| |
“Nazım bûluğundan sonra dünyaya gelmiş gibiydi” der, yol
arkadaşı, 19 yaş dostu Vâlâ Nureddin. Bu söz Nazım Hikmet’i anlamak
için anahtar değerindedir.
Bu yazıda açılacak bütün söz şudur: Nazım Hikmet,
Ekim ihtilaliyle, 19 yaşındayken buluşmuş ve şiirsel kimliği ile
politik kimliğini ihtilal içinde biçimlendirmiştir. (1) Şair, 1917
devrim hareketinin öne çıkardığı bütün sanat akımlarından
etkilenmiştir; fütüristtir, konstrüktivisttir; fütüro kübisttir,
gerçekçidir, sosyalist realisttir. Bu olgu şiirlerinde şu ya da bu
biçimde görülür ama asıl şair kimliğindeki öncü özellik, bütün bu
biçimleri denerken Türkçe’nin büyük ve üstün seslerini bu biçimlerin
sağladığı olanaklarla yeniden kurmuş olmasıdır.
Nazım Hikmet’in şiirinin birincil özelliği modern bir
başlangıç olmasıysa, bunu belirleyen ve etkileyen başka bir özellik
de, en canlı döneminde -1921-1924 yılları arasında- tanık olduğu
ihtilalin ilhamını şiire getirmiş olmasıdır. Şair, şiirini, o
ilhamın sorumluğunu üstlenmeye adamış, bu adanmanın gerektirdiği
poetik ve pratik eylem biçimi, yaşamının tümünü kuşatmıştır. (2)
Nazım Hikmet bir başlangıçtır. Yakup Kadri
Karaosmanoğlu’nun deyişiyle, onun şiiri Türkçe’de bir devrimdir.
“Ustamdır” dediği Yahya Kemal, nasıl ki sembolizmle birlikte modern
Fransız şiirinin kazançlarını Divan şiirinin incelikleriyle
buluşturmuş ve bu eyleminden yeni ve kişisel bir doruk oluşturmuşsa,
Nazım Hikmet de 1917 devrimiyle birlikte sanata yol veren bütün yeni
atılımları, Türk şiirinin biçim ve öz değerleriyle buluşturarak,
Türkçe şiirin o güne kadar ulaştığı yeri, hiç beklenmedik bir
aşamaya yükselten yeni bir başlangıcın şairi olmuştur. Bu yeni
başlangıçta, o günler için avangard nitelikteki şiir deneylerinin
sesiyle, biçimiyle, seslenişiyle varolmuş, ortaya Nazım Hikmet
adında yeni bir şiirsel kimlik çıkmıştır.
İşte bu “Nazım Hikmet” bütünlüklü şiirsel kimliğinin
oluşum zamanı ve ortamı, Anadolu’da ilk kırılmasını yaşadıktan sonra
geçtiği Sovyetler Birliği’nde devrimin “ilk saatinde orada bulunma”
yaşı olan 19 yaşıdır. Şair bu yaşta edindiği deneyimlere yaşamının
sonuna kadar sadık kalmıştır. (3).
Yukarıdaki üç önermenin, yaşanış süreçleri zengin
ayrıntılar içerir. Ama şair için gençlik çağının en canlı, en
buhranlı, en arayışçı, en atak dönemi olan 19 yaşının aynı zamanda
ülkesinin ve dünyanın da adeta 19 yaş gencinin ruhsal yapısına
benzer özelliklerde olması, şairin eskiyle kopuşu için bir devrimci
atılımın her bakımdan uygun olmasını sağlamıştır. Bir bakıma,
devrimin nesnel ve öznel koşullarının hazır, uygun ve zamandaş
oluşuyla devrimci durumun doğması gibi, yeni şiir için gerekli
koşullar oluşmuş ve Nazım Hikmet kimliğinde temsilini bulabilmiştir.
Nazım Hikmet için 19 yaş, her bakımdan bir devrimci kopuş yaşı
olmuştur. İnsanın bu yaş dönemi, ya hüznün ya da coşkunun, bazen
hüznün, bazen de coşkunun, melankoli kadar yaşam umudunun, tiksinmek
kadar yüceltmenin, karşıt birçok duygunun içten içe volkana
dönüştüğü bir zaman dilimidir. Gerçek algısı, imkân ölçüsü ve değer
anlayışı her yaş diliminden farklı ve hepsinden güçlüdür. İrade ile
koşul arasında daima iradeden yanadır genç insan. Çatışmalı iç
benliği, iyi ve kötü arasında sert duvarlar örer ve bu duvarlar
seçimlerine yön verir gencin.
***
Nazım Hikmet, aklı başında her genç gibi ve yaşamın başka
yerde olduğunu hisseden her şair gibi evden kaçmıştır. Önce evden
Anadolu’ya kaçmıştır; Ulusal Kurtuluşçuların buluştuğu Anadolu’ya.
Ancak burada, dünya hakkında derin ve sağlam bir bilinç edinme
olanağı olmadığını düşünmeye başlayınca, fazla oyalanmadan Rusya’ya
geçmiştir.
O yıllarda Rusya’da yeni bir dünya kurmak isteyenlerin
varlığını daha İnebolu’dayken duymuştu; o deneyimi anlamaya
gitmiştir Rusya’ya. Gençliğin bilinç şekillenmesine uygun biçimde,
anladığı anda bağlanmaya başladığı dünya, orada, yanıbaşında
kurulmaktaydı.
Anadolu’da dünyanın kalbinin attığı yerin Rusya olduğunu düşünmeye
başlamıştı. “Emperyalist zincirin en zayıf halkası olan ülke” ve
burada işçi sınıfının öncülüğünde patlayan devrim, daha o ülkeye
varmadan bilincini sarmıştı bile. Yolun başlangıç anıları, arayan
her genç için unutulmazdır; o nedenle, sonraki bütün yolculukları,
dünyayı Anadolu’da buluşturmak içindir.
Yaşadığı İstanbul’un Mütareke ile “bittiğini” görmüştü.
İşgale karşı, yeni bir menzil kazanmadıkça, direnme gücünün
olmadığına inanmıştı. Şair arkadaşları Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Vâlâ
Nureddin’le birlikte gizlice bindikleri “Yeni Dünya” adlı
vapurdayken, geride bıraktığı “eski dünya” ile ruhsal ve zihinsel
bağlarını koparmaya başlamıştı.
Zihni şiir formunda çalışan bir insan olduğunu, yürürken
şiir mırıldanan hallerini Vâ-Nû’nun tanıklığıyla biliyoruz. Yol
boyunca aklında hep şiir vardır; yeni bir ses, yeni bir sesleniş
aramaktadır. Nazım Hikmet, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’e kadar gelen,
onlarda en üst noktayı bulan ve bu haliyle Osmanlı (Divan) ve
Fransız sembolist şiir bileşimli Türk şiirinin de aslında eskiye
bağlı bir yol olduğunu belli belirsiz düşünüyordur. En azından
Türkçe’ye karşı tutumları, ustalarından uzaklaşması için bir
nedendir.
İlhamının tüm gücünü, henüz bilmediği, ama bir an önce
bilmek için can attığı dünyanın anlamına, bilincine, sanatına,
eylemine yöneltmiştir. Spartakist Sadık Ahi’den ilk kez duyduğu,
dünyayı büyüleyen ama şairin yaşamında somut hiçbir karşılığı
olmayan sözler, (sınıf savaşı, proletarya, burjuvazi, kapitalizm,
komünizm, devrim, vb.) sanki onu çağıran sirenler gibidir. O
seslerin anlamını, o anlamın kurduğu yaşantıyı anlamaya doğru gitmiş
ve tarihin yolunu değiştiren Ekim İhtilali’nin merkezinde bulmuştur
kendini.
Vâ-Nû’nun tanıklığından biliyoruz, şiirle bağı Anadolu
yollarında asla ayrılmayacağı biçimde kurulmuştur. Bu yolu posta
kutusundaki mektupları almaya indiği 3 Haziran 1963 sabahına kadar,
her saniye, her adım yaşamış ve şiirden oluşmuş bir şiirsel
benliktir Nazım Hikmet. O, şiire büyük konularla, büyük
seslerle, her konunun, her temanın işlenebileceği bir kuşatıcı
yetenek kazandırmıştır. Cılızlaşmış ve giderek bir hayıflanmaya, bir
inlemeye ya da gürültülü bir haykırışa dönüşmüş olan şiirin ciğerini
temizlemiş, nefesini açmış, kalbini tazelemiş, gövdesini
dinçleştirmiş, ruhunu diriltmiştir. Şiirinin, Dünya sorunlarını
devrim bilinciyle ve yeni bir yapıyla üstlenmiş olması, 1921’den
1963’e kadar yaşanan toplumsal gerilimleri, savaşları, devrimleri,
halkların ve bireylerin dramını ve kavgasını içerme gücü vermiştir
şaire. Şiiri, “büyük insanlık”ın ya da halkların inleyişinden çok,
haykırışına, yeni, çoğul, güçlü bir poetik temsildir.
