| |
üstümüze
gelecek tedirginlik ve korku
bu sel hem
çatıları hem bahçe katlarını götürecek
Bâki Ayhan
T.
Dünya,
1990'larda büyük dönüşümlerin, değişimlerin eşiğini atladı ve
2000'lerde bu değişimin ilk etkileri gözle görülür biçimde ortaya
çıkmaya başladı. Edebiyat elbette bu değişimden habersiz kendi
yolunda yürüyemezdi. Son yıllarda yayımlanan romanlara, öykü ya da
şiir kitaplarına baktığımızda dünyanın bu yeni gidişatına ilişkin
çeşitli tepki veya kabullerin izlerini görüyoruz.
Bâki Ayhan T.'nin
Uzak Zamana Övgü'sü dünyanın kabuk değiştirdiği, küreselleşme
olgusunun şiddetli bir ivme kazandığı bu günlerde, bu yöndeki
gelişmelere çeşitli itirazlar dillendiren şiirler bütünlüğü olarak
çıktı. Şair, kitabın çıktığı günlerde Budala'da yayımladığı
"Soylu Yenilikçi Şiir" başlıklı manifestoyla hem kitapta
geliştirdiği biçim ve biçemi hem de son dönem Türk şiirindeki genel
dönüşümü açıklama çabasına girdi. Bu bakımdan, Uzak Zamana Övgü
kitabı ve "Soylu Yenilikçi Şiir" yazısı ancak birlikte okunduğunda
okuyucunun burada yapılmak isteneni bütünüyle kavrayabileceğini
düşünüyorum.
Öncelikle
manifestoya değinmek gerekiyor: Geçenlerde kendisiyle yaptığım bir
söyleşide sorduğum “Genelde önsel bilgi gibi duran manifestolarda;
söylenen usturuplu sözler ‘bilgenin yanılma isteği!’ni ortadan
kaldırdığı gibi şiiri de sınırlamış olmuyor mu?” Sorusuna verdiği
yanıtta; bunun önsel bilgi sunan bir manifesto olmadığını ve bu
kitaptaki şiirlerin yazılma sürecinde oluşmuş bir poetik dokunun
ayrıştırılarak sunulması ve de süreç içinde var kılınan şiirin
açıklayıcı ardıl metni olduğunu belirtmişti… "Soylu Yenilikçi Şiir"
başlığı geniş çağrışımlara yol açan bir başlık olarak
okunabilmekte... Her şeyden önce "soylu" nitelemesi ciddi bir
belirlemedir ve belki de şairin başlattığı bireysel hareketin önemli
noktalarından biridir. Uzak Zamana Övgü'deki şiirlerin
soyluluğu sözcük seçiminden, biçemden, şiirin soylu geçmişiyle
kurduğu bağlantılardan (metinlerarasılık) anlaşılabilmektedir. Bâki
Ayhan T., kendi şiirine soyluluk nitelemesini yakıştırırken
manifestoda; "Poetikanın yenileştirilmesi gerektiği, böyle
zamanlarda, eskinin tükenen ve çürümeye başlayan taraflarını bilen
ve yeniliğin ne olması gerektiğini sezen şairler tarafından
hissedilir. Bu, hem bilgiyle hem sezgiyle derinden bağlantılıdır.
Yenilikçi şair hem eskiyi ve onun eksiklerini iyi bilmek hem
de önünde açılan dönemde nelerin yeni sayılabileceğini, çağın ruhunu
estetik bakımdan hangi yaklaşımların eksiksiz biçimde
yansıtabileceğini sezmek zorundadır. Şairin asıl yapması
gerekense; önceki dönemde temsilciler tarafından yaygınlaştırılmış
biçemi ve yapıyı kökten değiştirmek, geçmişten alınabilecekleri de
yeniden kurgulamak ve böylelikle soylu bir yenilik
gerçekleştirmektir." diyerek, bu noktaya nerelerden geldiğini
açıkça belirtiyor.
Uzak Zamana
Övgü
üç bölümden oluşuyor ve her bölüm yine o bölümün ilk şiirinden
alınan son dizeyle başlıyor. İlk bölüm “küre sele kapıldı:
derinleşti gece ve uyku”, ikinci bölüm “ömrünü yanılgılar denizinde
tamamladın”, son bölüm “bana çıkacaksın zamanın çatlağından”
dizesiyle başlıyor. Bölümleri oluşturan şiirler kendi içlerinde
tematik bütünlük gözetilerek bir araya getirilmiş gibi. Çok belirgin
bir iddia olmamakla birlikte ilk bölümde dünyanın yeni gidişatına
itiraz şiirleri, ikinci bölümde kişisel dünyanın yansımalarının
şiirleri, son bölümde ise aşk şiirleri bir araya getirilmiştir
denebilir. Şiirlerdeki izlekler de bu bölümlere göre kendi içlerinde
toparlanma gösteriyor. Şiirlere bütün olarak bakıldığında öncelikle
"simetrik yapı"nın getirmiş olduğu bir bütünlük sonra da biçem
ortaklığının sağladığı bir bütünsellik hissediliyor. Küreselleşmeye
itirazın şiirleri de, tekbaşınalığın imgeleri de, aşk, tutku ve
erotizmin yansımaları da aynı sayfaya düşen canlı gölgeler olarak
okunabilir.
