| |
“Eleştirinin işlevi yapıtın
ne
anlama geldiğini
göstermek değil,
nasıl o şey olduğunu
,
hatta onun
o şey
olduğunu
,
göstermek olmalıdır”; 1 Susan Sontag böyle söylüyor. Peki, sanat
eleştirisi bir işlevsellik kazanmak adına mı yola çıkar? Yoksa sanat
eleştirisi, hayata karşı genel bir tutumun özellikli ve öznel bir
odaklaşması mıdır? Ya da sanat eleştirisini, bilimselliğe köprülenen
bir disiplin olarak mı görmeliyiz?
Sontag'ın tümcesinde belki, bir
sanat yapıtını kendi içinde, kendi ögeleriyle değerlendirme
anlayışına dayanan “Yeni Eleştiri Akımı”nın izini görmek olanaklı
ama, yapıtın nasıl o
şey olduğu sözcükleri de bir
yapıtın zamansal ve mekânsal damarlarına göndermede bulunmaktadır.
Sanırım Habermas'ın bir tümcesi, konuya bakışımızı biraz daha
rahatlatacaktır: “En meşru anlamıyla eleştiri, bir sıralama düzeni
kuran, şeyleri tartan ve güçleri ölçen bir değer yargısıdır.Ve tüm
yorumlama değerlendirmedir”. 2 Bu tümcenin bizde bıraktıkları,
hiyerarşik ulamlayışlar ve bunları etkileyen güç ilişkileri ile, bu
uzamda biçimlenen değer yargıları üzerinden beğeniye ve estetik
kategorilere uzanıştır.Ki,bunlar bize eleştirel tutum ve estetik
algılamadaki ideolojik arka-planları; dahası, tarihsel ve güncel, ya
da zamansal ve mekânsal tüm veriler arasındaki diyalektik
etkileşimleri düşündürtür. Yanısıra, “Sanat eleştirisi nedir?”,
“Eleştiri neden yapılır?”, gibi sorulara, “Neye göre, hangi ölçülere
göre eleştiri?” sorusu da ekleniverir. Ama, yanıt bekleyen pek çok
soru daha bulunmaktadır. Sözgelimi yapıt-estetik bağlamında,
eleştiri-estetik ilişkileri nasıl belirir? Beğeni, estetik ve anlam
arasındaki ilişkiler nelerdir ve bu ilişkiler nasıl kurulurlar? Bir
yapıtın eleştirisi, o yapıtın okur ya da izleyicide yeniden
kurulması anlamını taşır mı? Bir sanat yapıtı, varolanlara karşı
kendinde bir eleştiri ise, bu aynı zamanda kendisine yönelen
eleştirileri reddetmeyi de barındırır mı? Genelde modernizmin,
özelde marksizmin sanat eleştirisine bakışları nerelerde buluşur,
nerelerde ayrılır?,vb. Çoğaltılabilir bu tür soruların yanında,
güncel anlamda yakıcılık taşıyan sorular da var kuşkusuz. Günümüzde
sanatın kültür, reklam ve eğlence endüstrilerinin malzemesi haline
getirilişinden, sanat eleştirisi nasıl etkilenmektedir? Ve, günümüz
Türkiye'sinde neden dehşete düşüp, “eleştirmen aranıyor”
duyurularında bulunuyoruz?
Konuya
yaklaşım biçimimi biraz açmak için anımsattığım bu sorular
çerçevesinde bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum.
Eleştirinin işi, sanat yapıtının bizim ile kendisi arasında
bıraktığı mesafeyi kapatmak değildir. Sanat eleştirisi o mesafeyi
bizim
nasıl
kapatabileceğimizi sezinletebilmeli ve değişik görme, algılama
yolları için farklı farklı açılar kurarak işaretlemelerde
bulunabilmeli, donatı malzemesi sunabilmelidir. Bu tutum, yapıtın
taşıdığı gizeme, bir eserin ancak okuruyla/izleriyle paylaşabileceği
mahremine saygısızlık etmeden; aynı zamanda, yapıtın taşıyabileceği
çoğul anlamlandırma olanaklarını tahrip etmeden ve eleştirmenin
kendi anlamlandırma çerçevesine indirgemeden o yapıtın,
alımlayıcısının imgeleminde yeniden üretilebilmesinin yolunu açık
tutacaktır. Ancak, bu tutumun sağlanabilmesinde önemli güçlükler
vardır:
-Açıkça söylemeliyim ki,
eleştirmenlik çok büyük bir donanım gerektirmektedir. Bir
eleştirmen, her şeyden önce çok farklı alanlarda, çok kapsamlı
bilgiyi, pek çok yoğun süreç içinde didişerek, boğuşarak ve her yeni
bilgiyi başkaca yeni bilgilerle ve kendi eski bilgileriyle
çarpıştırarak, dönüştürerek içselleştirmiş bulunmalı ve bu tutumunu
bıkmadan sürdürmekte olmalıdır;
-İkinci güçlük, ideolojinin bariyerlerinde ve içinde devinilen genel
paradigmadadır. Diğer insanlar gibi bir eleştirmenin de hayatı
okuyuşu; nesne, olgu ve ilişkilere dair yorum ve edimsel tutumları
biçimlenirken, kendi ideolojik prizması da öncü ve artçı birer
alt-proses olarak bu biçimlenişe katılır.Bunun yarattığı risk, bir
yapıta dair eleştirinin, ancak eleştirmenin taşıdığı ideolojik dünya
görüşünün kurduğu bariyerler arasından geçerek belirmesidir.Bu
riskin anlamını görmeyi deneyebiliriz; bir yapıt, nesnel gerçeklerle
çelişkili ilişkiler bütünüdür. Sanatçının nesnel gerçekleri
parçalayarak genel ve evrensel olanı öznelin içinden yeniden
kurabilmesi, bu ilişkiler ağı içinden, bu gerilimli alandan
geçilerek sağlanır. Yapıtın öz-biçim diyalektiği bu süreçte kurulur
ve estetiği, bu süreçte belirir. Eleştirinin ideolojiye yaslanması
ise yapıtın nesnelerle olan öznel ilişkilerinin, eleştirmenin kendi
içinde uyumlu bir bütünlük olarak taşıdığı ideolojik örüntüsü ile
ilişkiler alanına taşınması demektir. Bu da yorumsal eleştirilerin,
ideolojinin diline tercüme edilerek yapılabilmesidir. Bir sanat
yapıtının kendi kurmacasında taşıdığı biriciklik ise, eleştirmenin
ideolojik sabitelerinin direnci yüzünden sıradanlaştırılma ve
genelin üzerine onun bir tekrarı olarak eklenme tehdidine maruz
kalır. 3 Diğer taraftan bir sanat yapının eleştirisine, sanatçının,
eleştirmenin ve okurun içinde yeraldıkları genel paradigmaya
eleştirel aralık konulmaksızın girişilmesi, o paradigmanın ve
yaslandırıldığı düzenin örtük de olsa, teyit edilmesi demektir.
