|
Şiir geleneğimiz Divan Şiiri gibi özgün ve
senkronize bir şiirin tarihe mal olmasından sonra hiçte sanatkârane
olmayan, bazı istisnalarla “ manzumeci “ uzun bir karanlık evre
yaşayarak, ancak İkinci Yeni ile bir ölçüde dirilebilmiştir.Divan
tertip etmek için takip edilmesi gereken istikâmet hayli engelli,
işaret levhalarının adedi fazladır.Şiir gerçek manada “ zor
zanaattır”.. Kelime ve mazmunlarla oynanarak, şiirin anlam
katmanları çoğaltılır. Anlam dolaylı ve imalıdır. İkinci Yeni
Şiirinin zaferi, imalı, dolaylı ve kapalı anlamı keşfetmesiyle
mümkün olmuştur .Bu retorik zafer 80 sonrası şiiri için de bir
olanaktır
Bu gün artık Yahya Kemal, Attila İlhan, Nazım
Hikmet estetiği terk edilmelidir ki ; büyük ölçüde terkedilmiştir
de.İlki antik, diğerleri klasik olarak bir kıymete sahiptir.
1940 kuşağı şairleri ve Köy Enstitü’lü çıkışlı
şairler arasında, şiirsel değeri yüksek şiirlere imza atan şair
olarak; belki de sadece Ahmet Telli önemli bir şiiri kurmayı
başarmıştır.
Yahya Kemal’in mühimsenmesini “ Vaftizci Yahya”
bile olamamışken şahsına atfedilen menkıbevi şöhreti hep yadırgadım.
Dili zorlayan şairler olarak Ercüment Behzat, Nazım Hikmet’ten ,
Asaf Halet Çelebi de Orhan Veli ve arkadaşlarından daha mahirdir.Ama
egemen Modern iktidar Nazım ve Orhan Veli’ye rüçhaniyet ve üstünlük
tanımıştır.
Nazım Hikmet’in hapsedilerek cezalandırılması
farklı bir konudur. Modern iktidar kavramıyla salt siyasal iktidarı
değil, daha ziyade, yazınsal ve kültürel iktidarı kast ediyorum.
Türkiye’deki egemen, yazınsal - kültürel
iktidar bir Fransız’dan daha Batı’lı, hatta daha Hıristiyandır.
Orhan Veli ve arkadaşlarının yaslandığı Ataç
gibi kavi ve seküler, pozitivist, rasyonalist bir istinat duvarı
vardır.Türk şiirine ve kültürüne Ataç kadar kötülük etmede hünerli
ikinci bir ad bulmak zordur.Ataç, kendi medeniyetine kültürel
genosid uygulayan, ender şahsiyetlerden biridir.
Nazım Hikmet ve Orhan Veli gerçek manada “
Modern “ şairlerdir. Zira her ikisi de akılcı, pozitivist ve
sekülerdir. Dili zorladıkları, yeni bir şiir dili yarattıkları
iddiası doğru değildir. Nazım’ın keşfettiği iddia olunan serbest
nazım ise Mayakovski ve Batı şiir dünyasında evvelce keşfedilen bir
keyfiyet olup bu konuda bir övgüye muhatap bir şair aranıyorsa,
Nazım Hikmet’ten evvel “ serbest müstezad”ı keşfeden Ahmet Haşim’i
takdim etmek doğru olur. Haşim ilk kez şiirimizde fotoğrafın
arabını filmde göstermeyi başarır. Dibacedeki; “Şiir Hakkında Bazı
Mülahazalar” bugüne kadar ilan edilen manifestolar içinde, ciddiye
alınması gereken tek manifestodur. Manifesto adını taşımasa da.
Yahya Kemal ve Ahmet Haşim iki kurucu şair
olarak anılsalar da, Yahya Kemal, Ahmet Haşim ilişkisinde, anoloji
de bulunursak; Bâki - Fuzûli örneğinde olduğu gibi bir benzerliği
tespit etmemiz mümkün. Yahya Kemal merkezi bir öznedir. İktidarın
oluşmasında misyona sahip, ideolojik bir öznedir aynı zamanda.
