| |
Kendisini yücelten eleştirmenlerden bile kuşatıcı bir
kavrayış görmemiş olmalı ki, tek teselli edici söz olarak
“...eleştirmenler onun için tutarlı, özel dünyası olan bir şair
dediler” diye yazmıştır Necatigil kendisi için, Edebiyatımızda
İsimler Sözlüğü’nde. Eleştirmenlerden bir şey beklemediği için de
haksız çıkmadı; şiiri hakkında kalıp yargılar bugün bile gündemde.
Necatigil’i birçok eleştirmen, küçük burjuva zümrenin dünya görüşüne
indirgeyip çözümlemeye kalkıştı, memur yaşamını, evini, geçim
tasalarını işlediği için. Bu tarz yaklaşımın yanılsamalar yaratacak
biçimde zihni gölgelediği, eleştirinin yolunu bulandırdığını
söyleyip uyaranlar da oldu. Bu uyarılardan birini (yanılmıyorsam
ilkini) yıllar önce Mehmet H. Doğan yapmış ve bu türden bir zihnin
çıkmazlarını bizzat Necatigil’in şiirsel eyleminden örneklerle
ortaya koymuştu. (1) Okuduğunuz yazı, Necatigil hakkında, kalıp
yargıların tuzağına düşme kaygısıyla, bu ısrarlı uyarıları unutmadan
yazıldı. Kafka ile Necatigil’i hapisanede buluşturmayı göze aldı,
bu satırların yazarı.
... Evet, Necatigil şiiri bir hapisane şiiridir.
Dünyada olmaya hapsolmuşluğunu duyumsayan insanın şiiri. Yaşam
için umut ve canlılık değil, mutsuzluk, dahası ölümcül bir duygu
yaşayan, kimi durumda ölü olduğuna hükmeden, (“Düşünüyorum,
öyleyse ölüyüm, çünkü ters düşüyorum çağa”) doğduğu bu “çok
çiğ çağ”la uyuşmayan, uyuşmazlığını ise belirgin, söylemsel,
somut bir isyana dönüştürmeyen bir tutsak. “Gelmiş bulunmak”
kaderini ağıt ya da ağıda yakın bir tonla yazdığı şiirlerle dile
getiren bir tutsak. Bu tür bir tutsaklık duygusuyla hiçbir hapisane
kıyaslanamaz. Tek sözcükle, azap duygusunun şairidir
Necatigil. Hilmi Yavuz’un deyişiyle, bir varoluş azabıdır
bu... (2) İlk şiirinin ilk dizesi Yaşamak azaptır çok zaman
diye başlamamış mıydı? (3)
Necatigil, çocuğun oyununu ciddiye aldığı gibi yaşantıladı
dünya hallerini. Ama bundan bir ışıma, bir sevinç, bir erinç
doğmadı; acı, hüzün, keder ama esas olarak mihnet mırıldandı. Oyunu
şiirdi; büyük bir ciddiyetle oynadığı, acıya katlanış oyunu oldu
şiir. Arınma deneyimini bu oyunda buldu. Acı’yı şiirle deneyimlerken
arınmasıyla buluştu. Direncini, dayanma gücünü “ani uyanmalar”dan
aldı. (4)
Necatigil, dünyaya değişik türden (bu değişik türe
geleceğiz) bir irade ile direnir. Değişmezin, değiştirilemezin
zulmüne, erdem değerinde bir tevekkül ile, bir olgunluk bilinciyle
direniştir bu. Ölü Çizgi şiiri, şöyle başlar: “Bir zehir/
Birikir odalarda,/ Almaz ki veresin rüzgâra/ Rüzgâr deli değil. //
Birden yayılır kanda/Kararır dört yan./ Bir çöküntü başlar
yaşamında/ Her şeyin değersizleştiği an”. // “Ölü çizgileri
dünyanın/ Biz sizin esiriniz/ İster bırakın,/ öldürün isterseniz.”
Kendisini ayartacak şeyleri bir bir sıralasa da çöküntüden
çıkamayan, canlanamayan şair, sonunda “bu ırmaklar benim için bir
daha akar mı?” gerçeğini anımsayarak, yaşıyor olmaktan duyduğu
teselli ile şiiri kapatır. Bu tür durumlarda yazma sürecinde bulduğu
iç aydınlanmalardan güç alır. Nazım Hikmet’in hapiste yazdığı şiirin
sesini, duygusunu ve ruhunu aramak boşunadır onda; yaşadığı öylesi
bir tutsaklık değildir çünkü (5). Necatigil varlığın hapsoluş
duygusunu yaşarken, bunun nedenine dair bir önermede bulunmaz.
İnsanın gerçeğini bilmenin olanaksızlığını vurgular kimi
konuşmalarında. Bir insanın kendisi için bile muamma olduğunu
düşünmektedir, yorumlarımızın ne etsek tam kavrayamadığımız insan
gerçeğine az çok yaklaşma çabasında, ancak görece yakıştırmalar
olabileceğini düşünen bir bilinemezci midir acaba? (6). Sonuçta
yetişme, eğitim şartları ve bilinçaltı
önyargılarımızın tutsağı insanlarız, der Necatigil. Bu durum,
insanoluş kaderidir şaire göre; kozmik ya da ebedi bir
kaderdir sanki. Bu kaderin üstüne çok çiğ çağ
yağmıştır; ve o çağın insana yabancı dünyasına hapsolmuştur günümüz
insanı.
Şiirini, sanki öznelmiş gibi algılanabilecek birinci tekil
kişi “ben” üzerinde kurmuş olması, çoğunlukla yanıltıcıdır. Bu
yanılsamadan kendini de okurunu da kurtarmak için, “ben”ini
ötekileştirir Necatigil. Bu niyetle bulduğu terim, yazılarında dile
getirdiği “Buben”dir. Buben, “sen”dir ve
aslında “herkes”tir, ama asla “o”değil. Tümel bir
bilinç işler şiirinde, insana, yaşama, şeylere, evlere, sokaklara
dair o mutsuz bilinç. Mutsuzluğunu sorunsallaştırmaz; tevekkül
duygusuyla işler bu bilinç. Necatigil, açık bir dil yerine ima
dilini, sezdirme dilini kullanarak iletmeyi yeğler. Açık dilli bir
gerçek de çiğ çağ belirtisidir ona göre, hiç olmazsa nezaket dilini
önerir. Türkçenin güçlü bir sezdirme dili oluşunu şiir için bir
olanak saymış; sezdirme dilinin şiirdeki güçlü örneklerini
yazmıştır. “Ben”, çoklukla sezdirme dilinin bir aracı olarak
iş görür. Çünkü “o” uzaklığında olmayacak kadar yakın “sen”i
de içeren “herkes”i kuşatmaktadır önerdiği buben. “Her ben
benliğini senle anlar” diyordu.