Geçerlilikleri belirleyen paradigma, kitlelere dayatılmış bulunan ve
onların çıkarlarıyla çelişen verilerin hayatın akışı içinde
normalleştirilmesini, doğalmış gibi kanıksatılmasını ve
sıradanlaştırılmasını sağlar. Paradigma ile eleştirel bir mesafenin
bulunmayışı meydanı, imal edilmiş arzuların, o arzuları yanıtlamak
üzere ortalığa sürülmüş haz paketlerinin ve toplumsal beğeni
mühendisliği ile, sistemin kendi çıkarlarına göre kurulmuş değerler
matrisi üzerinden akacak anlamlandırma faaliyetlerinin olumlanmasına
bırakır. Bu aynı zamanda, düzenin sunduğu estetik kategori ne ise,
yapıtın da o estetik kategori içinden okunacağının itirafıdır.
Şunlar
sorulabilir : “Bir sanatçı ve bir yapıtın okuyucusu/izleyicisi kendi
ideolojileri içinden akarken, sanat eleştirmeni neden kendi
ideolojisini terkederek eleştiride bulunsun ki?” Ya da, “Bir insan,
hayata bakışındaki ideolojisini bir lahzada nasıl değiştirebilir
ki?”. Benim, bu tür sorular karşısında açıklamam şudur: Eleştirmen,
az önce altını çizdiğim üzere yalnızca kapsamlı bir donanım ile
yetinemez. Aynı zamanda genel geçerlilikleri ve ilişkilenim
biçimlerini belirleyen paradigma ile;sanatçının ideolojik olanla
ayrışıp-buluşmaları ile; okuyucu ve izleyicinin taşıdığı ideolojik,
olası ön-kabullerle, ama en çok kendi ideolojisi ile de yüzleşmeyi,
hesaplaşmayı;yapıtta ele aldığı herhangi bir noktaya düşen kendi
ideolojisinin gölgesini bile eleştirebilmeyi başarabilmelidir. Yani,
yapıtın dışında bunlarla da sorgulayıcı, eleştirel bir mesafe içinde
bulunmayı göze alabilmelidir.Aksi taktirde eleştirmen, sanatın
ideolojik yanılsamaları sarsan ve onlardan kurtulmamızı
kolaylaştıran yanının önünü kesmiş ve kendi varlık nedeninin
payandalarından birisini de kendi altından çekmiş olur. Terry
Eagleton'un, Althusser ve Macherey'e ilişkin değerlendirmeleri
içinde yeralan şu tümce, söylemek istediğimi biraz daha
netleştirebilir: “Bilimsel bir eleştiri edebiyat yapıtını, parçası
olduğu, ancak sanat yoluyla dönüştürdüğü ideolojik yapıya
dayandırarak açıklamaya çalışacaktır: yapıtı ideolojiye hem bağlayan
hem de ondan uzak tutan ilkeyi arayıp bulacaktır”. 4,5 Eleştirmen,
bir yapıtı,kendi estetik kavrayışına göre eleştirdiğinde bile o
yapıtın ait bulunduğu estetik kategori ile alış-verişini
gösterebilmeli ve o estetik kategori içinde
konumlandırabilmelidir.Ancak bu çaba içindedir ki, yaygın biçimde
“tarafsızlık” zırhı kuşanmış pek çok sanatçının yapıtlarına gömülü
bulunan ve okurun zihninde ideolojik bir kulis kurarak okuru verili
düzene yeniden bağlayan ideolojik damarları gösterebilir. Bu tutum
aynı zamanda, sanatçı için özeleştiri yollarının açılmasını
sağlayabilir;sanatçıya görme ve üretme açılarından hem estetik, hem
de konumlanış anlamında ilham verebilir.
-Üçüncü güçlük, eleştirmenin kendisini sanat eleştirisi platformunda
konumlandırış biçimi ile ilgilidir. Özellikle, eleştirmenin
kendisini belirli bir eleştiri okulunun ya da eleştiri kuramının
içinde sınırlaması, bu güçlüğü yaratabilir. Eleştiri,
genelleştirilirken kategorize edilmiş ve dolayısıyla
sınırlandırılmış bir alanla, sınırsızca çeşitlenebilen öznellikler
arasında salınmaya bırakıldığında zorlanır ve eksiklenir. Çünkü
önceden belirlenmiş bakış biçimleri, eleştiri normları, irdeleme
teknikleri, hayatın tarihsel ve toplumsal anlamda taşıdığı veri
zenginliğini kucaklayamaz. Öznellikleri ve biriciklikleri elinden
kaçırır.Belirli bir eleştiri okulunda konumlanarak belirlenmiş
koridorlar içinden eleştiriyi geliştirmek, bununla yetinmek,
eleştirisi yapılan yapıtı yaşamdan kopartıp, kendi üzerine
kapatmakla sonuçlanabilir. Ya da, kuramdan çok bir yöntem ve
çözümleme teknikleri olarak görmeye yatkın bulunduğum 6
yapısalcılığa dayalı ekolleşmeler içinde dilsel bir arkeolojik
kazıya girişebilir, “yapı” yı söküp-yeniden kurabiliriz. Gelin-görün
ki, yazınsal dile atfedilecek anlamlar, anlamlandırma matrislerinin
zamansal ve mekânsal olarak sürekli biçimde farklılaşarak
kurulabilmeleri nedeniyle üretildikleri anın anlamıyla çakışamazlar.
