
bahara... nerde kalmıştık? –baha
biçilmez kumaş,
denk denk ve tiftik;
dokunmuştur,
örtülmek üzre sabaha;
yolculuktuk,
gitmek için giyindik,
ben ölürsem
yapayalnız kalacak olan Allah’a...
ben ölürsem
yapayalnız kalacak olan Allah’a...[1]
Giriş
Amaç ve Yöntem
Bazı şairler vardır, ki çoğunlukla bir mısrâ-ı berceste
(Ahmet Haşim, “melali anlamıyan nesle aşina değiliz”[2];
Yahya Kemal, “bir tel kopar, âhenk ebediyyen kesilir”[3]
gibi) ile anılırlar. O mısra (dize), neredeyse kimlikleri olmuştur.
İşte bu isimlerden biri olan Hilmi Yavuz’un, “ben ölürsem yapayalnız
kalacak olan Allah’a...” dizesi hakkında çok söz söylenmiş; ancak,
dizenin derin yapısını ortaya çıkaracak bir inceleme, henüz
yapılmamıştır.[4]
Oysa, böyle dizelerin (ait oldukları şiirlerin de) anlamları ve
teknik özellikleri araştırılmalıdır. Bu yalnızca, bir şiirin
anlaşılması için değil; ilgilenenlerin, bu ve benzeri dizelerin ve
ait oldukları şiirlerin neden güzel olduğuna dair bir fikir
yürütmesi ve dahası, kendince anlamlandırma çabasına girmesi için de
gereklidir. İşte bu yazı, tamamen böyle bir çabanın ürünüdür.
Yazının birinci bölümünde, Hilmi Yavuz’un ‘çöl, yollar,
hırka’sı, göstergebilimsel açıdan incelenecektir. İkinci bölümde,
şiirin metinlerarası düzlemde bulunduğu yer tespit edilmeye
çalışılacaktır. Üçüncü ve son bölümde ise, psikoloji biliminin bazı
verilerinden yararlanılarak bazı yorumlar yapılacaktır.
I. Bölüm
Göstergebilimsel
Açıdan ‘çöl, yollar, hırka’
Göstergebilim, incelemenin yapıldığı zamana kadar tespit
edilmiş ölçütlere dayanarak, edebi bir ürünü çözümlememizi sağlayan
araştırma yöntemlerinden biridir. Bu yöntem, metni, dönemin ekonomik
ve politik gerçeklikleri, şairin yaşam öyküsü gibi dışsal verilerle
açıklamak için değil; metiniçi ilişkiler düzeyinde anlamlandırmak
için kullanılmaktadır.[5]
Bu nedenle metin, (bu yazıda metin, şiir anlamında kullanılmıştır)
“...söylem (dilsel boyuttaki birimlerin ilişkileri; anlatım düzlemi)
ile anlatı (anlam ve öyküleme boyutundaki birimlerin ilişkileri;
içerik düzlemi) düzlemlerinden ve bu düzlemlerin birbiriyle olan
ilişkilerinden doğan bir bütün...”[6].
diye tanımlanmaktadır. O hâlde çözümlenecek metin, anlam ve öyküleme
boyutunu içeren ‘anlatı’ ve ‘söylem’ düzlemlerinden ibarettir.
Noktalama işaretlerinin ve büyük-küçük harf kullanımı, şiirin
başlığı ve türü, ‘söylem düzlemi’nin; öyküleme boyutu (yazının
ikinci bölümünde şiiri metinlerarası düzlemde
değerlendireceğimizden; şiirin anlamına dair çıkarsamalar yapmayı,
daha çok, ikinci bölüme bırakıyoruz.) ve eylemlerin bitimli olup
olmaması ise ‘anlatı düzlemi’nin en önemli bileşenlerindendir. Bu
bölümde, şiiri, saydığımız bu özelliklere değinerek inceleyeceğiz.
Ancak söylem ve anlatı düzlemlerine dair değerlendirmeler, yer yer
belirli bir sıra izlemeyebilir. Bunun nedeni, bu iki düzlemin bazı
noktalarda birlikte değerlendirilmesinin kaçınılmaz oluşudur.
Göstergebilimsel yaklaşıma göre metnin türü (sonnet, gazel
vs.), okuma tarzımızı belirleyen unsurlardan biridir. Bu veriyle,
metnin söylem düzlemi hakkında, örneğin gazelin beyitlerle kurulması
gibi, bazı çıkarımlar yapılabilmektedir. Ancak, şiirin klasik
biçimlerle yazılmadığı durumlarda, böyle bir bilgi işimize çok fazla
yaramayacaktır. Bunun yerine, amacımıza hizmet edebilecek, daha
başka bilgilerden yararlanılabilir. Örneğin, Genette’nin
‘yan-metinsellik’ (paratextualité)[7]
kavramı... Yan-metinsellik, şiirin türü hakkında tam bir fikir
vermese bile, yine de bazı çıkarımlara ulaşabilmemize yardımcı
olmaktadır. Bu kavramı kullanarak ‘çöl, yollar, hırka’ya
baktığımızda, başlığın hemen altında, metnin söylem düzlemi
konusunda ipucu işlevi görebilecek bir yan-metinsellik unsuru ile
karşılaşırız: “ene’l mâsivâ!...”. Bu yan-metinsellik unsuru, şiirin
türünü tam olarak anlamamıza olanak sağlamasa da, ‘Hallâc el
Mansur’un öldürülmesine neden olan “ene’l-Hakk” sözünü hatırlamamıza
neden olmakta ve yalnızca söylem düzlemine değil, anlam yapısına
dair de bazı fikirler öne sürmemize olanak sağlamaktadır. Söylem
düzleminde, Hallâc’ın sözlerinin de içinde yer aldığı ‘Şathiyye’[8]
türü şiirleri hatırlamamıza neden olurken; anlamın, ancak ve ancak,
söyleşimde bulunduğu diğer metinlerin tespit edilmesiyle ortaya
çıkarılabileceğine de dikkatimizi çekmektedir. Metnin başlığı da
okumaya başladığımız andan itibaren, anlamın, belli bir düzleme
(tasavvuf) ait kavramların ardına gizlendiğini düşünmemizi
sağlamakta ve bu yan-metinsellik unsuru ile birleşerek, böyle
düşünmemizin nedenini oluşturan çekim gücünün kuvvetini
artırmaktadır.
Şiirde yalnızca dört kelimenin (Âraf, Yâsin, Tahâ ve Allah
-ki iki defa kullanılmıştır) büyük harfle başlaması, nokta’dan sonra
küçük harfle başlayan kelimelerle çelişkili bir durum ortaya
çıkarmaktadır. Bu, metni yorumlarken büyük harfle başlayan
kelimelere (kavramlara) ayrı bir önem gösterilmesi gerektiğinin
işareti olarak kabul edilmelidir. Çünkü noktalama işaretleri,
kendilerinden sonra başlayan cümlenin yazımını belirlediği kadar,
metnin belirli bir düzene göre okunmasını sağlayan unsurların en
önemlilerinden de biridir.[9]
Öyleyse, ‘çöl, yollar; hırka’nın, noktalama işaretleri dikkate
alınarak okunması, anlatı düzlemine dair bazı bilgilere ulaşmamızı
sağlayacaktır. Daha sonra, anlatının bazı yapısal bileşenleri
ayrıştırılarak, metindeki olayların fiili düzeni (récit)[10]
ve bu olayların, metinden anladığımız kadarıyla, gerçekten meydana
gelme sırası (histoire)[11]
arasındaki etkileşim açığa çıkarılabilir. Bu nedenle, yapısal bir
birim oluşturduğu düşünülen dizeler numaralandırılmıştır.[12]
çöl, yollar, hırka
“ene’l mâsivâ!...”
(1)‘tecrid’ denildikte: yollar, hırka...
(2) giyindik bir çölü, korka korka; değiyor ince yol, iğne
iplik...
(3) tenimiz öte geçe, biz bu tarafta yaşardık,
yalnızlıktık, Âraf’ta henüz yazdı, mufassaldık ve kil’dik.
(4) gül bir kıssa, kızlar organza, tafta; çocukluk çöl,
ergenlik çöl de...
(5) lirik bir yaşlılık şimdiyse... daha ne beklenir artık?
elde testi ve vaha, geçtiler, kervandılar... Yâsin, Tahâ; bir uzun
hırka idik, aktık ve dindik.
(6) sonra olbir bahara... nerde kalmıştık? –baha biçilmez
kumaş, denk denk ve tiftik; dokunmuştur, örtülmek üzre sabaha;
yolculuktuk, gitmek için giyindik, ben ölürsem yapayalnız kalacak
olan Allah’a...
(7) ben ölürsem yapayalnız kalacak olan Allah’a...”
