|
İnsan kimi zaman en azından zihninde tartışmasını bitirdiği şeyleri
yeniden tartışmak ister ya da tartışmak zorunda kalır. Bunlar yanıtı
belli ya da yanıtı çoktan verilmiş sorulardır ama nedense insan o
sorulara tekrar dönmeden edemez. Anarşist sanat-edebiyat eğilimleri
de benim için yanıtı çoktan verilmiş ama dönüp tartışmaktan
çekinmeyeceğim sorulardan biridir.
Kendi adıma söz aldığım için belirtme gereği
duyuyorum; son on yıla denk gelen okuma ve yazma serüvenim benim
kendime imkansızlığın mümkünlüğü konusunda -yadsınmayı bekleyen-
verdiğim yanıttır. Oldukça iddialı olduğumun farkındayım ama bunu
bir iddia olarak öne sürmüyorum. Tersine kişisel bir serüvenin
sonucu olarak ortaya koyuyorum.
Bu on yıl kitaplaşan ya da dergilerde kalan
şiir ve yazılarla, kitaplığımı dolduran onca kitap ve dergiyle
vardığım noktanın belirleyicisi oldu. Bundan sonrasının da yine
yadsımalarla, reddetmelerle ilerleyeceğini biliyorum. Çünkü
eski(t)menin ve yenile(n)menin başka bir yolunu en azından şimdilik
bilmiyorum.
Yaşar Çabuklu’nun “Anarşizm ancak kendini
reddettiğinde anarşist olur” öngörüsü bugüne ve geleceğe ilişkin
okuyup, yazacaklarımda hatta yaşayacaklarımda her geçen gün daha
belirleyici hale geliyor. (İmlasız,2) Çabuklu’nun demesi aslında
anarşist bir sanat-edebiyat eğilimi için de yol açıcıdır. Kendini
ve geçmişi reddetme tavrı büyük ölçüde anarşizmlere yönelik bir
imkandır. Bunun hep eksik kaldığını açıklıkla belirtirim.
Anarşizmler kendini reddetmelerle, yadsımalarla
ilerler. Anarşizmlerin tarihi bu bakımdan reddetme ve yadsımanın da
tarihidir. Çünkü reddetme ve yadsıma son derece anarşiktir. Geçmişe
dönük yadsıma ve reddetmedeki cesaretsizlik hepimizin
eksikliğidir.Geçmişteki anarşist metin ve çalışmaların yenilerde
ortaya çıkıyor olması bir bakıma bu yadsımayı engelleyen bir etken
konumundadır. Ortodoks solun dogmatik tavrı bir hayalet gibi ne
yazık ki hala aramızda dolaşmakta ve belirlemektedir. Sanıyorum
anarşizmler bu tartışmaların içinden çıkacak. Ne var ki bu
tartışmalara başlamak konusunda hala ikircikli ve cesaretsiziz.
Geçmişten kalma toptan yargılama alışkanlığı hala iş başında!
Anarşizmleri tartışmak hatta onu yadsımak bana
kalırsa öncelikle anarşizmlere yakınlık duyanların yaklaşım biçimi
olmalıdır. Bu noktada anarşizmler kadar anarşist bir sanat-edebiyat
eğilimi daha da ileri gideyim sanat-edebiyatın mümkün olup olmadığı
yakıcı bir tartışma konusudur. Ama bu hiçbir biçimde son on yıldaki
dergi, fanzin, yayınevi ve bireylerin çabalarının yok sayılması
olarak belirmemelidir. Bu noktada kara mecmua, özgür hayat,
efendisizler, kara, amargi, apolitika,siyahi, conatus, imlasız,postimlasız
gibi dergiler, özgür hayat gibi gazeteler, paragraf’tan
veganarşi’ye bir o kadar fanzin, kaos, ayrıntı, altıkırkbeş gibi
yayınevlerinin oluşturmaya çalıştıkları bu tartışmaların
nedenlerinden biri olduğu kadar tartışmayı besleyen bir olgudur. Bu
bağlamda anarşizmleri kendinden ve kendiyle başlatma hakkına kimse
sahip değildir.