O an
'ın
anlamı, yapısalcı eleştirinin ona atfettiği ve bunu da kanıtlamaya
koyulduğu anlama karşı direnir, kendisini ele vermez
genellikle.Diğer yandan yazılı dilin, hattâ sözel dilin üretildiği
anda taşıyabildiği anlamlar da, yaşamda sahibolduğumuz mimik, gestus,
kültürel ikonografi, renk ve giysi temsiliyetleri, semboller, vb.
gibi anlam uyaranlarının taşıdıkları anlamlandırma bütününün ancak
belirli bir bölümünü oluştururlar. 7 Sonuçta eleştiri yerine
araştırma
öne
çıkar ve yorumlama, yerini eleştirmenin kendi hipotezlerini
kanıtlama
uğraşına dönüşebilir. 8 Psikanalizle, ruhbilimiyle kendisini kuşatan
bir eleştiri de, kendi öngörüleri ve varsayımları üzerinden, yapıtın
asla taşımadığı kökler keşfeder ve eleştirisinin fantazileri
arasında kendisini, yapıtı yeniden yazıyorken yakalayabilir. Sanat
eleştirisini, sanat sosyolojisi içinden görmek de, eleştiriyi kendi
formatına taşıyarak yayar, ama aynı zamanda indirger; sanat
eleştirisi, sanat sosyolojisinden her zaman daha geniş ve
zenginleştiricidir.
Kısa yoldan söylemek gerekirse,
eleştirinin bir okulun, bir kuramın formatı içinde konumlandırılışı,
aynı devenin farklı farklı tanımlamalarına yolaçabilir. “(...)
Kafka'nın yapıtları en azından üç yorumcu ordusu tarafından kitle
talanına uğramıştır. Kafka'da toplumsal alegori bulanlar,
yapıtlarında çağdaş bürokrasinin yarattığı sıkıntıların ve
çılgınlıkların örneklerini, bunların sonucunda doğan buyurgan
devleti görürler. Ruh-çözümleme alegorisi bulanlarsa Kafka'nın,
babasına karşı duyduğu umarsız korkunun, hadım edilme endişelerinin,
iktidarsızlık duygusunun, düşlere sığınmasının örneklerini görürler.
Kafka'nın yapıtlarını dinsel alegori olarak görenler de
Şato
'daki K.'yı cennete girmeye çalışan biri,
Duruşma
'daki Joseph K.'yıysa Tanrı'nın amansız,
gizemli adaletiyle yargılanan biri olarak kabul ederler...”. 9
Kuşkusuz, Kafka'ya dair başka değerlendirmeler de vardır. Ama bu tür
eleştirel yaklaşımların hiç birisi tek başına, bir Kafka yapıtının
biricikliğini yakalayamaz. Bakışını yapıta geçiremeyen, onda
içselleşemeyen eleştirmen, yapıtı kendi eleştiri perspektifine
taşımaya ve kendi eleştiri tutumunu, yapıtın üzerinden doğrulamaya
girişir. “Sanatta keyfi olanın ve gerekçelendirilemez olanın rolü,
hiçbir zaman yeterince kabul edilmemiştir. Aristoteles'in
Poetika
'sıyla eleştiri girişiminin başlamasından
buyana, eleştirmenler sanatta gerekli olanı vurgulama yanılgısına
düşmüşlerdir”. 10
Bu
noktada, Mehmet Ergüven'in aydınlatıcı olacağını düşündüğüm bir
tümcesine yer vereceğim : “Kuram, esneklik adına ödün verdiği sürece
asli niteliğinden uzaklaştığı için sonuna kadar direnir, oysa has
sanat yapıtı her zaman
istisnai
olup,
kuramın öngördüğü ölçütlere ters düştüğü ölçüde
sahici
olmaya
hak kazanmıştır”. 11 Kısaca, sanat eleştirisini bir
bilim
dalı
olarak görmek ısrarını sağlıklı, verimli bir eleştirinin önündeki
güçlük, ya da risklerden birisi olarak gördüğümü
belirtebilirim.Bilim kavramlaştırmalara, sanat ise imgelere
yaslanır. Bilim, kabullerden yola çıkarak bunları kanıtlamaya
gereksinir; sanat eseri ise zihinlerde belirmeye ve her farklı
imgelemde, farklı farklı serüvenlere..Bilim ölçü sistematikleri
kurucusu, sanat yapıtı ise ölçüt yıkıcısıdır. Bana göre sanat
eleştirisi bir bilim dalı değil, bilimsel alan ile sanatsal alan
arasında ve sanat adına, yani sanatın toplumsallığı adına yapılan
bir salınım, bir eylemliliktir. Selahattin Hilav “Evrensel değerler
taşıyan eserler vermek isteyen kimse, içinde bulunduğumuz köhne
düşünsel belirlenimleri aşarak, insan bilincinin ve duyarlığının
ucunda yer almak ve oradan başlamak zorundadır. Edebiyatın bilgiye
indirgenemeyen bir nitelik taşıdığını ama yine de bilginin tikel bir
biçimi olduğunu unutmamak gerekir.”,diyor. 12 Eleştirmen, bir
akademisyen de olabilir. Ama sanat eleştirmenliği tutumunda, bir
bilim insanı olarak değil, sanatsal yaratı sürecinin başlangıcından,
yapıtın toplumsaldaki dolanımı boyunca sanat alanının bir parçası
olarak konumlanmalıdır. Ama eleştirmen, aynı zamanda bilim insanı
olsun ya da olmasın, donanımını yalnızca sanatın kendisinden değil,
büyük çapta, sosyal bilimlerden, felsefeden, hattâ fiziğin pek çok
alt dalı gibi, diğer bilim alanlarından da derlemeli ve
beslemelidir. Eleştiri kuram ve okulları konusunda da böyledir;
bütün disiplinlerin ve tüm teorilerin birbirlerinden öğrenecekleri
birşeyler vardır. Demem o ki, eleştirmen belirli bir konumlanışta
kendisini sabitleyerek değil, her seferinde farklı farklı
perspektiflerin zik-zaklarından geçen, devingen bir konumlanış
içinde bulunabilmeli ve kendisini bir sanatçı kadar özgürleştirmeyi
deneyebilmelidir. Yoksa, “Ama iyi sanatın yaptığı işlerden biri de
şu değil mi: Kendisini sorgulayan farklı eleştiri anlayışlarını
kendi içinde boğmak, sırf kendi fazlalığıyla bütün bu soruları
askıya almak” 13 , tümcesi karşısında yenik düşmek, kaçınılmazlaşır.