Noktalama işaretlerine göre okunması sonucu, anlatımı biraz
daha açık hale getirilen metinde, tespit edilen yapısal birimler,
şunlardır: (1) tecrid’in tanımlanması, (2) çöl’ü giyinmek, (3)
yalnızlık, (4) yalnızlığın bozulması, (5) yaşlılık, (6) gitmek için
giyinmek ve (7) Allah’ın yalnızlığının belirtilmesi. Artık,
farklılığın görülebilmesi için récit ve histoire ayrı ayrı
gösterilebilir.
Tablo 1
Récit ve Histoire’in Karşılaştırılması
Récit
|
Histoire |
|
(1) Tecrid’in tanımlanması,
(2) Çöl’ü giyinmek,
(3) Yalnızlık,
(4) Yalnızlığın bozulması,
(5) Yaşlılık,
(6) Gitmek için giyinmek,
(7) Allah’ın yalnızlığının belirtilmesi. |
(3) Yalnızlık,
(4) Yalnızlığın bozulması,
(5) Yaşlılık,
(2) Çöl’ü giyinmek,
(6) Gitmek için giyinmek,
(7) Allah’ın yalnızlığının belirtilmesi,
(1) Tecrid’in tanımlanması. |
Yukarıdaki tabloya bakıldığında, récit ile histoire ve
aralarındaki farklılık, net bir şekilde görülmektedir. Farklılık, ‘otodiyejetik’[13]
anlatıcının, ilk dizeyle bir beklenti yarattıktan sonra (prolepsis)[14],
anlatımda belirli bir geriye dönüş (analepsis)[15]
yapması ve bu şekilde anlatının zaman düzenini belirlemesinden
kaynaklanmaktadır. Yani, “‘tecrid’ denildikte: yollar, hırka...
giyindik bir çölü, korka korka; değiyor ince yol, iğne iplik...”
sözcesiyle beklenti yaratan otodiyejetik özne, geriye dönüş yaparak
anlatmaya başladığı anlatısını, içinde bulunduğu, ancak metnin her
okunuşunda yeniden belirlenen, ‘şimdiki zaman’a doğru anlatmayı
sürdürmektedir. Fakat bir yere kadar: “ben ölürsem yapayalnız
kalacak olan Allah’a...” dizesi henüz gerçekleşmemiş olanı
belirtmektedir ve şiir süresince de bu, hiç gerçekleşemeyecektir.
Böyle bir okuma sonucunda, şiirin ‘izotopisi’nin[16]
‘yolculuk’ olduğu söylenebilir. Ancak bu, tasavvufî anlamdaki
yolculuk’tur (seyri sülûk).[17]
Yani, gözlerin hakikate açılması veya ‘ihtiyarî ölüm’[18]
noktasından, fenâ ve bekâ’ya uzanan yolda yapılan yolculuk...
Şiirdeki ‘çöl’, ‘yol’, ‘hırka’, ‘mâsivâ’, ‘tecrid’, ‘Âraf’,
‘mufassal’, ‘vaha’, ‘kervan’, ‘Yâsin’, ‘Tahâ’, ‘yolculuk’ gibi
kavramlar tasavvufî anlamlarıyla kullanılmışlardır. Bu kelimelerin
anlamlarının tespit edilmesi, metnin ‘mimetik anlam düzlemi’ni daha
net görmemizi sağlayacaktır.
Tasavvufun ‘devir’ öğretisine göre akış, ‘vahdet’ten
‘kesret’e ve ‘kesret’ten tekrar ‘vahdet’e sonsuzca yinelenmektedir.
Bu nedenle insan, farkında oluşun en yüksek aşamasını temsil eden
‘insan-ı kâmil’e ulaşabilmek için, uzun bir yolculuğu[19]
(sülûk) göze almalı ve bir yol[20]
(tarıyk) tutmak zorundadır. Bu aynı zamanda, mâsivâ’dan,[21]
yani, Allah’ın biricikliğini perdeleyen ve O’nu (Allah) görmesini
engelleyen, O’nun dışındaki tüm şeylerden yüz çevirmesi demektir.
Hırka ise, tarikat ehlinin bu yola çıkmadan önce giydiği “kalın
kumaştan yapılmış veyâ içi pamukla beslenmiş ceket uzunluğunda bir
giyecek”[22]
anlamına gelmektedir. Bu yolculuk, bir başka şekilde ‘tecrid’: “her
şeyden el ayak çekip Allah’a yönelme.”[23]
diye de ifade edilmektedir. ‘Âraf’ kelimesini araştırdığımızda ise,
“cennet ile cehennem arasındaki bir yer”[24]
karşılığında kullanıldığını görmekteyiz. Artık, anlatının öğelerini
ve bunların yer aldığı/gerçekleştiği zaman boyutunu da belirterek,
metnin anlatı düzlemini netleştirmek, yerinde bir çaba olacaktır.
Ancak bu yolla metnin anlatı düzlemi, doğruya yakın bir şekilde
ortaya çıkarılabilir;

Anlatı düzlemini ve bunun en önemli bileşenlerinden biri
olan zaman yapısını ortaya çıkarmak üzere oluşturulmuş şemadaki
“şiirin sıfır noktası”, otodiyejetik öznenin konumunu
göstermektedir. Bu nokta, öznenin okurla iletişime başladığı
‘şimdiki zaman’dır. ‘Şiirin sıfır noktası’nda, öznenin kendi
hakkında düşünmesi sonucu ortaya çıkmış olan/ifade edilen önerme, (’tecrid’
denildikte: yollar, hırka...) okurda belirli bir beklenti
yaratmaktadır. Şiirin geri kalan kısmıysa, bu önermenin anlaşılır
bir hâle getirilmesi üstüne kurulmuştur. Tâ ki, şiirin yazılma
nedeni olan mısrâ-ı berceste ortaya çıkana kadar.[25]
Daha doğrusu, ilk dizede ve devamında ifade edilen önermeden sonra,
biz şiiri okurken zaman ilerlemesine rağmen, anlatımda bir geri
dönüş gerçekleştirilmiş ve geçmiş zamana gidilmiştir. Yani, bir
saptamanın yapıldığı şimdiki zaman ile henüz gerçekleşmemiş ve
gerçekleşince sonuçları Allah’ı etkileyecek olan eylem arasındaki
doğrusal ilişki bozulmuş ve araya takvimle tespit edilemeyecek denli
geçmişte kalmış olan bir zamana ait bir ‘anı’nın anlatılması
girmiştir. Bu anı, vahdet ya da teklik’e dairdir. Şiirin son
mısrasındaki eylem (ölmek) gerçekleşince Allah, yine tek (vahdet)
kalacaktır. O hâlde, bu iki anın arasında kalan zamanda ‘çokluk’
(kesret) vardır. ‘Şimdiki zaman’a tekrar dönüş, bu anı anlatıldıktan
sonra mümkün olabilmiştir. Bu dolayımlı ilişkinin (ki tasavvufun
devir öğretisidir) doğrusal olarak (anlatımı ancak kesit alınması
suretiyle mümkün olmaktadır) işleyişini gösteren şema aşağıda
verilmiştir.

Böylece, şiirin yüzey yapısına ilişkin belli bir netliğe
ulaşmış bulunuyoruz (ancak, yüzey yapısı derken, şiirdeki imlerin
gerçekliğe değil; söze gönderme yaptığını unutmamız gerekmektedir.
Ancak, şu andan sonra yapılacak açıklamalarda, gösterenlerin şiir
içinde dönüşümlerini tespit etmeye ve bunların, şiirin ‘mimetik
anlam düzlemi’nden kalkıp, ‘hermeneutik anlam düzlemi’ni ortaya
çıkarmamızı sağlayan ipuçlarına nasıl dönüştüklerini görmeye ve
göstermeye çalışacağız.
1- İlk Dize ve Birinci Dizge: İlk dize ve hemen ardından
gelen birinci dizgenin ilk iki dizesinde, öznenin bir önerme öne
sürdüğünü söylemiştik. İyi de neden ‘Tecrid’? Eğer hakikate ulaşmak
için yapılan bir yolculuk varsa ve bu hakikat için, hakikati
perdeleyen her şeyden vazgeçmek gerekiyorsa, bu, ‘ihtiyarî ölüm’[26]
kavramını akla getirir. Ölüm ve ihtiyarî ölüm arasındaki fark,
irade’nin kullanılıp kullanılmamasından kaynaklanmaktadır. Yani,
“yolculuktuk, gitmek için giyindik,” dizesindeki eylemin, ancak
belli bir iradenin işe koşulmasıyla gerçekleştirilebileceğine dikkat
edildiğinde, buradaki ölümün ‘ihtiyarî’ olduğu anlaşılabilecektir.
