| |
"Şiir tanımsızdır derler..."(1:sf.5), "Şiiri tanımlama cüretini
göstermediğimi sanıyorum"(2:sf.5). Tanım sınırlayıcıdır. Oysa
şiir alanının genişlemesinin her bakımdan yararlı olacağını
düşünüyorum. Ne Mallarme, ne Salih Bolat ve ne de Özgen Seçkin'in
"Şiir duygularla değil, sözcüklerle yazılır.", "Şiir her şeyden önce
dili biçimlendirmektir." sözleri gibi; tek nokta ile tanım'a
ulaşabileceklerini umduklarını hiç sanmıyorum. Bu tanıma ilişkin
sözleri istenilirse yerden yere vurmak çok kolaydır. Ancak bizim
şiir ile ilgilenen kişiler olmamızdan dolayı, aslında söylemediği
halde algıladığımız boyutu ile düşündüğümüz için; vurulacak bir yeri
de olmadığını biliyoruzdur. Tarih, çeviri, dil, sözcükler, imge,
imgelem, estetik, duygu, duyarlılık, anlam/biçim/biçem, içerik,
toplumsal/ideolojik duruş, nesne etkisi, geçmiş, gelecek, uyum(ses,
anlam) ve tanımın daha birçok başlığı içermesi gerekir ki; bu yüzden
ne dil kıyısında ne duyarlılık kıyısında ne estetik kıyısında ve ne
de sözcük kıyısında gezinerek tanıma ulaşmak mümkün olmamıştır. Hiç
kimse de tek nokta ile bitirilen bir söylemin şiirin kesin tanımı
olabileceğine inanmadığı gibi, böyle bir iddia ile de ortaya
çıkmamıştır. Dahası şiiri dil gibi canlı bir varlığa benzetebiliriz.
Bu başlıkların birbirleri ile ilişkilerini, bağlarını düşünecek
olursak, görkemli bir organizma çıkar karşımıza. Bu nedenle beş-altı
sözcük ile kurulmuş, tanıma ilişkin bir cümlenin çürütülecek hiçbir
yanı yoktur. Şimdiden sonra da olamayacaktır.
Düşünce insani bir eylemdir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en
önemli özellik, bilinçtir. Bilinç, varlık sürecini ve gelişmesini
dile borçlu olduğu kadar sözcüklere ve sözcüklerin anlamlarına da
borçludur. Çağdaş Türk şiiri ne yalnız duyguyu dışlayıp us'a dayanır,
ne de yalnız us'u dışlayıp duyguya dayanır. Çağdaş bilim ve sanat
us'a değer verdiği kadar, duygulara ve sezgilere de yer verir.
Ne salt rasyonalist ne de salt romantiktir. Şair, söylendiği gibi;
aşk da yaşar yazar, ölüm de yaşar yazar, devrim de yaşar yazar...
Ömrü boyunca kadını/erkeği sevmemeli ki hiç aşk yazmasın, nefret
etsin; düşündüğü salt 'devrim' olsun. İnsan yüzü görmesin, doğaya
hiç çıkmasın...
Olacak şey değil... Aşık iken de devrim
gerçekleşebilir. Devrimde aşık da olabilir. Bu çok da (yanlış
yanları olsa da), büyük bir aykırılık değildir.
İnsani bir durumdur. Çünkü hayat, tüm yanları ile sürer. Şair
bireysel yaşamını nesneye dönüştürürken evrensel düşünceyi hiçe
sayamaz.
Canlı dışındaki her şey araçtır. Ancak insan nesli, kendi varlığını
sürdürebilmek için, kendi içindeki ve dışındaki canlıları da çoğu
zaman araç olarak görmüş ve kullanmıştır. Kullanmaktan öte,
binlercesini bir anda yakmış, bombalamış, kesmiş, kurşuna dizmiş,
işkenceden geçirmiş, geçirmektedir. Dile yeteri kadar önem
verilmemesinin sonuçları zincirleme bir olumsuz etki sağlıyor. Dili
her ortamda araç olarak kullandırıyor olmanın depremlerini
gündelik'te de yaşıyor olmamıza rağmen sallanan yok. Hiç değilse
şiirde araç olarak kullanmayalım demiyorum tabii ki... Ancak toprağı
kazarken kullandığımız araçlar kadar da basitleştirmeyelim.
Üretim araçları da bir yana...
