|
Geçmiş, insanın hayatında hatırlamak istediği kadar
unutmaya çalıştığı bir olgudur. İnsan geçmişiyle hep
unutma/hatırlama temelinde ilişki kurar. Kuşkusuz insanı
biçimlendiren de bu unutma/ hatırlamadır. Bu bağlamda insanı söz
konusu geçmiş ilişkisinden dolayı geçmişiyle yargılamak kolaydır.
Ne var ki, aynı geçmiş insanın bugündeki konumunu anlamamızı
sağlar. Ama, insanı değerlendirmek de geçmiş, bugün ve gelecek
temelli bir bakış açısıyla mümkündür.
Geçmişi hatırda tutma isteği onu eskitme
düşüncesini de içerir.İnsan geçmişi üstünden yenilenme talep eder.
Bu bağlamda yadsıma geçmişi ortadan kaldırmış olmaz ve onun
geçmiş olarak yaşanmışlığını unutturmaz. Üstelik de geçmiş insanın
terk etmediği hatta bir ucundan yaşamayı sürdürdüğüdür. Bugünde
yaşamasını sağlayan da geçmiş/bugün ikilemidir. İkilem de insan
hayatında bugüne ve geleceğe eklenmenin yoludur.
Sözünü ettiğim ikilemi tutarsızlık olarak
anlamak mümkündür. Bu şiir yazanın huzursuzluğunun asıl kaynağıdır.
Bugüne ve geçmişe yönelik tepkisinin nedenidir. Kolaycı, sıradan
ve verili bir bakış açısıyla bütün bunlar şiir yazanı mahkum etmek
için yeterlidir. Şiir pratiğinin geçmişine baktığımızda bu anlamda
bir sürü örnek bulabiliriz. Şimdilerde de Ece Ayhan bu örneklere
eklenmeye çalışılıyor. Zeki Coşkun’un ve Eski dergisinin Ece Ayhan’a
yönelik tavrı buna yeterli bir örnektir. Bunun geçmişte de, şimdi
de hiç de etik bir tavır olmadığını/olamayacağını belirterek
sürdürelim.
İnsanın geçmişi tek başına yine insana ilişkin
değerlendirmeler için yeterli olmaz. Bu noktada insanı geçmişi,
bugünü ve belirginleştirdiği gelecek tasarımı içinde ele almak
gerekir. Bir bakıma şiir yazanın şiire bakışı için de benzer bir
durum söz konusu edilebilir. Kaldı ki, şiir yazana ve şiirine
ilişkin nesnel değerlendirmeler yapmamızı sağlayacak olan da yazılan
şiirin geçmiş, bugün ve göstermeye çalıştığı gelecektir. Gelecek
diye sunulan ise daha çok bugüne ilişkin bir tasarımdır. Çünkü şiir
gelecekten çok geçmiş ve bugünle yoğun olarak ilgilidir.
Şiir değerlendirmesi de öncesinde sonrasında
yazandan bütünlük talep eder. Bütünselliği diretir. Ancak bu
bütünsellikle yazılan ve yazılmakta olan şiire ilişkin çıkarımlarda
bulunmak mümkündür. Bilinir ki şiir ustalık kadar profesyonelliği
sonuna kadar reddeder. Çünkü şiir insana ilişkinliğinden dolayı
kusurludur. Şiir insana ilişkin kusurlarından kurtarıldığı anda şiir
olmaktan çıkacağı gibi başka bir şey haline gelir. Buysa şiirin
irdelenmesinin, yorumlanmasının, tartışılmasının hatta
“okunmasının” asıl nedenlerinden biridir. Sanıyorum şiirin ihtiyaç
kabul ettiği eleştiri de tam da burada anlamını bulmaktadır.
Zeki Coşkun’un Radikal’deki yazısı (Radikal,
19.7.2002) ve Eski dergisinin Dağarcık sayfasının altına düşülen not
tam da başta belirtmeye çalıştığımı göstermektedir. (Eylül
2002)Eski dergisi Ece Ayhan’ın “ hangi resmi görevden, hangi hukuki
nedenle el çektirildikten sonra” sivilliği ve marjinalliği
“hakkettiği” sorusundan hareketle Ayhan’ın geçmişini bir olumsuzluk
olarak görürken Zeki Coşkun “Ece Ayhan, meslek kariyerine
kaymakam olarak başlıyor. Devlet! O çok uğraştığımız devlette
başlıyor. Ayrılması, iradi değil zorunludur. Sağlık sorunları
olduğunda (1974) devlet devrede; İsviçre’ye tedaviye gönderiliyor.