İktidarın oluşmasında ve araçlaşmasına katkı yapan; iktidarın
ideolojik katmanlarının taşıyıcısı olan bir özne. Hayranları ve
şiirini izleyenler hatta çok daha geniş bir çemberde, kimi zaman
dolaylı olarak da; ideolojik argümanlarıyla, hariçteki öznelerin
kurulmasında etkili bir rol oynadığı iddia edilebilir. Baki gibi
yüksek bir bürokrattır ( Elçi ve Üniversite hocası ).
Ahmet Haşim egemen kültürel sanatsal iktidarı
da içeren merkezi özne tarafından ötekileştirilmiştir. Arap ırkından
olması bu ötekileştirmeyi sağlayan en başta gelen ögedir. “ Ya
Seydi ! “ hitaplarıyla akıllı, uslu şuara tarafından aşağılandığı
bilinen bir vakıadır.
Ahmet Haşim’in Arap ırkından olması beni
rahatsız etmiyor. Dahası onu bir zenginlik, farklı olanın çekiciliği
sıfatıyla, aidiyet bakımından daha avantajlı bir ortamın temsilcisi
olarak da görmek mümkün. Ama meramım bu değil. Belki bir genelleme
de bulunacağım: Türkçe yazan şair ve yazarlar Türktür! Dil, Türkçe
bu aidiyeti tek başına sağlayan bir öneme haizdir. Bu nedenle Ahmet
Haşim Arap değil bir Türk şairidir. Bazı dostların, bu konuda bir
asimilasyon niyeti içinde olduğumu ima edeceklerini biliyorum.
Kesinlikle radikal bir demokrasi içinde mikro kültür ve
nasyonalitelerin kendilerini tam bir özgürlük içinde ifade
etmelerini gözden ırak tutmuyorum. Homojenliği değil heterojen bir
ortamı savunuyorum… Bir toplumsal aidiyeti ırk ve din temelli
kurmanın yerine dil bağlamında kurmanın en azından bu gün için “
daha doğru” olduğunu savunarak, ötekileştirmeyi önleyen bir tutum
geliştirmenin mümkün olduğunu düşünüyorum.Yine bu bağlamda evrensel
bir simge olmasına rağmen, Mevlana Celaleddin Rûmi’ye Farslar’ın
sahiplenmesinde bir aykırılık mevcut değil.
Dili zorlamak, dili altüst etmek hatta “ dilin
belini getirmek “ egemen Modern dil ve grameri bütün kültürel
sonuçlarıyla altüst etmektir. Aklın karşısına akıl dışını ya da
sürrealizmi, seküler bilimsel tutumun karşısına metafizik ve
mistizmi, ikâme etmek zarureti vardır. Modern iktidar meşru şiddeti
uygulayan yetke olduğu kadar, dil ve gramer bağlamında da bir
tahakküm aracı olarak dili, egemen kâmusu, yoksul halk kitlelerinin
zararına yapılandırmıştır.
Şiir başlangıçta zaten Postmoderndi.Yani ilk
şair ya da ilk şairler Postmodern şairlerdi. Burada meramımı daha
iyi anlatmak için bu benzetmeye başvurdum.. İlk şiirin yazıldığı
zamanda; elbette ne Modern ne de Postmodern durum vardı; .ama ilk
şair ya da şairler içinde bulundukları topluluğa göre müşterek
düzenden farklı tahayyülleri olan ve topluluğun egemen dilinden
farklı bir dil kurmayı başaran insanlardı
Günümüzde gerçek algısı yerini simulark ve
similizasyona bırakmıştır. Mimesis aracılığıyla gerçeği yansıtmak
zaten mümkün değil. Gerçek olarak sunulan similizasyon görüntü ve
olgularına Zizek ‘in öngördüğü gibi “ Yamuk “ bakarak, yanlış alan
gerçeklik kurgumuzu, üst gerçekliğe taşımak mümkün. Bize dayatılan,
çoğu kez tehdit edici nitelik taşıyan, Modernizmin ideolojik
katmanlarını yapı bozuma uğratarak, sunduğu görüntülere ve
argümanlara “ yamuk bakarak “ teşhir etmek mümkün olduğu için,
Postmodernizm bir özgürleşme alanı ve sürecidir. Tam burada önemli
bir tespitte bulunmak niyetindeyim; Postmodernizmi olumsuz bir
görüntü altında sunmak isteyen Modernizm savunucularının, son derece
kasıtlı ve yanlış tanımlamalarını açıklığa kavuşturmak gerekiyor:
Postmodernizmin en etkili olduğu alan kültür dünyasıdır.