Her aracın, her nesnenin özgün değerini bilelim. Eleştiri uğruna,
dile verilmiş payeleri riske etmeyelim. Şiir için dil yetisinin
sıradanlığını aşmamız gerekmiyor mu? Sonra ki; anlam, estetik,
içerik, imge, duygu ve diğerleri dile bağlı unsurlar değil mi?
Fazlasını hak etmiyor mu? Evrenselliğin ve tüm diğer birçok unsurun
şiirsel kurgusu dile bağlı değil mi?
Şiiri anadilinizle yazmıyor musunuz? Çeviri sorunlarını
göğüsleyenler daha mı iyi anlar bunu acaba?
Bence Çağdaş Dünya Şiiri biçimsel değişikliklere uğrasa da evrene
ait anlam değişmeyecektir. Kalıcı olan anlamın ta kendisidir.
Biçimsel arayışlar anlamın asistanıdırlar. Ötelenmesi ve irdelenip
değişecekse, değişmesi gereken biçimdir. Dünya sanat tarihinde
biçimsel arayışların çokluğunun nedeni de budur. Tarihsel veriler
evrenin anlamının kayıp verdiğini söylemez. Tersine; kazanılan
anlamlara anlamlar katıldığı bilinmektedir.
Şiir anlama anlam katan organizmalardan biridir. Bir diğeri ise;
dilbilim araştırmalarıdır. Her biçimsel deneme bir öncekini ortadan
kaldırdığı gibi, biçim; anlamın merkezde durduğu her geometride
kayarak ve değişerek zedelenmiştir. Anlam her geometride kendine
yeni bir biçim bulmuştur. Evrensel farklılıklar da kültürel tarih
süreçlerine ilişkindir. Sözel kültürdeki anlam kaymaları, daralmalar
ve genişlemeler tözü değiştirmez. Bu kırılmalar töze yarar da sağlar.
Yalın duygu da şiirde anlam daralmalarına yol açar. Bilinç ve
imgelem süzgecinden geçmiş duygu, şiirsel gerçekliktir: Yaşamsal,
toplumsal gerçeklikte karşılığı ne kadar ise, okura da etkisi bir o
kadar doğru orantılıdır. " 'Anlamı olmayan bir şiir, şiir
değildir, çünkü artık dil de değildir.' ". "Kısacası biçim
anlamın yapısıdır. Şiirin biçimi anlamın biçimidir. Şiirin bu iki
ögesini birbirinden ayırmak, birbirinin karşısına çıkarmak,
birbirleriyle çarpıştırmak olanaksızdır. Çünkü biçimin biçimi değil,
anlamın biçimi vardır."(3:sf.74). Özdemir İnce’den yapılan ve
biçimin anlam ile ayrılmaz ilişkisini ayrıntıları ile anlatan bu
alıntıdan sonra fazla söze gerek kalmıyor belki de.
"Her sanat dalının kendine özgü bir hammaddesi vardır.
Şiirin hammaddesi, bilindiği gibi dil'dir. Ama ozan hazır bir
hammadde olarak ele almaz dili; onu yazarak oluşturur. Dilbilimciler
dil ve sözü birbirinden ayırırlar. Bunların dışında
bir de yazı dili vardır. Bir dilbilimci olmadığımıza göre,
dil, söz ve yazı dili'nin üzerine gitmeden, 'Bunların
dışında bir şiir dili de var mıdır?' diye sorabiliriz. Vardır. Bu
şiir dili alanında, özel dil alanları, dil adacıkları da vardır. Bu
da ozanları birbirinden ayırdetmemizi sağlar. Şiirin dili
bireşimseldir: Dil'i, Söz'ü ve Yazı'yı içerir. Bize göre, en çok
Söz'e yakın durur."
(3:sf.100 ve 101) Buradan, önceki sayılarda çıkan alıntılara göre,
Özdemir İnce'nin kendini olumsuzladığını, kendisiyle çeliştiğini
düşünebilir misiniz?... Dili fetişleştirme ile ilgisi de yoktur tüm
bunların.
Biçem saplantısı da içermez. Şiiri yüceltebilmek için, iç unsurları
kuruluş süreci içinde ya da önceden dikkate almış olmanın gereğidir.
Fetişleşme korkusu, şiirde dil konusunun değerini, gereğinden
aşağıya çekmemelidir. Ayrıca bir şairin sözcük anlamlarının
evrimsel gelişimlerini izlemesi kadar daha doğal ne olabilir?