Anarşizmleri uzun bir tarihsel sürecin
oluşturmayı sürdürdüğü ne kadar doğruysa anarşizmleri tamamlanmış
bir biçim olarak öne sürmek de bir o kadar yanlıştır. Anarşizmlere
dönük tartışmaların, eleştirilerin esas derdi bu sürece katkıda
bulunmak olmalıdır. Bunun yolu ise yadsımaktan, reddetmekten ve
eskitmekten geçer. Yenilenme, gelişme ancak böyle bir yaklaşım
biçiminin sonucunda da gerçeklik kazanabilir.
Kuşkusuz bunun sanat-edebiyat için de beklemek
doğal bulunmalıdır. Anarşist sanat-edebiyatın akım olmaktan çok
bireysel bir eğilim olarak tek tek bireyler temelinde oluşuyor
olması bu bağlamda yine anarşizmlerin yapısıyla uyumlu bir durumdur.
Benim burada belirtecek olduklarım anarşist bir sanat-edebiyat
oluşturma düşüncesi ve sanat-edebiyatın anarşizmlerini tartışmaktan
çok bireylerin ürettiği anarşizmleri yine bireysel temelde bir kez
daha ele almak, olabilirse tartışmak olacaktır.
Kimin hangi süreçlerden geçerek anarşizmlere
ulaştığını ve ulaştığı noktada anarşizmlerden ve anarşist
sanat-edebiyat eğilimlerinden ne anladığını bilmiyorum.
Sanat-edebiyatın ne olup ne olmadığını anladıktan sonra anarşist bir
sanat-edebiyat vurgusunun gerekliliği konusunda da kuşkularım var.
Ama böyle olmalıydı. Bedenimizdeki, düş dünyamızdaki, zihnimizdeki
radikalizme hayatta ve yazıdaki gerçekliği yadsıyarak gerçeklik
kazandırabilmek ve düş dünyamızı bedenimizle ve hayatımızla
buluşturabilmemiz için bu anarşizmler vurgusu zorunluydu. Öyle ya
düş hayattır. Benim yazdıklarımın ya da hayatımın bunun ne kadarını
karşıladığı ya da karşılayıp karşılamadığı ise tartışılması gereken
başka bir sorundur.
Devletin ve iktidarın yazıyı düzeniçi kılma
çabaları başından beri insan hayatındaki olgulardan biridir. Düzen
içi kılma çabası ise bir bakıma edebiyatın neliğine ve ne olmadığına
ilişkin önemli bir başlangıç noktasıdır. Verili olan ve verili
olmayan ayrımı da bu bağlamda başlangıca eklenen başka bir olgudur.
Platon’un devletinden Kuran-ı Kerim’e kadar şiire ve şiir yazana
ilişkin yazılıp söylenenlerin ifade etmeye çalıştığı yazının
düzeniçi olmadığı sürece yaşayamayacağıdır.
Günümüze bakarak sanat-edebiyatın büyük ölçüde
düzeniçi olduğunu ifade etmemiz mümkündür. Buysa sanat-edebiyatı
burjuvazinin mutlak egemen olduğu bir alan ve kurum haline
getirmiştir. Hatta sanat-edebiyatın yükselen değerlerle ilişkisine
bağlı olarak değerleri de burjuvazinin tespit ettiği iddia
edilebilir. Anarşist sanat-edebiyat eğilimleri öncesinde sonrasında
bu düzeniçiliğe açık bir saldırıdır. Anarşist sanat-edebiyat
eğilimleri bu saldırıyla çelişkileri daha da derinleştirir.
Politikayla sanat-edebiyat arasındaki ilişkiyi kışkırtır.
Artaud’un kurumları acının sorumlusu olarak
göstermesi de doğrudan düzenle ilgilidir. Artaud tartışmayı kurumdan
başlatarak “kurulmuş organik beden; kurulmuş dil; kurumuş toplumsal
düzeni” kötülük olarak gösterir. Yine ona göre yazı acı yüzünden
vardır. “Kurulmuş beden ve dil ile birlikte toplumsal düzeni acının
sorumlusu olarak” hedef almak gerekir. Yazı ise “kurulmuş dilin
dışında yeni bir yazı” ve söz yaratır. (aktaran; Ahmet Soysal, Suç
Ortakları ve İşkenceler,1992)
Düzen dediğimizde devlet tarafından kurulmuş
bir şeyden söz ediyoruz demektir. Belki dilin kurulmasından ya da
düzeninden de aynı şeyi anlamamız gerekir. Bu bağlamda
sanat-edebiyat ve daha özelde yazı kurulan ya da düzen haline
getirilen dili ve hayatı yadsıyarak, reddederek ve yıkarak hem dili,
hem hayatı yeniler hem de yeni bir hayat ve dil oluşturur. İlhan
Berk’in dilin asıl anlamını şiirde bulduğunu ısrarla belirtmesi de
bununla ilgilidir.