-Dördüncü güçlük, eleştirel bir tutumun, yöneldiği eleştiri nesnesi
tarafından içine alınması ve işlevsel olarak tersine çevrilmesi
riskinden doğan güçlüktür.
Bir
toplumda başat hale gelen bir kültür, ekonomik-finansal güçlere
yaslı bulundukça, tüm toplumun üzerinde kültürel hegemonyasını da
kurmaya yönelir. 14 Hegemonik kültür belirli bir süreçte, toplumdaki
değer ulamlarını çözüp, kendi değerler matrisi içinde yeniden kurar.
Değer değişimleri, beğeni formlarındaki değişmelerle içiçe gelişir.
Bu aynı zamanda anlamlandırma faaliyetlerimizi, referanslarımızı da
değiştirdiğinden, derinden etkiler. Sonuçta, hegemonik bir estetik
bağlam da oluşur. Bu estetik bağlam, sınıfların ve sosyal
katmanların izini taşıyan estetik kategorileri de yedekler, kendi
potasında deforme eder ve onları, uzattığı giysileri kuşanmaya
zorlar. 15 “Öteki” nin, “ben”im bakışımı biçimlendirişi örneğindeki
gibi, eleştirinin bakışı da, eleştiren dizgenin referansları
kullanıla kullanıla, eleştiri nesnesi tarafından biçimlenmeye
başlayabilir. 16 “En azından, eleştiri her zaman için bir sistemin
eleştirisi olması bakımından, eleştirisi içinde sistematik hale
gelme ve böylece tam eleştirmekte olduğu şey tarafından ‘ele
geçirilme' (...) ya da ona yakalanma riski taşır.” 17 Şöyle de
söyleyebiliriz; eleştirilen “sistem” den kastedilen toplumsal,
kurumsal, “kuramsal”, ya da her ne olursa olsun, o sistem kendisine
karşı eleştirel tutumunu dik tutan sanatçıyı da, eleştirmeni de
evcilleştirme yollarını yaratır. Evcilleştiremediklerini ise tecrit
eder ve görünmezleştirir.
*
Bugün temel soru şudur:
Geçerlilik 'lerin,
gerçeklerin önüne geçirildiği; irdeleyici, sorgulayıcı bakışın
önemli ölçüde iptal edildiği günümüz toplumunda “has eleştiri”
olanaklı mıdır?
Sanatın yanısıra diğer alanlarda da genel bir tutum olarak modern
eleştiri, moderniteye içkinse, bu sorunun yanıtı için genel çerçeve
de öncelikle burada aranabilir. Modern eleştiri herşeyden önce,
aydınlanmacı geleneğin birikiminden hareket ederek burjuva devrimini
hem beslemiş, hem de onun içinde konumlanmıştır. Bu konumlanış,
modern eleştirinin modernite projesi ile sorunlu oluşunun
kaynaklarını da belirler. Çünkü modernite projesinin yaslandığı,
karşılıklı etkileşim kurduğu zemin kapitalist dizgedir. Üretici
güçlerin önünü açan burjuva devrimi, sağladığı devrimci dönüşümü
kapitalizmin çıkarları içinde hapsedip-dondurmakla ve onun
muhafazakârı olmakla, üretken güçlerin her anlamdaki gelişmelerinin
önünü tıkamaya başlar. Yabancılaşma, şizofreni, insanlık
değerlerindeki aşınma, geniş kitlelerdeki yoksullaşma; güç
ilişkilerinin ve tahakkümün bedenlerin dışından, insanın içine
de taşınması gibi
sonuçlar, modernite projesinin kul'dan bireye geçiş; eşitlik,
kardeşlik, özgürlük, adalet ve yaratıcı düşüncenin
sınırsızlaştırılması gibi amaçlarına ters düşer. Modern eleştiri
ikinci olarak, modernite projesinin kendi içindeki dayanakları ile
de sorunludur. Bu sorunlar da, pozitivizmin, rasyonalizmin olumsuz
yan ürünleriyle; hayatın her alanına yayılan dikotomilerle,
hiyerarşik kodlamalarla ve olgusallaştırmalarla; insan-nesnel dünya
çelişkili birlikteliğinin, insan-nesnel dünya parçalanmışlığına
sürüklenmesiyle beliren sorunlardır. Yani modernitede birey ve
özellikle sanatçı, sürekli bir gerilimi ve huzursuzluğu yaşar. Bu
nedenle, içinde marksist eleştirinin de çok önemli bir yer tuttuğu
modern eleştiri, modernite projesi içinde, olumlama-olumsuzlama
hatları boyunca yolalır. Çünkü eleştiri, nesnesi ile mesafesini
kaybettiğinde açık ya da örtük kabul ve teyitlerde bulunmuş olur ve
nesnesi ile özdeşleşmeye başlar. Toplumsal, kültürel, düşünsel ve
sanatsal akışlardaki sorunlar krizlere yöneldikçe en verimli ve
radikal eleştirilerini kurabilen modern eleştiri, verili olan ile
özdeşleşimlere, verili olanın içinden konuşmaya başladıkça,
solgunlaşır ve gücünü kaybeder. Kuşkusuz
kriz 'lerin
kapitalizmin globalizmi içinde bugün sürekli ve yerküresel hale
gelmesi ve bunun da normalizasyona uğratılarak gözlerden
kaybedilmesi, eleştirel refleksin zayıflamasını büsbütün
kolaylaştırmaktadır: “Modernliğin ikili yapılarını mahkûm etmeyi
amaçlayan uzun bir modern eleştiri geleneği vardır. Ama bu eleştirel
gelenek bizatihi modernliğin paradigmatik uzamı içinde, hem
‘içeride' hem ‘dışarıda', 18 krizin eşiğinde ya da kriz noktasında
konumlanmıştır. Ne var ki, emperyal dünyaya geçişte artık bu sınır
çizgileri kalkmıştır ve böylelikle modern eleştirel strateji artık
etkisini yitirmeye yüz tutmuştur”. 19 Gelinen yer, elbette global
güç ağları ve tüketim toplumu modelinden geçilerek kurulmakta
bulunan küresel zihin ile doğrudan ilişkilidir. Bugün modern
eleştiri, üç kola ayrılmış ve bunlardan ikisini kaybetmiştir.