Şairlerin biçem ve biçim arayışları, saplantılı değillerse
yadırganmamalıdır.
İki karşıt uç; rasyonalizm(usçuluk) ve romantizm.
"Usçuluk: Doğruluğun ölçütünü ussallıkta bulan görüşlerin ve
öğretilerin genel adı. Genel anlamı düşünceci ve metafiziktir,
bilginin duyumsal yanını yadsıyıp ussal yanını saltıklaştıran ve
bilgiyi sadece usun ürünü sayan öğretiler bu adla anılır." ((4):Cilt:7, sf.38). "Romantizm: XVIII. yüzyılın
sonlarında ortaya çıkan ve tüm kuralları yadsıyarak yerine bireysel
özgür yaratmayı, duygu ve içtenliği koymaya çalışan sanatsal,
felsefesel ve siyasal davranışların genel adı..." ((4):Cilt:5,
sf.339).
"Duyum:
Duyularla araçsız olarak gerçekleştirilmiş bilinç olgusu.
((4):Cilt:1, sf.353). "Duygu: Duymak eylemi... Ruhbilim terimidir
ve her türlü duymak eylemini kapsar. Ruhbilimci Jung, bu terimi, 'Ruhbilimsel
değerlendirme fonksiyonu' olarak tanımlamaktadır. Bu tanıma göre
insanın algıladıklarını değerlendirerek edindiği tutum anlamını dile
getirir. Duygu'nun düşünce'yle, karşılıklı etki bağıntısı içinde,
birlikte oluştuğu ileri sürülmektedir. Bu durumda düşünce karşı
anlamını yitirir, 'duygularınıza kapılmayınız, düşünerek karar
veriniz' sözü bu karşı anlamı belirtir. " ((4):Cilt:1, sf.349).
"Duyarlık: Duyumları duymak yetisi... Duyuları ayırt etme erki
anlamında da kullanılır. Estetikte usluluk karşılığında kullanılır,
örneğin 'sadece duyarlılık ile sanat yapılmaz' denir."((4):Cilt:1,
sf.349). 'Duyarlı', 'duyarlılık'ın kişiye(özne) giydirilmiş halidir,
ancak; 'duyarlık'ın duyumları duyma yetisinin ötesinde bir anlam ile.
Duyarlılık, 'duyarlık'ın fizyolojik özürsüzlük nitelemesini aşarak,
toplumsal bir kavram içerir. Bu, bilinç, us gerektirir. 'Duygu'
sözcüğünün de sözlük anlamı dışına kapalı kalırsak, sözünü ettiğimiz
kavramın 'o' olmadığını anlamamız zor olmayacaktır.
Salt sözlük anlamı ile ilerlersek 'duygu' ve 'duyarlılık' arasında
hiçbir biçimde bir ilişki olmadığı gibi, aralarında kavramsal açıdan
da ciddi bir uzaklık vardır. 'Duyarlık' ile 'duyarlılık' arasındaki
uzaklık, 'duygu' ile 'duyarlık' arasındaki gibidir. 'duygularınıza
kapılmayınız, düşünerek karar veriniz' sözü ile 'sadece
duyarlılık ile sanat yapılmaz' sözü, konuşma dilinin
kavramları ve terimleri nasıl etkilediğinin, değiştirdiğinin
kanıtıdır. Konuşma dilinin kavramları ve anlamları esnetme
yeteneğini küçümsememek gerekir. Konuşma dilinde 'duyarlılık'
yalnızca 'duygu'nun ekseni ya da yörüngesinde bir kavram değildir.
Duyuları ayırt etme erki de buradan kaynaklanıyor. Duyarlık'ın
estetikte 'usluluk' karşılığında kullanılırken, ayırt etme erki ve
toplumsal işlev gibi tüm alanlarından bilinç soyutlanamaz. Ekonomik
duyarlılık, toplumsal duyarlılık, estetik duyarlılıklar yörünge ve
eksen açılımlarımıza örnek olsunlar. Duyularla, zihin ve kültür ile
gelen dış etken ve bilinçlere karşı hassaslık, önemseme; gereken
önemi ve tepkiyi verme olarak tanımlanabilir. Duyarlı olmak bir
tepki ise; ilk şart 'tepki'nin hayvansal düzeyi ile insani düzeyinin
ayrıştırılmasıdır, çünkü; şiir gibi bir insani olgudan söz ediyoruz.