Nazım Hikmet’in oluşturduğu şiirsel benlik, hem savunmacı
hem de atak bir benliktir. Savunmacı yanı, kendisi içindir: yaşam
karşısında tutunma bilincini şiirle bulmuş insanın savunmasıdır bu.
Örneğin Bugün Pazar şiirindeki o duygu: Dünyanın hapiste en
uzun yatan şairi, dört duvar arasında dille kurduğu yaşama tutunuş
duygusuna şiirsel bir biçim kazandırdığında, katlanma gücünü de
bulmuş olmalıdır. Anlık, yoğun ve ontolojik bir yaşam mutluğunu
işleyen bu şiirinin son biçimine ulaşmak için, üzerinde uzun süre
çalıştığını biliyoruz. Nazım Hikmet adı, mahkemelerdeki
savunmalarıyla değil, şiirleriyle yerleşmiştir bilinçlere.
Toplumsal benlik ile şiirsel benlik bütünleşmiştir. “Nazım
Hikmet” varlığı oradadır; inancında, ruhunda, eyleminde; hepsini
temsil eden şiirinde...
Şiirsel benliği anaç bir benliktir; bütün yaşantılara, her
bilgiye dönük, her varlığa cömertçe açık bir benlik. Bu benlik, 19
yaşında, ilk saatin işçisi olmanın tazeliği ve inanç temizliğiyle
beslenmiş, devrimin sıcağını Türkçe’nin sıcak sesleriyle
kaynaştırmıştır. İnsanın evriminde yaptığı işin, kullandığı
aletlerin rolü bilinir; devrim aletinin yeni bir insan türü
yarattığı da. Nazım Hikmet, 1917 devriminin ateşinde biçimlenen yeni
bir dünya kurmak için adanmışlığın yeni insanıdır. Nazım Hikmet,
Mehmet Akif için “inanmış adam” demişti, kahramanı Nurettin Efşak’ın
ağzından. (“Lakin inandıklarının çoğuna inanmam” der Efşak,
devamında). Burada bir düşünceye, bir ideale, bir kutsallığa,
herhangi bir yola “inanmış” olmanın yüceltilmesi, bu tutumun erdem
olarak değeridir öne çıkan. Bir insan kendisi için de kullanılmasını
arzuluyorsa bu değeri öne çıkarır. Nazım, bu değeri, yaşamı boyunca
önemle korumuş, önde tutmuştur.
Nazım Hikmet nasıl bir şiirsel benlikti?
Nazım Hikmet’in çocukluk ve gençlik yılları, şiirinin
çıraklık dönemi, doğallıkla, ustaları taklit ederek geçmişti. (4)
Burada gösterdiği başarıyla, alkış ve takdir de görmüştü. Usta
saydığı şairlerin işlediği ya da esinlediği her biçimi, her konuyu
yazabildi. Bu dönemde yazdığı şiirler, bir bakıma dönemin genel
olarak genç şaire sunduğu bir kalıp yapı idi. Beri yandan, ressam
annesinin aşığı, şiirin en ileri ustası Yahya Kemal’den “şiir
terbiyesi” alacak kadar da şanslıydı. (8).
Nazım Hikmet’in bu dönemi sonraki yılların işaretlerini
verecek örneklerle doludur. Birincisi ilk şiirlerinde de hep atak
bir ses taşımıştır: “Benim gönlüm bir kartaldır/Nerde güzel
görürsem ben: Haydi derim haydi saldır!/ Böyle her an dövüşmekten/
Gagasının rengi aldır!..” Ancak, bu şiirler kendi sesi değil, en
iyisinden taklit bir sestir; edindiği ödünç sestir, demek ödünç
benlikler. Her şairin az çok yaşadığı gibi, gençliğin rol modelleri
üzerine taslak denemeleri gibidir, ilk şiirlerindeki benlik
tasarımı. Kendisini bir yaşantının içinde betimlediği şiirlerde şair
benliğinin şiir aracıyla bütünleştiği, coşkulu ya da lirik
söyleyişin şiire özgürce doluştuğu görülür. Şiir aracıyla bir benlik
yapımı içinde olduğunun da göstergesidir bu özellik. Örneğin,
İnebolu’dan Ankara’ya giderken yolda Va-Nû ile yazdıkları
“Alnımızda yanar gençliğin tacı/ Yorgunluğun anasını satarız/
Elimizde neşemizin kırbacı/Ufukları önümüze katarız” dizeleriyle
başlayan şiiri, bu tarz şiirinin ilk örneği sayılabilir. Nazım
Hikmet’te “ben” kavramı çok az kullanılsa da, tasarladığı benliğinin
algı alanına giren her şey, aldığı her tutum, o tasarıma uygun
işler. Kendisini ifade ederken atak ve göğüsleyici edasının ilk
işaretlerini veren bu şiir gibi. Bu tür şiirlerin daha başarılı
lirik örnekleri başka şairlerce yazılacaktır elbet. Faruk Nafiz
Çamlıbel’in Han Duvarları bu tür yol şiirlerinin simgesidir
adeta.
Şair, Türkiye’de az çok biçimlediği bu benlikle çatışmalı
değildir henüz. Ancak, çok geçmeden Sovyetler’de hissettiklerini,
yaşam deneylerini, bildiği bu biçimlerle anlatmayı bir türlü
başaramadığını görmesiyle derin bir çatışma içine düşmüş, bu
durumuyla şiirde ustalaşmışken yeniden bir acemilik duygusuna
yakalanmıştır. Hem Osmanlı şiirinin hem de Batı şiirinin ölçülerini
ustalıkla kullanabildiği halde hissettiği bir acemilik. İyi ki
hissedilmiş bir acemilik! Turgut Uyar’ın alkışıyla söylersek,
acemilik devrimci bir imkan olmuştur Nazım Hikmet için.
Acemilik durumunun esin kaynağı şu olaydır: Nazım Hikmet,
19 yaşında Moskova’nın ünlü meydanlarından birinde, bir sanat
olayına tanık olur. Akşamın kalabalık bir anında, iki kamyon
meydanda durur. Birinin üzerinden bir sinema perdesi çekilip
sarkıtılır alelacele, ötekine gösterim cihazı yerleştirilmiştir.
İnsanlar, devrimci sanat hareketinin bulduğu, dünyanın en portatif
yazlık sinemasının çevresinde toplaşmaya başlar. Kamyona yansıyan
ışıktan perdeye düşen, açların görüntüleridir, Moskova’ya gelirken
yolda da gördüğü açların. Eğri büğrü kafileler halinde, stepte
takatsiz yürüyen kadın erkek çoluk çocuk binlerce aç insan: ”Ne
kadın, ne erkek, ne oğlan ne kız/açlar dizilmiş açlar”. Nazım
Hikmet, bu filmden hissettiği etkiyi şiire dönüştürmek ister. (Nazım
Hikmet’te ânlar daima önemli olmuştur. Ânda yazılan şiirler ise
unutulmaz. Örneğin. “Altıya Bas” şiiri...) Bu korkunç
insanlık durumunun ruhunda derin izler bırakması bir yana, estetik
bir etki yaratmıştır asıl. Bu etkiyi canlandırmak için o güne kadar
bildiği ve artık kullanmakta ustalaştığı bütün şiir biçimlerini
dener. Ancak, her denemeden sonra içine sinmez, yırtıp atar
yazdıklarını. Bu çırpınış içinde Batum’da bir gazetede gördüğü, (“Pravda
mı, İzvestiya’mı ne”) dizeleri şimşek gibi akan merdiven gibi
dizilmiş şiiri hatırlar. Bu eğri büğrü biçimin, açların salınışıyla
benzerliğini düşünür. Değişim ânıdır ve Nazım Hikmet’in sık sık
andığı bir ândır bu. Evet, ilhamında Mayakovski’nin merdivenli
biçimi vardır, ama o kadardır (5).