Postmodernizm asla populer kültürle bir alış verişi olmamasına
rağmen, Modernistler, Postmodernizmi popüler kültürün payandası
iddiasını paylaşmaktadırlar. Asıl popüler kültürün payandalığını
Modernistler yapmaktadır. Tüketim toplumuna özgü tüketim hırsı,
metalaşma sürecinde geniş kitlelere ulaştırmak ve onlara haz vermek
için Modernizm populer kültürle çok yakın bir dayanışma içindedir,
birinin sebep olduğu yerde diğeri onun neticesidir. Modern sanat,
genellikle mimesis ya da ona benzer durumlarda algılanması kolay,
genellikle tek katmanlı metinler üreterek, populer kültürün
besleneceği alanları oluşturur. Post modernizm ise yansıtma değil,
soyut bir gerçeklik kurgusuyla, çok katmanlı metinler üreterek,
hayatın somut alanlarına da göndermede bulunur. Ümberto Eco’nun “
açık yapıt” olarak kavramlaştırdığı çoğul okuma bu niyetin bir
sonucudur. Nitekim Hasan Ali Toptaş’ın; Postmodern anlayışla
yazdığı, kurgudaki başarı ve özgünlüğüyle dikkat çeken, “Bin Hüzünlü
Haz” adlı romanında; ciddi bir toplumsal eleştiriyi, yakın okuma
yaptığınızda gözlemlemek mümkün.
“Post modernizm Modernizmin mutasyona uğramış
halidir “ deyimini galiba ilk önce ben kullanıyorum. Sonuçta
Postmodernizm gerçek anlamıyla Modernizme köktenci bir karşı
çıkmayı amaçlar, Modernizmin düşünsel ufkunda şekillenmesine rağmen,
diyalektik süreçte Modernizmin antitezi haline gelmiştir. Modernizm
bir elmanın, çekirdeği gibi Postmodernizmi içinde taşımıştır ama
Postmodernizmin doğumla birlikte Modernizmle irtibatını sağlayan
göbek kordonu kesilmiştir.Yine de Modernizmle bağlantılı bazı
genetik unsurları muhafaza etmiştir. Ama bu unsurlar Postmodern
paradiğma içinde bir ağırlık taşımamaktadır; bu nedenle Modernizmi
ıslah ve rehabilite eden bir kavram olarak da görülmemelidir.
. Modern sonrası bir dönem olmakla birlikte,
Modernizmin köktenleşmesi şeklinde de yorumlanması yanlıştır. En
başta gelen ve belirleyici ırası Modernizme karşı, köktenci bir
karşı çıkıştır. Modernizm’in baskın ögesi olan” mimesis “ Derida’nın
tesbitiyle, gerçekliği yansıtmaz sadece gerçeklik efektleri üretir.
Postmodernizm mimesisi yapı bozuma uğratarak, üst gerçekliği
kurgular. Zaman- Mekân da bu nedenle kurgusaldır. Gerçek ve
doğrular, illizyon olduğunu unuttuğumuz illizyonlardır.( Nietzsche)
Ve bu illizyonlar çoğu kez bir algı alışkanlığıyla zihinsel olarak
da katılaşarak gerçekmiş gibi varlığını devam ettirir. Vahşi
kapitalizmin gözdesi Modernizmin hukuksal ve meşru bir zemin olarak
gördüğü, Kara Avrupası ya da Anglo Soksan demokrasilerinde,
zenginlerden olan azınlığın, yoksul çoğunluk üzerindeki tahakküm ve
hegemonyasını; bir meşruiyet sorunsalından dolayı, biçimsel olarak
meşrulaştırmak için inşa edilen, halkın gözünü boyamaya yönelik
kurumlardır. Bir yapı bozuma uğrattığımızda; ( demokrasi= demokrasi
değil ) sonucuna ulaşılır. Bu nedenle gerçek ve radikal demokrasiyi
Postmodern bir yapılanma sonucu kurmak mümkündür.
Derrida’ya göre düalistik kavramlarla bütünleşen modernleşmenin
temel ırası düalizmin kavram çifti içindeki olgulardan birisinin,
ötekinin yerine erk kullanılarak geçirilmesidir. Efendi- köle
diyalektiğine benzer bir farklılaşmadan söz edilebilir.
