| |
Şiirin evrensel
olması gerektiğinden sık sık söz edilir. Kimilerine göre bu, her
şeyden önce yerel olmakla sağlanır. Kimilerine göre ise,
evrenselliğe ancak birtakım “evrensel izlek”leri işlemekle ulaşılır.
Bu tür izleklere örnek olarak da hangi çağda hangi toplumda olursa
olsun insanların sürekli yüz yüze bulunduğu aşk, ölüm, yalnızlık
vb kavramlar gösterilir.
Öte yandan,
şiirin tür olarak kendine yabancı öğelerden arındığı, arınması
gerektiği de zaman zaman ileri sürülür. Kimilerince bu o denli
aşırıya götürülür ki, izlekler şöyle dursun, sözcüklerin
barındırdığı olağan iletişim olanakları bile bu arınmaya engel
sayılır. Böyleleri için, şiirin “bir şey söylemesi” de, şiirden
“bir şey istenmesi” de kabul edilemez.
İçinde
bulunduğu sanat ortamında bu yaklaşımlar çeşitli vesilelerle her
ozanın karşısına çıkar, bir hesaplaşmaya girmesine neden olur. Her
hesaplaşma da bir tutum belirlemeye ya da belirlenen tutumu bir kez
daha gözden geçirmeye yol açar.
Benim için,
şiirlerimin başka bir dile çevrilmesi böyle bir vesile olmuştur her
zaman. Hangi şiirlerimin çevrilmek üzere seçildiği, bunların
başka bir dilde, başka bir toplumda insanlara ne vereceği
merakımı çekmiştir hep. Çevirinin yalnızca bir dil sorunu
sayılamayacağını bildiğim için, niye o şiirlerin çevrildiğini,
yapılan seçimle onların içerikleri, iletileri arasında nasıl bir
bağıntı bulunduğunu araştırmak bana heyecan verici görünmüştür.
Geçen yıl
şiirlerimin Danimarka’da çevrilmesi ve kitap olarak yayınlanması
benim için yalnız yeni bir vesile değil, bu konuda iyi bir fırsat da
oldu. Hele kitaptan dolayı Danimarka basınında birtakım yazılar
çıktıktan ve bu ülkeye çağrılıp Kopenhag’da bir şiir akşamına
katıldıktan sonra...
Şiirin “bir şey
söylemesi”ne, şiirden “bir şey istenmesi”ne karşı çıkanlarla aynı
düşüncede değildim. Tam tersine, şiirin bir toplumsal dolaşıma
çıkmasını, insanların gereksinimlerini karşılamasını istiyordum.
Üstelik bu işlev, yalnız güzellik yaratmakla, estetik tat
vermekle sınırlı kalmamalıydı.
Beklentilerim,
tek tek şiirleri olduğu kadar, onların bir araya geldiği
kitapları da kapsıyordu. Şiirler, tek tek söylediklerinin
ötesinde, kitap olarak da “bir şey söylemeli”ydi. Böyle bir
beklentinin, onları yalnız yazıldıkları dönemle sınırlayacağı,
dolayısıyla evrenselliği engelleyeceği görüşüne ise katılmıyordum
elbette. Bugüne değin yaptığım gözlemler, bu görüşün doğru
olmadığını, bir şiirin yazıldığı dönemden sonraki günlerde de
işlevini sürdürdüğünü, hatta ozanın bile öngöremediği yeni
ayrıntılar, yeni anlamlar edindiğini göstermişti. Bir sevda şiiri,
örneğin canına kıymaya niyetlenen birini bundan
vazgeçirebiliyordu.
Danimarka’ya
giderken, bütün bunların yanısıra, birtakım yeni sorular da
götürmüştüm kafamda. Yazıldığı dilin, yazıldığı toplumun dışında
bir şiirin işlevi ne olabilirdi? Başka bir toplumda, başka
koşullarda yaşayan insanların beklentisi ne olabilirdi o şiirden?
Kaldı ki, çevrilen şiirler çeşitli kitaplardan seçilip bir araya
getirilmiş, yeni bir kitap oluşturmuş, bir araya gelmekle yeni “bir
şey söyleme” olanağı elde etmişlerdi.