Yeni biçim, yalnızca merdivenlerden, kırılmalardan
oluşmaz. Bu şiirde, açların salındığı gibi kırık dizeli biçimi
değil, ayrıca yeni bir sesi de var etmiştir. Nazım Hikmet’in
geçmişle, İstanbul’dan getirdiği şiirle bağını kopardığı ilk
örnektir Açların Gözbebekleri. Her bir sözcüğü ağır ağır
tartarak yazılmış, sözcükleri sesin ve görselliğin en çarpıcı
efektleriyle seçmiş, dizilmiştir. Okurda söyleyeceği sözün duygusunu
canlandırmak için sözcükteki notaların özenle vurgulandığı
hissedilir, bazen he-ce he-ce... Bu kuruluştan açık hissedilir bir
haykırış sesi çıkarmıştır şair; acıyla umut arasında, gerçekle
gelecek arasında bilinci ve vicdanı çarpıştırarak yaratılmış bir
etki ve bu etkiyi güçlü biçimde canlandıracak bir sestir bu.
Bu ses, bu biçim, Nazım Hikmet şiirinin kurucu seslerinden
ve kurucu biçimlerinden olmuştur. Bu ses, bas olduğu kadar tiz bir
sestir de. İki uç ses arasında salınan seslerle birlikte, alçalıştan
yükselişe, bazen inleyiş bazen haykırış sesine dönüşür. Dışa dönük
olduğu gibi içe de seslenmektedir. Empati uyandırdığı kadar irkiltir
de. Acı ve keder, isyan ve kararlılık taşır. Özellikle son bölümde,
fütürist şiirin atak, saldırgan tutumu ve genel beğeniyi sarsma
ilkesi belirgindir:
“Ey/beni/ağzı açık/dinleyen adam!/ belki arkamdan bana/ bu
kalbini/haykırana/”kaçık”/diyen adam!/Sen de eğer/ ötekiler/ gibi
kazsan//bir manâ/koyamazsan/sözlerime/ bak bari gözlerime;/
/Bunlar;/deli gözbebekleri/gözbebekleri!”.
Açların Gözbebekleri’nin
ardından yazdığı San’at Telakkisi, Bahri Hazer, Salkım Söğüt
gibi şiirler aynı biçimsel ve teknik denemeyi yerleşik kılmanın, bu
yolda giderek ustalaşmanın örnekleridir. Çoğul sesler
biriktirmektedir uzunlu kısalı dizeleriyle. Ritmli sözcükleri üst
üste bindirip, ardından, bu sesleri gür ve ahenkli bir biçimde
hareketlendirmektedir. Cemal Süreya’nın deyimiyle, Türkçe’nin en
sıcak olanaklarını kullanır. Edindiği bütün şiir tekniklerini
seferber eder: Hecenin, uyağın, bazen aruz vezninin bazı ses
değerleriyle şiiri biçimlendirerek canlı mı canlı büyük bir orkestra
yaratmaktadır şiirin bütününde.
Nazım Hikmet, daima bütüncül bir etki gözetmiştir; her bir
şiir parçasında. Şiirin başlangıcıyla bitişi arasında asla
rastlantıya yer vermez, demeyelim ama, ses ve anlam rastlantılarının
peşine gitmek yerine onları amacı için dönüştürür. Özellikle zengin
kafiyeyi şaşırtıcı biçimde kullanır. Öncelikle söyleyeceği söze en
uygun, en sadık sözcüklerden, sonra da seslerin doygun ahenginden
doğmuş zengin kafiyeler. Türkçe’nin vurgulu harflerinin, ses
yankılarının, karşıt sesli bileşimlerinin ahengiyle örülüdür şiiri.
Üç telli saz değil, ud değil, kanun değil, hepsidir. Davulu zurnası
değil, tefi zili değil, hepsi. Kemanı kontrbası değil, orgu ya da
piyanosu değil, obuası, flütü, düdüğü değil, hepsinin seslerinden
oluşan bir orkestra. Adı da Orkestra olan şiiri, bu seslerin
temsili niteliğindedir. Şöyle seslenir o şiirde:
“hey!/Hey!/Dağlarla, dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi/dağ-lar-la/başladı
orkestram!/Hey!/Hey!/Ağır sesli çekiçler/sağır/örslerin
kulağına/Hay-kır-dı!/ Sabanlar güreşiyor tarlalarla,
tarlalarla!/Coştu çalgıcı başı/esiyor orkestram/ Dağlarla,
dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi/dağ-lar-la”.
Türkiye’de yayımlanan ilk kitabı 835 Satır’da bu
şiirler yer almıştır ama daha önce çoğu Aydınlık’ta yayımlanmış,
daha Türkiye’ye gelmeden ünlenmiş bir şairdi Nazım Hikmet. Ama asıl
kitabın yayımlandığı 1929 yılı Mayıs ayında, şiir ortamına adeta bir
gümbürtüyle düşmüştür şiirleri.
Ahmet Haşim, şu değerlendirmeyi yapar bu şiirler için: “Bu
vezin bildiğimiz vezinlerden değil, bu lisan şiirin bizde bugüne
kadar kullandığı lisana benzemiyor. Nazım Hikmet Bey, tarzını kendi
icat etmedi, bu biçimde şiirler şimdi dünyanın her tarafında
yazılıyor. Nazım Hikmet Bey bu tarzı anlamış, Türkçeleştirmiş, bu
iklimin toprağında tutturabilmiş büyük bir yeni şairimizdir. Bu
şiirin eskisine nazaran rüçhanı (üstünlüğü) muhakkak. Eskiden
şiir bir tek düdükle söylenirdi. Nazım Hikmet Bey bir tek alet
yerine koca bir orkestra takımı vücuda getirmiş. Fakat bu zengin
orkestra, yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar çalıyor.”
(Aktaran Mehmet Fuat, Nazım Hikmet Üzerine Yazılar, Adam Y. İst.
2001, sf. 109).
Ahmet Haşim’in belirlemelerini daha da heyecanla
karşılayanlar vardır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu bunlardandır:
“835 satır Türk şiirinde, hatta Türk dilindeki inkılabın ilk
satırıdır. ... O, yalnız Türk şiirinde çığır açmış bir edebiyat
inkılapçısı değil, hiç görmeye alışmadığımız yepyeni bir şair
tipidir.” (a.g.e).
Yakup Kadri’nin şiir kadar şaire de dikkat çekmesi
önemlidir. Çünkü Nazım Hikmet her döneminde olduğu gibi, şairliği
ile şiiri arasında ayrım koymayan bir şiirsel kimliğin değerleriyle
ortaya çıkmış, bu tutumunu sonuna dek korumuştur. Benliğini tümüyle
şairlik üzerine kurmuş olmasına ve şiirden başka bir benlik
arayışına pek yüz vermemiş olmasına karşın, yeni şiirin yeni tür
şair gerektirdiğini somut anlamlarıyla düşünmüştür. Bu düşünceyle,
eski şiire karşı duyduğu öfke gibi, eski tür şaire de alaycı, ironik,
bazen de tiksintiyle yaklaşmıştı.
Nazım Hikmet için hiçbir pozisyon, adandığı ideallerin
önüne geçememiştir. Ne başarılı, parlak şairliği, ne de
işkencesinde, zindanında asla ödün vermediği devrimciliği...
Şairliğini, yaratmak istediği şiirsel varlık için bir gereç; yani
şiir haline getirmek isteği öz, söz, fikir, duygu, anlam gibi,
bunların asla birbirinden ayrılamayacağı belirli bütünlük için araç
saymış, daha fazla önemsememiştir. Kestirmeden söylenirse, kendisine
şair süsü vermemiştir. Şairliği kimliğinin bir sermayesi, bir rantı
yapmamıştır. 19 yaşındayken tasarladığı ideal şiirsel varlığının
hiçbir jestten, hiçbir geleneksel simgeden güç almasına göz
yummamıştır. Biyografisi, şairliğinin onun yaşamını kolaylaştıracak
birçok fırsatı nasıl görmezden geldiğiyle doludur. Amacına bağlı
biçimde kullandığı şiir aracından yapılmış şiirsel bir benlik
oluşturmuştur; Yunus Emre, Mevlâna, Pir Sultan Abdal... gibi,
tarihte sayısı pek az olan bir şiirsel benlik. Bilinci, bu şiirsel
benliğin kendisine uygun gördüğü, gözettiği, “Destanımızda yalnız
onların maceraları vardır” dediği Onlara adanmış,
onların emeğinin özgürleşmesiyle kurulacak dünyanın bilincidir.