Bunlardan ilk grubu, özellikle Batı üniversitelerinde hocalık
yaparken, iktidarlara “içeriden muhalefet” adına, besleyici bilgi
üretip-sunanlar ile, iletişim ağlarında “kanaat önderi” olarak görev
alanlar ve kültür endüstrisinin ücretli tanıtıcıları ve sanat
ajanlarıdır. İkinci grup, bir “kültürel çalışmalar” takımadası
kurarak, oraya sığınanlardır: “Toplumsal tahayyül ufku artık bize
kapitalizmin en sonunda çökeceği fikrini besleme izni vermediği için
– başka bir ifadeyle,
kapitalizmin kalıcı olduğunu herkes sessizce
kabullendiği için – eleştirel enerji, kapitalist dünya sisteminin
temeldeki homojenliğine dokunamayınca, kültürel farklılıklar adına
savaşmayı ikame, bir çıkış yolu olarak görülmüştür adeta. Böylece
kapitalizm zafer yürüyüşünü devam ettirirken, bizler etnik
azınlıkların, gay ve lezbiyenlerin, farklı hayat tarzlarının, vs.
hakları adına politik doğrucu
savaşlar vermekteyizdir. ‘Kültürel Çalışmalar' kılıfına
bürünmüş günümüz eleştirel teorisi, kapitalizmin ağır mevcudiyetini
görünmezleştirmeye yönelik ideolojik çabaya aktif bir biçimde
katılarak, kapitalizmin sınırsız gelişimine nihai hizmeti
sunmaktadır.(...)”. 20 Modern eleştirinin kendi klasiğinde
koruyabildiği alan ise, kendilerini kapitalist sistemin çıkar
ilişkilerinden bağımsız
, ama insanı savunmak adına
taraflı konumda tutmak
inadını sürdüren bir eleştirinin alanıdır. Kendi kayalıklarında
direnen bu eleştiri kendisini, sınıfsal bir iktidar, veya total
kurtuluş ütopyaları, ya da bireye dönük çözüm reçeteleri
vaadetmekten uzak tutar. Onun özgün amacı, hayatın her boyutuna
taşırılarak hayatın kendisiymiş gibi dolaşımda tutulan yanılsamalar
örüntüsünde yarıklar açmak; ters-yüz edilerek sıradanlık ve
geçerlilik kazandırılan yalanlar sistematiğini deşifre etmek;
tüketim toplumu modeli üzerinden kitleleri, kendi çıkarlarının tam
da tersine, kapitalizmin kara deliklerine doğru kaydıran rafine
tuzakları göstermektir. Bu çaba, gerek bireysel, gerekse kitlesel
anlamda sorgulayıcı dikkatin 21 ve eleştirel bakışın diri tutulması
ve kendisini gürbüzleştirme yollarının açık bulundurulması içindir.
Çünkü bugünün insanlığı için
insani bir gelecek varsa, bu gelecek kirlenmemiş
bilgiden beslenen, donanımlı, dölleyici, bu nedenle yaygınlaşabilir
bir eleştirel tutuma gereksinmektedir. Geleceği kitlelerin kendisi
kurabilir. Ve kitlelerin kapitalizmin labirentlerinde kaybolmamaları
için, eleştirel tutumun yaydığı ışık, elzemdir. Diğer yandan,
giderek anlaşılmıştır ki, bu yolda modern eleştirinin son silahları
da,marksist eleştirinin ve marksist estetiğin barındırdığı
olanaklardan devşirilebilmektedir.
İşte, sanat eleştirisinin bugünkü durumu, modern eleştiriye dair
ana hatlarını göstermeye çalıştığım bu çerçevenin içinde
biçimlenmiştir.
*
Bilindiği gibi “güzel”i ve onun
ne 'liğini sorgulayan
estetik, zamansal ve mekânsal anlamda görecelilik gösterir. Bu
göreceliklerin sınıfsal temellerinin yanısıra tarihsel, yerel ve
bireysel kaynakları vardır; ki bunlara, teknoloji, ergonomi,vb.
başkaca ögeleri eklemek de olanaklıdır. Ancak tüm bu kaynakların
kendileri de, sürekli olarak diyalektik bir akış içinde salınırlar.
Bu nedenle “güzel”olanın ve estetik açıdan ele alınanın “Ne?”
oldukları, belirli bir momentte, bu kaynaklarla alış-veriş içindeki
paradigmal bir yapılaşmaya yaslanılarak irdelenmeye ve “Neye göre?”
sorusunun çerçevesinde yanıtlanmaya çalışılır. Genel olarak
paradigmal yapılar yalnızca olgu ve kurumlaşmaları değil, aynı
zamanda zihinsellikleri de kendi güç akışlarına uyumlandırıcı
etkiler sağlar. Kümesel de olsa benzeşen bir zihinsellikten
sözettiğimizde ise, ortak bir bellek, ortak imgeler, ortak zihinsel
kodlamalar ve ortak bir ikonografiden sözediyor olabiliriz.Yani
“ortak” zihinsellikler, belirli ayrışmalara karşın, benzeşen
imgelemleri de
taşırlar. İmgelem, nesneler, olgular ve ilişkiler kadar; usa,
duyusallığa ve belleğe bağlanan hatların da harman yeridir. Bu,
imgelemin aynı zamanda, eleştirel tutumun ve estetik duyumun da
kesişme ve ayrışma yeri olduğunu ifade eder.