Bataille’nin edebiyatın masum olmadığını ve
tersine suçlu olduğunu öne sürmesi aslında devletin sanat-edebiyata
bakışını ortaya koymaktadır. Yazının masum olmamasının nedeni düşü
hayat haline getirmesi okuyanı ve yazanı bu hayatı yaşamaya
çağırmasıdır. Sanat-edebiyat bunların yanı sıra insan hayatının
yine insan tarafından belirlenebilen bölümüdür. Anarşizmler de
insan hayatı ve onun yine insan tarafından özgürce belirlenmesiyle
ilgilidir. İnsanın düşleri ve düş dünyası insanın özgürce
belirlediğidir.
Düşten dolayı yaşayacak olduğumuz hayat ya da
onun ele geçirdiği yazı ise insanın yazarken ki özgürlüğü yüzünden
hiçte masum olmayacaktır. İnsanın özgürlüğünden dolayı düşün
dünyası gayri meşrudur. Yazan ya da çizen yazdıklarıyla önce kendini
sonra da okuyanı ya da izleyeni o gayri meşruluğa dahil eder. Buysa
insanın kendi meşruiyetini reddederek gayri meşruluğu hayatı olarak
kabul etmesi olarak anlanabilir. Gayri meşru bir hayat ya da insanın
düş dünyası ne yazık ki ve çaresizce insanın hayatıdır. Bu bağlamda
insanın hayatı kadar sanat edebiyatta düzen dışıdır.
Sanat-edebiyat düzen dışılığıyla düzenin her
daim kafasını ağrıtan, onu meşgul eden, önlemler almaya iten bir
sorundur. Ben tabiatla devletin çarpışmasından da bunu anlıyorum.
Devlet düzenin kendisiyse yazıyı ancak tabiat temsil edebilir. Yazı
ve çizgiler tabiatın devletle çarpışmasından doğan bir sonuçtur.
Buradaki asıl sorun günümüzde saat-edebiyatın
kültür endüstrisi içinde konuşlanıyor olmasıdır. Buysa tabiatla
devletin çarpışmasını başkalaştırmaktadır. Sachs sanat-edebiyatın
kültür endüstrisinin içinde yer almasını devletle barış yapmak
olarak anlar. Sachs’a göre “ her tür muhalefete karşı alınabilecek
en mükemmel önlem, muhalefetin, bir çember oluşturan raylar üzerinde
serbestçe dolaşımını sağlamaktır.” (Anarşizmin bugünü,1999) Kültür
endüstrisi büyük ölçüde bu serbestçe dolaşımı sağlamış olmaktadır.
Öte yandan devletin ya da insanın tabiat
üstünde tahakküm kurma isteği bir bakıma yazının ortaya çıktığı
düzlemdir. Yanı sıra yazı tabiatı dönüştürerek devletin
müdahalesinden ve tahakkümünden kurtarır. Devletin burada yazıya
dönük tahakkümü ise onu düzen içi kılmasıyla somutluk kazanır.
Bunlar karşısında anarşizmleri verili dünyanın reddi olarak anlamak
mümkündür. Anarşist sanat-edebiyat eğilimleri de “Hayatın ve
kendini ifade araçlarının ‘yeniden ele geçirilmesi” için mücadele
eder.” (agy)
Bu noktada devlet karşısında yazı öncesinde
sonrasında muhalif ve düzen dışıdır. Yazı devlet karşıtlığıyla
biçimlenir. Ama bu biçimsizliğin ve düzensizliğin oluşturduğu bir
biçimdir. Devletin önerdiği ve dayattığı hatta yasa haline getirdiği
kabule zorladığı düzen ve biçim yazının biçimsiz ve düzensiz
olmasının da açıklamasıdır.