Yaşamı, bu bilincin şiirde de canlanmasına sağlayıp bilinçlerde
canlanmasına adanmış bir yaşamdır. Şiir de bunun içindir, şairlik
de, devrimcilik de. Ancak, araçlarına daima özenli, onu hor
kullanmak yerine, teknolojide arzuladığı gibi sürekli gelişmesini
sağlayarak yapmıştır şiirini. Bu ise “hürriyet esiri” olmak değil,
insanın özgürlüğe yönelişi için özgürlükle bağlanmadır.
Daha 1921 yılında içinde yüzlerce sanat ve düşünce
akımının kaynaştığı devrim ortamına girdiğinde, akımların ya da
şairlerin kendilerine yükledikleri anlamdan çok, onların
getirdikleri yeniliklerle ilgilenmiştir. Başka deyişle, bir akımın
imajına, jestine bağlanmak yerine, onların şiire getirdiği teknik
araçları anlamayı ve koşmayı yeğlemiştir şiir üretimine. Akımlarla
ilişkisini bu özelliğiyle düşünmek gerekir Nazım Hikmet’in; bu
anlamda fütüristtir, konstrüktivistir, dadacıdır, toplumcudur,
gerçeküstücüdür; ya da değil. 1923’te yazdığı San’at Telakkisi
şiiri, hem şiirini hem de şairlik anlayışını işleyen bir şiirdir. Bu
şiir hem bir fütürist bildiridir hem de Nazım Hikmet’in kendi
şairlik bildirisi. Zamanla bildirisinin sınırlayıcı yanlarını da
görmüş, onları geliştirmiş ama bütün bu değerlerin kalbine düştüğü
ilk âna, ilk öze hep sadık olmuştur. “Başlangıca sadakat” yargısının
kanıtları pek çok, ama bir tanesi apaçıktır: Yaşasın Meyerhold
adlı şiirini de 1923’te yazmıştır. Bu şiir daha sonra 1956’da
Rusça’ya (belki yeniden) çevrilmiştir. Başarılı çevirisi için
çevirmene yazdığı teşekkür mektubunda, şu sözler yer alır:
“Değerli Olga Viktorovna. Mektubunuz, şiir ve olağanüstü güzel
çeviri için teşekkür ederim. Bu şiiri yazmış olmaktan, onu
Tretyakov’un çevirmiş olmasından ve 1923’te nasıldıysam öyle kalmış
olmaktan övünç duyuyorum. Hem de sadece tiyatro alanında değil.
Yaşasın Meyerhold. Sevgiler/ Nazım Hikmet” (Aktaran E. Babayev,
Nazım Hikmet, Yaşamı ve Yapıtları, sf. 85).
Nazım Hikmet, geleneksel şiir seslerinden büsbütün kopmuş
değildir; ulusal bilincinin bir uzantısı olarak benimsediği ve
katıldığı Hececi akımın kimi özelliklerini izlediğini, kimi aruz
seslerini özgür koşuğuna kattığını kendi sözlerinin tanıklığıyla da
biliyoruz. Bu birleştirici seçiciliği, orta yaş dönemi şiirlerinde
de görülür. Bu dönemde yazdığı şiirlerinde, özellikle destanlarında,
yazı adına üretilmiş her biçim şiirin oluşumuna hizmet eder; masal,
tiyatro ve sinemanın kimi teknikleri de. Sapasağlam, ustalığından en
ufak zaaf sızdırmadan kurmuştur destanlarını ve bu dönem şiirlerini.
İlginçtir, fırsat buldukça yeniden yazmaya koyulduğu için,
uğraştıkça yeni bir kopya çıkarmış olsa da, bu büyük şiir ırmağı,
yatağından iyice emin, vadisine rahatça yayılmış biçimde sakin ve
güvenli akmaktadır.
Son dönem şiirlerinde, şu özellik gözlenebilir: Sanki
eksik bıraktığı boşlukları, kimi yaşantı, ses ve duygu boşluklarını
tamamlamak ister gibidir. Mırıltılı bir terennüm, içe doğru uğultulu
bir akış duyulur bu şiirlerde. Sık sık yaşamını ve özellikle 19
yaşını düşünür. Hem gençliğindeki ideallerine bir borç ödeme
biçimidir bu, hem de devrimci heyecanların uyandırdığı bir çağrışım
sonucudur. (Severmişim Meğer, Saman Sarısı, Havana Röportajı
ve bazı adsız şiirlerde...). Bu şiirlerde kendisinin başlattığı
şiirsel devrimin eksiklerini de görüyordur sanki, bunu hissettirecek
bir duygu bırakır kimi dizeler.
Türkçe’siyle koyun koyuna, engelsiz yaşamış olsaydı,
modern şiirin anayolunu tek başına kuracağından artık kimsenin
kuşkusu kalmamış olmalı.
***
Nazım Hikmet’in Türkçe şiire kazandırdığı özgün özellikler
başlangıçta, o kopuş ânındadır. Hocası ve onun için geride bıraktığı
dünyanın şiir doruğu Yahya Kemal, “Duydumsa da zevk almadım Slav
kederinden” demişti, bir şiirinde. Nazım Hikmet’in Slav
topraklarında gördüğü ve hissettiği ise, açlığın, dış ve iç savaşın,
yoksulluğun, geriliğin bıraktığı ağır kedere ve acıya rağmen yeni
bir dünya kurmak için canlarını dişlerine takıp çalışan atak ve
romantik Slav ruhuydu. Yahya Kemal’in kastettiği belki daha çok
Dostoyevski kahramanlarının kasvetli kederli ruhudur. Her halkın
ruhunda ve sanatında var olan “keder” ve “başkaldırı” ikiliği,
Sovyet devrimi günlerinde, bütün acılara karşın başkaldırının ve
umudun en yüksek tonuyla yaşanmıştı. Devrimin 71’inci gününde,
“Paris Komünü’nden bir gün daha fazla yaşattık devrimi” diye
sokaklara çıkıp sevinçle dans eden halktır bu halk. Nazım Hikmet,
Slav halkının bu yanıyla buluştu; atak, dirençli, gür ve her şeye
karşın yılgınlığa teslim olmayan umutlu, devrimci ruhuyla. Bu
ataklık, bu dirençli ses, bu yüksek tonlu sesleniş, onu hiç terk
etmedi; bu sesi inceltti, ve bildiği seslere bu sesi de kattı. Yahya
Kemal’in Osmanlı lirizmini, şarkıların o yumuşak, içe işleyen,
dokunaklı tonunu hissetmesiyle, Nazım Hikmet’in çocukluğunda aldığı
bu seslere, ruhunu kıvılcımlarla dolduran Sovyetler’deki yeni
sesleri katması, bir bakıma baba ile oğul arasındaki kuşak farkı,
beklenti ve arayış farkıdır. Eski ile yeni, önceyle sonra, şimdiyle
gelecek arasındaki yarılma ve giderek kopuşa varan ayrılık bu
biçimlerle kendisini gösterir. Nazım Hikmet, koptuysa bu sesle
birlikte Yahya Kemal’den, Ahmet Haşim’den koptu. Türkçe’nin
seslerini yeni duyduğu, henüz anlamını tam çözemediği bu uğultulu
seslerle buluşturmuş olmakla, Yahya Kemal’in incelmiş Osmanlı sesini
terennüm eden bir çömez olmayı geriye itmesi bir aradadır. 1930’lu
yıllarda, putunu kırdığı Abdülhak Hamit’e yaptığı nezaket
ziyaretinde, Hamit’in şu sözünde karşılık bulur kuşaklar arasında
bir kez daha yaşanan: “Biz de kırk yıl önce başkalarını yıkmıştık”.
Onun bu kopuş deneyimi, dünyanın bütün deneylerine açık, kendi
kendini eğiten ve buradan yenilikler çıkaran, okul düzeyinde bir
deneyimdir.