İlkel sanatta girift bir içiçelik taşıyan estetik ve eleştiri,
Antik Dönem'e gelindiğinde eleştiri “mutlak,evrensel doğru”; estetik
“tanrısal/ülküsel güzel” idea
'larına yaslanılarak geliştirilmeye çalışıldığından,
hızla birbirlerinden ayrıştılar. “Böylece geçmişin estetikçisi tam
anlamında gizemci bir tutumla o görünmez güzeli, o tanrısal güzeli
araştırırken yapıttan yani gerçek güzelden uzaklaştı”. “(...) Sanat
eleştirmecisiyle estetikçi arasındaki o uzaklık zamanla enaza indi.
Soyut ya da aşkın bir güzel yoktu, kendinde güzel fikri saçmaydı,
güzeli yapıtın kendinde aramak gerekiyordu, buna göre estetikçinin
işi de, eleştirmecininki gibi somut güzelle olacaktı”. 22 Ama tüm
Ortaçağ boyunca eleştiri ve estetik (doğrudan tanrısal güzel ve
mutlak doğruya ilişkin felsefi idea'lardan uzaklaşıp, toprağın
temsil ettiklerine doğru çekilirken) kilise-feodal bey iktidarı
alanlarında sıkışmış; baskın güce itaat üretebilmiş, semavinin
yanısıra “yüce”nin insan bedenine indirgenmiş temsiliyet ve
yansımalarına göre yolalabilmiştir. Özgürlüğünü koruyan bir doğanın
içinde, fakat şiddete ve feodal sömürüye maruz kalan halk ise,
ironinin ve karnaval ruhunun yollarından, ama bedensel çarpılma,
parçalanma ve irinleşmelerin de dahil edildiği bir karşı-estetik
içinde eleştirilerini geliştirmeye çalışmıştır. Yeniçağ ise,
nesnenin sanatsal imgesinin, nesnenin kendisiyle yarıştırıldığı
dönemlerin geride bırakılışıdır. Bu, modern estetiğe ve eleştiriye
geçişte çok önemli bir kırılmadır. Çünkü bu zihinsel tutum, nesnenin
“mükemmel” bir yansısını değil, nesnenin
gizlediğini yakalamayı
öne çıkartır. Nesnenin ilk çarpışmada ele vermediği gizleri ise,
sanatsal anlamda ancak, nesneye ait olmayan, onda bulunmayan, ama
insanın imgeleminde belirebilen şeyler üzerinden kurulan bir imgesel
dil yoluyla ele geçirilebilmektedir. Sanatçının, nesnenin kendi
suretinden ibaret imgesi yerine kendi varettiği imgeyi geçirmesi,
nesnenin imgesi ile olan özdeşleşmesinin parçalanıp-ayrıştırılması
demektir. Böylece sanatçının doğan boşluğu eleştirel bir mesafe
olarak kullanabilmesi olanağı doğar. “Güzel”, ülküsel ve bildik
olanların aynı düzlemde çeşitlendirilip-yinelenmesi ekseninden;
bilinmezlerin bilinir, mevcut bulunmayanlara dair tahayyüllerin
paylaşılır kılınmasındaki yaratıcılık eksenine kaydırılmaktadır.
Sanat, estetik ve eleştiri, nesnelerin zihinlerde
değişmezlik halinde
kurduğu egemenliğin karşısına, tomurcuklanan bir imgelemin
özgürleştirici vadisini koymaya girişmektedir. Bu süreçte yeni
beğeniler üzerinden yeni değer setleri, verili olanlarla çatışmalar
içinden geçilerek kurulur. Nesnenin görünüşü ile çakışmış durumdaki
“saf” ve sabitlenmiş bakış, aynı nesnenin on'larca farklı bakıştan
görülebileceği, sanat yapıtı tarafından belli edildikçe,çöküşe
yönelir. İnsanı, nesnenin tam
karşısına konumlandıran Modernite de, kendi proje amaçları
çerçevesinde toplumsalın dönüştürülmesine yönelirken hem üretime,
hem de ütopyalara yaslanabilen bir zihinsellik ve imgelem
geliştirmiştir. Tüm bunlar, anlamlandırma faaliyetlerinin yanısıra,
estetik algının ve eleştirel bakışın örgütlenmelerinde farklılaşma
demektir. 23 Ancak sürecin gelişmesiyle birlikte, kapitalizmin
“tüketim toplumu” modellemesi içinde özneye, nesnenin
üstünde bir konum
atfedilmiştir. Bugün yaşanılan gerçek ise, nesnelerin özneyi altına
çekerek, biçimlemeye koyulmuş bulunmasıdır.. Artık zihinsellik,
ütopyalarla beslenen geçmiş-şimdi-gelecek birliktelikleri yerine
an'sal olana ve üretim yerine tüketim ekseninin baskınlığına
yaslanmaktadır. Konumuz açısından ilk sonuç, daha geniş bir
çerçevede meta-estetiğinin, daha spesifik bir belirlenim olarak da
post-modern estetiğin kategorik olarak kurumsallaşmayı denemesidir.
Bu görünümü, kültür ve sanatın kapitalist bir endüstri sektörüne
dönüştürülmesiyle ve bu sektörün de reklam ve gösteri sektörleriyle
bütünleşerek, tümünün dev bir eğlence sektörünün potasına doğru
akıyor bulunmalarıyla tamamlayabiliriz.
