| |
Şiir ne zaman
bir gerileme içine girse, karşılaştığı bir saldırıyla yüz yüze
geliyoruz. Can damarına yönelen bir saldırıyla: Yaşamı
yansıtmasını kısıtlama. Bu saldırı elbet açıkça dile getirilmiyor.
Yaşamla arasındaki bağın dayanakları budanarak yapılıyor daha çok.
Şiirle yaşam arasındaki bağ, onun hem tarihiyle, hem coğrafyasıyla
tanımlanabilir. O yüzden de bu tarihle, bu coğrafyayla ilişkisi
koparılmak, en azından gevşetilmek isteniyor.
Şiirin tarihi,
bir bakıma sanatın tarihiyle eşanlamlı. Sanatın doğuşuna bakarsak,
insanın gereksinimlerini karşılama ve giderme yollarından biri
olarak karşımıza çıkıyor. Çağlar boyunca da bu temel üzerinde
ilerlediğini, tarihsel gelişim içinde değişimlere ayak uydursa da
özünü koruduğunu ve bugünlere geldiğini görüyoruz. Saldırının ilk
amacı, bunun önünü kesmek. Tarihsel gelişim içinde türsel bir arınma
yaşandığı, şiirin içinden (öykü, roman vb) kendine yabancı öğelerin
çıkıp ayrı türler oluşturduğu ileri sürülerek yapılıyor bu. Örneğin
şiirin artık “anlatmak”la ilgisinin kalmadığı sonucuna varılıyor
ve işin ucu “bir şey anlatması”nı istememeye kadar gelip dayanıyor.
Oysa tarihi
doğru okumak, bunun böyle olmadığını göstermeye yeter. Şiirin “bir
şey anlatması” onun türsel özelliğinden değil, sanatın doğuşundaki
gereksinim ilişkisinden, yani yaşamla arasındaki bağdan
kaynaklanıyor. Dolayısıyla şiirin içinden başka türlerin çıkması,
onun birtakım öğelerle ilişkisini kesmesi anlamına gelmiyor. Kaldı
ki, şiirin “bir şey anlatması”yla romanın, öykünün “bir şey
anlatması” birbirinden çok ayrı. Her tür, kendi olanakları
içinde, kendine özgü bir biçimde “anlatıyor”.
Öte yandan,
şiirin uğradığı saldırı, onun coğrafyasına da yönelik. Hem türsel
açıdan, hem ilgi alanları açısından. Şiirin coğrafyasına türsel
açıdan baktığımızda, destandan hicve, taşlamadan ironiye,
öykülemeden yergiye vb geniş bir açılım çıkıyor karşımıza. İlgi
alanları açısından baktığımızda ise, tarihin bir döneminden
kozmik kaygılara, yaşanan güncel bir olaydan felsefî
sorunlara, sevda gibi en yaygınından en bilinmedik duygulara,
bilinçaltında gizli kalandan adı ilk kez konulana dek bir başka
açılımla karşılaşıyoruz.
Tarihte olduğu
gibi coğrafyada da şiirin bu özelliği türsel değil. Sanatın
doğuşundaki gereksinim giderme kökeninden, bu kökenin onu yüz yüze
getirdiği yaşamı yansıtma niteliğinden geliyor. Çünkü şiirin
yaşamla bağı, onun içerdiği bütün ilişkileri kucaklayacak kadar
geniş ve kapsamlı. Yaşamı olanca zenginliğiyle yansıtmaya
elverişli bir tarih ve coğrafya var gerisinde.
Şiir ne zaman
bir gerileme içine girse, saldırı işte bu noktada gösteriyor
kendini. Tarihle ve coğrafyayla bağlantıyı koparma noktasında. Son
olarak, 80 sonrasında da böyle yapıldı. Şiirin tarihine,
coğrafyasına sahip çıkan toplumcu kesimin 80 öncesindeki
yükselişini durdurmak için, “büyük dâva”larla uğraştığı,
“ayrıntı”ları önemsemediği, oysa yaşamın salt “büyük dâva”lardan
oluşmadığı, “ayrıntı”ların da önemli olduğu ileri sürüldü. (80
sonrasında kurulan yayınevlerinden birinin “ayrıntılar da
önemlidir” sloganını kullanmasını anımsayalım.) Bu, şiirin kendi
coğrafyasıyla bağlantısını koparma yolunda bir göstergeydi.