Bunun ardından şiirdeki ‘tecrid’in, ‘ölüm’ü imlediğini düşünürsek,
anlamın daha açık bir hâle geldiği görülecektir. Daha önce, şiirin
tasavvufî eksende okunması gerektiği konusunda hemfikir olmuştuk.
Öyleyse, insanın Allah’la bir olduğu an (Vahdet) ve cennet ile
karşılaştırıldığında, bu dünyadaki yaşam ve ömür, olsa olsa bir
‘çöl’dür. Çünkü ‘ilk günah’ nedeniyle insan, içine doğduğu mekandan
uzaklaştırılmış ve dolayısıyla, Allah’tan da ayrılmak zorunda
kalmıştır. Sınırsız bir yaşam ve olanaklara sahipken, yaşamı ve
olanakları sınırlandırılmıştır. Bu, yaşamın ‘çöl’ ile imlenmesinin
gerekçelerini açıklığa kavuşturan bilgilerin en anlamlısıdır. Yaşam,
çöl’dür ve bu rahatsız edici durum, çölden geçen yolun inceliği ve
çetinliğiyle anlatılmıştır. Bunun sonucunda, yaşamak ve çöl’de
yapılan yolculuk arasında benzeşim kurulmuştur. Allah’la bir olma ve
cennette bulunma anının anlatıldığını, şiirin ilk dizgesindeki şu
dizelerden anlamaktayız: “tenimiz öte geçe, biz bu tarafta/
yaşardık, yalnızlıktık, Âraf’ta/ henüz yazdı, mufassaldık[27]
ve kil’dik[28]”.
Buradaki ‘mufassal’ kelimesiyle, ayrıntılı olarak anlatılmış ancak,
henüz ‘ruh’ üflenmemiş durumda ve bu nedenle de Allah’ın suretini
taşımayan ya da daha doğru bir ifadeyle, vahdetten kesrete düşmemiş
‘kil’in (Adem değil henüz) kastedildiği düşünülebilir.
2- İkinci Dizge: İkinci dizgeye bakıldığında, şiirin ilk
dizesi ve birinci dizgenin ilk iki dizesinde dile getirilen önermeye
yönelik açıklamaların yoğunlaştığı görülmektedir. Ancak önermenin
açıklanabilmesi için, sadece bu dizgenin değil, tüm şiirin yardımına
gereksinim duyulmaktadır. Çünkü, “organik sanat eseri sözdizimsel
yapı örüntüsüne göre inşa edilmiştir; tekil parçalar ile bütün,
diyalektik bir birlik oluşturur. [...] Parçalar ancak eserin
bütününden, bütün de ancak parçalardan yola çıkılarak anlaşılır.
Yani, bütünün önceden kavranması, parçaların kavranmasına hem
rehberlik eder hem de o kavranışla düzeltilir.”[29]
Şiirin son dizesi ve onun söylenebilmesi için yapılmış olan önerme,
doğal olarak seyri sülûk’u üretmektedir. Böylece, şiirin
kurgusallığını sağlayan tasavvufun temel nitelikteki tüm kavramları,
anlatımın gerçekleştirilmesi için ime dönüşmektedir.[30]
İme dönüşme sürecinde, ister istemez, ortaya çıkan bazı izler,
dikkatli okuru, metnin hermeneutik yapısını ortaya çıkarmaya davet
etmektedir. Bir başka şekilde bu izleri, metnin izotopisinde açılan
gedikler olarak da tanımlayabiliriz. Bu gedikler, imlerin şiirsel
ime dönüşmelerini gözlemleyebilmemize olanak sağlamaktadır. Buradan
bakıldığında, bir yere kadar soyut olan ya da sözlük anlamıyla
kullanıldığı düşünülen kavramlar, başka imlerle birleşerek, derin
anlama ilişkin ipuçlarına dönüşmektedirler: “çocukluk çöl, ergenlik
çöl de..." Daha önce, çöl ile yaşam’ın ve ömür’ün temsil edildiğini
ileri sürmüştük. İşte bu son tümce parçacığı, bu görüşümüzü
desteklemektedir.
Ayrıca bu dizgede, Adem’in ayrılığının gerçekleşmiş olduğu,
‘gül’ün bütünlüğünün bozulmasıyla anlatılmıştır. Bu noktada, divan
ve tasavvuf edebiyatında ‘gül’ün hemen her defasında, ulaşılamayan
sevgiliyi ya da Allah’ı simgelediği hatırlanmalıdır.[31]
Artık, geçmişe dönüp bakıldığında bir acı duyulmaktadır. Çünkü
ayrılık gerçekleşmiştir ve ayrılığa neden olan ilk günah, belirli
bir farkında oluşu ortaya çıkarmıştır. Bir zamanlar yaşanan bu olay,
şimdi bir anıdır ve bellek aracılığıyla etkisini hâlâ
hissettirmektedir: “gül bir kıssa”. Ayrılık öncesi var olan ilahi
sarılmışlığın yerini, cennette yalnızlığı unutturmak üzere
yaratılmış kadın almıştır: “kızlar organza, tafta;”. Organza ve
tafta, ipekli iki kumaş türü... Fakat, yalnızlığı gidermeye
yetmemektedir. Çünkü asıl olan ‘tecrid’dir. Yani, cennetteki
yalnızlığın daha ötesi. Ve bu çölde geçen ve kendi de çöl olan
hayat: çocukluk, ergenlik... En sonunda şiirin başında var olan
şimdiki zamana dönülür. Artık belli bir olgunluğa erişilmiştir:
“lirik bir yaşlılık şimdiyse...”
“daha ne beklenir artık?” sözcesi, hem kendinden bir önce,
yaşlanmanın kaçınılmazlığının dile getirildiği, hem de kendinden
sonra gelen dizelere eklemlenmektedir: “elde testi ve vaha,
geçtiler, kervandılar... Yâsin, Tahâ; bir uzun hırka idik aktık ve
dindik.” Yine burada, çıkılan yolda karşılaşılan bazı engellerden
(Vaha, her ne kadar olumlu gibi görünse de metnin bu tür okunması
içinde bir engel olarak kabul edilmelidir çünkü, gerçek refahın,
sadece dünyevi bir temsilidir.) yüz çevirmek söz konusudur. Dünyevi
yaşamdaki vaha, Cennetin süreklilik arz eden bereketinin yanında
nedir ki? Olsa olsa onu ‘perde’ler ve böylece yoldan çıkmaya neden
olur. Yâsin ve Tahâ ise şiir öznesinin yol arkadaşlarının
kişiselleştirmesinin dışında, metnin derin anlamına ulaşmamızı
sağlayacak noktalardan biridir. Kuran’a ait olmaları açısından,
unutmanın yol açacağı sonuçları vurgulamaktadır. İki yönlü: hem
içerikleri hem de Allah’a ulaşmanın biricik yolu olması nedeniyle...[32]
Son olarak hırka’, sözlük anlamında alındığı sürece, son
dizeyi saçma diye nitelendirmemize neden olacaktır. Ancak, hırka’nın
bir gösteren olarak, giyilen bir nesneyle değil de, şiirsel bağlamda
dönüşümü sonucu ve yarattığı çağrışımla, tasavvufî bağlamında
okunuşuna ek olarak yine ‘bedensel gerçeklik’, ‘ömür’ veya ‘yaşam’
gösterilenleriyle ilişkili olduğu görülecektir. Artık, ömrün durulma
dönemi olarak da adlandırılan ‘yaşlılık’ kapıya dayanmıştır. Bu
tümce parçacığı, daha önceki ”lirik bir yaşlılık şimdiyse” tümce
parçacığıyla etkileşime girmektedir.
3- Üçüncü Dizge ve Son Dize: İkinci dizgenin bitiminde
nokta kullanılmasına rağmen; üçüncü dizgenin ilk dizesinde bulunan
“Sonra olbir bahara...” tümce parçacığı, sanki ikinci dizgeden
üçüncü dizgeye sarkmış gibidir. Ancak, metnin akışının bir unutma’
anı ile kesintiye uğradığını hissettiren ve aynı zamanda, şiir
öznesinin, okurla iletişime girme çabası olarak da görülebilecek
“nerde kalmıştık” tümce parçacığı, metinlerarası bir işarettir. Ve
bu yazı içinde, Riffaterre’nin “dilbilgisel sapma”[33]
kavramının anlamını içeren bir şekilde, ‘metnin hapşırma anı’[34]
ya da ‘kısa süreli bir epilepsi krizi’[35]
olarak da adlandırılabilir. Evet, özne sanki bir epilepsi krizi
geçirmiştir. Bu kriz, birinci dizgenin sonunda başlamış ve üçüncü
dizedeki uyanma anına (nerde kalmıştık?) kadar sürmüştür. Bu
nedenle, birinci dizgeden ikinci dizgeye geçişi sağlayan ilk günah
anlatılmamıştır. Nöbet üçüncü dizgenin ilk dizesine kadar (sonra
olbir bahara... tümce parçacığının söylenmesini de kapsayacak
biçimde) sürmüş ve böylece manevi yolculuk unutulup, ikinci dizgede,
insanın arzdaki macerası anlatılmıştır. “nerde kalmıştık?” tümce
parçacığı, bu nöbetin bittiği bir anda yani, uyanma anında
söylenmiştir. Sonra tekrar, manevi yolculuğun anlatımına
geçilmiştir. Bundan başka, ilk dizedeki önermenin, manevi bir
gerçekliği gösterir gibi görünmesine rağmen, aslında, ölümün
kaçınılmaz olduğunu ve yaklaştığını anlatmak için öne sürülmüş
olduğunu düşünebiliriz. Artık, bu gerçek karşısında yaşanan
acizliğin anlatılması gerekmektedir. Sonraki dizelerde de bu
anlatılacaktır.
