|
Şiir üzerine
yazmak, sezgi veya ilhamla gelen yahut çalışma ile varlık ve biçim
bulan şiirin kaynaklarını anlama girişimi olarak yorumlanabilir.
Şiirin sezgiye veya ilhama dayandığını ya da çalışma ile varlık ve
biçim kazandığını her şair için ileri sürmek mümkün olmadığına göre
şiir üzerine yazan şairlerin görüşlerinin ayrı ayrı
değerlendirilmesi gerekir. Böylece bir poetikayı mutlak doğru olarak
kabullenmek ve bütün şairlere o poetikada ileri sürülen görüşlerle
yaklaşmak yanılgısının da önüne geçilir. Ayrıca, poetikalar şiir
bilgisi olarak değerlendirildiğinde onlardan şiirin iç özelliklerine
ilişkin ipuçlarının elde edilmesi de mümkün olur.
Nedim’in “olmuş
sana” redifli gazelinin şu beytini şiirle organik bağ kurmuş olan
herkes bilir:
“yok bu şehr içre
senin vasf ettiğin dilber ey Nedîm
bir perî-sûret
görünmüş bir hayâl olmuş sana”
Bu beyit, hatta
gazelin tamamı, şairin yarattığına hayranlığının açık bir ifadesidir
sanki. Şair, kurduğu ince hayallere, belki de kendi tuzağına
tutulmuştur; avcıyken av olmuştur başka bir söyleyişle. Gerçekten de
onun anlatmakta olduğu güzel değil kendisinin yaşadığı şehirde başka
şehirlerde de yoktur. Şair kurduğu hayalin güzelliğiyle mest
olmuştur, bir nevi Narkisos hâli içindedir.
Şiirde hayalin
yeni söyleyişle imgenin değerinin anlaşılması noktasında Nedim’in bu
gazeli ilginç açılımlar sağlayacak özelliklere sahip. Bu şiirin bir
başka özelliği ise şairin şiir üzerine düşünmesidir kuşkusuz.
Giderek kendi şiirinin yorumuna dönüşen beyitlerle bir bakıma şair
kendini sorgulama noktasına gelmiştir. “Bir hayâl olmuş sana” sözü,
seslerin çağrışımıyla “bir hâl olmuş sana” şeklinde de okunabilir. O
hâl çarpılma veya vurulmadır; cin çarpmıştır şairi ya da attığı okla
vurulmuştur.
Divan şairinin
şiir üzerine düşünmesi ve bu düşüncelerini yine şiir biçimi içinde
ifade etmesi poetik kaygıların bu şairlerce de taşındığını göstermez
mi? Sadece Nedim’i ölçü alarak bu iddiayı öne sürmek ya da bu soruyu
sormak saçma görünebilir; ama, Nedim’in çağdaşı ve farklı bir şiirin
yolcusu olan Şeyh Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ının bir yerde
yazma eylemini sorunsallaştırdığı düşünülecek olursa belirlenen
soru, saçmalık ön yargısını ya da hazır cevabını geri çevirebilir.
Hüsn ü Aşk’ın nedenselliğini açıklayan beytin “onlar ki
kelâma can verirler/ mecnûn o kabîledendi derler” olduğunu iddia
etmek mümkün. Hüsn ü Aşk bağlamında poetikasını tek bir
beyitte yoğunlaştıran Şeyh Gâlib, söze dayalı bir sanat olarak
şiirin gücünü nerden aldığını da vurgulamış gibidir: “söze can
vermek”. Şeyh Gâlib’in poetik kaygılar taşıyan Hüsn ü Aşk’ını
irdelemek amacında olmadığım için şiir üzerine düşünmüş olduğunu
belirtmekle yetiniyorum.