Götürdüğüm
sorulara ilişkin kimi yanıtlarla döndüm Danimarka’dan. Evet, çeşitli
kitaplardan seçilmişti şiirler, bir araya gelmekle yeni bir kitap
oluşturmuş, dolayısıyla yeni “bir şey söyleme” olanağı elde
etmişti. Şiirler benimdi, ama onları bir araya getiren ben
değildim. Çevirmenler böyle bir toplam ortaya koymakla hem o
şiirleri okumuşlar, hem de onlarla “bir şey söylemek”
istemişlerdi.
Çevirmenlerin
okuduğu, sonra da “bir şey söylemek” için bir araya getirdiği
toplama, iki ‘özne’li değişik bir cümle denebilirdi. Hem ozanı,
hem de ozanın dile getirdiği ‘özne’yi, duygularını yaşarken bile
toplumsal ortamın dışında kalmayan, siyasal tavır takınmayı temel
alırken bile duygulara sırt dönmeyen o çağdaş ‘özne’yi konuşturmak
istemişlerdi. Gazetelerde kitap için çıkan yazılar, ortaya konan bu
iki ‘özne’li cümlenin okunduğunu ve kavrandığını gösteriyordu.
Yan yana gelen şiirlerin yaydığı sıcaklık duyulmuş ve çıkan
yazılardan birinde bunun “yaşama, dolayısıyla şiirin yansıtma gücüne
duyulan içten ve sürekli güvenin sonucu ortaya çıkan bir sıcaklık”
olduğu vurgulanmıştı. Bir başka yazı ise, “gözlerini hiç ayırmıyor
dünyadan: çeşitli bağlamlarda, durduğu yerin bilincinde” diye
nitelemişti ozandaki ‘özne’yi.
Ozanın bir
dilde yazdığının, çevirmenlerin bir başka dile aktarıp bir araya
getirdiğinin dışında, şiirlerin özel koşullarda ortaya çıkan bir
toplumsal işlevi daha olmuştu. Bilindiği gibi, Danimarka göçmen
işçilerin yaşadığı bir ülkeydi. Türkiyeli göçmen işçiler bir kimlik
sorunuyla, Danimarka toplumu çeşitli kültürlerin bir arada
yaşayacağı bir bütünleşme sorunuyla yüz yüzeydi. Her iki sorunun da
insanları birbirine tanıtacak, yaklaştıracak ilişkilere gereksinimi
vardı. İşte kitap bu gereksinimin giderilmesinde, çeviri yoluyla
kurulan köprünün biraz daha ilerlemesinde ek bir işlevi yerine
getirmişti.
Danimarka’dan
dönerken yalnız bu gözlemleri getirmedim yanımda. Kitabımın
yayınlanması, edebiyat dünyasının dışında ilginç bir tanışmaya daha
neden oldu. Şiirlerimi okuyup benimle tanışmak isteyenler arasında
iki de doktor vardı. Üstelik bunlar, bir işkence kurbanlarını
sağaltım merkezinin kurucusu uzmanlardı. Bu alanda Danimarka’nın
önemli bir yeri olduğunu ve Türkiye’den de bu ülkede sağaltım
görenler, iyileşenler olduğunu biliyordum. Ama şiirlerimin bu
alandaki uzmanlarla bir gün beni tanıştıracağı aklımdan geçmemişti.
Bu alanda
çalışan üç merkez vardı. Benimle tanışmak isteyen İnge Lunde ve
Jörgen Ortmann bu merkezlerden Etica’nın kurucularıydı. Daha önce
çalıştıkları merkezden ayrılıp 1989’da burayı kurmuşlardı.
Evlerinde onlarla buluşmaya giderken, beni götüren arkadaş,
onlarınkini ötekilerden ayıran en önemli özelliğin, bilinen
sağaltım yöntemlerinin yanına kültürü, sanatı da katmak olduğunu
söylemişti. Bunu duymak beni rahatlatacak yerde daha da
heyecanlandırdı. Neler konuşulacaktı acaba? Nasıl bir sonuç
çıkacaktı bu buluşmadan?