***
Nazım Hikmet’in Sovyet devrimi ortamında gördüğü, halkın
en somut talepleriyle, özgürlüğün en soyut kavramları arasında yeni
bir dünyanın kuruluşunun yaşantılarıdır (7). Savaşın yarattığı büyük
yıkımın ortasında kurulmaktadır üstelik bu yeni dünya. Veda,
SSSR’den 1924 senesinde ayrılırken adlı şiirinde yaşadığı bu
üç yılın büyülü deneyimlerini anlatır: “Sesimizde bıyık burdu
inkılabın en delikanlı çağı!” der örneğin ve devam eder: “Rusya,
imtihana hazırlanan bir mektepli aşkıyla,/komünizm alfabesini okuyan
Rusya!/Ey, kableltarih devrimizin penceresinden/herkesten önce
burnunu çıkaran diyar! Ey yalınayak/ koşarak/mersedes motorlarını
geçen memleket!”... “Rusya!/ Senden ayrılırken kafamızda,/ Engelsin
materyalizmi gibi ölmez/hatıralar/var!”.
Nazım’ın devrim ortamında edindiği politik kimliği ile
şiirsel kimliği kendisinde olağanüstü barışık biçimde, birbirini
besleyerek yaşamış olsa da, onun yaşamını ve şiirlerini konu eden
kimileri için bu iki kimlik aynı barışıklıkla ele alınmamıştır.
Aslında, politik kimliği ile poetik kimliği aynı zaman diliminde
aynı kaynaklardan, aynı ortam içinde, birbirinden ayrılmadan, dahası
birbirini besleyerek var olmuşlardır. Bu Nazım’ın yaşamına özgü bir
durumdur. Genellemeyle kurama dönüştürülecek bir durum mudur,
tartışılır. İşte, bu iki kimliği birbirinden ayırt ettiğimiz sürece
Nazım’ı anlayamıyoruz. Politik inançlarıyla şairliğini ayırıp
değerlendirenlere, her zaman öfke duymuş, “iyi sanatkarım evet
ama bunu ideolojime borçluyum” demiştir. Dünyanın onu iyi
sanatkar olmaktan çok kavgasıyla tanıması, şiirlerini daha sonra
okuması, tıpkı Türkiye’deki gibidir: “Komünisttir ama iyi bir
şairdir; komünisttir ve bunun için iyi bir şairdir; iyi bir komünist
şairdir; şairdir ve ne yazık ki komünisttir” vs. Formülleri bu
olan değerlendirmeler, bugün de değişik biçimlerde devam ediyor.
Nazım Hikmet, Türkçe’nin ilk politik şairi değildir. Ama
Nazım, o güne kadar bilinenin ötesinde bir siyasal estetik kurmuş ve
geliştirmiş şairdir. Buradaki siyasal estetiğin birincil özelliği,
şairin kendisini bir sıra neferi saydığı ve tıpkı Tevfik Fikret gibi
“Vatanım yeryüzü” dediği ve insanlığın kurtuluşunun hedeflendiği bir
dünya sistemi ve yeryüzünde bütün seslere, şiirsel deneylere
açıklıktır. Şimdiki sonuçları ne olursa olsun, başlangıcıyla 20.
yüzyılın en büyük toplumsal olayının bizzat içinde yoğrulmuş,
ütopyasına daima bağlı bir siyasal kimliktir “Nazım Hikmet” adı.
Komünizm, siyasal, sanatsal, pratik bir bakış
bütünlüğüdür; bir bakış yöntemidir; ama mutlaklaştırılamayacak kadar
diyalektik, dogmalaşamayacak kadar eleştiri silahını içinde taşıyan
bir yöntem, bir dünya görüşüdür. Kurucularının da söylediği gibi,
tamamlanmış bir bakış da değildir. Nazım’ın da bizzat tanık olduğu,
içinde bir biçimde rol aldığı Ekim devriminin deneyimi, özellikle
1917 ve 1930 arası, komünizm uğruna her türden yenilik fikrinin, her
türden uygulamanın deneyim alanı olmuştur. Bu deneyler bugün de
insan zihninin tartışma değerleri arasında üst yerini korumaktadır.
Süreç devam ettiğine göre, Nazım Hikmet değerlendirmelerinde sorun
şuradadır: Politik kimliğini öne alarak değerlendirenler, yanlış bir
kanıyla politik öğretinin durağan bir bilinçle şiirini etkilediğini
düşünmektedirler. Bu bakıştakiler ya komünist hareketin estetik,
sanatsal ve poetik anlayışının belirli ve tanımlı, değişmez olduğuna
inanmışlardır ya da bu hareket içinde bir anlayışı, özellikle
RAPP’ta kabul edilen sosyalist gerçekçilik anlayışını Nazım’a uygun
görmüş ve başından beri Nazım’ın bu çizgide ilerlediğini
düşünmüşlerdir.
Nazım, inançlarına ne kadar bağlı ve ödünsüzse, sanat
biçimleri söz konusu olduğunda olabildiğine esnek olmayı
yeğlemiştir. Ama bu esneklik bilincini olgunluk çağında edinmiştir.
19 yaşında ise, sekter denecek kadar yeni kazançlarına bağlı ve
başka gerçek tanımaz durumdadır. Ancak, sekterliğinin öğrenilmiş ama
sorgulanmamış jestlerden ibaret olduğu da bilinir. Örneğin
fütürizmle konstrüktivizmi sık sık karıştırdığı Ekber Babayef’in
Nazım Hikmet kitabında gülünç bir anektod olarak anlatılır. Ama
835 Satır’daki şiirlerde de görülebilen, konstrüktivizmin
getirdiği yazılım biçimlerini bir efekt olarak kullanmıştır. Beri
yandan, fütürizmin avangard deneyimleri, ona yeni bir ses, yeni bir
sesleniş olanağı ve yeni bir bakış açısı kazandırdığı da aşikardır.
Aslında, kendisinin sonradan itiraf ettiği gibi, sekter
sayılabilecek bir yaklaşımı vardı. Buyrukçuydu başlangıçta, sertti,
şiir adına şiirle doğrudan ilgisi olmayan kavramları yüceltiyor, o
güne kadarki birikimi reddederken, bazen tiksinti duygusunu öne
çıkarabiliyordu.
Bir kuşağın ötekinden kopması, yeni bir yolun eskiler
üzerinden değil de, başka bir yerden açılması için belki bu şiddet
kaçınılmazdı. Ancak, asla “menem, diger nist!” (benim, başkası yok!)
tutumu takınmadı Nazım. Kimliğini, bilincini, ideal benliğini,
gerçek benliğini, 19 yaşında, ihtilalin büyük demokrasi beşiğinde
oluşturmuştu çünkü.
Notlar:
1. Nazım, Rusya’ya Ekim 1921’de varmıştır. Bu yolculuk 1 Ocak
1921’de Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya adlı bir vapurla başlamış,
kimi tarihçiye göre 2, kimine göre 20, 30 Eylül 1921’de Batum’a,
ulaşmıştır. Yolculuğu Haziran 1922’de Moskova’da Doğu Halkları
Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) son bulmuştur.
Türkiye’ye dönüş 1924 yılı sonlarına doğrudur. Nazım Sovyetler
Birliği’nde geçirdiği üç yıldan birkaç ay fazla süreyi 19 yaşım diye
anar ve yaşamının kurucu öğesi sayar.
2.
“Batum’a geldim. Sovyet realitesiyle temas ettim. Bir yandan “Kızıl
Ordu” şiirini yazdım, öbür yandan tekrar şekil meseleleri beni
uğraştırdı. On dört ve yedi hecelerle “Mukaddes Kitap”ı yazdım.
Böyle denemeler benden önce de yapılmıştı, fakat ben kendi
şiirlerimde bunu ilk olarak deniyordum.
“Pravda” gazetesinde, yahut “İzvestiya”da, şimdi hatırlamıyorum ve
herhalde Mayakovski’nin olacak bir şiir gördüm, uzun kısa mısraların
şekli beni ilgilendirdi. Fakat şiiri tercüme ettirip neden
bahsettiğini anlamak mümkün olmadı. Batum’dan Moskova’ya gelişte
açlık mıntıkasından geçtik. Gördüklerim üzerimde çok tesir etti.
Fakat böyle bir açlığın dahi inkılabı yıkamayacağını haykırmak
istedim. Moskova’da hece vezniyle ve bu veznin çeşitli hece
kombinezonlarıyla açlığa dair bir şiir yazmak istedim olmadı. O
zaman Batum’daki şiirin şekli geldi gözümün önüne. Bunun çok iyi
tanıdığım Fransız serbest vezni olmayacağına, her nedense kanaat
getirdim, bunun yepyeni bir şey olduğuna ve şairin böyle dalgalar
halinde düşündüğüne hükmettim ve “Açların Gözbebekleri”ni yazdım.”