Yazı buna insanın düş görme yeteneği sayesinde
somutluk kazandırır. İnsanın düş görmesi aslında devletin hesap
edemediği bir durumdur. “En iyi Rus uyuyan Rustur” diyen devlet
aslında bir şeyi unutmuştur; insanın düş görme yeteneğini! Yazı
insanın gördüğü düşün oluşturduğu bir şeydir. Devletin düzenlenmiş
kurumsal dünyası insanın düş görme yeteneği sayesinde düzensizleşir
ve bir biçimsizlik halini alır.
İnsanın, doğanın ve devletin söz geçiremediği
tek şey vardır: o da, düştür! İnsanın kendisi dahil kimse düşe söz
geçiremez. Kendinin ya da bir başkasının düş görmesini engelleyemez.
İnsanın düş görmesi anarşist sanat-edebiyat eğilimlerinin
imkanıdır.
Uyuma hali aslında insanın düzenli algısının
bozulduğu zamanlardan biridir. Hayatın içinde algı araçlarıyla
düzenli algısını bozan insan uyurken bunların hiçbirine ihtiyaç
duymaz. Yazı da düzenli algının bozulduğu hatta yıkıldığı noktada
şiddetle ortaya çıkar. Çünkü algı bozukluğu baştan düzensizleşme
pratiğidir. Verili normallik algının bozulmasıyla anormallik halini
alır. Bu yüzden önce çocuklar (çünkü belirtilmiş korkuyu bilmezler)
sonra deliler, sarhoşlar, algı bozucu maddeleri kullananlar
devrimcidir.
Devlet uyuyan insanın düş görmesine de
karşıdır. Çünkü düş gören çoktan şeytana uymuştur! Yazan ise
baştan şeytana uymuş kabul edilebilir. Yazı düzenli algının dışında
bir yerde tam bir bozulmayla ortaya çıkmışsa orda sanat-edebiyatın
varlığı söz konusudur.
Bu demektir ki sanat-edebiyatın kaynağı
normallik değil normalliğin bozulup anormallik haline gelmesidir. Bu
yüzden yazan ve okuyan bütün kapatılma ve gözetlenme mekanlarını
reddeder. İnsan söz ve yazı yoluyla başka bir yaşantıyı ve
yaşantılamayı gerçekleştirir. Bu en azından insanın kendi hayatını
yeniden okuma pratiğidir. Yeniden yaşantılama ve yaşama halidir.
Buysa insanın düş görme yeteneği sayesinde
olur. Üstelik nesneler düş görmeye yarar. İnsan düş görerek yaşar.
Tabii nesneler derken devletin teknolojik dünyasını ve onun ilişki
kurmaya ve düş görmeye izin vermeyen görselliği dayatan nesnelerini
dediğimin dışında tutuyorum.
Aslında günümüz insanının temel sorunu da bu
düş görmeye izin vermeyen nesnelerdir. İmge ağırlıklı ve bilgi
yığını biçimsel olarak kusursuz sanat-edebiyat yapıtlarını da o
teknolojik dünyaya borçluyuz. Ne var ki sanat-edebiyat yapıtında
eksik olan bir şey var: o da insandır!
İnsan yoksa sanat-edebiyatı besleyen bir düş
dünyası da yoktur. Bu aslında bugünün insanının farkına varmadığı
trajedisidir. Eğer bedeni hatırlatan ya da onun gerçek olduğunu
gösteren dokunmaysa dokunmayı ortadan kaldıran teknolojik dünya
karşısında bedensiz bir insan dokunmadığı ya da olmadığı için düş
görmeyecektir. Anarşizmler ise böyle bir dünya karşısında ancak
insanın kendine ya da bir başkasına her hangi bir nesneye
dokunmasını çaresizce bekleyebilir. Doğanın içindeki mekandan konuta
, dokunmanın dünyasından dokunmanın olmadığı güvenlikli dünyaya
(internet dünyası) geçiş karşısında anarşizmlerin talebi hepsinin
tam bir ilkellikle yıkılmasıdır.
Giyinikseniz soyunun! İçerideyseniz dışarı
çıkın! Korkmayın bedeninize dokunun! Evdeyseniz sokağa çıkın!