Tanışma
cümlelerinin hemen ardından, heyecanlanmakta haklı olduğumu gösteren
bir soru geldi. Ortmann, gözlerimin içine bakarak “Öyle bir ülkede
nasıl yaşıyorsunuz?” dedi. Yüksek sesle düşünmeye çalıştım nasıl
yaşadığımı. Savaşlarda cepheler vardı, bir de cephe gerileri.
Cephelerde, savaşın sıcak kesimi belirlerdi yaşamı. Cephe
gerilerinde ise, insanları ayakta tutan dayanaklar çökertilmek
istenirdi. Yılgınlığa, umutsuzluğa, bunalıma düşürülerek yapılırdı
bu. Öte yandan, cephe kadar cephe gerisinin direnmesi de önemliydi.
Ve bu direncin temelinde, “düşmana inat bir gün fazla yaşamak”
yatardı. Bundan da, cephe gerisi koşullarında nasıl her gün yıkılanı
yerine koyuyorlarsa, insanın önce kendi yaşamını her gün
yılgınlığa, umutsuzluğa, bunalıma karşı savunması gerektiği
anlaşılmalıydı.
Konuşmamızın
ikinci aşamasında, işkencecilerin kimliği üzerinde duruldu.
Polislerin de köken olarak halktan geldiğini belirten yazılardan,
sorguda dizine çarptığı kurbanına “pardon” diyen işkenceci
ayrıntısına değin, geniş bir yayılış alanı olan yanılgının altı
çizildi. Üzerinde durulması gereken, işlevin belirlediği kimlikti.
Bu bilinçle bakılmazsa, tıpkı iftar yemeği veren, hayır işlerine
para ayıran kapitalistin “iyi insan” diye nitelenmesinde olduğu gibi
bir karışıklıkla yüz yüze gelinebilirdi. Bu bilinçle bakılmazsa,
şiirin sözünü ettiği üzere, aramıza karışan bir işkenceciyle
“Otobüse biniyoruz aynı duraktan belki, / belki karşılaşıyoruz bir
köşeyi dönerken, / ilerlese göz tanışıklığı biraz daha /
selâmlamak zorunda duyacağız kendimizi.”
Söz sırası İnge
Lunde’ye gelince, sanatın yaşamdaki yerini gündeme getirdi.
Duvarları resimlerle donatılmış bir salondaydık ve sanatın her türü
yaşam için kullanılmalı diyordu. Sağaltım yöntemleri arasında müzik
ve resmin eski çağlardan beri kullanıldığı biliniyordu. Ama
Lunde’ye göre, şiir de kullanılabilirdi. Kitabımı açtı ve “Kesik
Kesik” başlıklı şiiri gösterdi. Onu okuduktan sonra benimle
tanışmak istemişti. Bir sorgu şiiriydi bu. 17 Ağustos 1973 tarihi
vardı başlığının altında. 12 Mart Türkiye’sindeki bütün bir cephe
gerisinin psikolojisiyle örülmüştü. Bütün bir cephe gerisi de
sorgudaydı. Susmakla konuşmak arasında duruyordu herkes. “Çünkü
bir tek sözcüğün değeri / satmaya da yetiyor bir
insanı, kurtarmaya da.”
Evlerinden
ayrılırken, sağaltım çalışmaları sırasında bu şiiri de kullanacağını
söyledi Lunde. Ben de ona, işkenceyle insanlıktan çıkarılmak
istenmiş insanları yeniden yaşama döndürme çalışmasına kendini
adayanlarla tanışmanın cephe gerisi koşullarında bize güç kaynağı
olacağını söyledim. Ve, tıpkı onun bana yaptığı gibi, gözlerinin
içine bakarak Ortmann’a sordum: “Danimarka’da da işkence var mı?”.
Gözbebeği seyirmedi “var” derken. Hatta bu işe başlamadan önce,
cezaevlerinde doktorluk yaptığını, karşılaştığı olayların ardını
bırakmadığı için de işten attıklarını ekledi.
Onlarla
tanışmış olmak, şiirin evrenselliği konusunda tutumumu bir daha
gözden geçirmemi sağladı. Ve gördüm ki, şiirin toplumsal dolaşıma
çıkması gerektiğini ileri sürerken, sınırının nerelere değin
uzanacağı konusunda hâlâ bilmediğim şeyler var.
Kemal Özer
|
|