“–baha biçilmez...”[36]
tümce parçacığı, bu dizgedeki metinlerarasılık işaretlerinden bir
diğeridir. Metinlerarasılık’ı araştırmayı, şimdilik, yazının bir
sonraki bölümünde değinmek üzere bir kenara bırakıp, şiire dönecek
olursak, “–baha biçilmez kumaş, denk denk ve tiftik; / dokunmuştur,
örtülmek üzre sabaha;” dizesinin çoğul anlama sahip bir dize
olduğunu görürüz. Baha’yı kişileştirirsek[37],
sabaha örtülmek üzre dokunmuş kumaşın biçilemezliği mi
bildirilmektedir; yoksa değerli olan kumaşın sabahın üstüne mi
örtüleceği sezdirilmektedir; ya değil, bu kumaş, günün bir bölümünü
bildiren sabah vakti, birinin üstüne mi örtülecektir? Bunun cevabı
geri kalan dizelerin de gizinin çözülmesinde büyük kolaylıklar
sağlayacaktır. Ama, “ben ölürsem yapayalnız kalacak olan Allah’a...”
dizesi, yolculuğun sonundaki ‘fenâ’ ve ardından da ‘bekâ’yı imlemesi
nedeniyle, kendinden önce gelen dört dizenin, özellikle de çoğul
anlama sahip olduğunu düşündüğüm dizenin anlamını belirlemektedir:
Devr’in tamamlanması ve Allah’ın tekrar biricik olması. Yani
‘Vahdet’...[38]
Henüz gerçekleşmemiş bir eylem olan ‘gitmek’ ya da ‘yolculuk’ (seyri
sülûk), devrin tamamlanmasını sağlayacak ve ‘vahdet’i ortaya
çıkaracaktır.
Yazının bu noktasına kadar yapılan açıklamalardan sonra, bu
bölüm için, son bir şey söylemek gerekmektedir: Bilindiği gibi,
metnin neyi konu edindiği, yani izotopisi metnin yüzeyine ilişkin
bir bilgi olup sadece “’okurun niyeti’ni ya da ‘yazarın niyeti’ni
verebilir”[39]
ve fakat metnin derin yapısında ortaya çıkan anlamı kavramamıza
yardımcı olamaz. Bunu anlayabilmek ve metnin derin anlamını
görebilmek için de, mimetik anlam düzleminin ötesinde hermeneutik
anlam düzlemini tespit etmeyi amaçlayan bir okuma yapmamız
gerekmektedir. Bu nedenle, şiirin metinlerarası düzlemde tuttuğu
yerin tespit edilmesi gerekmektedir.
II. Bölüm
Metinlerarası
Bağlamda Çöl, Yollar, Hırka
Bu bölümde şiirdeki bazı temsili imlere ve bu imlerden,
geçmişteki semiyotik pratiğe (yazı içinde ‘hipogram’ diye
adlandırılacaktır.) gönderme yaparak şiirsel ime dönüşenlere
değinilecektir. Bu çabalarla, ‘metnin niyeti’ ile eşdeğer olarak
görülebilecek ‘matris’e ulaşılmaya çalışılacaktır.
Başlığın hemen altında, bir yan-metinsellik öğesi olarak
yer alan “ene’l mâsivâ...”, yalnızca, şiirin belirli bazı
dizelerinin değil; bütününün belli bir bağlamda okunmasını
gerektirmektedir. Şiirdeki kavramların karşılığını gündelik dilde
değil de tasavvuf sözlüğünde arama zorunluluğunu doğuran bu sözün
etkisiyle, şiirde karşıtına çevirme suretiyle Hallac el Mansur’un
“ene’l Hakk” sözüne gönderme yapıldığını[40]
ve şiirin dünya nimetlerinden el ayak çekilmesi sürecini (seyri
sülûk) anlattığını anlıyoruz. O hâlde, yolculuğun başladığı ve son
bulacağı, en azından bu şiir özelinde, bir nokta söz konusudur.
Böylece, şiirin başında yer alan bu öğe, zorunlu olarak ulaşılacak
nokta olan ve kalkış noktasının tam karşısında yer alan noktayı
üretir. Bu ise, “ben, Allah dışındaki her şeyim...” (yani, ene’l
mâsivâ yani kesret ya da arz/varlık) sözünden sonra, şiiri okuyarak
ortaya çıkardığımız yolculuğun varacağı son nokta “ben ölürsem
yapayalnız kalacak olan Allah’a...” (yani, ene’l Hakk, vahdet ya da
gayb/yokluk) dizesini üretir. Aslında okunan bir metnin, yaratım
sürecini nasıl etkilediğini, en azından şimdilik, tam olarak
bilmememiz nedeniyle, esinlenme yoluyla geldiğini varsayabileceğimiz
son dizenin, kendini üreten sözcenin (ene’l Hakk) farkında olunmadan
ortaya çıktığını ve aralarındaki etkileşimin sonradan tespit
edildiğini düşünmek daha doğrudur. Hilmi Yavuz’un poetikasını, bu
çerçevede kuramsallaştırdığı bilinmektedir. Üretilen her şiir, bir
şekilde, gelenekle ilişkilidir; ancak bu, bazı durumlarda
kendiliğindendir. Ayrıca, ya bazı kilit noktalar aracılığıyla ya da
gelenekte yeri olan bir öğenin, kurgunun gerçekleştirilmesi yolunda
dönüştürülmesiyle geleneğe eklemlenme sağlanır. Dizenin Hallâc’ın
sözüyle zıtlık oluşturulmasının nedeni, yolculuğu anlatacak öznenin
ve benliğinin hala ortada olmasıdır. Hallâc’da ise, ‘vahdet’
gerçekleştiğinden, ‘ben’lik yok olmuştur. Bu açıklamalardan sonra,
Hallâc’ın “ene’l Hakk” sözünün, hipogram işlevi görerek, şiirin son
dizesini ‘şiirsel im’e dönüştürdüğü söylenebilir.
‘Çöl’, ‘hırka’, ‘vaha’ imleri belirli bir betimleme öbeği
oluşturur ve şiirde, günlük dildeki göndermeleri düzleminde
anlamlandırıldıklarında bazı sorunlar ortaya çıktığı görülür
(“giyindik bir çölü,” gibi. Çünkü çöl, giyilemez.). Örneğin şiirde
‘çöl’, hem dünyadaki yaşamı (“giyindik bir çölü”) hem de bu
yaşamdaki özgül dönemleri imlemektedir: “çocukluk çöl”, “ergenlik
çöl de” gibi. ‘Hırka’ için de aynısı geçerlidir. Hırka, hem ‘seyri
sülûk’/yolculuk öncesi giyilen bir kıyafet, hem yaşam/ömür, hem de
yaşamın özgül bir dönemi olan yaşlılıktan etkilenen ‘ten’ anlamında
kullanılmıştır: “bir uzun hırka idik, aktık ve dindik.” Belirli bir
betimleme öbeği oluşturan bu imlerin ve özellikle de ‘çöl’ iminin,
tasavvufî bağlamda kullanılmasının dışında; şiirin yer aldığı
kitaptaki (Çöl Şiirleri) bazı dizelere gönderme yapması nedeniyle
de, şiirsel ime dönüştüğü düşünülebilir.[41]
Bunlara ek olarak, kitapta bir alıntı olarak bulunan Ahmet Hamdi
Tanpınar’ın “Ömrüm belki de kendi hatam yüzünden bir çölde geçti.”[42]
sözüne de bir gönderme yapıldığı açıktır. Bu şiirsel imlerin
bazılarının ayrı bir betimleme öbeği oluşturan, çocukluk, ergenlik,
yaşlılık imlerinden bazılarıyla (“çocukluk çöl, ergenlik çöl de...”)
birlikte kullanılması, az önce gösterdiğimiz hipogramlarla
etkileşime geçerek şiirsel ime dönüştüklerinin belirtisidir.