Nihayet son dönemi yine doğrudan başbakanın devreye girmesiyle
bakımevinde. Beyazların sofrasında karaşınlık olur mu, ‘bir düşünün
abiler’.” diyerek benzer bir noktada duruyor.
Birincisi başta Eski dergisinin çıkartanları
olmak üzere çoğu insana işinden dolayı benzer bir soruya muhatap
etmek mümkündür. Söz gelimi Eski dergisinde yazanların ya da
ürünleri yayımlananların bugün ve düne kadar devletin hangi
kurumunda çalıştıkları bir soru olarak öne sürülebilir. Kuşkusuz söz
konusu soru Kavram Karmaşa ya da başka bir dergi için de sorulabilir
Böyle bir sorunun yanıtını aradığımızda ise
yazanların ezici çoğunluğunun devlete ve özel sektöre ait kurum ve
kuruluşlarda ya da kendi işinde çalıştığını görürüz. Kuşkusuz işin
bu yanı bir çelişki, ikilem olarak anlanabilir, tutarsızlık olarak
görülebilir. Öte yandan herkesin maişetini temin etmek gibi bir
sorununun olduğunu kimse inkar etmiyor!
Zeki Coşkun’un ya da Eski dergisinin çalışma ya
da üretkenliği Raoul Vaneigem gibi “her zaman yaratma arzusunun
düşmanı” olarak gördüğünü ise hiç sanmıyorum! (Gençler İçin Hayat
Bilgisi El Kitabı, Ayrıntı,1996) Yine, Vaneigem’in belirttiği gibi
en azından öyle fazla kalabalık olmasalar da kimileri kendilerini
gerçekleştirmek için bir işte çalışıyor değil. (agy) Çalışmayanların
ise birilerinin en azından dostlarının ya da yakınlarının
katkısıyla yaşamaya çalıştığını belirtmeye bile gerek yok.
Bunlardan İlhan Şevket Aykut’un hayatını Zeki Coşkun iyi bilir!
Yazdıklarıyla geçimini sağlayanlar ise
sanat-edebiyat dünyasında oldukça azdır. Eğer kimin nerde, nasıl
hangi işte çalıştığını tartışacaksak buna itirazım yok. Tartışırız.
Ama Cemal Süreya’yı ya da başka birini baş tacı edenlerin de
yanıtlanması gereken sorular üretmekten de geri durmayız. Yine, bu
satırların yazarının baytar’lığı da rahatlıkla bu tartışmanın içine
dahil edilebilir.
Sorun insanın hem işinde, hem de hayatında
düşünceleri ve bakış açısı doğrultusunda azami ölçüde davranıp
davranmadığı, kendini işiyle gerçekleştirip gerçekleştirmediğidir.
Gündelik hayatı bu anlamda dönüştürüp dönüştürmediğidir. Eğer bir
tartışma yapılacaksa buradan başlanması daha etik ve en azından bana
göre doğru olur. Zeki Coşkun’un ya da Eski dergisinin bu noktada
etik bir bakış açısının olup olmadığı sorusunun yanıtını ise
kendilerine bırakıyorum!
Yeniden başa dönersek… Ece Ayhan’ın uzun yıllar
önce kısa süren ya da kısa sürmek zorunda kalan kaymakamlığı
Ayhan’ın sonraki hayatı üstüne değerlendirme yapmamız için yeterli
de olmaz. Ece Ayhan’ın ya da başka birisinin tedavisini devletin
üstlenmesini de neden anlayamayalım. Coşkun’a göre birinin ölüsünün
belediye tarafından kaldırılıp kimsesizler mezarlığına gömülmesi de
muhakkak tartışma konusudur!
Bana kalırsa devlet değil de her hangi birisi
Ayhan’ın tedavisini yaptırmış olsaydı da Coşkun’un bakış açısı pek
değişmezdi. Uzun yıllardır Ayhan’ın çalışmadığını teliflerle ve
dostlarının, yakınlarının desteğiyle yaşamaya çalıştığını biliyoruz.
İlhan Şevket Aykut da benzer durumdaydı. Buysa Ayhan’ın ya da
Aykut’un hayatının ve kendilerinin aykırılığını görmemiz için
yeterlidir. Dostları yardım etmiş olmasaydı bile bu iki insan bir
biçimde yaşamayı becerirdi.
Öte yandan cinselliğe ilişkin eğilim ve
yönelimlerin de başka bir şey olduğunu ısrarla belirtmek istiyorum.