“Ben” böyle ise, Necatigil’in kendilik duygusu nasıldır? Ya
da kendilik duygusunu şiirde nasıl yaşantılar?
“Nasıl yaşadığımızı farkettiğimiz ölçüde yaşamanın
şiirini yazıyoruz” diyen Necatigil, kendiliğini bir Zebra oluş
durumuna benzetir. “Zebra!/ Bir sirkten ötekine gez/ Dirilirim,--
diriniz.” (Ş, 263). (7) Dirimi de yaşamı da bu kendilik içinde
görür. Nilüfer şiiri, kendilik algısının yitikliğini de ima eden bir
özelliktedir (“Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar”).
İradeyle seçmediği, içine doğduğu yabancılığa rıza göstererek,
kabullenerek yaşamaktır bu; yabancılığını, zebra oluşunu unutmadan,
unutamadan... Bütünlük duygusunu korumanın yolu olarak bulunmuştur
hapisane. Varolan gerçeğin içinde kalakalmışlıktır hapisanesi.
Buradan çıkamayışın aczini ve yabancılığını duyumsamak; bu duyuşu
yazmaktır tüm eylemi... “Yaşamak, bir ortamın çaresiz tutsağı
olmaktır” diyen Ortega y Gasset gibi düşünür Necatigil. O halde:
“Birey, kendisini çeviren, kendisini belirli bir yaşamaya
bağlayan, mecbur ve mahkum eden olay, ilişki ve eşyalarla var
olabildiğine göre, önce kendi şartlarını, kendi hallerini delil
getirir, getirmelidir” der. (B/Y, 44). Tıpkı Kafka’nın ruhsal
bir hapisane, bir kayıp yeri olan Şato’ya, bir belirsiz Dava’ya,
böcekleşen kendi bedenine hapsoluşunu dile getirmesi; Rilke’nin
parmaklıklar arasındaki Panter’le özdeşliği... (8) Kafka,
yalnızlığını kaderleştirmişti. Rilke’ye göre, herkesin üstüne yağan
yağmurdu yalnızlık. Necatigil, gece baskınının azabı
diye nitelemişti yalnızlığı. Necatigil için, Tanpınar şöyle
diyordu: “Şiirinin karakteristiğini yapan tam bir şekil ve dil
inkârı içinde insanın tek kaderi gibi gördüğü ve sessizce
razı olduğu bir yalnızlık hissini anlatır.” (Edebiyat Üzerine
Makaleler, sf. 120, Dergah Y.)...
Borges’in “homo domesticus” diye nitelediği Kafka,
evin şairi diye anılan Necatigil, ve evsiz bir Rilke;
kahramanlarımız, ev’de bile yersiz/yurtsuz hissettiler kendilerini.
Rilke’nin yerleşik bir yerinin olmaması, bir gezgin oluşu,
Necatigil’in Ölü Çizgi şiirinde güçlü bir temsili bulduğu
gibi, sevinçsiz mutsuz, hiçbir ayartıya yüzünü dönemeyen bedbin,
kötümser özne, Nilüfer şiirindeki kayıp, dahası çalınmış
özne, (“Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar”) Kafka’nın
kayıp kahramanları, bu algılayışın örnekleridir. Yazı, şiir
yersizyurtsuzluk durumunu dile getirmek için, dile ve belirli bir
edebi biçime dönüştürerek durumun baskısından kurtulmak içindir.
Deleuze’ün deyimiyle, bu bireyler için yazmamak olanaksızdır.
Dahası başka türlü yazmak da olanaksızdır. Dünyada bir yeri olması
duygusuyla yazmaktadırlar. Yazmak mahkumiyeti, mutlak tutsaklığın
içindeki bir adadır yalnızca. Yazdıkları dil içinde de bir göçebe
olarak duyumsarlar kendilerini. Kafka, Prag’da Çekçe ortamında, ana
dili İbranice iken Almanca yazdı. Rilke, Almancanın simgesel
sözcüklerini altüst eden bir yananlam dili kurdu. Yetinmedi, özel
bir edası olan Fransızcayla yazdı bazı şiirlerini. Necatigil,
sözcüklerin her birinin kanırtıcı etkisini, onların çoklu
anlamlarını, imgelerin gerçeği kuşatma güç ve yeteneğini, bir yuva
gibi, bir ev gibi, bir sığınak bir barınak gibi düzenledi.
“(E)leştirmenler onun için tutarlı, özel dünyası olan bir şair
dediler” (EİS, sf. 228)
Necatigil içkapanışının (kendi hapisanesinin) adına “ev”
demişti. O ev’e, bilerek, başka seçenek aramaksızın, iradeyle
kapandığını apaçık dile getirir. “Ben mum alevinde pervane gibi
hep aynı odakta yazdım şiirlerimi: Ev ve her günkü yaşamalar.
Rilke’nin panteri gibi aynı parmaklıklar içinde... Eşyalar ve
yaşantılar bende temel, esas, çekirdek niteliğine daraldılar. Bu
eşya ve yaşantıların imge süslemelerinden yana yoksullukları,
kendilerini en doğal biçimde, yalın halleriyle gösterebilmeleri
içindi. (Bile/Yazdı, sf. 50). Ev, eşya ve başka şeyler,
hem gerçek hem de ruhsal oluşum imgeleri için malzemelerdi. “Şiirlere
bir insan evlerden bir şey katmadan / nasıl girer şaşıyorum”
diyecektir. Yaşamını bir içkapanış, şiirini de bir içdeney
olarak yaşayan şair için (10) ev, bu deneyimin kurucu öğesiydi.