Tarihle bağlantıyı koparma girişimi ise yine “anlatmak”
üzerinden gündeme geldi. (Şavkar Altınel ve Roni Margulies’le
yapılan tartışmaları anımsayalım.)
Şiirin nereye
kadar gerilediğine bakınca, “ayrıntı”ları önemsemek gerektiğini
söyleyenlerin “ayrıntı”da boğulur hale geldiğini görüyoruz.
Toplumcu kesimin de, bireyin “ihmal” edildiği eleştirisine boyun
eğerek, hızla artan ölçüde bir “özne şiiri” yazmaya yöneldiğini,
gerilemeyi bu açıdan yaşadığını söyleyebiliriz. Hangi yönden
bakarsak, bir benzeşme ortamı, bir kimliksizlik çıkıyor ortaya.
(“Yeni bir Divan şiirine doğru mu?” diye sorulduğunu
anımsayalım.) Koparılan bağlantı yeniden kurulmazsa, şiirin
tarihine de coğrafyasına da sahip çıkılmazsa, durumun değişmesi de
sözkonusu değil.
“Ayrıntı”da
boğulduğunu söylediklerimizin yaşamla ilişkiden beklentileri
sınırlı. Örneğin yaşamı değiştirmek diye bir kaygıları, hele şiirin
bu alanda işlevi olabileceği gibi bir düşünceleri yok. Onlar, (Şavkar
Altınel’in anlatımıyla söylersek) şiiri aydınlar arası bir
“zekâ, zevk ve bilgi” gösterisine dönüştürmüşler bile. “Özne
şiiri”yle yetinenlerin ise, yaşamla bağ kuran, onu hem
yansıtan, hem değiştirmeyi amaçlayan bir tutumla ilişkileri hâlâ
varsa, şiirin tarihine yeniden bakmaları, coğrafyasını yeniden
kullanmaları gerekiyor.
Bu noktada,
üstelik elimizin altında eşsiz bir kaynak bulunuyor. Nâzım Hikmet,
bir de bu coğrafyayı nasıl kullandığına bakılarak okunabilir.
Okunduğu zaman da, hicivden taşlamaya, destandan portreye,
bilinçaltı akımından rübaiye, bu coğrafyanın türsel ve biçimsel
olarak; ya da Şeyh Bedrettin’den Taranta
Babu’ya, Kuvayi Milliye’den uzay yolculuğuna, aşk
şiirlerinden “Makinalaşmak İstiyorum”a ilgi alanı olarak nerelere
yayıldığı görülebilir.
Sonbahar şiiri
yazdığı için kendisini eleştiren Kemal Tahir’e Nâzım Hikmet’in
yanıtı, bu coğrafyanın sınırları olmadığını gösterir nitelikte:
“Niçin yazmayacakmışım? Sonbahar da, yaz ve kış gibi bir
mevsimdir, ve insanlar bütün bu mevsimlerden geçerler”.
Ardından söyledikleri ise nasıl yazılması konusunda bir uyarı:
“Yeter ki kışın bile ümitsiz olmasınlar, ihtiyarlıklarını
cesaretle, ümitle karşılasınlar ve onu hiç de bitmiş, ölü bir
mevsim olarak kabul etmesinler”.
Bu sınırsızlığa
ve uyarıya, Nâzım Hikmet kadar, Mayakovski’den Brecht’e, Lorca’dan
Aragon’a, Eluard’dan Neruda’ya uzanan geniş bir ozanlar toplamında
da rastlıyoruz. Hepsini birleştiren, yaşamla kurdukları ilişki, onu
bütün ayrıntılarıyla, zenginliğiyle kavrama ve yansıtma çabası. Yine
Nâzım Hikmet’in satırlarıyla söylersek, şiir insanların
öyaşamlarının her evresinde okuyabildikleri, sordukları sorunun
karşılığını bulabildikleri” genişlikte yazılmalı.
Şiirin
saldırıları nasıl göğüsleyeceğinin, toplumsal dolaşıma yeniden nasıl
çıkabileceğinin gizi de, göstergesi de burda.
Kemal Özer
|
|