(....) 1920 seneleridir. O yıllarda Sovyet şiirinde, hakikaten,
birkaç kol vardı. Bunlardan en önemlisi, Mayakovski’nin önderlik
ettiği “Fütürizm” ve içlerinde İlya Selvinski ve Eduard Bagritski
gibi ünlü şairler de bulunan “Kosttrüktivizm” şiir ekolleri idi. O
yıllarda, henüz Rus dilini bilmeden Nazım Hikmet’in dikkatini, bu
ekollerin sanatta savundukları öz değil, şekil meseleleri
çekiyordu.” (Ekber Babayev, Nazım Hikmet Kendi Şiirini Anlatıyor,
Yazılar 6, YKY).
3.
“Oturdum Batum’da Fransa otelinde, masanın başına. Ayakları, yalnız
ayakları mı, her bir yanı oymalı, yaldızlı, girintili, çıkıntılı,
oval bir masa. Rokoko...Üsküdar’daki yalının misafir odasında da
rokoko bir masa vardır... Rokoko... Karadeniz kıyısından Ankara’ya,
sonra ordan Bolu’ya yaptığım otuz beş günlük, otuz beş yıllık yayan
yolculukla, öğretmenlik ettiğim kasabaya, kısacası, uzun lafın
kısası, İstanbullu paşazadenin, daha doğrusu paşa torunun,
Anadolu’yla tanışması, bir kere de Batum ’da, Fransa otelinde,
rokoko masanın üzerinde duruyor, yırtık, kirli kanlı bir yazma gibi
serilmiş rokoko masanın üstünde... Bakıyorum, ağlamak geliyor
içimden. Bakıyorum, öfkeden kan tepeme çıkıyor yine. Bakıyorum,
utanıyorum yine Üsküdar’daki yalıdan. Karar ver oğlum, diyorum kendi
kendime, karar ver... karar verildi. Ölmek var dönmek yok.
Dur, acele etme oğlum. Koyalım soruları da şu masanın üstüne,
Anadolu’nun yanı başına. Neyini verebilirsin? Ne verebilirsin? Her
şeyimi, her şeyi...Hürriyetini, Evet! Hapishanelerde kaç yıl
yatabilirsin bu uğurda...
Gerekirse ömrüm boyunca... İyi ama, sen kadınları seversin, yiyip
içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. Avrupa’yı, Asya’yı, Amerika’yı,
Afrika’yı dolaşabilmek için can atıyorsun. Anadolu’yu Batum’daki
rokoko masanın üstünde bırakıp da Tiflis’ten Kars’a, ordan da
Ankara’ya döndün mü, beş altı yıla kalmaz mebus olursun, bakan
olursun, kadın, yemek, içmek, sanat, dünya... Bırak! Hapislerde
gerekirse ömrüm boyunca yatabilirim... Peki, asılmak ta var,
öldürülmek te, Suphi’yle arkadaşları gibi boğulmakta var, komünist
olursam, diye sormadın mı kendi kendine Batum’da? Sordum?
Öldürülmekten korkuyor musun? Diye sordum. Korkmuyorum, dedim.Birden,
düşünmeden mi? Hayır. Önce korktuğumu anladım, sonra korkmadığımı.
Sonra sakatlığa, topallığa, sağırlığa razı mısın bu uğurda? Diye
sordum. Verem illetine, yürek hastalığına, körlüğe? Körlük mü?
Körlük... Dur, hiç düşünmemiştim kör de olunabileceğini bu uğurda.
Kalktım. Gözlerimi sımsıkı yumdum. Dolaştım odanın içinde ...
Eşyaları ellerimle yoklıyarak, kapalı gözlerimin karanlığında odayı
dolaştım. İki kere tökezlenip, yere kapandım, amma gözlerimi açmadım...
Sonra masanın başında durdum. Gözlerimi açtım. Razıyım körlüğe de...
Biraz çocukça, belki de biraz komik... Ama doğrusu bu. Ne
kitaplardan, ne ağız propagandasiyle, ne de sosyal durumum yüzünden
geldim geldiğim yere...
Beni geldiğim yere Anadolu getirdi. Kıyısından şöyle bir üstünkörü
seyrettiğim Anadolu. Yüreğim getirdi beni geldiğim yere... İşte
böyle...” (NH, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, YKY, sf. 31).
4. Nazım Hikmet çocukluk yaşantısını ve o dönemdeki şiirsel
deneyimlerini şöyle anlatır: “13 yaşlarındaydım. İstanbul’daydık.
Büyükbabam şairdi, ama şiirlerini hâlâ anlamam. Adına Osmanlıca
dediğimiz, yüzde yetmiş beşi Arapça, Farsça olan, Fars gramer
kaidelerine uygun bir Türkçeyle yazardı.
Bunlar didaktik, dogmatik, dini şiirlerdi. Anlayamıyordum onları.
Ama ben şair bir büyükbabanın torunuydum. Anam Lamartine’e bayılırdı...
Karşımızdaki evde yangın çıktı. Yangını ilk görüşüm. Şaştım, korktum.
Büyükbabam, yangın bize atlamasın diye pencereden Kuran tuttu
karşıdaki evlere. Yangın söndü. Kuran gücüyle, hatta itfaiye gücüyle
de değil, ama yaktığı evi kül ederek söndü kendiliğinden ve ben bir
saat sonra ilk şiirini yazdım: Vezni, büyükbabamın yüksek sesle
okuduğu aruzla yazılmış şiirlerden kulağımda kalan ses taklitleriyle
yapılmıştı. Yani ne aruzlu, ne heceydi, serbest vezindense haberim
yoktu.... İkinci şiirimi 14 yaşımda yazdım sanırsam. ... okulda
okuduğum Mehmet Emin’in takur tukur ama Arapçası, Farsçası az
Türkçesiyle. (...) Sonra üçüncü şiirimi 16 yaşımda, galiba, yazdım.
Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili
ve anlayışı getiren Yahya Kemal anama sevdalıydı sanırsam. Evde
şiirlerini okurdu anam. Bahriye mektebinde tarih öğretmenimdi şair.
Kızkardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim...
bana sen bu pis, uyuz kediyi böylesine övmesini biliyorsun, şair
olacaksın, dedi.
17 yaşımda galiba ilk şiirim basıldı... Serviliklerde... Yahya Kemal
düzeltmişti birçok yerini.”
(E. Babayef, İnkılap Y, 2002, sf. 17).
Nazım’ın bu şiirden sonraki şiir denemeleri de benzer etkiler
üzerinden gider. Ancak, büyük bir bölümü yayımlanmamış olan bu
şiirlerde, Nazım, daha sonraki şiirlerinde ustalaştıracağı, tiyatro,
öyküleme ve düz yazı tekniklerini de denemiş, bir bakıma sonraki
şiirinin çekirdeğini çocuk denecek yaşta kurmuştur. Örneğin
Dağların Havası adlı “manzum roman”ı Memleketimden İnsan
Manzaraları’nın havasını andırır. “Haydarpaşa Garı’nda nöbet
bekliyor gurbet,/Gurbet ölüm gibidir: Herkese gelir nöbet!? /Genç
bir köylü şaşırmış, vagonunu arıyor /Bir yüzbaşı göğsünde karısını
sarıyor...” (Sf. 125).
Nazım Hikmet’in ilk şiirlerindeki belirgin tema, geleneksel
temalardır, aşk, vatan, kahramanlık, intikam, erdemli düşünceler;
ama hepsini aşkınlık duygusuyla işlemiştir. Kendinden öte, daha yüce
bulduğu, (bu aşk, vatan, halk, kurtuluş, mazlumun yanında olma gibi
erdemli duygu ve düşüncelerdir) belirgin bir düşkünlüğü görülür.