Necatigil’in dizeleri, sözcükleri, hem kendisidir hem de başka bir
şeyin mecazı, eğretilemesi. Enis Akın’ın deyimiyle ‘Buruşmuş bir söz
dağarcığı’ kurmuştur. Haydar Ergülen’in coşkulu bir dille
vurguladığı gibi, onun için bütün bir yaşamın, duyuşun,
deneyimleyişin mekanı olarak evrendir ev. (12-13). Belki o
yüzden bilinmezlikler ve tuzaklarla doludur ev içi. “Bilinmez
başağrıları”nın mekanıdır ev, bir ruhsal durum ya da ruhsal
oluşum mekanıdır ve Necatigil “şiiri onda buldum” diyecektir.
Adı bir gün verilecekse, “evlere—ilerde”; o evler de
kalmayacağına göre, “boşlukta şiirlere verilir.” Süreç:
Yaşam-ev-şiir... “Ani uyanmalar” dediği, gündelik hayatının
tekdüze örüntüsü içinde parıldayan, şeylere en doğal görünümü
kazandıran imgelere verilsin ister, Necatigil adı. O, kendi içinde
olmayan şiiri başka yerde aramanın boşunalığına inanmıştır, Shelley
gibi. Şiir onu bu dünya için ideal gerçek kılan tek şeydir. Hilmi
Yavuz’un “odası dünyadan büyük” deyişini, bu doğurgan
saptamayı bir kez daha anmak gerekir.
Necatigil, orta halli, sık sık geçim derdi yaşayan, hastası eksik
olmayan bir eve değil de, bir şatoya da kapatılsa aynı şiiri yazar
mıydı? Sorunun saçmalığı bir yana, şatoda da olsa şiirinin
değişmeyeceğine dair nedeni açıklanmasa da kesin bir kanı
uyandırmaktadır şiirlerin tümü. (Bir şiir ucu şöyledir: “Fakirdi,
zengin etmek istediler, zenginim dedi”) Kaynağını evden ya da
başka bir yerden saymayan içerlek bir acıdır onun yazdığı acı.
“Körükler cılız olmak/ Evlerin hiddetini/ Evlerle savaşımız
savaşların çetini.” diye başlayan Evlerle Savaş şiirinde
olduğu gibi, dünya karşısında cılız oluşun acısını yaşamak ve
o yaşantıyı şiire dönüştürmek için somut olgular birer bahanedir. Bu
savaştaki zorluklara, dayatmalara dünyada olma uğruna tevekkülle
katlanan pesimist, teslimiyetçi birey, sözcüklerinin çok katmanlı
değerleriyle, birbirleri karşısında azami bir ölçü ve hassa
dengeyle, bütününün estetik gücüyle varlığını çizer dünyaya.
Aczin estetiğidir bu. Kafka’nın Gregor Samsa’sı da
tahammül edilemez konumunda gücünü aczinin anlatımında bulmaktaydı.
Yoksulluk ve yoksunluk daima gündemindedir, ama bunlar bahanedir
dünyada bulunuyor olma acısı için, ‘acz duygusunun yaşanışı’
için, nedeni değil. Kafka acısını alegoriyle, Necatigil somut
olgularla belli etse bile, varoluşsal bir acının şairidirler ikisi
de.
Necatigil toplumsal acılarla savaşmak için bir kavgaya
katılmak istemiş midir? Aklından geçirmiş, bu yöndeki yaşantılar
üzerine inceden inceye düşünmüş olmalı ki, çok kişiyi,
yakınlarını üzeceği, kendisini çelik ciğerli yapacağı kaygısıyla
kapanmıştır kendi içine ve ev’e. Nazım Hikmet için yazdıkları
bu yargıyı doğrular niteliktedir. Somut sorunlar ev’in kapısını
çaldıkça gündeme gelir. Daha çok da ilk dönem, Garip şiirinin
atmosferine girdiğinde yazdığı şiirlerde görülür bu tutum. Küçük
insanın kahramanlaştırıldığı bir dönemdir bu dönem. Daha sonra,
özellikle öykülemeden uzaklaştığı şiirlerinde, sorunlarda
somutlaşmayan başka bir gerçeğin tasası vardır. Her ne olursa olsun,
“bir bölük ankalarız kaf-ı kanaat bekleriz” diyen Fuzuli’nin
kendi derdinden hoşnutluğu gibi -ve sayısız Doğu şairi gibi- dert
olabilecek şeylerden şiir yazabildikçe aslında hoşnut kalmıştır
Necatigil. Mistik bir inanç ya da duyuştan değildi bu, arınma olarak
şiiri seçmiş olmakla ilgili bilinçli bir tutumdu. “Sanat üzerine
çalışmak zaten bir kendini kurtarış çabasıdır” diye düşünüyordu.
Necatigil de, bir tür şatoya geldiğini bilmekle başlamıştı
azaplığa katlanışın yollarını bulmaya. Bu duyuşun en güçlü temsili
Dönme Dolap şiirindedir (14). Bu şato, aynı zamanda, bir dil
şatosuydu. Her insan, atalarının kurduğu ve ona hazır sunduğu, kendi
alımlayış deneyimleriyle sınırlarını çizdiği bir dil şatosu içinde
geliyorsa dünyaya, bu şatoyu zamanın zorladığı ya da kişisel
gereksinimlere göre değiştirmek, bu amaçla yeniden inşa etmek,
restore emek, yıkıntılarını onarmak, bazı yerlerini yıkmak ya da
yeni eklentiler (müştemelât) yapmak zorunda hisseder kendini... Bu
uğraşın, kimi büyük deneyimciler için yaşamın tek uğraşı olmaya
yetecek kadar zaman alacak bir uğraş olduğu kuşkusuzdur; ama
Necatigil’in şatosunda, bunun dışında başka şeylere zaman ayırmak
başlı başına bir sıkıntıdır. Çoğu şiirlerini günlük niyetine
okuduğumuzda, bu yakınışı ve katlanışı görürüz. O, bu sıkıntılarını
da inşaat malzemesi olarak kullanır. Yaşamın ıvır zıvırını bile
ziyan etmeden şatonun yeniden inşasına katan bir yapı ustasıdır
Necatigil. Onun şatosu ev büyüklüğünde, (ama beyitten biraz
daha büyük!) olduğu için, her bir kurucu sözcükten çoklu anlamlar
üreterek genişletmiş, böylece evin içindeki nesneler ile içsesin
ahengini kurmuştur. “Buben” dediği herkesle bir anlayış mekanı
oluşturmaya çalışmıştır, evet o ev’de, o hapisanede.