Yine ayrı bir betimleme öbeği olarak kabul edebileceğimiz ‘tecrid’,
‘yol’, ‘yolculuk’, ‘kervan’ imleri yukarıdaki imlere eklemlenir.
Şiirin ilk dizesiyle belirlenen bir noktadan, şiirin son dizesinin
belirlediği bir diğer noktaya ulaşmak üzere yapılan bir yolculuk
vardır ve bu yolculuğun belli başlı evreleri ise, çocukluk, ergenlik
ve yaşlılık diye belirtilmiştir. Yani yolculuğun menzili, şiirin
öznesinin ölümü durumunda “...yapayalnız kalacak olan Allah”tır. Bu
durumun sonucu olarak da aklımıza doğrudan, ölüm (ihtiyarî ya da
gerçek ölüm) gelmektedir. Ancak, daha önce değindiğimiz gibi,
yolculuk öncesinde bir hazırlık yapılmıştır ve bu iradi bir
eylemdir. Bu nedenle de, bu metindeki ölüm, ‘ihtiyarî ölüm’dür.
Ancak bu ölüm, şiirin yalnızca mimetik anlam düzeyinde,
‘salik’in nefsini ortadan kaldırması sonucunda ortaya çıkan
‘ihtiyarî ölüm’ gibi görünmektedir. Çünkü biraz önce, böyle bir
okumada imlerin tamamının göndermeler düzleminde
anlamlandırılamadıklarını görmüştük. Böylece artık tecrid’in, ölüm
anlamında kullanıldığını düşünebiliriz. Gözden kaçırılmaması gereken
bir nokta, tecrid’in aynı zamanda Allah’tan ya da cennetten ayrılma
anlamında da kullanıldığıdır. Bunu sadece “gül bir kıssa”[43]
tümce parçacığından değil; şiirde yer alan yaratılışa ilişkin
dizelerden de anlamaktayız. Başlangıçta bir olma durumunu, “tenimiz
öte geçe, biz bu tarafta yaşardık, yalnızlıktık, Âraf’ta henüz
yazdı, mufassaldık ve kildik” dizelerinden anlıyoruz.
“yalnızlıktık”, çünkü daha kopuş gerçekleşmemişti ve yaşanan
vahdet’ti. Doğal olarak, yaşanan mekan cennetti. Âraf’ın cennette
bulunan bir dağ olduğu düşünüldüğünde, bunun aynı zamanda günahtan
ve sevaptan ayrı tutulmuş Adem’in, cennet ve cehennem olarak
belirlenmiş olan iki tarafı da görebildiği bir yer olduğu
düşünülebilir. Cennette yaşamanın ideal durum olduğunun anlaşılması
ise, ancak ayrı bir ‘benlik’ geliştirilmesinin zorunlu koşulu olan
ayrılmakla mümkün olabilmiştir. “Mufassaldık”, çünkü henüz Adem
“suret’e bürünmeden önce ‘Âlemde dağınık bir halde idi.”[44]
Bunun bir adım ötesinde ise, “kil”di.
Şiirin ikinci dizgesinde yer alan Yâsin, Tahâ, imleri, yine
ayrı bir betimleme öbeği oluşturmaktadır. Düz bir okumayla, şiir
öznesinin dünyada bulunup da yolculuğunu kendinden önce tamamlayan
yol arkadaşlarını ima ettiği düşünülse de Yâsin ve Tahâ surelerine
bakıldığında durum değişir. Örneğin Tahâ suresinin 39. ayetinde Hz.
Musa’nın sandık içinde Nil’in sularına bırakılmasından bahsedilir.[45]
Bu bizi Hilmi Yavuz’un şiirlerinde sık rastladığımız bir imgeye
götürür: ‘ceviz sandık’. Ve Çöl Şiirleri’ni bir bütün olarak
okuduğumuzda, bir başka şiirde şu dizeye rastlarız: “kendinizi bir
ceviz sandık sandığınız günler,”[46].
O halde, Tahâ dolayımında çocukluğa ve ‘yeniden doğuş’a, zorunlu
olarak ‘ihtiyarî ölüm’e de, bir gönderme yapılmış olduğunu
düşünebiliriz.[47]
Böylece, yan yana kullanılmış iki ismin yarattığı gerilimle ortaya
çıkan bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalırız: doğuşu temsil eden
Tahâ ve ölümü simgeleyen Yâsin sureleri, taşıdıkları derin
anlamlarla şiire girmişlerdir. Bu şekilde, bu iki ismin, şiirsel ime
dönüşmeleri, söyleşimde bulundukları hipogramlar ortaya çıkarılarak
açıklanmış olur. Yolculuğun iki ucu: ‘doğum’ ve ‘ölüm’...
Bu kısma kadar tespit etmiş olduğumuz metinlerarası
ilişkiler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
Tablo 4
Metinlerarasılık
|
Hipogramlar
|
Şiirsel imler
|
İmleyen
|
İmlenen
|
|
Ene’l-Hakk |
Ene’l mâsivâ |
fenâ, bekâ |
|
Tasavvufi metinler |
Çöl, hırka, vaha, tecrid, yol, yolculuk, kervan
|
Ömür |
|
Kur’an |
Âraf, Yâsin, Tahâ |
Yaradılış |
Ele aldığımız şiirde bir unutma anı, kısa süreli bir
epilepsi krizi yaşandığından bahsetmiştik. Bu nöbetle belirli bir
akışkanlık sağlayan sözdizimi, anlık olarak bozulmakta ve metnin
anlamı başka bir yönelime girmektedir. Ancak kısa bir süre sonra
klişe bir sözle metin tekrar eski haline dönmektedir: “bir uzun
hırka idik, aktık ve dindik.// sonra olbir bahara... nerde
kalmıştık? –baha/ biçilmez kumaş, ...” Alıntılanan dizelerin
italikle belirtilen kısmında, bu epileptik nöbet ve hemen ardından
da akışı düzelten klişe söz görülmektedir. Pekiyi ne olmuştur bu
anda? Bu noktada, Necatigil’in ‘Genişliğe Övgü’sünü hatırlamak
yerinde olacaktır: “Güzel demiş diyen şair, Mesihî:/ “Kim bilir
olbir bahâra kim ölüp kim kala sağ”/ Bu can bize temelli verilmedi,/
Alır bir gün yalan dünya.// Belli mi yarına çıkacağımız,/ Nerde
kaldı sonraki baharlar/ Der de yine şaşmaz bildiğinden/ Şu eğreti
yerde nice insanlar.// Gözünüzde büyüttüğünüz şeyler/ İlerde
güleceksiniz./ İçindeyken/ Anlaşılmaz gençliğin geçtiği.// Ve
telâşlar yıpratır kalbi,/ Enfarktüs./ En iyisi oluruna bırakmak:/
Biraz geniş olunuz!”[48]
Görüldüğü gibi ‘Çöl, Yollar, Hırka...’ ile ‘Genişliğe Övgü’
arasında metinlerarası bir ilişki vardır.[49]
Bu kriz anında ise, iki ayrı şekilde temellendirilen ‘ölüm’ fikri
birbirlerini zıtlayarak anlamı genişletmiştir. ‘Genişliğe Övgü’de
dünyevi ölüm, ‘Çöl, Yollar, Hırka’da ihtiyari ölüm...
Tüm bu açıklamalardan sonra artık, metnin matrisi ya da
metnin niyetinden bahsetmenin zamanı gelmiştir: İlk olarak metnin
izotopisi, daha önce de birkaç defa değinildiği gibi, tasavvufî
bağlamda anlam kazanan ‘yolculuk’tur (seyri süluk). Fakat bir metni
okumak, sadece yazılanları değil; aynı zamanda satır aralarında
gizli ve söylenmemiş olan şeyleri de okumak demektir. Bu şekilde
bakıldığında, metnin birinci dizgesi ve ikinci dizgesi arasındaki
geçişi sağlayan ‘şey’in ‘ilk günah’ olduğu anlaşılabilir. Çünkü,
nasıl ki insanın cennetteki konumu ve arz’daki hali arasında bir
‘kopma’ söz konusuysa; aynı şekilde, metinde de bunun izdüşümü
olarak alınabilecek, böyle bir kopma vardır. Birinci dizgenin son üç
dizesinde, cennetteki konum ya da Allah’la bir olma durumu
anlatılmışken; birden bire bir sonraki dizgede, arz’a dair
gerçekliklerin ve deneyimlerin anlatımına geçilmiştir. Burada
anlatılmayan şey, ‘ilk günah’tır. İkinci dizge ile üçüncü dizge
arasında da, bu kadar sert olmasa bile, yine bir kopma söz
konusudur. Buradaki anlatılmayan ‘şey’ ise, öznenin ölümüyle
Allah’ın yalnız kalması arasındaki ilişkidir. Vahdet’in
anlatılamaması doğal olmasına karşın, bunun anlatılamaması sıra dışı
bir şeydir. Çünkü kitapta, şiirin yer aldığı bölümün adı
‘tevhid’dir. Burada anlatılmayan şey, şöyle özetlenebilir: ‘İlk
günah’ın sebep olduğu ‘tecrid’den, ancak Allah’a sığınarak ve
‘tövbe’ ederek kurtulmak mümkündür. Ancak, tövbe’nin ortaya
çıkmasını gerektiren şey, cennetteki yaşam ve dünyadaki yaşam
arasındaki farklılık olduğuna göre, bu farklılığı algılayacak bir
özne (benlik) de olmak zorundadır. Bu bilinçlilik Hallâc’ın “ene’l
Hakk”ını, “ene’l mâsivâ”ya dönüştürmüştür. Bu şekilde şiirin yer
aldığı bölüm başlığı ile şiir arasındaki ilişki gerçekleştirilmiş
olur. Tövbe ile iki ayrı yaşam arasındaki farklılığın ortadan
kaldırılması amaçlanmaktadır. Bu nedenle, metnin matrisi ‘ilk
günah’ın neden olduğu ‘tecrid’den kurtulmanın yolu olan, ‘tövbe’dir.