Her ne kadar
temalar arasında farklılıklar görülse de kitabın tek bir şiir gibi
okunması okuyucuyu gerçekten "özgün" bir dünyaya, özgün bir şiire
gönderecektir. Bu birliktelik şiirler arası göndermelerle ve
şiirlerin aktardığı duruşla sağlanıyor. Aynı zamanda, şairin
manifestoda dile getirdiği gibi "şiirsel ritm, dizeler ve bölümler
arasındaki kaynaşmanın göstergesi olarak" düşünülebilir. Dikkat
edilirse, kitabın ilk şiirinden alınan "küre, sele kapıldı:
derinleşti gece ve uyku" (s. 9) dizesiyle, son şiirden alınan
"teninin gecesini sevdim: parıltılı gümüşü" (s. 77) dizeleri ritmin
okuyucuya duyurduğu şiirsel bütünlüğü aktarmada aynı işleve sahiptir
şiir ve bütün kitap içerisinde.
Uzak Zamana
Övgü'deki
şiirlerin özgünlüğünü iyi görebilmek için kitaptaki izlekleri de ele
almak gerekiyor. Şair, Hileli Anılar Terazisi'nde söz konusu
ettiği pek çok izleği bu kitapta da sürdürüyor, imgeleri
simgeleştirme yolunda ilerliyor. Sözgelimi Hileli Anılar Terazisi'nde
("tekbaşınalığın lezzetli yanıdır bu", "gör bakalım zamanın
sonsuzluğunu / tek başınaysan", "tek başınalık bulaşmıştır / hileli
anılar terazisine") sıklıkla yinelenen izleklerden olan "tekbaşınalık"
bu kitaptaki şiirlerde de karşımıza çıkıyor: "yağmura pencere açtım,
tekbaşınalığa kapı", "onunla uyuyup uyanıyor tekbaşınalık da",
"kendine beğendiğin tekinsiz tekbaşınalık", "yan yatmış bir uçuruma
benzedi tekbaşınalığın", "ev: tek oda, tekin değil geniş
tekbaşınalıklar". Okumuş olanlar hemen hatırlayacaklardır; Hileli
Anılar Terazisi'nin temel izleklerinden biri de aslında "tekbaşınalık"la
birlikte düşünülmesi gereken "örümcek"ti. Uzak Zamana Övgü'de
de "örümcek" kitaptaki şiirleri dokuyan izleklerden biri olarak
karşımıza çıkıyor: "odamın bütün köşeleri örümcek çizgisi",
"örümcekler çığlık çığlığa seviyor geceyi", "örümcekler görürsün
baktığın her yerde / bir kuğunun bekâretini bozan örümcekler", "sık
ağ aralığı gizli örümcek bakışında"... Kitapta, "kâğıt" izleğinin
birkaç şiirde karşımıza çıktığını belirtmekte de yarar var. Birkaç
örnek dize: "kâğıtla yeni tanıştım: sonsuzluk penceresi", "boşluk
bırakmıyorum kâğıtta: yoksa yangın"... "Kâğıt" kendi anlamı dışında
anlamlar da içeriyor bazı şiirlerde. Özellikle "Kâğıt ve Maden"de
kâğıt parayla madeni paranın sesini bir arada duyuruyor şair.
Dünyaya "budalaca" bir bakışı söze döktüğü "Budala" başlıklı şiirde,
"sepetle su taşır sözcük saçılı toprağa / kalbiyle siler kâğıda
düşen yanlışları" diyerek hem budala sözcüğünün farklı
çağrışımlarını devreye sokuyor hem de "kâğıt" izleğini şiirin ve
yeryüzünün yanlışlarının kaydedildiği bir -denilebilir ki- "arşiv"
olarak sunuyor.
Şiir sanatlar
içerisinde belki de en kişisel olanı, bu yüzden daima yeni kalıyor.
Yenilik bütün sanatların yaşam sebebidir ama şiirde sanki daha fazla
böyleymiş gibi geliyor. Şiir yazanların diyelim ki resim yapanlara,
film çekenlere, hatta roman veya öykü yazanlara göre sayıca epey
fazla olması şiirin ille de özgün olması gereğini ortaya koyuyor.