Akıl-delilik, , insan-doğa, doğu-batı, erkek-kadın gibi kavram
çiftleri Modernizmin olumladığı düalist kavram çiftleridir. Toplum
bu düalist şema uyarınca örgütlenir. Öteki kavramı odağa
yerleştirilerek farklı olan denetlenir, tehdit edilir, korkutulur,
dışlanır. Cezai yaptırımdan daha yaygın olarak disiplin kurallarıyla
daha baskılayıcı olarak toplum ve birey denetlenerek hizaya
getirilir. ( Foucoult )
Modernizm şiir bağlamında şu cümleler İsmet
Özel’e ait:”
Modernist şair, bir cahil cüretiyle, akıllı olduğunu sanarak
varlıkta pay sahibi olduğunu iddia edebilmektedir. Bu varlığın
dünyevî varlık olduğu kesindir. Oysa şairlerin bireysel (tikel)
varlığı, bütünün yani düzenin içinde yok olmaya mahkûmdur.
Modernizmin düzeni (sistematik tümelliği) bütünleyici bir mekanik
düzendir. Bütün tikel (bireysel) bakış açıları tümel odak içinde
kendi varlığını hiçe dönüştürür. Her şair ‘hiç’ olmanın ezikliğini,
edilginliğini yaşar. Hayat diye yaşanan yalanın sahte şiirini
yazıyor modernist şair. Dayanak noktalarını terk etmiş bir modernist
şiirle baş başayız. Kendinden, kendi sivil tavrından başka seçeneği
olmadığının ayırtına varmalıdır. Sahteliğe, yalana, ikiyüzlülüğe
karşı kendi öz varlığının bilincine varabilmelidir. Men arefe
nefsehû fekad arefe rabbehû.”.
Ama hayırlı bir gelişmeye de işaret etmek
mümkün; Modernizm, vahşi kapitalizm ve populer kültürün hızı ve
hırsı kendi sonunu hazırlamaktadır. Modernizm siyasal bağlamda
özneleri ideolojik persfektifiyle şekillendirirken, bu ilişki bir
rıza, iddia edildiği gibi, gönüllü, demokratik teamüllere
dayananan bir ilişki olmayıp; büyük ölçüde korku ögesiyle
techiz edilen bir ilişkidir. Modern iktidar korkutur, baskı altında
tutar, tehdit eder ve dışlayarak tahakkümünü devam ettirir. Her ne
kadar Modernizm aydınlanma ve hümanizmanın değerlerini
içselleştirdiğini iddia etse de ( Jurgen Habermas ) anti hümanist
bir nitelik taşır. Küreselleşme bu anti hümanist niteliği daha
belirgin hale getirmiştir. En masun adalet ve özgürlük talepleri
baskı ve şiddetle sindirilir. Bu nedenle Modernizm günümüzde büyük
bir meşruiyet sorunsalını da içinde taşımaktadır. Az önce de
vurguladığım gibi Modern iktidar halkın rızasıyla varlığını devam
ettirmez, korkutarak iktidar ve tahakkümünü devam ettirir.
“Sarışınlar”* tarafından yazılmıştır Modern iktidarın resmi tarihi.
Modernizm liberal/kapitalist devletin, hem temeli hem gövdesidir.
Küreselleşme bu olguyu daha evrensel bir bağlamda yapılandırarak,
devlet aklıyla techiz edip, bir leviathan olarak bireyleri
korkutarak, tahakkümünü devam ettirir. Meşru şiddet diye kendince
tanımladığı araçların yanı sıra ideolojik aygıtlarını da tahakküm
için kullanır ( Althusser ). Marksist Modernite, reel sosyalizmin
travması olan özgürlük ( daha doğrusu özgürlüksüz ) zaafı nedeniyle
aynı şiddete ve araçlara, benzer şiddette olmasa da, nicelik
farkıyla başvurmuştur ( Stalin dönemi )
Elbette; Batı uygarlığının değerlerini,
hümanizma ve aydınlanmanın, insani amaçları hedefleyen kazanımlarını
muhafaza etmek zorunlu. Bu kazanımlar travmatik nisbette bir “
hafıza “ sorununa neden olmadan içselleşleştirilmelidir. Bu
bağlamda Postmodernizm aklın ve bilimin yıkıcı sonuçlarına itiraz
eder; başlangıçta, doğmatizmin yıkıcı sonuçlarına haklı itirazda
bulunarak, aydınlanma dönüşümünü başaran Modernizm gibi. Tıpkı
Burjuvazi’nin başlangıçtaki devrimci konumu gibi. Nasıl daha sonra
burjuvazi devrimci konumunu, eytişimsel süreçte gerici bir tutuma
bıraktıysa. Modernizm ve modern sanat da devrimci ve ilerici
misyonunu yitirerek, günümüzde gerici bir nitelik göstermektedir.