(“Vatan için öl kahraman/Hayatına hor baktın”... (Mehmet
Çavuşa), “Git oğlum git/Vatanına hizmet et/Vatan için kanını/
Herşeyini feda et/ Nişanlına köyüne/Herşeyine veda et”
(Vatana!) (Beri yandan daha sonraki fütürist şiirinin ilk çekirdeği
sayılabilecek olan Çelik adlı şiirinin tarihi de 1915’tir. (Çelik
çelik işte benim öz babam/Zaferimi temin eden kılıçları /hep
yapan...” Dayısının ölümüyle birlikte intikamcı bir hınç da
şiirine girer ve yazdığı kahramanlıkla bir özdeşlik duygusu daha da
açığa çıkar: “İntikamı alın diye bağırıyor/Haç asılmış
camiler/... Sen ey ulu neslin evladı/ Bu feryâda susacaksın öyle
mi?” (İntikam). İntikam şiirlerinin en canlısı Mütareke Geceleri
adlı Hamidiye Kruvazörü’de yazdığı şiirdir. “Hepimiz hicranlı,
hepimiz yaslı/Ölüp yaşatmağa etmiştik yemin/ Gamlı ruhlarımızda
nurdan bir paslı/Şehit kardeşlerin yaşattığı kin”. Yapmacıklığı
çok belirgin olan ama şiir adına Edebiyat-ı Cedide şairlerinin
havasına girip melankolik şiirler da yazar: (Yıllar Geçti Yardan
Gelmedi Haber, Viran Diyar, Bir Hayal aradım meyhanelerde, Rübab,
Yalnız, Yine Akşam Oldu, Yaprak, Acılarımdan, vb.) 1919 yılında
Yahya Kemal’e yazdığı bir şiir var ki, Yahya Kemal’i açılarıyla
içselleştirdiği anlaşılmakta, şairin hüznüne ortak olmaktadır. (Her
gün daha dalgın görürdüm onu/Bu ıssız beldenin sokaklarında/En acı
gülüşün sezdim yolunu/İri gözlerinin nemli akında”.// “Bir gün
bakmıştım da gittiği yere/Kimdir diye sordum ben geçenlere/ dediler
bir şair küskündür şehre/Mersiye dolaşır dudaklarında”.
Sağlığında bu şiirleri yayımlamaya kalkışmamıştır. Yayımlanan ilk
şiiri ise, Yahya Kemal’in daha sonra “O kadar çok tashih ettim ki,
adeta yeni baştan yazdığımı söyleyebilirim” (Aktaran M Fuat.
Nazım Hikmet, Adam Y, 2000), diyeceği “Hâlâ Serviliklerde
Ağlıyorlar mı?”
(1918, Yeni Mecmua) şiiridir.
5.
Şöyle der bir konuşmasında: “Sanat bahsinde sekterlik en büyük
düşmanımızdır: Sekterlik nihilistliğin bir çeşididir. Sekter bir
şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkar eder.
Hele şekil meselelerinde sekterliğin kötülükleri sayılamayacak kadar
çoktur. Kafiyeli, vezinli şiir yazılmaz diyenler de, kafiyesiz,
vezinsiz şiir yazılmaz diyenler kadar dar kafalıdır.” (NH, YKY,
Yazılar, 6, sf. 199).
Nazım Hikmet, öyküsü büyük bir romantik öykü olsa da, onun için
gerçek her dönemde en önemli olgu olmuştur. Sovyetler’de
gelişen düşünce, sanat ve pratik olaylarını da gerçeğin kesinlik
bilinciyle izlemiş ve ifade etmiştir. Buna bir örnek, son yılında
bir İtalyan dergisine söylediği şu sözlerdir: „Biz 20’li yıllarda
sanatta büyüleyici ve romantik bir özgürleşmenin, kendini ifade için
yeni yollar arama çabalarının tanığı olduk. Bunu tam bir Ortaçağ
obskürantizmi dönemi izledi... (...) 20’li yılların o harika kültür
ve sanat geleneği, alınan –çoğu saçma- bazı yönetimsel önlemlerle,
büyülü değnek değmişcesine yok olup gitmemiştir. Zaman zaman küçük
bir ırmağa dönüşerek değişik sertliklerdeki toprak-kaya tabakaları
arasında kendine bir yol arayan yeraltı suyuna benzetebileceğim bu
geleneğin, arada bir yeryüzüne çıktığı olmuştur. Örneğin, 1951’de
akademizmiyle ünlü Moskova Küçük Tiyatrosu’nda gördüğüm bir oyunda,
Meyerhold okulunun tiyatro geleneklerinin –hadi bu sözcüğü
kullanalım- „illegal“ olarak yeniden canlandırıldığına tanık
olmuştum. Devrim öncesi Rus tiyatrosunun en güzel geleneklerine sıkı
sıkıya bağlı oluduğu kadar 20’li yılların o göz kamaştırıcı tiyatro
deneylerini de sahiplenen Meyerhold, genç ozanların, yazarların,
sinema yönetmenlerinin vb. yeniden dikkatini üzerine çekmiş
bulunuyor. Sovyet avangardizminin tipik temsilcisi olan Mayakovksi
gibi bir sanatçıya, insan olarak da sanatçı olarak da onca
çarpıtmaya uğradığı o en güç yıllarda bile ilgi hiç azalmamıştır.“
(NH, Yazılar, YKY sf. 174).
Nazım Hikmet, faydacı bir tutumla değil, devrimin bütün bir ruhu ve
umudu için bu tutumu üstlenmiştir. Bu anlayışla düşünüldüğünde
bilinir ki, tarihinin hiçbir döneminde tek bir komünist sanat
hareketi olmadığı gibi, farklılıklarını bir dönem zenginlik saymış
olan komünist hareket içerisinde yüzlerce sanat akımı var olmuştur.
Devrimin ilk yıllarının ruhunu yansıtmakta yetkinleşmiş olan
Fütürizm de bu akımdan çıkmıştır, onu tasfiye eden sosyalist
gerçekçilik de. Devrimci aydınların şiirde yapıyı önemsemesinden
doğan Konstrüktivizm de bu akımın içindedir, Lenin’in santranç
arkadaşı Tzara’nın öncülük ettiği dadaizm de. Gerçekçilik de bu
akımın bir uzantısıdır, „genel devrim“ isteyen Fransız komünist
aydınlarının başlattığı sürrealizm de vb. vb... Çünkü hem tek bir
komünit hareket olmamış, hem de komünizmi tekleştirmeye çalışan
tutumlara karşı daima karşı tepki oluşmuştur. Evet, komünist ideal
tek sayılabilir; sınıfsız, devletsiz dünya toplumu. Ama bu aşamaya
nasıl varılacağı konusu, neye öncülük tanınacağının, hangi güçlere
dayanılacağının seçimi, harekete binlerce yol açmıştır, açmaya da
devam ediyor. Biz, Nazım’ın tam da adanma çağında, komünist
akımlarla sanat ilişkilerini önyargısız bir gözle gördüğümüzde,
Nazım’daki o zengin orkestraların bileşimlerini de bulabiliriz, o
çoksesli büyük senfonideki nüansları hissedebiliriz. Bu akımlar,
tartışmalar, arayışlar, sanata yeni anlamlar yeni anlayışlar, yeni
anlatımlar kazandırmıştır. Nazım, bu akımların hemen hepsini
anlamaya, onun poetik yolunu mutlaka denemeye koyulmuş ve sanatın
yeni araçlar kazanmasını heyecanla karşıladığı gibi, bu araçlarla
yepyeni biçimler de yaratmıştır.
6. Nazım’da bağlanma kavramı, üzerinde oldukça ayrıntılı durulması
gereken bir konudur. İki bağlanma düşüncesi tanıyoruz. Biri Lenin’in
partili sanatçı olmanın gerektirdiği bağlanma, diğeri, Sartre’ın
etik nedenli bağlanma düşüncesi. Nazım’ın yaşadığı bu ikisinin de
hem içinde hem dışındadır. Nazım hareket halinde bir bilinci
korumuştu. Dogmatik inançlar taşımadı. Kendi sanatının açılımları da
bunu doğrular. 1937’de Her Ay dergisinde kendi şiiri için şunları
yazmıştı: “Ben şiirde realiteyi bütün mürekkepliği, mazi, hal,
istikbal unsurlarıyla ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak
istiyorum. Fakat hala ulaşamadım. Birçok yazılarımın realizmi tek
taraflıdır. Bundan dolayı da çok defa haykıran bir ‘propaganda’
edası taşıyorlar. Bu hatamı anladım. Yeni verimlerle bu hataya bir
daha düşmeyeceğim. Cihanı görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı
görüşün, anlayışın sanattaki tezahürleri bakımından telakkilerim bir
hayli değişti.”