Bu eğretilemeyi biraz daha sürdürelim. Kafka, onun hapisane
arkadaşlarından biridir demiştik. Necatigil ile Kafka aynı zamanda
hücre arkadaşıdırlar. Huyları, yolları benzemese de,
geçmişleri, inançları tutmasa da. Biri, Yahudi inancı ile
inançsızlık arasında gidip gelen, modern çağda Mısır firavunlarının
işkencesiyle çırpınan, çağdaş Avrupa’da Hıristiyanların ortasında
“kalakalmış” bir “Kayıp”. Öteki, imam babanın tevekkül öğreterek
yetiştirdiği, Doğu’nun “mihnet” bilincini benlik bilinci sayan; ilk
şiirinden başlayarak “mihneti esbab gibi geçirip sırta” deyip
derdi içselleştiren, dahası azaba katlanışı bir benlik sınavı sayan
İslam kökenli tasavvuf bilinçli bir modernist. İçkapanışa katlanmayı
başaramazlarsa, sanki kendilerini sürekli kaçmaya kışkırtacaktır bu
arzu; başka kaçış yolları aramaya kışkırtacaktır. “Oysa derviş
odalarında yalnızlık gerekirdi / ve hazırlanmak.”
Kafka ve Necatigil, ikisi de, ne dünya nimetlerine
imrenmenin, ne de insanlara öykünmenin çekici bir yanını bulurlar.
Dünyayı betimleyişleri, hem yabancılıklarının açıklaması hem de bu
tutumlarına ilişkin yargılarının gücünü verir. Necatigil’in Dönme
Dolap’ı ile, Kafka’nın bürokratlaşmış evreninde, “bürolar içinde
odaların dolaşımı” aynı içeriktedir; dönme dolap için de, bürolar
için de oda aynı özdedir; bilinçlerindeki dünyanın özüdür bu
eğretilemeler. Necatigil’in Dönme Dolap’ı ile, Kafka’nın “Açlık
Şampiyonu” öyküsünün ruhsal atmosferindeki benzerlik,
şaşırtıcıdır. Bu iki parçadaki esas özneler, içlerindeki arzuyu, en
azından etkisiz kılmanın gerilimini ve iradesini, düzene karşı ama
düzen içinde, yaşamaktadırlar. Yalnızca kendilerinin yaşamaları
değil, başkalarının kendilerini yaşamalarını da deneyimlerken,
düşülmüş değil, seçilmiş aczin, asla ikincil kazanç
kabul etmeyen direncini duyurur, bu iki yapıt da.
Yazı, bu iki tutsağa bütünlük ve tutarlılık duygusunu
hissetmeyi sağlayan sınırda bir olanak vermektedir. Yazıdan başka
teselli aramayan bu iki yaratıcı, yazmadıkları zaman
kötürümleştirici bir mutsuzluk duyarlar. Yazı, hem bir ani uyanış
imkanı, hem bir kaçış aracıdır. Bir özdeyişe dönüşmüştür
Necatigil’in şu şiir ucu: “Biz bu işin tadındayız. Ne paraya
çevrilmez,/ biz onun ardındayız./ Nerdesin dost –
yanındayız.”. Ya da: “Yazmak başka oluyor/ Azalır
yalnızlığım,/Bu çizgiler de olmasa/Çıldırırdım.”
Bir yanıyla, ikisi de, kaçılacak başka bir dünya
arayışındadır; ama hapsine katlanılacak bir dünyanın içindedirler.
Kafka, “benim demirleyeceğim yer burası değil” diye çırpınırken,
Necatigil, dünyaya gelmiş bulunmanın acısını terennüm ederek, ama
dünyayı benimsemeden dünyada bulunmaya çalışır. Başka bir dünya
yoksa, zaten olanaksızdır buradan çıkmak.
Peki var mıdır? İkisi de açık söylenmemiş ama aşırı
olumsuzlama ile dile getirdikleri dünya karısında, sözlerine
içerilmiş soru ve eylemleriyle devrimcidir; fakat gönülsüz devrimci.
Aslında onlar her şeyin gönülsüzüdürler. Özellikle istençsizlikleri
dikkate alındığında gönülsüz. Arzunun bastırılmış halinden artakalan
cılız titreşimli bir libidoyla baş edilebilecek olan şatonun dilsel
ve bu yolla zihinsel onarımı, tek tutkuları (belki yegane çareleri)
olmuştur. Necatigil, “ev halkına”, Kafka da odasında “ziyaretine
gelen” sevgililerine, kızkardeşine, babasına, dostlarına yazı
tutkularını dile getirmişlerdir. ‘Size bu tutkunun gücünden daha
fazla tutku duymuyorum.’ Bu söz Necatigil’indir, en serti, en
ağırı (ve ne yazık ki en kabası) şu söz de: “Benim sizinle olmam
kaç şiire oturdu.” Kafka’da buna benzer sözler çoktur. Örneğin,
“Yapacağım bir çalışmayı esenliğe çıkaramazsam mahvoldum
demektir” (Felice’ye mektuplar, 28 Temmuz 1914). Bir bakıma, “çalışmamı
esenliğe çıkarırsam rahatlayacağım” da demektedir Kafka.
Kendine karşı acımasız derecede yüklenişin sonucunda, eserin
içeriğinden bağımsız eser ortaya koyma başarısı. Geçici de olsa bunu
yaşamıştır Kafka. Taa ki, ölüm döşeğinde arkadaşından eserlerini
yakmasını istediği ana kadar. Bu sürede eserlerinin varlığıyla
yaşarken Marcuse’ün adını koyduğu “Aşırı olumsuzlama”dan (11) doğan
bir arınma, katharsis yaşadığını düşünebiliriz. Gerçi, kimi
poetikalar yazarı yok sayan genellemeler yapmaktadır: “yazar
yapıta aittir” gibi; ama burada yazarın tutkusudur esas olan.