"Primat akrabalarımız ve tüm memelilerle, duyguyu kontrol eden
sistemlerimiz aynıdır."
(5:sf.14). C.G. Jung da "Gerçek düşünür duygusunu düşüncesinin
denetimi altında tutar; (...)" der.(6:sf.110). "Freud,
heyecanları ve sezgisel dürtüleri , mantıklı bir zihnin denetimi
altında olması gereken dengeli bir kişiliği bozan zafiyetler olarak
gördü." (7:sf.164) Daniel Goleman ise şöyle der: "Bu duygusal
ve mantıksal iki zihin, çoğunlukla, iç içe geçen farklı yollarıyla
sıkı bir uyum içinde dünyayı anlamamızda bize rehber olur.
Genellikle duygusal ve mantıksal zihin arasında bir denge vardır.
Burada duygu, mantıksal zihnin işleyişiyle ilgili bilgi verir ya da
ona bilgi yükler. Mantıksal zihin ise, duyguların yüklediği bilgiyi
bazen eler ve düzenler, bazen de reddeder." (7:sf.169) Böylece
duyguların denetime, kontrole ve düzenlenmeye gereksinimi olduğunu
anlıyoruz. Konumuz ne salt ruhbilim açısından duygu, ne de salt
ruhbilim ve toplumsal açıdan duyarlılıktır. Ruhbilimdeki duygunun
içinde sanatsal kaygı yoktur. Sanatsal duyarlılığımız işte tam
burada devreye girer. Duyarlılığın bilinç, us düzeyinde; duygunun
algılandıktan sonra, imgelemde işlenerek estetik düzeye ulaşmasından
söz ediyoruz. Duyguda, yaşam ortamında, yalın halinde, sanatsal
estetik var mıdır? Yoktur, çünkü; henüz bir sanat eserine(nesnesine)
uygulanmamıştır. Buradaki asıl kaynak 'duyarlılık' sözcüğünün
estetikte 'usluluk' karşılığında kullanılıyor olmasındadır.
İnsanoğlunun yaratıcı yeteneği de insanileşmesinden sonra gelişme
göstermeye başlamıştır.
Konumuz salt duygu değil demiştik. "... güzelliği ya da estetik
duyguyu insanın hayvansal doğasının ya da biyolojik gelişiminin bir
sonucu olarak kabul etmek olanaksızdır. Bu, duyguların, aklın ve
imgelemin yaratıcı rolünü gözden kaçırmak olur."(8:sf.39)
Amacımız bir gerçeği, bir duyguyu başkalarına duyurmak değil, onu
şiir ortamında evrensel düzeyde dışarıya(okura) yansıtmak. Şairin
duyarlılığı, duyguyu disipline etmelidir. Duyarlılık:
İmgelemde estetize edilmiş bir gerçekliği/sözü sanatsal nesneye
dönüştürmektir. Bu da ancak us'un ve imgelem gücümüzün yetisi ile
mümkün olabilir.
Estetik olan her kavram ve nesnenin sanat olduğunu söyleyebilir
misiniz? Sözlükleri aşamamak, takılıp, sınırlanıp kalmak şüphesiz
çok sıkıcı olurdu. Dil ve anlam estetiği için de sözcüklerin, sözlük
anlamlarının aşılması şarttır. "… Ş/şiirsel gerçeğin
oluşması için" : "Bilinç, nesnel gerçeğin insandaki
yansıtıcısıdır. İnsanların yaşama biçimlerini yansıtır. Ama
bilinç, sadece yansıtılmakla yetinen basit bir ayna değildir,
belirmesiyle birlikte eytişim dizgesine girmiş etkin bir güçtür.
