| |
1988’de
şiirle ilgili gözlemler... Neye göre? Yıl içinde basılan şiir
kitaplarına mı, yoksa dergilerde yer alan ürünlere mi bakmalı?
Kitaplara bakılacaksa, onlarda yer alan şiirler daha önceki
yıllardan gelmiyor mu? Zaten bir yılı, iki ucundan makaslanmış bir
zaman dilimi saymak ne kadar doğru?
1988 için
yaptığımız gözlemleri, ne yönden bakarsak bakalım, bir süreç içinde
kavramamız gerek. Günümüz için gözlediklerimiz, aslında önceki
yıllardan kaynaklanıyor. Birike birike gelen ve bir sıçramayla
ortaya çıkan uçlar...
1988’de yapılan
en yaygın gözlem, şiirin bir kesiminde yine ‘gerçeklikten
kaçış’tı. Bu kaçışı besleyen nedenler olduğu gibi, hazırlayan
koşullar da vardı. Nedenler daha çok toplumsal, koşullar
ise sanatsal. Nedenlerin başında, toplumsal beklentilerde
ortaya çıkan umut kırıklığı gösterilebilir. Zaten kırılgan bir
yapıya sahip bu kesim için, toplumsal ilgiler tümüyle
gündemden çıktı. Şiirlerine baktığımız zaman, hangi yılda
yaşadığımız hiçbir belirtiyle yüze çıkmıyor.
Hemen
belirtelim, altını çizmek istediğimiz, siyasal ilgiler değil. En
ufak toplumsal ilgiyi bile bu ürünlerde yakalamak olanaksız.
Hatta şunu da söyleyebiliriz: Eski ürünlerinde kişisel
gerçeklikleriyle karşımıza çıkan ozanlar bu
özelliklerini bile yitirdiler. Onların ürünlerinde kişisel
gerçekliklerin bile izi yok artık. Denebilir ki, bu kesim, bir
ayrıntılar denizine biraz daha batmış bulunuyor.
Bu noktaya
nerden geldiler? Toplumsal beklentilerinin yom olduğunu
vurguladık. Bunun yanına, sanatsal kaygının, estetik çözümün
sıkıntısını da eklemeli. Tepki kaynakları, şiirin bir dönemde
toplumsallaşma uğruna aşırı bir siyasallığa yönelmesi, yaşamı hep
büyük sorunlarla, kavramlarla kucaklıyor olmasıydı.
Oysa
yaşamsallık ayrıntıdaydı; o küçük, günübirlik duyarlıklardan söz
açmalıydı şiir. Şiiri ayrıntıda yakalamak diye özetlenebilecek
bu görüşe göre, yaşamsal canlılık ancak böyle sağlanabilirdi.
Şiir kalıplardan, sloganlardan, toplumsal yarar saplantısından,
birtakım dâvaların ardına sığınmaktan ancak böyle kurtulabilirdi.
Şiir ancak böyle yeniden şiirsel olabilirdi.
Bugün gelinen
noktadan baktığımızda, bu şiirin, gösterdiği çözüme yenik
düştüğünü görüyoruz. Ayrıntıda şiiri yakalama çabası, şiirin
ayrıntıda boğulmasıyla sonuçlanmış görülüyor. O kadar ki,
eskiden ayrıntıları birbirine bağlayan çağrışım zinciri bile
oluşmuyor artık. Birbirine bağlanmayan imge kümeleri,
denebilirse, şiirin içinde kendi başlarına yüzüp duruyor. Bu
kopukluk, bu kesimin kimi ozanlarınca, başka kavramlarla
giderilmek isteniyor. Örneğin ‘intihar’ gibi, ‘zaman’ gibi
felsefî yük taşıyabilecek kavramlar, şiirin paydasında yer
alırsa, ‘gerçeklikten kaçış’ önlenebilir, okurla şiir arasında
yeniden bir yaşamsal bağ kurulabilir sanılıyor.
Oysa bu tür
girişimlerin karşısında da, sorunların sahteliği, kişisel
gerçekliğe dönüşmemiş olması engel. Bu kesimin üzerinde bu
kadar durmamızın nedeni, değişen koşulların etkisiyle, ön
sırada görünür olmaları. Dergilerin çoğunda ve TV’de kamuoyu önüne
sık sık çıkıyorlar, şiir ödülleri genellikle onlara veriliyor,
yayınevleri kitaplarını basmakta daha istekli davranıyor. Bütün
bunların doğal sonucu olarak da, 1980’den sonra belirginleşen
yeni ozanlar kuşağını etkiliyorlar.