‘Tövbe’ metindeki diğer imlere ‘model’lik yapmıştır.
Bu durumda şairin niyetinin, bilinç düzeyinde, tecrid’le
simgelenen ‘ölüm’ün kaçınılmazlığını ve yaklaştığını anlatmak olduğu
söylenebilir. Bilinçdışı düzeyde ise, yüzleşmek zorunda olunan tek
gerçek niteliğindeki ‘ölüm’ün ortaya çıkardığı ‘ontolojik kaygı’[50]
ile, tasavvufi bir bağlamda uzlaşmaktır. Böylece şiirin, ‘ontolojik
kaygı’yla yüzleşmenin ürünü olduğu söylenebilir. Bu vargı, bir
sonraki bölümde biraz daha açık hale getirilerek açıklanacaktır.
III. Bölüm
‘Çöl, Yollar,
Hırka’da Açığa Çıkan ‘Ontolojik Kaygı’
Şiirde tartışılması gereken en önemli noktalardan bir
diğeri de, anlamı belirlemesi nedeniyle, şiirdeki öznenin ‘ben’idir.
Evet, özne seyri sülûk’a başlamıştır. Mâsivâ’ya, yani Allah’ı
perdeleyen her şeye sırtını çevirmiştir. Ancak, bir perde olan
‘ben’lik aşılmamıştır. Yok olmamıştır, erimemiştir. Her şeyi tüm
netliğiyle anlatabilmektedir hâlâ. Burada, öznenin Hallâc’ın yok
olduğu konumda bulunmasını beklemiyoruz, fakat ‘hırka’ giyilmiştir.
O halde, ‘ben’in de bu kadar net görülmemesi gerekmektedir. Ancak,
‘ben’in bu kadar net görülmesinin nedeni, şiirdeki seyri sülûk’un,
metnin izotopisi ve bu nedenle de yüzey yapıya dair olmasıdır.
Simgelediği gerçeklik ise, seyri sülûk’un yerine; ‘yaşam’ın ve
yaşamın geçiciliğinin kavranması sonucunda ‘ontolojik kaygı’
yaşanmasına neden olan ‘ölüm’ün konulmasıyla daha net ortaya
çıkacaktır. İnsan, öleceğinin farkına varan ve daha yaşarken,
yaşamanın tek tartışılmaz gerçekliği, yani ölümüyle yüzleşmek
zorunda olan tek canlıdır. Bu yüzleşmenin sonucunda da baş etmesi
gereken bir acı yaşar: ‘ontolojik kaygı’. Öznenin, bu kaygıyla bir
an önce hesaplaşması ve çözemese bile, onunla uzlaşması
gerekmektedir. Bu, bir çok yolla olabileceği gibi, Freud’un
tanımladığı ‘ödünleme’ ile de gerçekleştirilebilir. Şimdi, her ne
kadar göstergebilim ürünü yazarından soyutlasa da, şiirin öznesine
anlamı netleştirmek için Hilmi Yavuz adını verirsek,[51]
gerçek daha net ortaya çıkacaktır. Hilmi Yavuz, ödünlemeyi sanatla
gerçekleştirmiştir. Çünkü, ölümsüz eserler yaratarak, beden ölse
bile, ismin yaşaması sağlanır. Böylece, ‘ontolojik kaygı’yı yaratan
‘ölüm bilinci’ ile uzlaşma sağlanabilir.[52]
Bu da seyri sülûk’un son durağı olarak ‘fenâ’ ve ardından Allah’ta
ölümsüzlüğe kavuşmak olan ‘bekâ’ ile ifade edilmiştir. Ölüm
karşısında acizliğinin farkına varan ‘ben’, Allah’la bir olmak
suretiyle, O’ndan ayrı ve dünyada iken sınırlı olarak
gerçekleştirdiği sıfata sonsuzca sahip olacaktır.[53]
Zaten üflenen nefes nedeniyle kendilerine ‘aşkın’ olarak geçmişti bu
özellikler; O’na geri dönünce sınırsızca sahiplenileceklerdir.
Şairin niyeti, ‘ölümün kaçınılmazlığı’nı anlatmaktır.[54]
Kitabın bütünüyle ilişkisi gözden kaçırılmadan şiirin
niyeti, Adem’le başlayan trajedinin (yeryüzünde yaşamak/tecrid),
ancak tekrar O’na dönmekle (vahdet) son bulacağını anlatmaktır.
Fakat tam da bu nedenle özne hala mâsivâdan yüz çevirememiştir.
Dolayısıyla hâlâ Allah dışında her şeydir. Şiirin başına tekrar
dönülür, “ene’l mâsivâ...”
Özetlemek gerekirse, şiirin ilk dizesinde ifade edilen
gerçeklik (tecrid=ölüm), şiirin bütününde açımlanmıştır. Birinci
dizgede, ölümsüz olunan bütünlüğün bozulması (doğum); ikinci dizgede
yaşam; üçüncü dizgede ise, yaşamanın bir anlamda ölümle yüzleşmek
olduğu ve ölmemenin imkansızlığı anlatılmıştır. Ancak bu
imkansızlığın, ölümsüz olan bir varlıkla (Allah) birleşme yoluyla
aşılabileceğinin farkına varılmasıyla tasavvufî kanala girilmiştir.
Bu, bir şekilde ilahi bir yön de atfedilen yaratıcılık yoluyla
başarılmıştır.
Sonuç
‘Çöl, yollar ve hırka’ üç ayrı yaklaşımın verilerinden
faydalanma yoluna gidilerek çözümlenmeye çalışılmıştır. Öncelikle,
birinci bölümde göstergebilimin bazı verileri kullanılarak şiirin
daha çok biçimsel yönü incelenmiştir. Ardından, ikinci bölümde
şiirdeki metinlerarası ilişkiler tespit edilerek, metnin anlamı
araştırılmıştır. Son olarak, üçüncü bölümde psikoloji biliminin
bazı verilerinden yararlanılarak, şiiri anlamlandırılmaya çalışılmış
ve daha önce elde edilen bulguları destekleme yoluna gidilmiştir.
Ancak, ulaşılan sonuçlar belirli bir okuma biçiminin ürünüdür ve bu
nedenle de değişmez ve tartışılmaz nitelikte değildir.[55]
Ersun
Çıplak
Notlar:
1Hilmi
Yavuz, Çöl Şiirleri, 2. Basım,Varlık Yayınları,
İstanbul: 1997, ss.44-45.
2
Haz. Şerif Hulusî, Ahmet Haşim, Bilgi Yayınevi,
Ankara, 1967, 2. Basım, s. 70.
3
Yahya Kemal Beyatlı, Rubailer ve Hayyam Rubâîlerini
Türkçe Söyleyiş, İstanbul Fetih Cemiyeti, 3. Baskı,
İstanbul: 1988, s. 36.
4
Şair ‘yitik oğul’dur ama ‘bir baba hep vardır!’,
(Hilmi Yavuz’la söyleşi), söyleşiyi yapan: V. B. Bayrıl,
Yasakmeyve, S: 7, Mart-Nisan 2004, s. 6-15
5
Mehmet Rifat, Gösterge Eleştirisi, Tavanarası
Yayıncılık, 2002, İstanbul, s. 12
6
Mehmet Rifat, age, s. 23.
7
Kubilay Aktulum, Metinlerarası İlişkiler, Öteki
Yayınevi, 2. Basım, Ankara: 2000, s. 85.