Bu iki arkadaşın yazıdan bekledikleri, aynıdır.
Huyları birbirinden farklı olsa da, aynı hücrede buluşacak
iki arkadaştır demiştik Kafka ile Necatigil için. Güçlü benzerlikler
taşıyan duyuş biçimleri gibi hareket noktaları da şaşırtıcı
benzerlik gösterir.
Necatigil’in şiiri, daha baştan şu dizelerle açılmaktaydı:
Yaşamak azaptır
çok zaman
Kafka’nın Dava’sı ise şu sözlerle:
“Biri iftira atmış olacaktı Jozef K’ya; çünkü bir sabah
durup dururken tutuklandı.”
Aralarındaki huy farkı neydi, nasıl yansırdı? Kafka,
sınırda bir kuşkucudur ve her an “kapıyı çalacak şeytani güçler”ce,
ya da bekçileri tarafından zulme uğrayacağı korkusunu günlük
hayatının olağan bir duyuş biçimine dönüştürür. “Bilinmeyen
yasalarca yönetilme(nin) nasıl bir işkence” olduğunu
hissederek. Bütün dikkatini ve ayrıntı düşkünlüğünü de bu kuşkucu
acıdan alır. Necatigil ise, azap dolu yaşamı, baştan depresif,
baştan pes bir duyguyla karşılarken, bitimsiz, kesif bir sıkıntıyı,
şiirsel bir yapıya dönüştürmek, bu yolla dile getirmek için uğraşır.
Doğu ile Batı’nın acıyı duyuş ve deneyimleyiş ayrımı mıdır acaba?
Ara sıra Kafka’nın kapalı, sessiz göstergeleri, hapisanenin
içini doldurur. Kendini Şato ile köy arasında bir karmaşada bulmuş
kadastro memuru K, sonuçta varlığının bir yanılmadan, bir hatadan
ibaret olduğunu düşünerek kapanmıştır buraya. Dosyalar
arasında, ya da kendisinden önce yazılıp çizilmiş idealar arasında
bir gölge gücünde bile olmadığını duyumsayışın acısıdır onunki,
Eflatun’un Mağara eğretilemesindeki bireyler kadar bile
değil.
Necatigil ise, bu türden yakınmayı bile fazladan bir
gürültü sayacak kadar içe kapanıktır, kendi iç gürültüsüyle
meşguldür; en tutkulu okuruna bile kapalı gelecek yapılar
kurmaktadır hücresinde. İçdeneydeki açık göstergeli kapalı gizemleri
biçimlemektedir. İç gürültüsüne, bazen dışarıdaki sesler
karışmaktadır. Hapisane (ev) halkının kaygıları, havalandırmaya
çıkarıldığında gördüğü yaşantıların çoğunlukla yadırgatıcı, incitici
gelen halleri... Kafka için de aynı olgu söz konusudur; somut
yaşantıların alegorisidir yazdıkları.
Necatigil, çok çiğ olarak nitelediği bir çağda
acısının anlaşılmasını beklemiyordu kuşkusuz. Kendi acısının
nedenini de aramıyordu. Kışla başlıklı şiiri, acı kavramı
üzerine güçlü bir yanıttır; acı inkar edilebilir miydi (9).
Bu acıya bir neden arasa da bulamayacağını düşünmektedir; tıpkı
Şato’nun K’sı gibi, kapısı önünde ölüp gitse de o şatonun.
Borges’in Kafka için Homo Domesticus dediğini
anmıştık. Necatigil ise, kendini zaten baştan öyle tanımlamıştı. Ama
ne tanrısal düzenin evi ne dünyevi yasaların öngördüğü ev, öngördüğü
düzen, etik, insani, anlaşılır ya da huzur vericiydi onlar için.
İkisi de, belki bu nedenle, dinsel ve siyasal kurtuluş çözümlerine
destek vermedi. Dinsel ya da siyasal seçimsizlik ya da arayışsızlık,
gerçeklerden kaçmak değildi. Başka bir denklem aramaktaydılar. Bu
denklemi ararken bir düzene katılma gayreti de güttüler. Ama her
düzenin bir karabasan, her arzunun sonuçta bir acı
olduğunu kaydeden de onlardı. (Sınıf şiiri, Bir
Açlık Şampiyonu öyküsü). Borges’in deyimiyle Kafka’nın
yapıtlarını yönlendiren itaat ve sonsuzluk saplantısı,
hiyerarşilerin sonsuzluğuna dönüşüyor ve bireyin her eylemi, her
inancı, her umudu sonsuzluk kuyusunda yitip gidiyordu. Kafka, inanç
ve umut arayışını şu aforizmasıyla boşa çıkarsa da, saplantının yönü
hiç değişmedi: “Kargalar bir tek karganın göğü yok edebileceğini
ileri sürer. Buna kuşku yoktur, ama gök aleyhinde bu hiçbir şeyi
kanıtlamaz, çünkü gök karganın olanaksızlığıdır.”
İkisi de kendi kayıp gerçekliklerini yazarak dünya için
gerçek olmak istediler (10). Kendileri hakkında en önemli yargı,
kendilerinin vereceği yargı oldu hep. Necatigil’in, kendisini
övenlere karşı kayıtsız kaldığı, hatta övgü karşısında tedirgin
olduğu biliniyor. Kafka ise, insanlardan hiçbir şey istemedi,
arkadaşından kitaplarını yakması dışında. Yakmayı düşündüğü
eserindeki yazar ise, yasalarda olduğu gibi değil, onun tam karşıtı
soyut bir adaletten başka bir şey ummamıştır hayattan. Arzusunu
açıkça değil, dünyaya yabancılığını yazarak, negatif bir yerden dile
getirdi. İkisi de aynı amacı taşıyorlardı. Acılarını estetize etmek
kadar ve belki bundan da önce, acının yorumunu bir yargı gücüne
dönüştürmek... Hiç olmazsa yazanın kendisi için. Sanat, şiir,
insanın kendi kendine ve bu yoldan herkese bir vaadi değilse nedir?
Bu işkence aletleri arasında ve bu çok çiğ çağda
elden başka ne gelirdi? (15)
1.