Başlangıcından beri toplumsal bir ürün olan bilinç, sanatın
oluşumunda vazgeçilmez bir öge olduğu kadar, tehlikeli bir
canavardır da. Basit ayna düzeyinde kaldığı zaman, ozanı katipliğe
mahkum eder; değiştirici, dönüştürücü gücüyle estetik bir bireşim
oluşturduğu zaman da insanı ozan eder." (3:sf.60). 'Basit ayna
düzeyi' kavramı: Sözcüklerin sözlük anlamlarının aşılamamış olduğunu
belirtirken, bir yaşamsalın aynen şiire yansımasıdır, duygunun;
bilinç ve imgelem dönüşümünden geçmiş olmasına rağmen, yalın düzeyde
şiirin gerçekliğine yapışmasıdır. Duyarlılık duygunun bilinç
aşamasıdır, fakat; bir sanatçı için, içinde sanatsal kaygılarında
taşındığı bir bilinçtir bu. Duyarlılığın içinde duygu yoktur demekte
yanlıştır. Sonuçta sanatta estetik, duyarlılık ile sağlanabiliyor
ise, dizelenen/nesneleşen duyarlılık yeni bir duygu yaratmaya
yöneliktir. Dizelenmiş duyarlılık, okuyucuya yeni bir duygu gönderir.
Bu bir yaratma sürecidir.
Eytişimsel bir süreçtir de.
Anlam ile sorunumuz var mı? Var ise; evrende anlamın yerini doğru
kavramalıyız. İnsanoğlunun bencilliğini de göz önünde bulundurarak,
yaşam içinde her türlü eylem, iş ve çaba kendi ile birlikte insana
dönüktür. Aşk ve doğa da yabana atılır tutkular değildir. Anlam
sözcüklerin doğasında vardır. Şiirin hammaddesi dil, dilin
hammaddesi sözcük olduğuna göre; bu yapı içinde anlamdan kaçabilmek
olanaksızdır. Aşk ve doğa içerikli dizelerle başladığımız şiirin
toplumsala dönüştüğü çok olmuştur. Peki hangi anlam? Gerçeküstü bir
anlam mı yoksa toplumcu bir anlam mı? Anlamsızlık veya anlaşılmazlık
mı? Gerçeküstü şiir, yaşamda karşılığını bulamadığı için ilgi almaz.
Etkisi de yoktur. Bağlamda bir başka açı; okurun bir kaçışı olarak
da düşünülebilir belki, ancak bir genel kanı var okurda. "Şiir
okumuyorum, çünkü anlamıyorum". "Acaba anlayabileceğim bir
şiir var mı? Böyle bir şair var mı?" diye araştırılmıyor da
sanıyorum. Doğan Hızlan da bir yazısında, "Yeni aldığınız bir
elektronik aletin kullanma kılavuzunu okuyorsunuz da, şiiri anlamak
için, neden hiçbir çaba sarf etmiyorsunuz?" diyordu.
Dağıtmayalım. Anlamın biçime göre merkez, biçimin anlama göre merkez
sayılmasını da belirtmek gerek. Biçimciler bile çoğu zaman, kendine
özgün yapılarının anlam ile kurulmasına, güçlenmesine özen
göstermişlerdir. Anlamı biçim ile güçlendirmek de ayrı bir
beceridir. Dize kavramı biçimseldir, ancak; dizenin oluşması ve
bölünmesini büyük oranda yöneten, ses ve anlam uyumu değil midir?
Biçime dayalı anlam düşünemiyorum. Şiire biçim çerçevesinden bakmaya
devam edecek olursak, önemli üç biçimsel tür çıkar karşımıza. Anlama
dayalı biçim, sese dayalı biçim, figüre dayalı biçim. Türk şiirinde
önceden tasarlanmış bir figüre dayalı sözcük dizimi biçimi, ilgi
görmedi. Divan şiiri ise sese dayalı biçim ve aynı anda anlamsızlık
ve anlam kayıpları örnekleri veren pek çok deneyden geçti. Asıl olan
bence anlama dayalı biçimdir. Nesneleri anlamlarına göre değil,
biçimlerine göre tanırız. Mallarme şiirde nesnenin kendisinden çok,
etkisinin yazılması gerektiğini kavramayı önemli bir buluş sayar.
Biçim anlamın gelişmesini hızlandırdığı ve anlam ürettiği gibi,
anlam önüne set de koyar zaman zaman.
Duyarlılığın anlam ile ilişkisinden de söz etmek istiyorum.