Arabadaysanız arabadan inin! Kalabalıksanız yalnızlaşın! Kendinizle
baş başa kalın! Düzenliyseniz düzensiz olun! Biçimliyseniz
biçiminizi bozun! Bedeniniz size aittir! Bedeniniz üstünde tek söz
sahibi sizsiniz! Bir kez olsun düzensizce sevişin. İçinize girsinler
içinize alın. Becerildiğiniz kadar becerin. Düzüldüğünüz kadar
düzün. Girin çıkın. Gidip gelin. Ölüm kadar öldürmeyi reddedin.
Hayattan dolayı öldüğünüz kadar ölümden dolayı yaşayın. Sakal
bırakın saçlarınızı kestirmeyin. Düşünün, düş kurmayı deneyin,
düşleyin. Zihninizden çok bedeninizin arzularına kulak verin.
Bedeninizi dinleyin ve onun arzuladıklarını yapın. Arzularınızı
gemleyen bir dünyayı sonuna kadar reddedin. Kabul ya da red etme
noktasına geldiğinizde yalnızca reddedin. Yapmayın yıkın.
Düzeltmeyin bozun.
Anarşik olan daha bir sürü şeyi burada
sıralayabilirim. Bunların hepsi aslında yazıyı oluşturan anarşik
davranışlardır. Çünkü öncelikle insanın düş dünyası anarşiktir. Bu
bağlamda insanın düş dünyası bedeninin arzularıyla son derece
uyumludur. Bir bakıma düş bedenin insanın zihnini ele geçirmesidir.
Düşün insanın zihnini ele geçirmesi ise müthiş bir yaşantı ve
yaşantılamadır. Yazıyı da bu yaşantı ve yaşantılama oluşturur. Düş
dünyasının oluşturduğu ve belirlediği bir yazı ise son derece
anarşiktir.
Devlet bu anarşikliğin karşısına kurgu ve
illüzyonu çıkarır. Devletin ve onun dayattığı bilginin kurguladığı
bir illüzyondur ve tamamıyla düzeniçidir. Yanı sıra yazılı ya da
görsel medya yoluyla popülerleştirme ve sunma biçimleri, piyasa
ilişkileri yazıyı düzen içi kılmaya yarar. Medyaların belirlediği
bir dünyada yazı da bu belirlemeden payını alır. Buysa yazıyı
düzeniçi kılar.
Ama bu hiçbir biçimde yazının düzeniçi
olmasının kanıtı falan değildir. Tersine devletin yazıyı düzeniçi
kılma çabasına yalnızca bir örnektir. Bunlar bile hiçbir zaman
insanın kendine ve dünyaya sorup durduğu “ya, öyle değilse”, “ya
öyle değilsem” sorularının yanıtını aramasını, bu yanıtı merak
etmesini, bu merakın kendini teslim almasını engellemez. Çünkü
hiçbir devlet, hiçbir yasa insanın kendine merakının kendine bu
dünyaya ya da gördüğü düşlerle dokunma arzusunun önüne geçememiş,
ortadan kaldıramamıştır.
Crispin Sartwell’in devleti “insanları zoraki
dönüştürmek için tasarlanmış bir makine” olarak görmesi bu noktada
yeterince anlamlıdır. (Edepsizlik, anarşi ve gerçeklik,1999)
Sanat-edebiyat ise bir bakıma böyle olmamasını tartışma
biçimlerinden yalnızca biridir. Söz konusu tartışma ise daha başında
saldırmaya ve yıkmaya dönüşür. Ama sanat-edebiyatın yıktığının
yerine bir şey koyma gibi açık ya da gizli bir amacı da yoktur. Bu
yüzden de kaotiktir. Öyleyse yıktığımın yerine başka bir şey ya da
biçim koymak zorunda değilim demem benim anarşikliğimdir.