Modernizmin tek tip özneye hayat hakkı tanıyan argümanları, yerini
Postmodernizm’in heterojen çoğulluğuna bırakmalıdır. Radikal
burjuvazinin yoz değerleri şiddetle reddedilmelidir.
Sürrealizmin yanılsamalı algı biçimi, gerçeği
daha derinden kavramaya yönelik girişimiyle, Postmodernizmin gerçeğe
“ yamuk “ bakan ( Zizek ) algı biçimi ve açısını benzerlik içinde
görmek mümkün. Belki de en doğru açılımı Oktay Rifat’ın şu
cümlesinde bulmak mümkün.” Gerçek alıştığımız bir şeydir”
İşte Postmodernizm, müzmin, satıhta gerçek gibi gözüken bu
alışkanlığı, kırma eyleminden başka bir şey değildir. Bu nedenle,
İkinci Yeni şiirini başlangıçta daha yoğun olarak yöneltilen “
anlamsız şiir “ eleştirisi tümüyle dayanaktan yoksundur. Dil bir
gerçeklik değil kurgudur. Şiir dili gerçeği yansıtmayan soyut yapısı
, imgesel diliyle, hayatın ve çağdaş karmaşanın çok parçalı
katmanlarına, özneyi iptal eden bir kurgu içinde, somut
göndermelerde bulunur.
Şiir kapitalist dizge içinde bir
yabancılaşmadır. Diğer yabancılaşmadan farkı, şiirin.( sanat ) o l
u m l u bir yabancılaşma olmasıdır.
Şiirin, Postmodern olması, felsefi kavramlarla
cem edilmeme sonucunu doğurur. Ezcümle; Benedetto Croce ve Hilmi
Yavuz’un, yetkinlikle tespit ettikleri gibi; şiir sezgilerle ifade
edilen, keşfedilen “ imge”yle var olan bir İFADE ve ideal bir
merhaledir. Şiirin gerçeği yansıtmak, bilgi vermek gibi bir meselesi
yoktur; zaten günümüz dünyasında gerçeklik yerini similizasyona ve
simularka bırakmıştır.
Bir başka dergideki soruşturmaya verdiğim
cevapta “ Günümüz parçalanmış toplumunun ontolojik bütünlüğünü
yalnız şairler sağladığı için, Nietzsche’ci bağlamda günümüz üstün
insanlarının şairler” olduğunu belirtmiştim. Bu beyanımda ısrar
ediyorum ; şairler cumhuriyetten ve devletten kovulsalar da,
günümüz dünyasının üstün insanlarıdırlar. Popüler ve anonim
beğenilerle dizayn edilen bir agorada geçerlidir, hükümdarın hükmü
ve bu hüküm vasatın grameriyle belirlenip sıradanlaştığı için, şair
hükümdardan da üstündür. Nicelik değil nitelik önemlidir.
Nitekim İsmet Özel’de daha dolaylı yoldan bu
yargıya ulaşmaktadır: “Dünya
tarafından tanınmamak şairlere başka hiçbir meslek erbabına nasip
olmayan serbestliği bahşeder. Bu serbestlik dolayısıyla şiir dünyevi
otoritenin tasdikine muhtaç kalmadan gücünü gösterir.”
Postmodern şiir narrative değildir, ayrıntıdaki
kurgu bütünlüğü üstünde yükselir.
Modern imgesel değildir; epistemeye yaslanan,
kavramsallığı önceleyen bir keyfiyettir. Modern şiirin çıkmazı da
buradadır.
“ Modernitenin mahzurlarını yine modernite
giderecektir “ iddiasındaki Habermas’ın kehaneti doğru
çıkmamıştır. Psikolojiden arınmış insanı hedefleyen Batı modern
toplumu bu yüzden kolayca barbarlaşabilmektedir.