"Katiplik" ile "Ozan"lık arasındaki anlamsal farkı duyarlılığın
ortaya koyduğunu düşünüyorum. Anlam ekseni üzerinde iken; duyarlılık
kavramının, sanatsal bir süreçten, estetik, zihin ve imgelem
sürecinden geçmiş olduğunu söylemeliyim. Bu süreç duygu gibi
denetlenemeyen yalın bir söylemi içermez. Duygunun yalınlığı bir
tekrarın kendisidir. Ancak duyarlılığın estetize edilerek, zihin ve
imgelem gücü ile nesneleşmesi tekrardan ve sıradanlıktan kaçmanın
diğer adıdır. Bu çaba aynı zamanda şairi nesnesi ile birlikte özgün
kılar. Çağdaş şiir ise, biliniyor ki; sıradan sözü ve tekrarı
taşımaz. İmgelemde aynı anlam, birden fazla şair tarafından dönüşüme
uğrayabilir; her birinin birbirinden farklı olması gerektiği gibi,
ilk söylenenlerin ilk tekrarı da olamaz. Bu şunu getiriyor önümüze:
Bir nesnenin, bir yaşamsalın, bir toplumsalın bir ayrıntısı, etkisi
bir başka sözcük ile ilişkilendiğinde bir ilk söz olmalıdır; bir ilk
benzersiz dize; olabiliyorsa çoğul çağrışım... Şair için, nesnel
süreç sonunda, duyarlılık çağrışımsal ve şiirsel düşüncedir, sözele
yakın, düz anlam ve anlatımdan uzak sözcük dizimini de
içerir.
Kapitalizm
tüketime dönük "kullan at" vb. politikaları ile son
yıllarda gözünü "mal-mülk"e değil, çeşitli
medyatik yarışmalarla, iletişim teknolojisini de sömürerek; gittikçe
apolitikleşen, sinen işçi sınıfı, düşük ve orta gelirli insana
dikmiştir. Özel olarak şu an'daki derdi: "mal-mülk"
değil, tamamen kültürsüzleştirme, uyuşuk bir bilinç aşılama çabası
içindedir. Bu aşama tamamlandığında ise, liberal ekonomi içinde işi
daha da kolaylaşmış olacaktır. Kapitalist sömürünün gözünü diktiği
sınıflar ile sanat dünyası yeteri kadar ilgilenmemektedir. Sanat,
kapitalizmin gözünü diktiği yere dönük çalışmalıdır. Kapitalistler,
anadil bilincinden yoksunlaşan gelir sınıflarını, deney
laboratuarlarına dönüştürürken bizim anlamı biçimin arkasına atmaya
gönlümüz elverecek mi? Şiirin tanımını kesinleştirmemek ile ters
orantılı olsa da, şairler kendi toplumsal gerçekliklerini,
ideolojilerini 'şiirin kurucu ögeleri'ni de gözden kaçırmadan,
şiirsel gerçeklik düzeyinde önemsemelidirler. Bu, toplumda birey
olmanın, sorumluluğun gereğidir gibi bir klasik söylemi de
ekleyelim. Yazıncılar ve dilbilimciler sözcük ve anlamın en etkin
kullanıcıları ve yaratıcılarıdırlar. Kendine yabancılaşan,
bencilleşen toplumu yeniden toplumsala döndürmenin gereği ve aracı
anlamdır. Şiirin ve şairin etki alanı ve hedefi bellidir. Anlamın
işlevi gün gibi ortadadır. En basit anlamı ile, yazılan şiir bu
toplumun bir bireyine ulaşmıyor mu zaten? Onun aşkını da, ekmeğini
de, devrimini de yazmalıyız...
Necmi Selamet
Kaynaklar:
1 - Vecihi Timuroğlu Şiirin Büyücü Kızı: İmge, Kedi Şiir Kitaplığı
Antalya 1994
2 - Ahmet Telli Cumhuriyet Kitap, İstanbul 20 Aralık 2001
3 - Özdemir İnce Şiir ve Gerçeklik, Can Yayınları İstanbul 1995
4 - Orhan Hançerlioğlu Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitapevi,
İstanbul 1976
5 - Bilge Eser Scientific Amerikan Mayıs 2004, Cumhuriyet Bilim
Teknik 22 Mayıs 2004
6 - C. G. Jung Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi, Çev:Engin Büyükinal
Say Yay. İstanbul 1982
7 - Ken Robinson Yaratıcılık Aklın Sınırlarını Aşmak Çev:Nihal
Geyran Koldaş, Kitap Yay İstanbul 2003
8 - Mehmet H. Doğan Estetik, Dokuz Eylül Yayınları İzmir 1998
(Kum Dergisi Sayı:24 Temmuz - Ağustos 2004)
|
|