Devlet karşısında yapılacak olansa şeytana
uymaktır. Çünkü Sartwell’in deyimiyle “şeytana uymak şeylerin
olmasına imkan tanımaktır.” (agy) Yazı daha özelde şiir insanın
şeytana uymasının hayat kadar ciddiye alınması gereken
sonuçlarındandır. Başından beri sanat-edebiyat
“iktidara eşlik eden yüce anlatılar” tarafından baskı altına
alınmıştır. Sanat-edebiyat ürününün devleti yeniden üretmesi,
iktidarı sağlamlaştırması o “yüce anlatılar”ın bir sonucudur. Ama
öte yandan sanat-edebiyat yüce anlatıları yıkan, bozan yegane
biçimsizliktir. Yazanın ve okuyanın özgürlüğünü de o biçimsizlik
oluşturur. Özgürlükse insanı daima isyana hazırlar.
İsyan hiçbir zaman bir düşünce olarak kalma
şansına sahip değildir. Düşünmek yalnızca bu dünyayı savuşturmaya ,
geçiştirmeye yarar. Düş görmekse insanı gördüğü düşü yaşamaya
zorlar. Düş gördüğümüzde bu dünyaya karşı çıkmış oluruz. İsyan o
düşü bir biçimde yaşamanın yoludur. Yani isyan edersek gördüğümüz
düşü hayat olarak yaşarız. Yazma o düşü yeniden yaşantılama ve
yaşamadır.
Bütün bunların bizi götürecek olduğu asıl nokta
ise sanat-edebiyatın kendisidir. Böylelikle sanat-edebiyatın
düzendışılığına ulaşmakta ve sanat-edebiyatın kendisi anarşisttir
çıkarımını yapmakta ise hiç zorluk çekmeyiz.
Devlet işte bu düzendışılığı düzeniçi yapma
pratiğidir. Başından beri devletin bu pratikte başarılı olduğu da
belirtilmelidir. Sanat-edebiyatın düzeniçi niteliklerinin çoğalması
hatta düzen içi hale gelmesi tabiatın devlet karşısındaki tutumunun
yine devlet tarafından verili hale getirilmesinin sonucudur. Ama
hiçbir biçimde sanat-edebiyatın yine sanat-edebiyat kurumu üstünden
verili hale geldiğini söylememiz bu pratiklerin yapısına ilişkin
asıl açıklama olamaz. Kurulanın içinde oluşan verililik yalnızca
sanat-edebiyatın devletle başından beri süren çelişkisini gösterir.
Bu çelişki yine başından beri kimi zaman devletin lehine, kimi
zaman da tabiatın lehine ilerleyen bir durumdur.
Başka bir açıdan Baha Tevfik’in en azından
edebiyatı hastalıklı bir zihnin sonucu olarak görmesi de bu
dediğimle ilgilidir. (kitap-lık,71) Bunun sanat-edebiyatın geneli
için de düşünmemiz mümkündür. Aynı Baha Tevfik edebiyat ve şiiri
hastalıklı bir muhayyile olarak da görmekten imtina etmeyecektir
Tevfik şiirin kaynağını da insanın hastalıklı mevcudiyetinin sonucu
olarak da açıklamaktan çekinmeyecektir. (agy)
Devletin normalliği karşısında insanın
anormalliği hayatı kadar büyük ölçüde yazdıklarında ortaya çıkar.
İnsan o anormalliği ya da hastalıklı haliyle devlete saldırır ve
yıkar. Üstelik yazdıkları insanın hastalıklı muhayyilesinin
sonucudur. Muhayyile, tasavvur ve tahayyül o hastalıklı anormal
durumu oluşturan ve ortaya koyan yegane olgulardır.
Buraya kadar belirtilenlerden sonra
sanat-edebiyatın neliğine ve ne olmadığına ilişkin bir tartışmanın
insan tarafından çoktan yanıtlanmış olduğunu belirtmem hayatın ve
yazdıklarımızın yegane açıklamasıdır. Tek sorun insanın
muhayyilesini, tasavvurunu ve tahayyüllünü yeniden kazanarak
sanat-edebiyatı düzendışılaştırmasıdır. Sanat-edebiyatın
anarşikliğinin mümkünlüğünden çok bu pratiğe ihtiyacı var. İnsanın
artık normal olma şansının kalmamış olması da bunun bir imkanıdır.