Postmodern; geleneği görmez gelen, yeniyi
kutsallaştıran Modern karşısında geleneği, kadim zamanı
içselleştirir. Kudemanın “ asarı “ , gerçek kıymetini Postmodern
sayesinde bulur. Çağdaş Türk Şiiri’nin başeseri ( Ki hâlâ
aşılamamıştır ) getirdiği yeni tahayyül dünyası, yeni şiir diliyle
Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “ Çocuk Ve Allah “ adlı eseridir. Çünkü
zamanın egemen ruhuna aykırıdır. Ortak ve egemen rasyonel, seküler,
pozitivist kültürü bütün sonuçlarıyla birlikte altüst etmiştir.
Son on yıldır şiirlerimde Postmodern anlayışı
ve estetiği benimsedim. İnsani durum ve konumları şiirsel
özgünlüğümden ödün vermeden, mitolojik göndermeler Kısas-ı Enbiya
motifleriyle yansıtırken; ruhunu kaybeden bir dünyanın çığlıklarına
tanıklık etmek istedim.
Modern burjuva toplumu bir çok keşifle
insanın konfor araçlarını çoğaltırken, zıddını da üretti aynı
zamanda. Birinci ve İki Dünya Savaşı, Hiroşima, Toplama Kampları ve
Yahudi soykırımı ( Auschtwitz ), Bosna Hersek ( Srebrenica) ve Orta
Doğu’da Müslümanlara yönelik soykırım ( Ceningrat ) Modernitenin
çirkin yüzüdür, ÇERNOBİL bir son ihtardır.
Modernizm kültürel ve kamusal alandaki
işgalini eskisi kadar rahatlıkla sürdürüp dayatamadığı için bu
rahatsızlığını travmatik biçimde gündeme getirmektedir. Fazıl
Say’ın son demeci; tam bu duruma uygun düşen tipik bir örnek. Fazıl
bey, zımni olarak Türkiye halkını adeta hor görmektedir. Yahya
Kemal’e ait bir cümleydi galiba: “ Bu coğrafyada artık hor
görülen bir cemaat olacağız”. Tekil örnekler bir yana kapsamlı
olarak bu hor görmenin işaretlerine rastladıkça Yahya Kemal’in bu
cümlesini hatırlıyorum.
Batı’lı modern insan can sıkıntısından dolayı
cinayet işleyebilir, akıl almaz barbarlıkları düşünebilir ve bu
düşüncelerini çekinmeden eyleme dönüştürebilir. Modernizm haz ve can
sıkıntısı sorunsalıyla malûl olduğu için, kaypak ilgiler ve yeni,
daha yeni, daha keyifli, çok daha keyifli, arzu nesneleri yaratmak
zorundadır. Başrolünü Michel Douglas’ın oynadığı “ Oyun” adlı
filmde, hazdan ve can sıkıntısından bunalmış milyoner bir iş
adamını Tüketici Eğlendirme Hizmetleri adlı bir organizasyon, ,
ölümü, ölüm tehlikesini, korkuyu, çok negatif bir “ haz “ anlayışı
ve efektlerlerle bu korku ve dehşet oyununa dahil eder.
Modernizmin arka planında biraz flu renklerle
de olsa kriminal bir dünya vardır. Bir örümcek ağı gibi yayılan
görsellik, Medya, TV; flaş haber tutkusuyla kanlı sahneleri büyük
bir iştahla arzular Naklen savaş yayını yaparak, küresel bağlamda en
sinsi psikolojik işkence yöntemlerine başvurur. Militarizmi,
şovenizmi yüceltir, kitleleri provoke ederek militarize etmesi hiç
de zor değildir. Bu arada timsah gözyaşları dökmeyi de ihmal etmez..
İnsanları adeta Rus ruleti oynamalarını isteyecek kadar, rasyonellik
iddiasına karşın irrasyonel bir nitelik arzeder. En vahim olansa;
Modernizmin baskı ve korku araçlarını kontrol edemez hale
gelmesidir.