8
Abdülbaki Gölpınarlı, Tasavvuf, Milenyum Yayınları,
2000, İstanbul, s. 122-125. Daha fazla bilgiye ulaşmak
isteyenler, William Chittick’in Tasavvuf: Kısa bir Giriş’ine
(Çev. Turan Koç, İz Yayıncılık, İstanbul, 2003)
bakabilirler.
9
“Metinleri biçimsel açıdan kapalı bir nesne yapan,
dolayısıyla yine söylem boyutuna ilişkin olan temel
özelliklerden biri de noktalama işaretlerinin kullanımıdır
[...] İlk satırı başlatan büyük harf ile son satırı
kapatan bitiş noktası arasında kalmış, hatta metin kavramı
bile ilk satırı başlatan büyük harf ile son satırı kapatan
nokta arasındaki bütün olarak tanımlanmaya çalışılmıştı.”
Mehmet Rifat, age, s. 24. ‘çöl, yollar, hırka’nın
söylem düzleminin kapalı olduğunu düşünmemize neden olan
bilgiden sonra, Behçet Necatigil’in ‘Kitaplarda Ölmek’ine
bakıldığında oldukça ilginç verilerle karşılaşılır.
Necatigil, ‘doğum’ ve ‘ölüm anı’nı açılan ve kapanan
parantezlerle simgelemesi çok çarpıcıdır ve insanın, yaşamın
geçiciliği ile yüzleşebilmesinin sonucudur. “Behçet
Necatigil, Şiirler, YKY, 1. Baskı, İstanbul: 2002, s.
163.” ‘çöl, yollar, hırka’da ise, henüz gerçekleşmemiş
ölümün üç nokta ile vurgulanmaya çalışıldığı düşünülebilir.
Çünkü ‘üç nokta’, cümlenin devamı olduğu halde, devam
etmediğini belirtir. Ve cümlenin etkisinde kalan kişinin onu
kaldırıp, cümleyi kaldığı yerden, etkilenme düzeyine göre
tamamlamasına imkan verir. Tıpkı ‘Beier Cümle Tamamlama
Testi’nde olduğu gibi... Ancak, anlatı düzleminin bir
bileşeni olan eylemlerin bitimli olup olmamasına göre
bakıldığında ise ‘çöl, yollar, hırka’nın açık bir metin
olduğu düşünülebilir.
10
Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı, (Çev. Tuncay
Birkan), Ayrıntı Yayınları, 2. Basım, İstanbul:2004, s.135
11
Terry Eagleton, age, s. 135.
12
Bu yapısal birimler tespit edilirken, incelenen metnin bir
şiir olduğu unutulmamıştır. Ayrıca, Propp’un çok değerli
bulgularından yararlanılmıştır. Çünkü görüldüğü gibi, şiirin
simgeselliğinin ardında, belli bir anlatı vardır. “Vladimir
Propp, Masalın Biçimbilimi (Çev. Mehmet Rifat-Sema
Rifat), Om Yayınları, 2. Baskı, İstanbul: 2001.”
13
Terry Eagleton, age, s. 136. “...anlatının içinde
olmakla kalmayıp aynı zamanda hikâyenin başkarakteri de”
olan anlatıcı ya da özne, anlamında kullanıyorum.
14
Terry Eagleton, age, s. 135.
15
Terry Eagleton, age, s. 135.
16
Greimas’tan aktaran “Hilmi Yavuz, Kara Güneş, Can
Yayınları, İstanbul: 2003 s. 89.”
17
“Tasavvuf ehlinin görüşüne göre sülûk, özel olarak gitmekten
ibarettir. O da seyr ilallah (Allahâ doğru seyir) ve seyr
fillah (Allah’ta seyir) dir.” Azizüddin Nesefî,
Tasavvufta İnsan Meselesi, Dergah Yayınları, İstanbul:
1990, s. 47.
18
Azizüddin Nesefî, age, s. 56.
19
‘Yolculuk’ (sülûk), “1. bir yola girme, bir yol tutma. 3.
bir tarîkata intisâbetme”. Ferit Devellioğlu,
Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi, 18.
Baskı, Ankara: 2001.
20
“‘Tarıyk’ Arapça’da hakikate ulaşabilmek için tutulan yol.”
Abdülbaki Gölpınarlı, age, s. 25)
21
“1. bir şeyden başka olan şeylerin hepsi; Allahtan mâada
bütün varlıklar. 2. dünya ile ilgili olan şeyler” Ferit
Devellioğlu, age.
22
Ferit Devellioğlu, age.
23
Ferit Devellioğlu, age.
24
Ferit Devellioğlu, age.
25
Böyle bir çıkarımda bulunmak için erken olduğu
düşünülebilir. Ancak şu ana kadar elde edilen tüm veriler,
bu görüşümüzü destekler niteliktedir. Eğer yanlış bir
çıkarımda bulunuyorsak, yapılan daha sonraki çalışmalar bunu
düzeltecek ve edebiyata, bir şiir özelinde de olsa yine de,
azımsanamayacak bir katkı sağlayacaktır.
26
İhtiyari ölüm, tevhid’le başlamaktadır ve çöl, yollar,
hırka, Çöl Şiirleri’nin ‘Tevhid’ bölümünde yer
almaktadır.
27
“Tafsilli, tafsîlâtlı, uzun uzadıya anlatılan.” Ferit
Devellioğlu, age.
28
Arapça sözlükte ‘gil’ olarak bulunan ‘kil’ kelimesi, çamur
anlamına gelmekte ve insanın yaratıldığı çamuru anlatmak
üzere kullanılmaktadır. “Ferit Devellioğlu, age.”
29
Peter Bürger, Avangard Kuramı, (Çev. Erol Özbek) s.
151. Aynı düşünceler Eagleton tarafından da birkaç küçük
farklılıkla ifade edilmiştir (age, s. 100).
30
Burada durum tam tersine de çevrilerek, ilk dizenin, akış
içinde doğal olarak şiirin son dizesini ürettiği
söylenebilir ama bu tezle yola çıkmak hem H. Yavuz’un
poetikası nedeniyle; ve bundan da önemlisi, şiirdeki
kurgusallığın, ağır basması nedeniyle beyhude olacaktır.
Çünkü, matris ya da niyet veya bunlar gibi metnin temelini
oluşturan, ki yer yer bunun esin olduğu bile düşünülebilir,
psikanalizle yorumlanabilecek bir semptom şairin bilinçli
çabasıyla işlenmekte ve metnin içinde görünmez bir hale
getirilmektedir. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Hilmi
Yavuz, Karagüneş, Can Yayınları, 1. Basım, İstanbul:
2003, s. 41.
31
Çoğu durumda gül’ün konumu sarsılmaz olan ‘padişah’ı
(imparatoru da) imlediği düşünülmüş ve söylenmiştir. Oysa
bilinmektedir ki, imparatorun konumunun sarsılmazlığı
faraziyesi, ‘tek tanrıcılık’a dayanmaktadır. Konumu
sarsılmaz olan tüm imparatorlar, resmi bir dini olan
devletlerin başındaki yöneticilerdir. İmparatorun,
otoritesini tanrıya dayanma zorunluluğu vardır. Bu anlamda,
imparatorun konumunun sarsılmazlığı, tanrının konumunun
sarsılmazlığının yalnızca yansımasıdır. Öyleyse gül,
yalnızca imparatoru simgelememektedir.
32
Mürşit 4, Turan Yazılım.
33
Kubilay Aktulum, age, s. 63.
34
Hasan Akay, Behçet Necatigil’in Yeni Türk Şiirinde
Yaptığı Çıkartma, Şiiratı, Yaz Kitabı: 2004, s. 21.
35
Unutma’nın zihinsel bir işlev sonucu ortaya çıktığı
düşünüldüğünde, en azından bu yazı özelinde, bu durumu bu
kavramla anlatma gereği duydum. Çünkü, epilepsi nöbetinde
beynin iki lob’u arasındaki elektrik akımı bir süreliğine
kesilir ve nöbet anında yaşanılan hiçbir şey hatırlanmaz.
36
Bu dizede, ‘baha’ kelimesinin ‘paha’ diye kullanılmamış
olması düşündürücüdür. Çünkü bu söz, dilimize ‘paha’ olarak
geçmiştir. Oysa aynı şiirde, ‘çamur’ anlamına gelen Arapça
kökenli ‘gil’ kelimesi, dilimizde ‘kil’e dönüşmüş olmasına
rağmen ‘gil’ olarak kullanılmıştır. Bir tutarsızlık
sezilmektedir. Daha doğrusu bilinçli bir tercih sonucu
yaratılmış olan bir tutarsızlık... Acaba ‘paha’, V. B.