Bu
konuya her fırsatta değinip uyarıcı yazılar yazan Mehmet H.Doğan,
Necatigil için sonuncu yazısında süreci özetleyerek şunları söyler:
[“Şiirde kırk yılını, doğumundan ölümüne, orta halli bir
vatandaşın, birey olarak başından geçecek durumları hatırlamaya;
ev-aile-yakın çevre üçgeninde, gerçek ve hayal yaşantılarını
iletmeye, duyurmaya harcadı” // Bu sözleriyle Necatigil, bu
tanıklığın sınırlarını da çizmiş oluyordu: ev-aile-yakın çevre
üçgeni. Ne var ki, bu sözleri ettiği yetmişli yıllarda “çağın
tanıklığı” çok daha başka anlaşılıyordu şiirde. Son kertede
siyasallaşmış olan genç şiirin, çok daha büyük, çok daha önemli
olaylara tanıklık etmesi, hatta kitleleri bilinçlendirerek,
coşturarak, bu olayları yönlendirmesi isteniyordu. Böyle büyük bir
“misyon”un yanında Necatigil’in tanıklığı pek de önemli görünmüyordu
genç şaire, küçümsendiği bile oluyordu. Örneğin böyle anlarda hep
düşülegelen yanlış ve toptancı bir yargıyla, Necatigil’in
ev’leriyle“Nazım’ın “bahçesinde ebruli hanımeli açan ev’i
karşılaştırılıyor; onun, Nazım’ın “yapısını yapmadığı, kapısını
çalmadığı” üstelik bahçesinde hanımeli de açmayan evlerden dışarı
çıkmaması eleştiriliyordu. Hem de bireysel ve toplumsal gibi,
bireyci ve gerçekçi gibi iri iri sözlerin ardına sığınarak.
Sanki yalnızca bu evler’i, Evin halleri’ni yazması yetmiyormuş gibi;
sanki ev’den, evler’den başka şeylerin şiirini yazmamış gibi...”]
(MHD, Şiir, Bugün, sf 93, YKY, 2001).
2.
Hilmi Yavuz ve Orhan Tekelioğlu Hedigger’in Dasein kavramını
esas alarak Behçet Necatigil şiirini çözümlemişlerdir.
Hilmi Yavuz’un,
Necatigil’in Dağ Şiirini Yeniden İnşa Denemesi (Yazın
Üzerine, 1987), Necatigil’in Kareler’i: Açık Yapıt (a.g.e
1987) ve Bir Dışavurumcu Şiir Temellendirmesi (Yazın, Dil ve
Sanat, 1996) başlıklı üç yazısı, Necatigil şiirinin açılımında
benzersiz değerde metinlerdir. Üç metin de, farklı yönleri ve
yaklaşım yöntemleriyle yeni bakış açıları getirirler. Kafka ile
Necatigil bağını ilk işaretleyen de Yavuz’dur. Son yazısından:
“Necatigil, bu şiirde (Yazı Gerçeği) bir dosya imi’nden yola
çıkıyor. Çünkü Şeyler Dünyası’yla, her günkü yaşam dünyamız’la
ilgili tek im, ‘dosya’ bu şiirde. Öte yandan, ‘dosya’ imi ile de
ilişkilendirilecek tek im var: Şiirin adında geçen ‘yazı’ imi...
Önce bu imle imlenen dosyanın, günlük yaşam-dünyamızda tanıdığımız
dosya ile bağıntısının olmadığı görülüyor. Bu bağıntısızlık, her
günkü yaşam dünyamızdan tanıdığımız dosyanın, bir ‘şey’ olarak
paranteze alınmasından ileri geliyor. Şiir, dosya’nın, içinde yer
alabileceği bağlamlardan (işlevsel, empirik) hiçbirine bir
göndermede bulunmuyor. Dosyanın ‘sürüncemede’, olduğunu ve
bağlanarak alınıp götürüleceğini biliyoruz; o kadar! Bu yüzden
‘dosya’, şeyler dünyasına ait özelliklerden sıyrılır sıyrılmaz,
fenomenolojik indirgeme yoluyla, neredeyse Kafkaesque
diyebileceğimiz bir Dünya’nın şiirsel imlerinden birine dönüşüyor.
‘Dosya’, bir karabasan gibi ölüm’ü, hiçlik’i imlemeye başlıyor. ‘İşi
bitmiş’ kağıtların, ‘yazı’ların sürüncemede bırakılmadan bağlanıp
götürülmesi, o herşeyin ayırdında olduğunun ayırdında olan
Transandantal Ego’yu, bu dosya’nın eidos’uyla yüzyüze getiriyor;
dünyasal içeriğinden arındırılmış Dosya, ‘hiçlik’in imi oluyor:
‘Dosya’, burada, ‘tabut’la, dosyanın içindeki yazılar da, ‘ölü
beden’le yer değiştiriyor. Bu, gerçekten müthiş bir yerdeğiştirmedir.
Hiçlik gibi, Yaşam ve Ölüm gibi insanı kuşatan kavramlar, Bürokratik
bir Dünya’nın sıradan ve gündelik şeyleriyle eğretilelenerek
dilegetirilmiş oluyor.” (a.g.e, sf. 71-72).
Orhan Tekelioğlu:
“Heidegger, insani varoluşa ilişkin görüşlerine desteği her zaman
şairlerden alır. Has şair en hakiki düşünürdür ve doğası, dili
gereği varlığın hakikatini bize dolaysız olarak aktarır.
Heidegger’in temelde üç has şairi vardır: Hölderlin, Rilke ve Trakl.
(...) Modern Türkiye şiirinin hakkı en çok yenen şairlerden biri
olduğunu düşündüğüm Necatigil’in, Heidegger tarafından okunmuş
olsaydı hemen şair-i âzam olarak selamlanacağına ilişkin inancım
giderek artıyor.” (Haller, Şiir Hali ve Dasein, Defter, 25, Sonbahar
1995).
3.
İlk
şiiri:
Yel Değirmenleri
Yaşamak azaptır
çok zaman,
Dualara açıldı
ağız.
Tükendi dizlerde
derman
Akşamı
bulamayacağız.
Sürülerini
götürdü Beniisrail
Gitmek düştü
adamlara.
İmdada yetişti
Ebabil,
Kuşlar vurdu
camlara.