Onlardan ayrık,
bir başka kesim daha var ki, onlarla ilgili gözlemlerimize,
geleceğe dönük izlenimlerimize geçmeden, 1988 içinde uç veren
bir ‘ara kesim’in sözünü etmeliyiz. Yukarda sözünü
ettiklerimiz gibi, bu ‘ara kesim’dekiler de, şiirin toplumsal
yükleniminden rahatsız. Çıkış noktaları aşağı yukarı aynı. Şiirin
toplumsal ilgisinin siyasal ağırlık kazanması, bu ‘ara
kesim’dekileri sanki savunmasız bırakıyor. Onun için, şiirin
sorunlara, dâvalara, kavramlara yönelirken insanî boyutu gözardı
ettiğini, duyarlığı küçümsediğini, ‘ihmal’ edilen psikoloji
boyutunu kendilerinin ekleyerek şiiri ‘bütün’leyeceklerini
ileri sürdüler. Siyasal terminoloji içinde kalarak daha önce
karşı çıkanlar olsun, ‘bütün’leme savıyla işe koyulanlar
olsun, ‘gerçeklik’le ilişki kuran bir şiir yazmakta başarılı
olamadılar. Slogan, mazmun eleştirisi getirenlerin, ‘duyarlık
önemsenmedi’ diyenlerin ürünlerinde yeni mazmunlar, duyarlık
kalıpları görülür oldu. Psikoloji boyutunu önemseyenlerin
ise toplumsal nabzı yakalayamadıkları, ayrıntı içinde boğuluşa
yeni örnekler ürettikleri görüldü.
‘Gerçeklik’le
ilişki kuran kesime gelince, değindiğimiz gibi, ilk bakışta
şiirsel gündemin ön sırasında görülmüyor olmalarına karşın, sağlam
bir tabanda devindikleri söylenebilir. Oldukça geniş bir ilgi
alanları var ayrıca. ‘Gerçeklik’le ilgi kurarken genelde izlenen
edilginlik, savunmada kalma bu kesim ozanlarını bir çeşit
tanıklıkla yetinmeye zorlarken, daha etkin, rahatsız edici, atak
bir şiir de yine bu kesimde görüldü. Rahatsız edicilik,
ataklık; yaşadığımız günlerin sıcak bir izleyicisi olmaktan ve
dili doğal akışı dışında kullanmaktan geldiği gibi (Can Yücel;
Sürçüyor Zaman, Enver Ercan), gerçekliği tarih boyutuna
oturtup tartışmaktan da (Siyasetname, Özdemir İnce),
ozanlık tavrını bir direniş biçimi olarak temellendirmekten de
(Zorba ve Ozan, Özdemir İnce) ortaya çıkmaktadır.
‘İnsanî olan’, kimi zaman ozanın özne olduğu kişisel trajik (Kardaşım
Oğul, Vecihi Timuroğlu; Kızıma Mektuplar, Ataol
Behramoğlu), şiirsel bir söyleme dönüştürülüp yeniden üretildi.
Yaşanan olaylardan, soluklu bir söylem aracılığıyla (kafaya ve
yüreğe aynı ağırlıkta seslenebilen) etkileyici bir imge
bütünlüğüne varıldı (Ateş Hırsızları Söylencesi,
Emirhan Oğuz).
Yaptığımız
bütün gözlemler, geçmişin birikimini olduğu gibi, geleceğin
ipuçlarını da içinde taşıyor. Önce şu saptamayı yapalım:
Nedenler ve koşullar kısa sürede değişir mi? Bu gözlemlerin
kısa sürede değişeceğini ileri süremeyiz. Ama ‘gerçeklikle ilişki’
konusunda ters bir hızlanma olabileceğini söyleyebiliriz. Bir
kesim, ‘gerçeklik’le biraz daha ilgisiz bir konuma doğru ilerlerken,
öbür kesim, hesaplaşmaya girdiği sorunları çözdükçe daha atak, daha
etkin, ‘gerçeklik’le daha çok-yönlü bir ilişkiyi hızla
gerçekleştirecek.
Son olarak şunu
belirtmek isterim: ‘Gerçeklikten kaçış’ın nasıl bir şiir getireceği
aşağı yukarı şimdiden belli. Şiirlere tek tek bakıldığında,
dizeler arası, imgeler arası kopukluk; sözcük düzeyinde
soyutluklar. Arkayapı olarak bakıldığında, yaşamı yansıtmayan sahte
derinlikler, nesnel karşılığı olmayan sorunsallar. ‘Gerçeklikle
ilişkide olan’ şiir ise neler getireceği önceden kestirilemeyecek
kadar zengin bir gelişmeye aday.
Yapılanlara
bakmak bunun böyle olduğunu görmeye yeterli.
(Gösteri-Ocak
1989)
Kemal Özer
|
|