Araştırılırsa
Divan şairlerinin çoğunun şiirin sorunlarını yine şiir biçimleri
içinde irdeledikleri görülebilir. Nedim’in beytini de, Şeyh Gâlib’in
beytini de özellikle seçtim tabiî. Bu beyitlerdeki poetik kaygıların
Cumhuriyet döneminde poetika yazan şairler tarafından da taşındığını
düşünüyorum. Kendi kurduğu şiir karşısında susan şair, bu şiirin
nedenselliği noktasında poetikaya sarılıyor. Böyle bir yaklaşım ilk
bakışta, şiiri ilhama ve sezgiye dayandırıyormuş gibi görünse de
geride ve derinde ilham ve sezgiyle birlikte şiir üzerine bilincin
söz aldığını söyleyebiliriz; çünkü şiir, söyleyeceğini söyleyip
bitirdikten sonra poetika gelmiştir. Poetikanın şiire kattığı
titreşim sanıldığından fazla değildir. Bir bakıma şair, kendisine
görünüp kaybolan “perî-sûret” i anlama telâşına veya kaygısına
düşmüştür. Yani poetika bir düşme noktasıdır; hayalin (imgenin)
çözümlenme çabasıdır, şairin ayılma anıdır. Bu nedenle poetikalarda,
“Ben şunları şunları düşündüğüm için şiirlerimde şöyle yaptım”
açıklamalarına kolay kolay rastlamayışımız boşuna değildir. Eğer
poetikalarda buna yakın açıklama girişimleri varsa bu, şairin
şiirine getirdiği bir yorum olarak değerlendirilmeli ve buna şiir
beğenisi sağlam bir okurun yorumu kadar değer verilmelidir.
Şiirin
sorunsallaştırılması yönünden dikkat çekici olan bu beyitte kurduğu
hayalin gerçeğin ne denli dışında olduğunu “perî-sûret” sözüyle
açıklayan şair, böyle bir güzelin insanlar arasında dolaşmasının
imkânsızlığını kavrar. Burada kavranan, şairin zihinsel tasarımıdır
aslında. Son beyte gelene kadar şiir konuşmuştur; ama bu beyitte,
şiirin dışından gelen bir bakış şairi yarattığı güzel hayale hayran
bırakmıştır.
“Şiir nedir?”
sorusuna şairlerin verdikleri ve aradıkları cevaplar, çoğu zaman bir
hayali somutlaştırma isteğine yönelik olarak şekillenir. Bu noktada
sorunun dışarıdan veya şairin kendisinden gelmesi önemli değildir.
Kimi şairlerin bu soruyu cevaplarken bile şiirsel tanımlara
yönelmeleri veya farklı zamanlarda şiiri farklı farklı tanımlamaları
bu yüzden dikkat çekicidir.
Orhan Veli’nin
şiiri “söz söyleme sanatı” olarak belirleyip bu sanatın gücünü
“edâ”sından aldığını savunmasına rağmen “edâ”yı açıklamamış olması,
şiirin dışında gelişen poetikanın tutulduğu yerdir. Behçet
Necatigil’in, benim tespit edebildiğim kadarıyla, farklı zamanlarda
farklı yerlerde yirmi altı şiir tanımı yapması, yazılan şiirin
poetikada ele avuca sığmazlığının bir işareti değil midir?
Necatigil’in tespit ettiğim yirmi altı şiir tanımından beş tanesinin
şair hassasiyetinin ifadesi oldukları gibi mecazlı söylenişleriyle
de derinleşmeleri, imgeselleşmeleri şiirin tanımlanma güçlüğünü
gösterirler.
Yukarıdaki beyitte
ortaya çıkan dışardan bakış, poetikalar için de geçerlidir sanırım.
Poetikalar şiirlerde yaratılan hayalin dışında bilinçle geliştirilen
akıl yürütmelere daha yakındır. Örneğin Ahmet Hâşim’in meşhur “Şiir
Hakkında Bazı Mülâhazalar” yazısında, şiirde “mânâ” ve “vuzûh”
konularına dair birtakım akıl yürütmelere rastlarken şairin “O
Belde” adlı şiirinde bu yaklaşımı bulmak olası değildir. Hâşim bu
yazısında şiirin ne olduğunu da tanımlar: “Şiir bir hikâye değil,
sessiz bir şarkıdır.” der. Burada şiirin etkileyiciliğini olay
anlatımından çok seste bulduğu ileri sürülür. Nitekim Hâşim’in
şiirleri dikkatli bir biçimde bu veri doğrultusunda okunursa sesin
şiirindeki değeri ortaya çıkar. Poetika ile şiirin örtüşmesi
bakımından tutarlı bir akıl yürütmedir Hâşim’inki. Bizim için önemli
olan Ahmet Hâşim’in burada ileri sürdüğü düşüncenin mutlak
doğruluğundan veya kendi poetik tutarlılığından çok şiirin gücünü
arttıran bir noktaya dikkat çekmesidir.
“Şiir bir hikâye
değil, sessiz bir şarkıdır” cümlesiyle şiirde sesin önemi, âhenk ve
ritim hassasiyeti öne çıkartılır. Ölçü ve kafiye, âhengi sağlayan
unsurlardır; ritim ise şiirde sesin gücünü ve önemini gösteren daha
modern söyleyiş özellikleridir. Sesin anlamla koşut olarak alçalıp
yükselmesi, ses değerlerinin birbirlerine oranları, şiirin
duygusunun dalga dalga hissettirilmesi vs. ritmin sağlanmasında
dikkat edilen özelliklerdir. Âhenk daha plâstik şiirler için geçerli
olan ses değeridir. Burada, Yahya Kemal’in şiiri anılabilir.