Kaldı ki, Erdoğan Alkan’ın yazdıklarına bakılırsa Ece Ayhan’a
ilişkin suçlamanın maddi temelleri oldukça zayıftır. (Varlık,
Ağustos 2002) Bunun da bir önemi yok. Ayhan’ın yazdıklarında
başından beri eşcinsel öğelerin varlığını herkes biliyor. En
azından okur olarak ben biliyorum. Eski dergi çevresi bunu görmemiş
olabilir. Bu da doğaldır.
Cinselliğin içerimleri tabii tartışılsın. Tartışılıyor da.
Kendi adıma Ayhan’ın cinselliği hayatında belirtildiği üzere
yaşadıysa, Ayhan böyle bir eğilime ya da tercihe sahipse bunu da
yine hayatına ve o hayata bakış açısına yormak gerekir. Hatta bu
noktadaki eğilimlerini yazdıklarıyla ve hayatıyla ortaya koyduğu
için tavrını olumlamak gerekir.
Tabii, bunun için bir takım bağlamlara sahip
olmak gerekiyor. İnsan üstündeki egemenlikçi bakış açılarıyla
insanın arasına mesafe koymamız, en azından insanın iç güdülerinin
gemlenmesine bir itirazımız olup olmadığını belirtmemiz gerekiyor.
Eğer bu noktada bir itirazımız yoksa tartışacağımız bir şey de yok
demektir. Bu bağlamda Ece Ayhan’ı tartışmanın Zeki Coşkun’un,
Eski’nin ve daha başkalarının sorunu olduğunu sanmıyorum. Üstelik
ortaya konulanın nesnel ve tutarlı bir ilintilendirme olmadığı da
apaçık ortadadır.
Şiir devlet karşısında insanın doğasıdır. İnsan doğası ise
meşruiyeti reddeder. İnsan doğası meşruiyetin çerçevesi içine
girdiği anda doğal olmaktan çıkar. Meşruiyet açıkça belirtmek
gerekirse önceden ve dışımızda belirlenmiş olanın sınırları içinde
kalmak demektir.
Kuşkusuz yazılan şiirin yayımlanması, dergilerde
yer alması, kitaplaşması bir yere kadar büyük ölçüde meşruiyet
talebi olarak alınabilir. En azından edebiyat kurumu bu yolla
şiirden ve yazandan bağımsız ya da onu kendi tavrına ekleyerek bu
meşruiyeti talep eder. Ne var ki, kitabın kapağında ya da yayımlanan
şiirin altında yazanın adı soyadı yer almasına rağmen yazılmasıyla
birlikte şiirin yazanla ilişkisi yalnızca okur düzeyinde kalır. Ne
olursa olsun yazanından büyük ölçüde kurtulur.
Bu yolla şiirin yazanıyla kurulmasına çalışılan
ilişki yazılanın ve yazanın verililiğini sağlıyor gibi görünse de
özünde bunun böyle olmadığını düşünüyorum. Hiçbir çaba şiirin
verililiğini sağlamış olmaz. Belirlenmiş sanat-edebiyat dünyası
yazana ve okuyana böyle bir yanılsamayı yaşatır. Kaldı ki, neredeyse
başından beri tekten örnekler dışında şiir kitaplarının baskısının
500-1000 arasında olduğunu ve benzer bir durumun şiir dergileri
içinde büyük ölçüde geçerli olduğunu düşünürsek şiirin her dönem bir
azınlık sanatı olarak kaldığını iddia etmemiz mümkündür. Bu bile
şiirin gayri meşruluğunu somutlaştırmamız için yeterlidir. Bitmedi;
çoğunluk için azınlık her zaman gayri meşrudur.
Peki, Ece Ayhan’ın baştan beri ısrarla üstünde
durduğu ve savunduğu “sivil şiir ” ayrımını bir olgu olarak bu
tartışmanın neresine koyabiliriz? Buna gelelim… Öncelikle söz konusu
olguyu “sivil şiir” olarak tanımlamak doğru mu bundan kuşkuluyum.
Sivil bildiğimiz kadarıyla resmi’nin karşıtı olarak ortaya çıktı.
Kimi yerde de biraz daha özelleşerek askerin dışındaki insanlar
için kullanılıyor. Belki, buna ortaya çıktı demekte de
gerekmeyebilir. Bir bakıma ortaya çıkarıldı demek daha doğru olur.