Geceye, göklere
minnettarım,
Mütarekenin
verdiği haz.
............................................
Gün doğarken
bozuldu tılsım,
Sokakların çağrısı
sabah olur olmaz.
Beni kurtaracak
biri yok hazırda,
Ölümün takibi
henüz çok geriden.
Mihneti esvap gibi
geçirip sırta,
Yel değirmenlerine
hücum yeniden.
(Varlık 195, 15 Ağustos 1941; /Şiirler 17)
Sonraki yıllarda,
ilk şiirindeki “azap” için şunları söyleyecektir: “YAŞAMAK
AZAPTIR ÇOK ZAMAN. Bu Bir ruh yapısı sorunudur, sonucudur. Ben ilk
kitabıma o mısra ile başlarken elbet bilemezdim değişmez doğrultunun
bu olacağını, olduğunu, belki bir tesadüfün yüze çıkardığı, demek ki
bilinçaltında vardı, yeşerdi, kök saldı.” (B/Y, sf 94).
4.
“Kaybedilmemiş
ki/ Hatıralar sağ olsun!/ Işıkları yandıkça/ Yeri belli çocukluğun”
dörtlüğünde “ışıkları yandıkça” sözü, “ani uyanışlar”
ya da “şiir bir çıkartmadır, uyuyan topraklara/uyumamışlardın”
sözlerine denktir. Ani uyanışlar’dan kastını şöyle açıklar:
“Eşyalar ve yaşantılar bende temel,esas, çekirdek niteliğine
daraldılar. Bu eşya ve yaşantıların imge süslemelerinden yana
yoksullukları, kendilerini en doğal biçimlerinde, yalın halleriyle
gösterebilmeleri içindi. Onlar zaman ve mekan bağlarından kurtulup
da çok sonra bellekten derlenmiş, ayıklanmış, kristalize anılar
değil, âni bir uyanmanın notları oldular. Şu var ki âni uyanma
dediğim şey, her gün tekrarlanan durumlardan geldiği için, özündeki
sürüp gidicilikle yine de zaman ve mekan-üstü bir niteliğin
yansıması oldu.” (B/Y, sf. 50)
5.
Nazım için şunları yazmıştı Necatigil:
“Bir davanın
adamıydı. Her dava, insanın, önce kendisini, bir çarmıha uluorta
germesiyle başlar. Nazım da İsa gibi, çarmıhı sırtında dik yokuşu
tırmanırken kendini tam yenebildi, fedakar da olabildi mi? Kim
nereye kadar vazgeçebilir kendinden? Nazım bir ermiş değildi. Ve kim
nereye yakınsa odur ona ufuk. Nazım’ın ufku bir siyasal doktrindi.
Gözleri bir noktaya dikili her tek şeye bakabilmek... Nazım;
yürekliydi o bakımdan. Bu direnmeyi, bu inadı gösterdi. Fakat her
saplantı, gene bir körlüğü, bir bencilliği beraberinde getiriyor.
Çelik iradeli adam, bir yanıyla çelik ciğerli adamdır; yarımdır, çok
şeylerin hakkını yer, çok kişiye acı çektirir, yakınlarını mutsuz
eder.” (Bile/Yazdı, 174)
6.
Aman
dikkat! Şöyle demektedir çünkü: “Aslında şiir, bir bilgece
bilmezlikten geliştir, eski deyişle: Tecahülü arifane. Yoksa hiçbir
şairi o kadar saf sanmayın! Bir şair belli bir süre içinde moda olan
yönelişe uzak kalıyorsa, bu onu çağının sorunlarına sırt çevirmiş
olduğunu göstermez. Ama o, kendine göre bir iş bölümü yapmış,
tezgahını ona göre kurmuştur. Bildiği zanaatın dışına, çıkamadan, o
zanaatın en iyi ürünlerini vermeye, içtenlikle vermeye yönelmesi de
bir kişilik, bir ahlak, bir tutarlılık belirtisidir. Gerçi solo tek
başınadır ama ayrı ayrı tek şey arama yollarıdır şiir.”
(B/Y , 99).
7.
“Zebra,
Afrika dışı ülkeler için, hayvanat bahçesinde, sirklerde göstermelik
bir hayvandır. Uygar ülkelerin, tel örgüler içinde, yarı alay, yarı
acıma, seyrettikleri bir hayvan. Benim görüşümle her sanatçı da
değişik çevreler, ortamlar için az çok bir tel örgü yaratığıdır,
terbiye edilmek istenen bir yabandır. Olduğu yere tam intibakı
imkansız, siyah beyaz karşıtlıklar, paralellikler arasında tedirgin
bir yaratıktır. Bir sirkten ötekine götürülür, bir hayvanat
bahçesine anlayışlı, anlayışsız bakışlara peşkeş çekilir. Bir
katlanıştır bu. Zebranın katlanışında bir rintlik de vardır. ‘Siz
beni yargılayın, eğlenin benimle, ama ben dirilirim, yıkıldıkça
dirilirim. Ya sizin diriniz? Ölüden farklı mı sanki, neyin
farkındasınız?’ der gibidir zebra.” (B/Y, sf. 93)
8.
Kafka’nın öyküsü Bir Açlık Şampiyonu’nda, açlık gösterileri
dillere destan kahramana ilgi zamanla azalır ve Hayvanat Bahçesi’nde
ancak bir kafeste gösterilerini sürdürmesine izin verilir.
Hayvanları ziyarete gelenlerce bu arada görülen birisi olarak iyice
umudunu yitiren Açlık Şampiyonu, ölüm orucuna yatar sonunda.
Onu kafesteki otlar arasına karışmış biçimde zar zor bulduklarında
bakıcıların sorusuna, onunla daha fazla dalga geçmesinler diye
“hoşuna gidecek yemek bulamadığı için” açlık gösterilerini
sürdürdüğü söyler. Bu cümle son sözü olur. Onu, otlarla birlikte
gömüp kafesini bir pantere verirler. Peki Panter ne yaşar? Rilke’nin
Panter şiirini, yeni bir çevirisiyle bana ileten dostum Coşkun
Yerli’ye teşekkür ederim...