Mantık aksamalarına dayalı, anlamın geriye
itilerek anlamın çoğaltıldığı, çağrışımların çözülmesiyle oluşan,
anlam kırılmalarına yaslı bir şiir diliyle, egemen şiir dil ve
gramerini zorlayarak bir şiir dili inşa etmek mümkün. Bu şiir
dilini yaparken diyalektik olarak bir yandan da, bu şiir dilini
yıkarak yola devam edilmelidir...
Modern şairler; kemikleşmiş dilleriyle, tekdüze
tahayyül dünyalarıyla birlikte tasfiye edilmelidir.
Dili zorlayarak yeni bir dil ihtiyacı, biçim ve
üslûp yanında egemen tahayyül dünyasından farklı bir tahayyül
dünyası ve bunu yansıtacak imgenin oluşturulmasını zorunlu kılar.
Avangarda bu tartışmanın dışındadır.
.Başta dediğim gibi belki de tek avangarda
şairimiz, Orhan Veli’ye rağmen Asaf Halet Çelebidir.
Postmodern şiir teknolojiye düşman bir şiir
olmalıdır.
“
Teknoloji bu akıl almaz hızıyla gelişmeye devam ettiği takdirde,
insanlık yeniden mağara çağına dönecektir “ *
Şiir, Modern öznenin kazanımlarına karşı savaş
açarak, modern öznenin ötekileştirdiği delilerin, azınlıkların,
kadınların, mikro kültür ve nasyonalitelerin şiiri olmalıdır.Aynı
bağlamda Kürt, Ermeni, Filistinli ve Müslümanların şiiri olmalıdır.
Modern şiirin uygun adımlarına uyarak değil,
Ece Ayhan gibi yengeç adımlarıyla yürünmelidir.
İsmet Özel şiiri gibi ; beyaz egemenliğini
yıkmayı amaçlayan bir şiir olmalıdır.Sahici ve içten, radikal
burjuvazinin yani Modernitenin müfsit değerlerini dışlamalıdır..
Moilen Rouge’de tasavvuf yapmamalıdır.
Günümüz Türkiyesi’nde, beyaz senyörlerin
acımasız diktasını önce teşhir, sonra yıkmayı hedef almalıdır.Bunu
yaparken toplumcu bir kaygıdan değil ; radikal, anarşist bir şiirin
güzergahında seyrü sefer etmelidir..
Entelektüel ve rafine bir şiir olmalı, hikmetle
cem edilen, entelektüel sınırları zorladığın da bile “ Türkçe Eda “
dan uzaklaşmamalıdır.Türkçe Eda, kavramını tanımlama konusunda,
Adonis’in dolaylı tanıklığına başvurmak istiyorum: “Arap
şiiriyle Batı şiiri arasındaki bağlantı konusunda, sizin sorduğunuz
bağlamda bir ilişki göremiyorum ben. Çünkü sorun, sentez yapmakta
yatmıyor. İki ayrı şiirsel gelişim arasında bir sentez yapılamaz.
Bir dilin şiiri, bağımsız ve bütün bir dünyadır, ancak aynı zamanda
açıktır da. Türk şiiri ile Fransız şiiri arasında ya da Arap şiiri
ile bir başka şiir arasında bir sentez yapmayı anlayamıyorum, sorun
bu değil bence. Üstelik şiir, tanımı gereğince taklit edilemez.
Ancak kötü şairler taklit eder.”
Devşirme bir şiirin , Türkçe Eda karşısında bir rüçhaniyet
ve üstünlük kazanmasına mani olmak görevinin, sanıyorum en çok genç
şairleri ilgilendirdiğini düşünüyorum.
Modern öncesi, kadim zamanların güzergâhında
gezinen, menkıbeleri, ermiş hikâyelerini, azizlerin kıssalarını
hatmederek, Doğu Kültürü’nün büyük zamanını keşfetmelidir.
“ Işık Doğu’dan Yükselir “ demelidir,
İmamı Azam Ebu Hanife ve Aziz Juhanna ve, Hace
Bektaş Veli’nin hikmet denizine dalarak, ateşten denizleri mumdan
kayıklarla geçmeyi ve Simurg’un macerasını göze almalıdır.
Günümüz şiiri, aşağı şairlerin nüfûz
edemeyeceği şekilde kapalı, zor ve karmaşık olmalıdır.
Hüseyin Avni
Cinozoğlu
---------------------------
* Ece Ayhan
* *. Blaise Cendrars
|