*
Bana ayrılan sürenin sınırlarını zorlamamak için, bu görünümün
türevsel bazı sonuçlarını işaretlemekle yetineceğim:
1.Nesne
ile imgesi arasındaki mesafe ve perspektif çoğullaştırması,
kaybedilmiştir. İmge, nesnesini içine almıştır; bu nedenle de
imgelemde ateşleyici olarak değil, simgesel bir raptedicilik olarak
varolabilmektedir;
2.Kültür
endüstrisine göre sanat, paraya tahvil edilebildiği ve kapitali, kâr
maksimizasyonuna doğru taşıyabildiği takdirde sanattır. Bu nedenle
hem edinim ve tüketim güdülemelerine uygun bir estetik kategori
içinde belirmeli, hem de
biricik 'lik yerine, benzeşime ve seri üretime uygun
bulunmalıdır;
3.“Metalar estetik dillerini insanların elde etme isteğinden ödünç
alırlar;fakat sonra bu ilişki tersine döner ve insanlar metalar
dünyasının estetik ifadesini ödünç almaya başlarlar”. 24 Diğer
yandan, “kitle kültürü ikonolojiktir ve özdeşleşmeye dayanır”. 25
Özdeşleşim, eleştirel mesafenin yokolması, ve eleştiriye olan
gereksinimin de artık duyulmayacak olmasıdır;
4.Kültür endüstrisinin mekanizmaları,
bağımsız sanatçı – sanat yapıtı – eleştirmen –yapıtın alımlayıcısı
biçimindeki hattı söküp-atmıştır. Onun kurduğu hat,
firmaya angaje sanatçı- sanatsal
meta- promosyon- müşteri hattıdır. Bu hatta ise,
eleştirmene yer yoktur.Çünkü endüstri eleştirmene değil, satış
artırıcı sanat ajanlarına ve reklamcılara gereksinir; bu ücretli
elemanların eleştiri uzamının giysi ve dilini yağmalıyor bulunmaları
bizleri aldatmamalıdır. Meta-estetiği ise, tasarımcı, imaj-maker,
bilgisayar programcısı, animatör, reklamcı,vb. gibi teknisyen
kadrolarını kullanır. Müşteriye gelince, o, ürün karşısında sanatsal
eleştiri değil, tanıtımı ve reklamı üzerinden popülerleştirilen bir
metaı edinme arzusunun, kafasında yaratılmasını beklemektedir;
5.Estetik ve eleştiri çok büyük oranda kültür endüstrisinin
profesyonelleştirdiği alana aktarıldığında, geriye estetik algısı,
bilgi birikimi, düşünce sistematiği ve sanatın özgürleştiriciliğine
inancı çerçevesinde kendisine aykırı düşemeyen; dolayısı ile
ayartılamayan eleştirmenler kalır. Onlar, seslerini duyurma
olanakları hızla daralırken, yanılsama kırıcı ve yol açıcı
düşüncelerini paranın güdümüne teslim etmemekte direnenlerdir;
6.Bağımsız konumlanışında direnen eleştiri, doğaldır ki, yaşanılmakta
bulunan hayat ile de yoğun ilişki içindedir. Bu nedenle,
söylediklerini kendi okuyan bir kapanışta sıkışmamak için tüketim
toplumunun ve sanal kuşak çocuklarının dilini de kullanmak
zorundadır. Öylesi bir zihinselliğin değer ve anlamlandırma
setlerine göndermede bulunmadan, ilişkiler kurmadan, derdini
anlatamaz. Bu ise, eleştiri nesnesinin eleştiriyi kendi içine çekip,
onu ehlileştirmek riskini taşıdığından bugün has eleştiri,
eleştirinin de eleştirisi anlamında, ayrı bir dikkatin varlığını
gerektirmektedir;
7.Zihinselliğimiz ve imgelemimiz manipüle edildiği içindir ki,
estetik algı eşiğimiz çöküntüye uğramaktadır. Estetik algı
çöküşü,eleştirinin yolalabileceği mesafenin yitirilmesidir. “Neye
göre?”, sorusunun yanıtı, “meta-estetiğine göre” ye dönüşür. Bu
nedenle bugün has eleştiri, her zamankinden daha çok, sanatsal
estetiğin o çok katmanlı ve üçyüz altmış yöne genişleyebilen
zenginliğini duyumsatmayı öndelemelidir. Çünkü bu tutum,
eleştirideki neye göre?
'nin yanıtını estetiğin içinden geçirmeyi dener; sanatsal
estetik, bir “üst-eleştiri” 26 olarak ağırlığını koyabilir;
8.Bugün, yine has eleştiri, yalnızca
tek tek yapıtların-performansların-yerleştirmelerin,vb.
eleştirisi olarak değil, aynı zamanda tutumların ve o tutumları
besleyip gürbüzleştiren dizgelerin eleştirisi içinden yürütülebilir;
9.Eleştiri ve estetik alanlarında
taraflı , ama
bağımsız direnmeyi
güçlendirecek en verimli olanaklar, marksist eleştiri ve marksist
estetiğin içindedir. Bu olanakları görüp- kullanacakların mutlaka
marksist olmaları da gerekmez; bunun için sahici bir entelektüel
sorumluluğunun ve Modernite'nin has aydınına özgü damarların varlığı
ile de yolalabiliriz;
10.Bugün gereksinilen eleştiri, meta-estetiğinin karşısında, zihinsel
kamaşmayı kuran bir estetiğin çarpıcılığını genç kuşaklara
gösterebilmeli; o doğurgan ve kaosun ta içinden geçilerek duyumsanan
bir sıçratıcı doyum ile onları tanıştırabilmeli; meta-estetiğinin
yavanlaştırıcılığına karşı, imgelemimizi zenginleştirici sanatsal
çabalara katılabilmelidir.
İsmail Mert Başat
______________________________
(1):
Susan Sontag;
Sanatçı:Örnek Bir Çilekeş ; Hz.:Yurdanur Salman, Müge
Gürsoy Sökmen; İmge Y.; s. 20;2.bs.;1998 İst.
(2):
Jürgen Habermas; “Mitle Aydınlanmanın Kördüğümü”;
Cogito ; S.36; s.101;
2003 İst.
(3):
“(...) gerçek ile kurmacanın mutlak örtüşme tarzı, göstereni
gösterilenden ayıran bilinç niteliğinin bulunmasıyla, statükonun
sürekliliği için bir tuzaktır şüphesiz – ideolojik dünya görüşüne
bağlı her yorum, önce gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkiyi
dondurup, sabit hale getirir”.