PANTER
Paris Botanik Bahçesi’nde
Parmaklıkların
arasından sürekli kayan bakışları
çok yorgundu ve
hiçbir şeye odaklanmıyordu.
Binlerce
parmaklığın ardında sanıyordu kendisini,
ona göre
parmaklıkların ötesinde bir dünya yoktu.
Durmadan
dönüyordu küçücük dairelerin içinde;
kudretli
birinin kaskatı durduğu bir merkezin
çevresinde
yapılan bir ayin dansı gibiydi
o yumuşacık,
güçlü adım atışları.
Arada bir
gözbebeklerindeki perde kalkıyordu
sessizce—. Bir
imge süzülüyordu gözlerinden içeri,
iniyordu
gergin, tutulmuş kaslarına —dalıyordu
yüreğine ve yok
oluyordu orada.
9.
KIŞLA
Acının
Çok sonra
başladığın
Kim inkâr eder.
Vardın oydun gar
Ama asıl yangın
akşama
Kim inkâr eder.
Bunlar senin
Son yumuşak
günlerin
İndiğin
yerleştiğin
Kışla
Acıyı
Kim inkâr eder
Nerden geldiğin
Bilme
Dikleri düzler
Acı
Kimin kârı
Kim inkâr eder.
(Yeni Dergi, 76, Ocak 1971)
10.
Dışarıyı dinleme, içerdeyim
Kımıldayan
perdenin şimdi az berisinde
İnsan kimi
geceler niçin uğrar dışarı?
Bir gerçeğin
içinde kendini dinlediyse.
(İçerde, Ş. 213)
“Yaşamım,
yalnızca yazma amacına göre düzenlenmiş... Zaman kısa, güçlerim az,
büro bir karabasan, evin içi gürültülü; ortada güzel ve düzenli bir
yaşam olmayınca insan türlü güçlükler pahasına ayakta kalmaya
çabalamak zorunda ( Felice’ye M. 1 Kasım 1912. (SB, sf. 188).
11.
Bu
konuya okuyabildiklerim arasında yalnızca Ali Galip Yener değindi.
Marcuse’ye başvurarak: “Marcuse, Estetik Boyut’ta ... “Sanattaki
aşırı olumsuzlama gene de bir olumlama içerir mi?” sorusuna şu
yanıtı verir: “bir yapıtın yerleşik olgusallığa karşı durmasını
sağlayan estetik biçim aynı zamanda uzlaştırıcı katharsis yoluyla
bir olumlama biçimidir.... Sanat yapıtı kurtarıcı dili konuşur, ölüm
ve yoketmenin yaşama istencine altgüdümlü kılınmasının kurtarıcı
imgelerini çağırır. Bu estetik olumladaki kurtuluş öğesidir.”
(Virgül 20, 1999, Serin Mavide Soluk Almak).
12.
Haydar Ergülen, bir yazısında şöyle demişti: “Dünya
gamıyla dolu, insanın kaygıları, endişeleri, acılarıyla yüklü bir
gidiş. Zaaflar, günahlar, sevaplar, iyilikler kötülüklerle dolu bir
torbayı sırtına alan dervişle şair bir bakıma aynı yolcu değil
midir? Kendisinden çok başkalarını yüklenir yolcu, başkalarının
hafifliğini, ağırlığını bağışlatmaya çalışır. Necatigil'in
yüzündeki, gözlerindeki ve şiirindeki mahcubiyeti, ondaki kekemeliği
ve boşluklar yaratma çabasını bilenler için, bu yolculuğun anlamı da
bellidir: Kendini evinde hissetmeyenin tedirginliği. Hangi büyük
şair kendini evinde hissetmiştir ki?” (Radikal, 15. 12.2004)
13.
Enis
Akın, “Bir Erdem Olarak Kekeme Büyük Türk Şiiri” başlıklı yetkin
denemesinde, Necatigil için şu saptamayı da yapar:
“Kekeme
şiir yazanlar verili saygınlık kalıplarını reddederek, genel geçer
normlara göre ‘iyi şiir’ yazarak değil, endişelerini ancak zor
bir şiir yazarak dengeleyebilir. Aşağıdaki alıntıdaki gibi,
‘sonra kesilir sular’. Kesinti ölüm anlamına geliyor olabilir.
Behçet Necatigil ölüm endişesini sırtında bir bıçak gibi hisseder.
Ölüme karşı en büyük savunma, zamanının belirsizliğidir; belirsizlik
hayattır, belirsizlik var olmaktır. “(Defter,
Kış 2001, Sayı: 42)
14.
DÖNME DOLAP
Nerden niçin mi
geldim
Bilmeden bir şey
diyemem, ya siz?
Hem hiç önemli
değil,
Geldim, yer
açtılar, oturdum
Girip çıkanlar
vardı
Zaten ben
geldiğimde.
Başka şeyler de
vardı, ekmek gibi, su gibi
Gülüşler, öpüşler,
ne bileyim hepsi.
Doğrusu anlamadım
bir düğün-dernek mi
Sonra da kimileri
düşünceli, durgundu
Gidenler neye
gitti doğrusu anlamadım
Zaten ben
geldiğimde.
Bir luna-park mı
bir konser bir gösteri
Bilmem pek
anlamadım önüm kalabalıktı
Sıkıştığım yerde
vakit çabuk geçti
Bak dediler baktım
pek bir şey göremedim
Hem her yer
karanlıktı
Zaten ben
geldiğimde.
Benim tek düşüncem
büzüldüğüm köşede
Nasıl çekip
gideceğim kalk git dediklerinde
Çünkü çıkmak
sıkışık sıralardan mesele
Kalkacaklar yol
vermeye bakacaklar ardımdan
Az mı
söylendilerdi şuracığa ilişirken
Zaten ben
geldiğimde.
(Şiirler, YKY,
sf. 188)
15.
Necatigil
ile Kafka’yı buluşturmak için son bir nedenim:
Kafka’nın tüm
eserlerini Türkçe’de çeviren kişi Kamuran Şipal’dir. Şipal,
Necatigil’in en yakın arkadaşı, dostu, sırdaşı, her gün görüşüp
konuştuğu iki kişiden (öteki Ali Tanyeri) biridir. Bu dolayım,
görmezden gelinebilir mi?
Mahmut
Temizyürek
|
|