Bütün bunlar bizi anarşist bir sanat-edebiyat
eğilimlerinin olup olmadığı tartışmasına götürür. Buysa
sanat-edebiyatın varlığıyla yanıtlanabilecek bir sorudur. Verilecek
yanıt ise aşağı yukarı bellidir. Kültür endüstrisi sanat-edebiyatı
düzeniçi kılarak onu bütün bireysel ve yıkıcı özelliklerinden
uzaklaştırmaktadır. Oluşturmaya çalışılan anarşist bir belleğe
rağmen anarşist bir sanat-edebiyat eğilimleri yoktur dememiz
mümkündür. Çünkü anarşizmler ya da sanat-edebiyat adına ortaya konan
bireysel ya da ortak üretimler başlangıçta bir yeraltı faaliyeti
olarak gizli bir alanda ortaya çıkmasına rağmen bir zaman sonra
kültür endüstrisine dahil olarak bütün yıkıcı özelliklerinden
kurtulmaktadır.
Öyleyse böyle bir pratiği ya da eğilimi
oluşturmanın yolu devlete ve onun yedeğindeki kültür endüstrisine
saldırmaktan ve yıkmaktan geçiyor. Yalnızca geçmişte üretilen
metinleri ortaya çıkarmak bu bağlamda anarşist bir sanat-edebiyat
eğilimi varmış gibi göstermenin yolu olmaktadır. Sanat- edebiyatla
anarşizmler arasındaki ilişki bundan kurtulmak zorundadır. Çünkü
söz konusu ilişki çoğu zaman sanat-edebiyatta bir radikalleşmeyi
engellemektedir.
“Sanatsal radikalleşme, aynı anda hem yıkıcı
hem de biçimlendirici etki yapan engellere ve kopuşlara dayalı
olarak gelişir. Yalnızca özgür ve bağımsız tavır toplumsal karşı
projeleri açığa çıkarır.” (Sachs. Agy) Bu aslında Çabuklu’nun
“Anarşizm ancak kendini reddettiğinde anarşist olur” öngörüsünün de
içini doldurmaktadır. Bu bağlamda anarşist bir sanat-edebiyat
eğilimi ancak geçmişin büyük ölçüde yadsınmasıyla oluşabilir.
Geçmişin biçimleri burada tartışacağımız şeylerin başında olmak
zorundadır. Ama öyle olmadığını ifade edebilirim. Günümüzdeki
anarşist eğilimlerin eksik bıraktığı bu yadsıma ve reddetmenin
oluşturacağı yenilenmedir. Sachs’ın “Bir dizi anarşist dergi ve
yayınevi” “hiç olmazsa bunlar var.” demesi bugüne ve geleceğe
ilişkin umutlanmamıza yol açan yegane olgudur.
İmkansızın mümkünlüğü verimlerin kültür
endüstrisinin dışında bir yerde konuşlanmasıyla ancak söz konusu
olabilir. Yayımlanan dergi ve fanzinlerin tam da burada olduğunu
sevinerek belirtiyorum. Hayatımızsa gerçekliği yetersiz de olsa
bozmaktadır. Bireyin huzursuzluğu ise verili olanı reddetme
hazırlıklarını yapmaktadır.
“Anarşist kültür, gerçekliğin uyumlu hale
getirilmesine katkı sunmamalı, tersine sosyal ve kültürel bir
huzursuzluk odağı olarak pratikte reddediş düşüncesini içermelidir.
Bu, gören gözlerin, duyan kulakların, dokunan ellerin somut
başkaldırısının umudu olabilecek, sosyal girişimin ve sabırsız
anarşizmin fanteziyi nihai olarak ele geçirmesi anlamına gelen bir
reddediş olmalıdır.” (Sachs, agy)
Huzursuz olmak reddetmek için insanın en önemli
nedenidir. Ben, kendi adıma yeterince huzursuz ve sabırsız olduğumu/zu
düşünüyorum. Yazmak ve yaşamak için de başka bir şeye ihtiyacımız
olduğunu sanmıyorum. Anarşist bir sanat-edebiyat ise bunun bir
temenni olmaktan çıkarılmasıyla mümkün olacaktır. Devletin muteber
diye dayattıklarının karşısına insanın muteber bulduklarını yazıp
yaşadığımızda sorularımızın büyük bir bölümünün de yanıtlarını
bulmuş olacağız. Öyleyse treni rayından çıkarmak için daha ne
bekliyoruz! Haydi!
Halim Şafak
|