Şiirde çeşitli ölçülere ve farklı bakışlara yaklaşımını Orhan
Kemal’e şu sözlerle anlatır: „Vezni, kafiyeyi, ahengi, resmi, hatta
manayı atmak suretiyle de şiir yazılabileceğini, daha ileri gidip
yazıyı da atıp, sadece şiir düşünülebileceğini’ kabul ederdi:
„fakat“ derdi, „ne lüzum var bu kadar tasfiyeye? Asırlardan beri
gelişe gelişe bugüne varan şiirin kazandığı imkanlardan niçin
faydalanmamalı? Bu sadece, şekli zorlamakla yeni şeyler
yapılabileceğini zannetmektir: Mesele şekilden çok muhtevada,
muhtevanın yeniliğindedir.“ (Aktaran S, Hilav, Edebiyat Yazıları,
YKY, 1993, sf. 33; Orhan Kemal, Nazım Hikmet’le 3,5 Yıl’dan).
7.
Nazım’ın 1921’de vardığında gördüğü Sovyetler nasıl bir kültür
ortamıydı? “Rus devriminin arifesinde, özgürlük hareketinin öncüsü
proletarya olmuştu. Entelijensiya, demokrasi sempatisiyle otokrasi
karşısındaki eleştirel tutumunu korumasına karşın, en ön sıradaki
yerini bırakıyordu. “Devrim” diye yazıyordu Troçki, “artık
entelektüel çevrelerde kalan ayrıcalıklı bir amatör uğraşı değildi.
Tutuklanan işçi sayısı artıyordu. Aşırı kalabalığa karşın
hapishanelerde soluk almak daha kolaydı.” Devrimci aydınlar,
işçilerin temsilcisi gibi hareket etmeye başlamıştı; onlar adına
konuşmakla yetinmiyorlardı, işçi sınıfı içinde ve bilincinde
gerçekten güçlüydüler. Fikirlerini kitleler paylaşıyordu artık.”
(Boris Kagarlitski, Düşünen Sazlık, Metis Yayınları, sf.33).
Daha çarlık döneminde kültürel iktidarı ve sokağın iktidarını ele
geçirmişti İşçiler ve aydınlar. Bu hareket, doğallıkla, devrim
sonrasında daha da güçlenerek büyüdü. Bir kültür ve sanat hareketi
işlevini de üstlenmişti işçi ve aydın topuluklarının hareketi.
Proletkült adı verilen toplulukların kurduğu halk eğitim merkezleri,
1920’ye ulaştığında 400 bin üyeli büyük bir akım olmuştu.
Bu yeni dünyanın kuruluşunda o dönem Sovyet kültür hareketlerinin
ve sanat hareketlerinin rolü hep tartışılagelmiştir. Bunlar içinde,
daha sonra herkes tarafından eleştirilip yanlışlanan Proletkült
hareketinin büyük rolü olmasına karşın, sözünün az geçmiş olması
şaşırtıcıdır. Proletkült, 1917 devrimiyle başlayan bir kültür
hareketidir ve eski kültüre ait herşeyi yıkma arzusuyla işleyen,
yeni dünyayı kuracak olan proletaryanın kültürünü yaratmayı
hedefleyen bir harekettir. Proletkült hareketi, 5 Ekim 1920’de
Moskova’da büyük bir kongre toplamıştı. Bir hafta süren toplantıda
devrimin kültür bakanı Lunaçarski, “Proletkült’e tam özerklik
olanağı sağlanmasını” istediğini belirtir. Lunaçarski’nen bu isteği
partide tartışmalara yol açar. Lunaçarski anılarında bu olaydan
şöyle söz eder: “ Vladimir İliç, beni 1920 Ekim Ekimi’ndeki
Proletkült Kongresi’ne gitmekle görevlendirmiş, Proletkült’ün Halk
Eğitim Komiserliği’ne bağlanmasını özellikle belirtmişti. Tek kelime
ile Lenin, Proletkült’le Devlet’i birbirine yakınlaştırmamızı
istiyor, hatta bu örgütü partiye yaklaştıracak tedbirlere
başvuruyordu.” Sonunda Lenin’in isteği gerçekleşti ve bu hareket
dağıtıldı. Ancak, “Seksenbini kulüpler, tiyatrolar ve sanat
stüdyolarında çalışan aktif, toplam 400 bine varan üyesiyle
Proletkült, bu tasarının karara dönüşmesiyle birlikte, sert ve kesin
bir önlemin muhatabı olur. Sovyet kültür ve sanat hayatında ilk kez
bir sanat edebiyat hareketi, tasfiyeyle karşılaşmıştır. Buna karşın,
tarihçi E.H.Carr’ın şu değerlendirmesi, hareketin devamlığını da
vurgulamaktadır: “(...) yeni rejimi kabul eden ve sisteme hizmeti
beklenen geçmiş dönem burjuva aydınlarının istihdamı ve sisteme
entegrasyonu, NEP’in doğal sonucuydu ve bu, proteterya kültürü
kavramı ve uzmanlar üzerinde işçi denetimi tezleriyle yerine
getirilemezdi.” Beri yandan: “Sovyet edebiyatında, yol
arkadaşlarının davetsiz misafirliğine direniş, Proletkült’ün
tasfiyesiyle sona ermedi, yeni bir biçim kazandı.” (Kaynak: Akif
Kurtuluş, Politika ve Sanat, Ekim Devrimi 1917-1932, Avesta Y. İst.
1996).
8. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu döneme ilişkin betimlemesi ve yorumu,
gerçekten yetkindir:
“Türk edebiyatı ve fikriyatı Tanzimat’tan beri, kendisini muayyen
hudutlara getiren, çok defa, bu taşıdığı yerde yapayalnız ve biraz
da çıplak bırakan bir yığın teklifler tecrübe etmiş, çoğunun
iflasını görmüştü. Vakıa bu tekliflerin sahipleri ve müminleri henüz
aramızdaydı. Fikret’in ahlakçılığı ve mutlak Garpçılığı, Akif’in ona
benzeyen, Garb’un bütün ilim ve teknik silahlarıyla mücehhez ve Asr-ı
Saadet ahlakıyla giyinmiş İslamcığı, Türk Ocağı’nın Ziya Gökalp’e
rağmen ağızdan ağıza o kadar değişen ve inhisarcı bir ırkçılığa
kadar giden, o birçok noktalarda meseleleri halletmekten ziyade
hayatı güçleştiren, realitelerimiz karşısında daima mütereddit
kalmaya mecbur teklifleri, hepsi cemiyette henüz kuvvetle
yaşıyorlardı. (...)
Edebiyat ve şiir de böyleydi. Orada da tek zaviyeli görüşler hüküm
sürüyordu. Edebiyat-ı Cedide, Tanzimat artıklarıyla beraber aruz
vezninin bir çeşit ahenk makinesi addediyar ve her şeyi onun
hususiyetlerinden bekliyordu. Aruz onlar için şiir denen
fabrikasyonun tek imkanıydı. Onun karşısında Türk Ocağı, Türk
milletinin selameti namına bu eski aleti kurban etmeye karar vermiş,
yalnız “hece” diyordu ve bütün kurtuluşu “altı+beş”de buluyordu. Dil
aynı şekilde bir yığın umumileştirme ve tecride maruzdu. Edebiyat-ı
cedide üç dilin lugatine dayanmış, hususi bir edebiyat dilinde ısrar
ediyor, karşı taraftakiler her kelimeden nüfus kağıdı soruyordu. Hiç
kimse dilin kaynağı olan halka dönmeyi düşünmüyordu. Asıl şiir
dediğimiz şey, o ruh iklimi, ara yerde kaybolmuştu. Daha korkuncu,
dışarıyı olduğu gibi taklitti.
İdesine erişmeden, sadece “saman kağıdı” üzerinden kopya. Edebiyat-ı
Cedide romanı bu kopyanın dışardan ve tek başına bakılınca daima
hayranı olmamızın icap eden teknik şaheseriydi....
Edebiyat layıkiyle tahlil edemediği, ehemniyetini iyi göremediği bir
bugünün emrine girmiş, çeşitli ağız ve düşünceden onun tepkileri
olmuştu. Acil zannedilen ihtiyaçlar fikir ve sanat hayatını emrinde
tutuyorlar, resmi makamlar ve cihazlar da kendi politikaları için
bunun böyle olmasını istiyorlardı.”
(A.H.T. Yahya Kemal. YKY. Sf. 22-23).
Mahmut Temizyürek
|
|