Mehmet Ergüven; Görmece
; Metis Y.; s. 19-20; 1998 İst.
(4): Terry
Eagleton; Edebiyat Eleştirisi
Üzerine ; çev. Handan Gönenç; Eleştiri Y.; s. 31; İst.
(5):
“(...) gerçek sanat, çağının ideolojik sorunlarını her zaman aşarak
ideolojinin gözden sakladığı gerçekleri anlamamızı sağlar”.
Terry Eagleton; a.g.e.; s. 29.
(6): “Jean
Piaget'ye göre, ‘ Yapısalcılık
temel özellikleriyle belirli bir öğreti ya da felsefe değil,
yalnızca bir yöntemdir '.
F. Chatelet daha da kısıtlayıcı bir tanıma yönelir: ‘ Yapısalcılık,
insan bilimlerindeki bugünkü biçimiyle bir öğreti olmadığı gibi bir
yöntem de değildir; bugün için yalnızca bir araştırma yönelimidir”.
Ayşegül Yüksel; Yapısalcılık
ve Bir Uygulama ; Yazko Y.; s. 8; 1981 İst.
(7):
“(Stanley) Fish bir keresinde eleştirinin bir metnin ‘anlamını'
değil de, ‘ne yaptığını' ele alması gerektiğini öne sürdü. Fish'e
göre, daha kesin olarak bir metin anlamı, aslında, okura ne
yaptığıdır. Anlam, yerini, okuma faaliyeti içinde bulur; sözel
anlamların sadece epistemolojik listelenmesinden çok, bir pratik
haline gelir”. T.D. Dochtery (vd.);
Post Modernist Burjuva
Liberalizmi ; çev. Yavuz Alogan; Sarmal Y.; s. 17;
1995 İst.
(8):
“Değerlendirme ya da eleştirinin iç mantığını (tutarlılık)
kanıtlanabilir ölçütlere indirgeyen kişi, sonuçta yaratıcılığı sanat
eserinden soyutlamış demektir”.
Mehmet Eegüven; a.g.e.; s.118.
(9): Susan
Sontag; a.g.e.; s.14.
(10):
----------------------- ; s.39.
(11):
Mehmet Ergüven; a.g.e.; s.123.
(12): (Akt.)
Özdemir İnce; Şiir ve
Gerçeklik ; T.İş Bankası Y.;s. 43; 2001 İst.
(13):
Orhan Koçak; İmgenin Halleri
; Metis Y.; s.34; 1995 İst.
(14):
“Alternatif ve eleştirel güçlerin yönettiği kurumlar tarafından
teslim alınıp, hatta kurumların yararları için kullanıldıkları
süreç, Antonio Gramsci ve Dick Hebdige (1979) gibi Marksist
tahlilciler tarafından ‘hegemonya' olarak adlandırılmıştır. ‘Karşı
hegemonya' olarak adlandırılan ve hakim grupları eleştirme ve onlara
meydan okumalar, her zaman yeni biçimler almalıydı; ve hakim
guruplar, iyileşip meydan okumaları içlerine aldıkça, hegemonya
karşıtı yeni hareketler olmalıydı”.
Malcolm Barnard; Sanat,
Tasarım ve Görsel Kültür ; çev. Güliz Korkmaz; Ütopya
Y.; s. 229; 2002 Ank.
(15):
“Günümüzde eleştiri ve eleştirmeni bekleyen en büyük tehlike,
görüntüler dünyasındaki köklü değişimin, bu görevi üstlenen kişileri
de birer sözde özneye çevirmiş olmasıdır”.
Mehmet Ergüven; a.g.e.; s 130.
(16): “Her
ifade, bir karşı ifadeyi uyarmak için yapılır. İletişimde kullanılan
ifade ise toplumsal ilişkilere ve belli bir zamanın çok çeşitli ve
farklı söylemlerinin birliği olarak tarif edilen kültüre göre
anlamını kazanır”.
Ergin Yıldızoğlu; Yaşasın
Modernist Refleks! ; telos Y.; s. 140; 1997 İst.
(17):
Samuel Weber; “Eleştirel Kuram ve Okuma”;
Cogito ; S.36; s. 150;
2003 İst.
(18):
içeri 'yi özel;
dışarı 'yı kamusal
alan olarak okuyabiliriz.
(19):
M.Hardt – A.Negri;
İmparatorluk ; çev. Abdullah Yılmaz; Ayrıntı Y.; 3. bs.;
s.198; 2001 İst.
(20):
Slavoj Zizek ; Kırılgan Temas
; çev. Tuncay Birkan; Metis Y.; s. 284-285; 2002 İst
(21): “
Eleştiri ,
dikkatin adlarından biridir”.
Jean Paulhan; Eleştiriye Kısa
Önsöz ; çev. Uğur Güven; Dokuz Eylül Y.; s. 8 ; 1999
İzm.
(22):
Afşar Timuçin; Estetik
; Süreç Y.; s. 17 ; 1987 İst.
(23):
“Modernlik, dinin, felsefenin, ahlâkın, hukukun, tarihin, ekonominin
ve politikanın bir eleştirisi biçiminde başlar. Şu halde eleştiri
onun ayırıcı özelliği, doğum belirtisidir”.
Octavia Paz; Öteki Ses
; çev. Hüseyin Demirhan; Suteni Y.; s.30; 1995 Ank.
(24):
Wofgang Fritz Haug; Meta
Estetiğinin Eleştirisi ; çev. Ayşe Gül; Spartaküs Y.; s.
27; 1997 İst.
(25):
Hasan Bülent Kahraman; Post
Modernite ile Modernite Arasında Türkiye ; Everest Y.;
s. 190; 2002 İst.
(26):
“Sanatçının yapıtı kişisel ve yaratıcıdır. Eleştirmen ise çözümler
ve değerlendirir. Estetik bu temel çatlağa ayna tutar(...)”.
“Estetik, sanatı çözümleyen çözümlemecinin dilini çözümler”.
Dabney Townsed; Estetiğe Giriş
; çev. Sabri Büyükdemirci; İmge Y.; S. 54; 2002 İst.
|
|