“Hayatta şiir
diye, tabîati kendine hâs, bir şey vardır, mâdeni malûmdur, bizim
hislerimizdir, hüzünlerimizdir, şevklerimizdir, ihtiraslarımızdır,
sanatı da malûmdur; lisandır, vezindir, kafiyedir, şu ve bu
marifettir.” sözleriyle şiirin unsurlarını “maden” ve “teknik”
olarak ayıran Yahya Kemal, sonuçta şiiri şairine ait bir yaratılış
sorunu şeklinde değerlendirir. Yahya Kemal için her ne kadar şair
yaratılış ya da onun deyimini kullanmak gerekirse “maden”
belirleyici etkense de şiirin “teknik”i onun şiirine baskın çıkar.
Bu nedenle şiiri, kusursuzca kurulmuş plâstik bir yapı olarak biçim
kazanır. “Rindlerin Ölümü” şiirindeki “serin” kelimesini yedi yıl
araması, onun mükemmeliyete ve şiirin plâstik sağlamlığına verdiği
önemi gösterir. İnsanî akış, zihinsel tasarımlardaki sürüklenişte
bile bağlanmıştır sanki. Ahmet Hâşim’deki biçim kaygısı o
sürüklenişi durdurmaz. Bu açıdan denilebilir ki Ahmet Hâşim, içe
doğru yayılan; Yahya Kemal, dışa doğru düzenli olarak genişleyen bir
şiirin peşindedir. Şiirlerinde sesin değeri ve kullanılış
özellikleri böyle bir çıkarsamaya imkân verir.
Poetika sahibi
şairlerden Necip Fâzıl için geleneksel kalıplar şiirde sesin
âhengine yönelmeyi hazırlamıştır. Çağdaşı Nâzım Hikmet ise, yukarıda
da belirtildiği gibi, daha modern olan ritime çalışmıştır. Onun
şiirinde de aranırsa kafiye elbette bulunabilir; ama ondaki kafiye,
geleneksel kalıpların belirlediği veya beklediği yapıdan uzaktır.
Şiir üzerine yazılarında geniş kitlenin sesini yakalama kaygısında
olduğunu belirten Nazım Hikmet’in ses dalgalanmalarını öne çıkartan
ritime yönelmesi de son derece doğaldır. Bu nedenle Cumhuriyetin
resmî edebiyat tarihçisi İsmail Habip Sevük’ün Necip Fâzıl’ın
şiirindeki sesi “ıssız dağ başındaki bir çobanın kavalından çıkan
sese”, Nâzım Hikmet’inkini de “orkestraya” benzetmesi son derece
yerindedir. Bu benzetmenin gerisindeki “kır” ve “şehir” ayrımı da
dikkate değerdir tabiî.
Poetikalardaki
şiir tanımları Nedim’in beytinin izini sürersek bir yerde şiir
tâbirine rahatlıkla dönüşebilir. Edebî eser, gerçeğin kendisi
değildir; bir kurgudur, zihinsel bir tasarımdır, bir imgedir.
Poetikalar bu zihinsel tasarımların/imgelerin aurasının dışında
gelişir. Yoksa şiir yerine poetik yazıları okumak daha pratik ve
daha işlevsel olabilir. Oysa şiirin verdiği heyecanı veya şiirden
beklenen sürükleyişi poetikalarda bulmak da kolay, hattâ mümkün
değildir. Onlar bize şiirin ne olmadığını gösterirler; şiir
ise şiirin ne olduğudur.
Poetikalardan şiir
öğrenilir mi? Daha ötede şiir öğrenilen bir şey midir, yoksa önüne
geçilmez bir yazma dürtüsü müdür? Bu soruların cevabını yine
poetikalara ve şiirlere bakarak cevaplamak en makûl olanıdır.