Bayrıl’a bir gönderme yapmak için mi ‘baha’ olarak
kullanılmıştır. Çünkü ‘Baha’, V. B. Bayrıl’ın kısaltılmış
adıdır ve yakın çevresi, onu böyle çağırmaktadır. Bu, belki
de cevabı verilemeyecek bir soru... Ancak, bilinen bir şey
var ki; o da Hilmi Yavuz ve V. B. Bayrıl’ın şiirlerinin son
noktada ortak bir hinterland’a dayanmasıdır. Elbette belirli
bazı farklılıklar vardır ve bunların ayrı bir yazıda
değerlendirilmesi gerekmektedir.
37
V. B. Bayrıl’la bir söyleşim olduğunu düşünmemek için
kendimi çok zorlamama rağmen, olmuyor. Bakınız: Şer
Cisimler, Can Yayınları, 1. Basım, İstanbul: 2000.
38
Göstergebilimsel açıdan anlatının açık olması ve vahdetin
gerçekleşmemesi belirli bir paralellik göstermektedir. Bu
sorunsalı Mevlana şu sözleriyle açıklığa kavuşturmaktadır:
“Hallâc’ın Allah aşkı doruk naktasına ulaşınca, kendisine
düşman kesilmiş ve kendisini yok etmiştir. O, “ene’l-Hakk”
dedi; yani “ben yok edildim; Hakk bakî, başka hiçbir şey
değil.” Bu son derece büyük bir tevazu ve kulluğun doruk
naktasıdır. Bu “yalnız O var” anlamına gelir. Batıl bir
iddiada bulunmak ve gururlanmak, “Sen Allah’sın ben de
kulum” demektir. Böylece, kendi varlığını tasdik ediyorsun,
ki bundan zorunlu olarak çıkan sonuç ikiliktir. Eğer, “O
hak’tır” dersen, bu ikilik olur; zira “ben” olmadan “o”nun
olması mümkün değildir. Bu bakımdan Hakk, “ben Hakk’ım”
demiştir. O’ndan başka hiçbir şey var değildir. Hallac
yokolmuştu; dolayısıyla bu sözler Hakk’ın sözleridir”.
(Aktaran William Chittick, age, s. 62) Ayrıca,
kitabın bölümlerinin teslis: üçleme; tesniye: ikileme;
tevhid: tekliğe inanma olduğu göz önünde tutulunca, sadece
şiirde değil; kitapta yazılmayan bir bölüm ortaya
çıkacaktır: ‘Vahdet’. Yazılamamıştır, çünkü, şiirin öznesi
hala anlatabilmektedir. Mevlana’nın açıklamaları da bu
görüşümüzü desteklemektedir.
39
Hilmi Yavuz, Karagüneş, s. 89
40
Çünkü mâsivâ, Allah’ın sıfatlarının aynada yansımasıdır ve
bu nedenle de arz’a aittir.
41
Mesela, “çöl! süslü varoluşum benim...”, s. 27; “varoluş
baştan başa çöl...”, s. 28; “çölde ol biraz...”, s. 10 gibi.
42
Hilmi Yavuz, Çöl Şiirleri, s. 26.
43
Divan edebiyatından örnek gösterilebilecek bir çok hipograma
gönderme yapması nedeniyle şiirsel bir ime dönüşen bu tümce
parçacığı, Allah’tan ya da cennetten ayrıldıktan sonraki bir
zamanda söylenmiştir. Kıssa, iki an arasındaki (geçmiş ve
şimdi, bazı durumlarda gelecekle de) benzerliği mecazlarla
anlattığı için öğreticidir. Böylece, yersiz sayılabilecek
bir ayrıntı olarak, şiir öznesinin ‘Adem’in trajedisini
yaşadığı söylenebilir.
44
Hilmi Yavuz, Yazın, Dil ve Sanat, Boyut Yayınları,
2. Basım, İstanbul: 1999, s.151.
45
Mürşit 4, Turan Yazılım.
46
Hilmi Yavuz, Çöl Şiirleri, s. 27
47
Çünkü, Allah’la bir olma durumu, daha farklı düzeyde de olsa
yaşama kavuşmanın bir başka anlatımıdır.
48
Behçet Necatigil, age, YKY, 1. Baskı, İstanbul: 2002,
s. 155.
49
Ancak metinlerarası ilişki, yalnızca ‘Genişliğe Övgü’ ile
‘çöl, yollar, hırka’ arasında değildir. Çünkü klişe
söz, Necatigil’in şiirine de Mesihi’den alıntılanan bir
dizeyle girmiştir. Bu nedenle, ‘çöl, yollar, hırka’nın,
Mesihi’nin şiiriyle dolaylı da olsa, bir söyleşimi vardır.
50
Ontolojik kaygı, Rollo May’ın psikolojik danışma
yaklaşımında, Heidegger’den alınan bir kavram olarak merkezi
bir yer tutmaktadır. Bu konudaki bilgi, Rollo May’in
Yaratma Cesareti’nden başka; Prof. Dr. Banu Y.
İnanç’tan, 1996-1997 Eğitim-Öğretim yılında aldığım
‘Kişilik Kuramları’ dersinin yayımlanmamış ders notlarına
dayanmaktadır.
51
Ki kitap bir bütün olarak tasarlanmıştır ve adı Çöl
Şiirleri’dir. Ayrıca, hem Hilmi Yavuz kendine, bir doğum
günü armağanı olarak, ithaf etmiştir; hem de kitaptaki üç
şiirde ismi yer almaktadır: “‘beni öp Hilmi ve beni unut’”
s. 13, “sen hilmi yavuz, ey deşt-i fenâ sen öl!” s.
28, “âh hilmi yavuz, güllerin tâ içinde bile azınlıkta
kalıyorsun” s. 31.
52
“Benim kişisel tarihim, ancak kendi varoluşumun
sorumluluğunu kabul ettiğim, müstakbel/gelecekteki
imkânlarımı kavradığım, daima müstakbel ölümümün farkında
olarak yaşadığım zaman, sahiden anlamlıdır. [...]
Heidegger’e göre “hakiki” tarih içe dönük, “sahici”, yani
“varoluşsal” tarihtir –korku ve hiçliğin üzerinde hâkimiyet
kurmak, ölüme karşı bir kararlılık ve güçlerimin “bir araya
toplanması” yani.” Terry Eagleton, age, s. 91.
53
“İbn Arabî’nin işaret etmeyi sevdiği üzere, insanlar,
dünyada kaldıkları süre içinde etkilerini
gerçekleştirdikleri belirli ilahî isimlere dönecekler;
dolayısıyla onların bu isimlerin farklı özellik ve mahiyette
olduklarını unutmamak gerekmektedir." William Chittick,
age, s. 190.
54
‘çöl, yollar, hırka’daki, ölüm karşısında hissedilen
acizlik, Nerval’in ‘Siyah Nokta’sının “Nedir bu? Mutlulukla
arama giren!/ -Yazık bize! yalnız kartal bakabilen/ Kazasız
belasız Utkuya ve Güneşe.” dizelerinde açığa çıkan içerikle,
büyük bir benzerlik göstermektedir. Erdoğan Alkan, Gerard
de Nerval, Broy Yayınları, İstanbul: 1994, s. 187.
55
Bir başka yazıda, bu veya başka bir şiiri, Freud’un
yaklaşımına göre inceleyebilir ve şiirde örtük bir şekilde
bulunan ideolojiyi ve bunun da toplumdaki totaliter yapının
sürekliliğini sağlamak konusunda nasıl bir işleve sahip
olduğunu ortaya koymaya çalışabilirim. Zira, Eagleton’un
Edebiyat Kuramı’nda vurguladığı gibi, Freud’un kuramı,
varolan bir gerçekliğin yalıtılarak anlaşılmasının belli bir
ideolojik anlayışın ürünü olduğunu, tartışmasız, ortaya
çıkaran bir kuramdır. Çünkü psikanaliz, günümüzde yalnızca
seks’e indirgenerek simüle edilmesine rağmen, bünyesindeki
bir çok kavram dolayısıyla, ideolojinin sürekliliğini nasıl
sağladığını açıklayabilme potansiyeline sahiptir. Ancak,
bütün gerekliliğine rağmen, ülkemizde yapılan edebiyat
eleştirileri (özellikle eserin içeriği ve biçimiyle
sergilediği ideolojik anlayışın eleştirisi) hala sınıfsal
çelişkinin içerikte verilmesi gibi bazı ‘kalıp yargılara’
dayanarak yapılmaktadır. Oysa, günümüzde geçer akçe olan
bazı sanatsal tutumların dikkatli bir şekilde yapılan
eleştirisi, sanat kurumunun ideolojik yapılanmasının da
eleştirilmesi demektir. Fakat bu, muhalif olduğunu iddia
eden eleştirmenler tarafından bile yapılmamaktadır.
|
|