Sivilliğin resmiliğin karşıtı olarak konması büyük ölçüde bir
belirlenmiş bir ayrımı içeriyor diye düşünüyorum. Benim
itirazım da burada başlıyor. Çünkü bunu doğrudan şiire ilişkin bir
bağlam, adlandırma ve ayrım olarak görmüyorum.Şiirin ya da sanat-
edebiyatın diliyle örtüştüğünü sanmıyorum. Sivil başka bir
disipline ilişkin bir tanımlama ya da kavramdır. Ece Ayhan da bu
kavramı başka bir disiplinden ödünç almıştır.
Ama hepimiz bunun şiire ilişkin olmadığını
biliriz. Kuşkusuz Ece Ayhan da bunu biliyordu. Hatta Turgut Uyar’a
ilişkin bir değerlendirmesinde Uyar’ın yazdığı şiiri “Aykırı şiir
akımı içinde ve ortasında” düşünmek gerektiğini belirtiyordu.(Ludingirra,
Güz 97sayı 3) Ayhan, Uyar’ın yazdığı şiire ilişkin “aykırı şiir”
tanımlamasını yaparken bu ayrımı “sivil şiir”den ayrı bir şey olarak
düşünmüş olamaz.
“sivil şiir” ve “aykırı şiir” tanımını “verili şiir”in
dışında başka bir şiir olarak görmemiz mümkündür. Ayhan’ın
“sivil”lik olgusunun yazdıklarına bakıldığında şiirle ve şiir
yazanla sınırlanmadığını görüyoruz. Bir bakıma gündelik hayatın
içinde Ayhan’ın bakış açısına göre (ki, doğru bir bakış açısıdır.)
aykırı duran herkes “sivil”dir. Bu sanat-edebiyattan, politikaya
kadar geniş bir alanı çerçevesi içine alan bir sivillik anlayışıdır.
Üstelik Ayhan sivilliği büyük ölçüde aykırılıktan
çok muhaliflik ve karşılık olarak anlamaktadır. Bu bağlamda itiraz
hakkımı saklı tutmak kaydıyla sivilliğin Ece Ayhan’a ilişkin bir
terminolojinin en önemli sözcüklerinden/kavramlarından biri olarak
gördüğümü, Ayhan’ın çizdiği çerçeveye bağlı olarak doğruluk payı
taşıyan bir kavram olduğunu belirtirim. Ben ya da bir başkasının
da rahatlıkla onun sivillik dediği şeyi aykırılık, muhaliflik,
asilik, karşılık olarak anlaması mümkündür.
Ayrıca burada sivil şiir kavramının karşısına
resmi şiir gibisinden başka bir kavramı koymak doğru olur mu bunu
pek bilmiyorum. Burada resmi şiirden verili şiirin kastedilmediği de
sanıyorum bellidir. Kaldı ki, verili şiiri böyle bir
ilişkilendirmeye tabi tutmak büyük ölçüde haksızlık olur. Ayrıca
şiiri bir azınlık sanatı olarak gördüğümüze göre verili şiirin de bu
bağlamda resmi çerçevenin dışında duracağı iddia edilebilir.
Ayhan’ın tanımlamasına karşılığımsa şiire ilişkin
yazıp söylediklerine karşı olduğum anlamına hiç gelmiyor. Burada
yalnızca tanımlamaya olan itirazımı belirtmiş oluyorum. Ayhan’ın
tavrı kanımca şiirin edebiyat kurumu içinde oluşturulan durumuna
tepkidir. Buysa yapıtlarının edebiyat kurumunu belirleyen
yayınevlerinden çıkmasına rağmen böyledir. Kuşkusuz bunun bir
çelişki olduğu iddia edilebilir. Üstelik gerçekten çelişkidir. Ne
var ki, yazanından bağımsızlaşan şiirin dolaşımda aldığı hâl şiir
yazanı da ilgilendiren başka bir tartışma konusu ve olgudur. Konuyla
ilgili gibi görünüyorsa da büyük ölçüde dışındadır, en azından
kıyısındadır.Üstelik yazılan şiirlerin dergilerde ve kitaplarda
yayımlanması, yer alması şiir yazanından kurtulmadığı sürece bu
konudaki tartışmaları bir yere vardırmaz.
Şunu sormak gerekir: şiir mümkün müdür? Açıkça
bir yanıt vereceksek mümkündür. Bu mümkünlükten ise şiirin kendi
yapısındaki iktidar ve otorite karşıtlığını anlamalıyız. Ayhan’ın
şiiri ve yazısı bu anlamda iktidara ve otoriteye karşılığıyla bu
mümkünlüğü somutlamış olur. Verili şiirin içinde geziniyor gibi
görünen iktidar ve otorite hevesi ise yazanın şiirine yapıştırdığı
her an düşmeye hazır bir yamadır. Üstelik yazılanın şiir olması bile
iktidarı ve otoriteyi yazanın şiir yoluyla karşısına alması
demektir.