Poetikalar şiirin karanlık noktalarını görünür kılabilir,
aydınlatabilir. Böyle bir ön belirleme şiirde karanlık noktalar
bulunduğunu kabul anlamına geldiğine göre o karanlık noktaların ne
olduğunu araştırmak gerekir. Poetikalar, şiirin gerçekle ilişkisi
veya sonuçta kendisinin bir gerçeklik olarak vücut bulması, şiirde
açıklık-kapalılık, şiirin anlaşılırlığı, şiir-biçim ilişkisi gibi
sorunların iyi şiirlerde nasıl aşıldığı veya hâlledildiği açısından
önemlidir. İyi bir şiir okuyucusu şiirin nasıl kurulduğunu,
yukarıdaki sorunların nasıl aşıldığını şiirden öğrenebilir. Onun
için poetikalar bir sağlamadan öte değer taşımaz. Şiirin
dışında olanlar için poetikalar; yol gösterici, tayin edici işaret,
pusula ve rehber gibidirler.
Defalarca
vurgulandığı gibi, poetika şiiri öncelemez. Bu yüzden poetikalar,
ele avuca sığmayan şiirin akılla kavranmasına yönelik bir gayret
olarak değerlendirilebilir. Poetika şiirin aklıdır. Poetika
yazarı şair, şiirinin farkındadır da başkalarına/okuyucuya da
farkında olduğu şeyin fark edilmesi için ipuçları sunar. Bu, hem
şairin şiirinin hem de büyük harfle yazılan şiirin anlaşılmasına
yönelik bir katkıdır. Dolayısıyla poetikalar, öğretici metinlerdir.
Okuyucu için
poetikanın belli bir yararı olduğu açıktır da şair için poetikanın
anlamı nedir? Bu sorunun cevabı, şairlerin kurdukları imgeyi aşma
çabasıyla birlikte poetikaların yazıldıkları ortamı da dikkate
alarak verilmelidir. Edebiyat tarihlerinin izlerini sürerek
söylersek poetikalar, var olan şiir ortamını eleştiren metinlerdir.
Bu açıdan şiire ilginin, şiirin okunduğunun işaretidirler tabiî.
Şiiri anlama ve yorumlama çabası içindedir poetika yazarı şair.
Değilse Asaf Hâlet Çelebi’nin poetikasını yazdığı günlerde şiirine
yönelik aşırı bir tepki olmamasına, tepkilerin durulmasına rağmen
poetik yazılarını, şiir ortamına bir cevap olarak yorumlamak yanlış
bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez. İkinci Yeni şairlerinden Turgut
Uyar’ın, İlhan Berk’in, Cemal Süreya’nın, Sezai Karakoç’un poetik
yazılarına böyle bir yaklaşımın getireceği olumlu katkılar göz ardı
edilemez.
Her ne olursa
olsun poetikaları sadece var olan şiir ortamına yerleştirerek
değerlendirmek, şairin niçin poetika yazdığını anlamayı güçleştirir,
bulanıklaştırır. Bu kolaycı ve indirgemeci bir yaklaşımdır.
Poetikalar bir nevi “şiir tâbirleri”dir. Şiiri bir “rüya” olarak
kabul edersek poetikaların şiirin ne denli dışında geliştiğini
anlarız. Sorun bir boyut sorunudur. Şiirin boyutu farklı, düz
yazının boyutu farklıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “şiir-rüya”
benzetmesi veya karşılaştırması bu boyut farkının anlaşılması için
dikkat çekici ve uyarıcı düşünceler içermesi bakımından önemlidir.
Psikolojiden ödünç
alarak, “gündüz düşleri”nin şiiri karşıladığını iddia edersek,
şiirin hayatın ne denli içinde olduğunu da saptamış oluruz.
Tanpınar’ın “Ne İçindeyim Zamanın” adlı şiiri, evrensel bir gündüz
düşüdür örneğin. “Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil”
diyen şair zamanın dışına çıkmış veya başka bir boyuta geçmiş
gibidir. Şiir üzerine yazılarında ise zamanın içindedir, zamanın
tutsağıdır.
Bu noktada şairin
yersiz yurtsuzluğu veya arafta oluşu da bir anlam kazanır. Walter
Benjamin, Hölderlin’in şiirini çözümlerken şairi yerle gök arasına
boşuna yerleştirmemiştir. Şair, gündüz düşlerinin içindedir, aynı
zamanda içinde olduğu zamanın dışındadır. Bu zamansızlık düşüncesi,
zaman bağıyla kesildiğinde bir şaşkınlık, bir hayret ortaya çıkar;
Nedim’in söylediği yanılma duygusunu yaşar şair, kurduğunu bir rüya
gibi algılamaya başlar ve o rüyanın tâbirine yönelir. İşte
poetikalar, şiire bireysel kaynak arama çabasında bu şiir tâbirine
karşılık gelir.
Mehmet Can
Doğan
(Son Duvar,
S. 6, Eylül 1997.)
|