Kaldı ki, şiiri şiir yapan asıl ve başat özellik
dünyayı tersten okumasıdır. Tersten okumadan tek anlamamız gereken
de bu karşılıktır. Olmuş olanı olmamış gibi göstermek ya da başka
bir olmuşa eklemek budur. Buysa yalnızca şiire özgü bir özelliktir.
Şiir yazanın hiçbir çabası bu şiirin özelliğini ortadan kaldırmaz.
Dünya şiirine ve yazılan şiire baktığımızda da bunu görürüz. Hamaset
kokan “manzumlar” ise şiirden medet uman şiir dışı olgulardır.
Şiir, devlet karşısında Ece Ayhan’ın sözcüğüyle
belirtelim tabiat’ı oluşturur. Ayhan’ın şiiri de devlet ve
tabiat’ın ilişkisiyle temellenir. Kuşkusuz bunu ilişki yerine
devlet ve tabiat’ın çarpışması olarak anlayabiliriz. Devlet’in
tabiat’la ilişkisi ise eşitsizlik temelindedir. Başka bir deyişle
devlet’in belirlediği ve dayattığı bir ilişki biçimidir. Devlet yani
iktidarlar tabiat’ı kendince yeniden oluşturma adına yeniden
biçimlendirerek onun doğallığını ortadan kaldırır kendine tabi
kılar. Bu, tabii hiçbir biçimde tabiat’ın devlet’le çarpışmasını
ortadan kaldırmış ya da sona erdirmiş olmaz. Devlet’in kendisi başlı
başına bir çarpışma nedenidir. Şiiri de o çarpışma oluşturur.
Bu bağlamda Ece Ayhan’ın “sivil şiir”
tanımlamasından anlayacak olduğumuz da belirginleşmiş olur. Başka
bir deyişle şiirin kendisinden devlete ve iktidara karşı olanı
anlarız. Şiir açısından bunun dışında başka bir biçim ne yazık ki
mümkün değildir ama şiir, şiir yazanın eline geçtiğinde yine şiir
yazanın oluşturduğu ya da dahil olduğu iktidar ve otoriteye eklenen
eşitsizlik ilişkileriyle bu asıl özelliğinden kurtulduğu başka bir
şey haline geldiği gibisinden bir yanılsama yaşatılır. Oysa böyle
bir durumda burdan ötede tartışacak olduğumuzsa artık şiir değil o
yanılsama olacaktır.
Kuşkusuz Ece Ayhan’a “sivil şiir” gibi bir ayrım
yapmaya zorlayan da bu olgudur. Buysa şiirin yapısıyla uyuşmayan bir
ayrımı zorunlu kılar. Bu da Ayhan’ın belirginleştirdiği “sivil şiir”
ayrımıyla somutlanır. İktidar ya da devlet talep eden bir şiir
pratiği ve şiir yazanın tavrı karşısında Ayhan’ın ki şiirle ve şiir
yazanın etik tavrıyla uyumlu bir şiirin varlığını yüksek sesle
duyurma çabasıdır. Bunun şiirde yetersiz de olsa karşılık bulduğunu
iddia ediyorum.
Sanatsal bir pratik olarak şiir içinde iktidarı,
otoriteyi ve devleti tartışma konusu edebildiğimize ve en azından
şiir yazanların bir bölümü hayatında ve yazdığı şiirde iktidarı ve
onun oluşturduğu eşitsizlik ilişkilerini reddettiğine ve hiç olmazsa
bu reddi duyurmaya, yüksek sesle telaffuz etmeye çalıştığına göre
bunu şiir ve şiir yazan açısından bir kazanım olarak görmek gerekir.
Ece Ayhan’ın şiir ve yazılarından asıl
çıkartmamız gereken yorum da bu olmalıdır. Bu bağlamda yukarıda
örneklemeye çalıştığım kimi çabalarsa yazanın otoriter bakış açısını
belirginleştirmiş olmaktan başka bir anlama gelmez. İktidar talep
edenin Ece Ayhan’ın hayatına, yazdıklarına ve yazdıkları içinde öne
çıkan muhalif, iktidar karşıtı tavrına ilişkin düşmanlığı ise olsa
olsa iktidar talebidir!
Son olarak: Tüzüklerle çarpışarak büyüyen şiir,
devlet dersinde ölen/öldürülen/intihar eden şairler hepimizin dahil
olduğu bir fotoğrafın arabından hınzırca gülümsüyor !
Halim Şafak
|