Üstelik de birkaç şiir karalayan, öyle ya da böyle kitap çıkaran
herkesin kendini şair olarak gördüğü, göstermeye çalıştığı bir
ülkede gerçek şairin işi hakikaten çok ama çok zor. Dünyanın giderek
sahteyle gerçeği, hileliyle sahiciyi birbirinden ayırmakta
zorlandığı bir sürece girdiği görülüyor. Kimin suçlu kimin masum,
kimin ya da neyin düzeyli veya düzeysiz olduğunu anlamak giderek
daha da zorlaşıyor. Şiirde de değerin ve değersizliğin bir arada
olduğu bir süreç yaşanıyor. Bazıları, "çadır tiyatrosu" sayesinde
kurulan iktidar ilişkileriyle hâlâ şair olarak kabul görebiliyor.
Bunun yanında aslında çok iyi şiirler yazmakla birlikte sırf henüz
kitabı olmadığı, çok genç olduğu ya da yanlış ve tehlikeli ilişkiler
kurduğu için yeni kitaplar yayımlamakta zorlandığı için şiir
mahfillerinde adı geç(iril)meyen kişilerin bir arada olduğu bir
ortam var bugün. Böyle bir ortamda doğruyu yanlıştan, sahiciyi
sahteden, yeni ve yenilikçi olanı eskimiş olandan ayıracak en önemli
ölçüt birikime dayanan bir farklılıktır. Bâki Ayhan T.’nin
yayımladığı ilk şiir kitabı Sevdalar Tünemiş Şu Yüreğime’den
(1985) ikinci kitabı Hileli Anılar Terazisi’ne(2001)
geçen bu on altı yılını, Adana’dan İstanbul’a gelişini; yurdunu ve
yurdunun gölünü bırakıp, “tininin ve yalnızlığının tadını çıkaran”
Zerdüşt’ün, dağların zirvesindeki mağarasına çekilişine
benzetiyorum… Ve bugün Uzak Zamana Övgü’de biriktirdiği
şiirleriyle çıkıyor mağarasından: “bir mağaradaydık: ama özgür, ama
tutkulu/ bellidir eski levhalara yazılanlardan/ kurtarmıştık
fırtınadan derin uykuyu”, “ateş taşıyanım yıpranmış zamanlara”,
“yıldız hışırtılarına karışıyor bilgenin fısıltısı/ zamana
huzursuzluk gibi yayılıyor/ kaplıyor gökyüzünü, yeryüzünü, yaryüzünü/
uçurumdur öteki adı: sözcüklerden yansıyor”, “kendini teslim et bana
sonsuz gece”, “dev bir gölgeydi sana hançerimin parıltısı/
boşlukları tutkulu çığlıklarla süsledin”, “kanımla yazmıştım
mürekkeple sandılar”, “hazla sıyrıldı bedeninden kırbacın ıslığı”…
Zerdüşt’ten sızan anlamlar olarak görüyorum ben hep bunları. Bâki
Ayhan T.’nin şiirlerinde Nietzsche ile olan ilişkilendirmeyi, daha
çok şiirsellik, derinlik, insana ve dünyaya bakış açısıyla yapmak
gerekir. Uzak Zamana Övgü, birikime dayanan özgün yapısıyla
ve başka metinlere yaptığı göndermelerle hem sahici şiir çizgisini
kalınlaştırmakta hem de poetikaya özgün kapılar açmaktadır. "Tan
Kızıllığı" şiirinde derin bilgi Nietzsche'yle, "Batan Ayın Kenarına
Satırlar"da Ahmet Haşim'le, "Uzak Zamana Övgü"de Tanpınar'la,
"Albatros"ta Baudelaire'le, "Çoğul"da Necatigil'le buluşmalar söz
konusudur. Şairlerle mi şiirlerle mi buluşulduğu konusunda tereddüde
yer yok; Bâki Ayhan T. şairlerle değil, onların yazdığı metinlerle,
şiirlerle buluşuyor. Böylece, şiirsel buluşmanın kişiler değil de
metinler ekseninde olması gerektiğini öneriyor ve bunu
gerçekleştiriyor. Burada mutlaklaştırılmış bir metinlerarasılıktan
ziyade, geçmişten günümüze yansıyan şiir kabartmalarına şairin
parmak uçlarıyla, imgelem eğilimleriyle dokunması ve onlara yeni
kabartmalar eklemesi söz konusudur.
Bir başka
yönden, şiirlerin neredeyse tamamında "ürpertili bir hal"den söz
etmek gerektiğine inanıyorum. Gerçekten de okuyucuyu ürperten,
şaşırtan, sarsan şiirler var Uzak Zamana Övgü'de. Metinlerin
bütün zamanları, bütünüyle insanı, şiirsel birikimi içselleştiren
yaklaşımının yanında söyleyişin tazeliği ve imge kuruluşuyla örtüşen
canlılığı okuyanı şiirlerle apayrı bir dünya kurmaya yöneltiyor. Bir
müddet içinde kalınan ve çok zor çıkılan bir dünya... "cehennemini
kendin seçtin: yalnızlık", "bir yıldız daha çakıyorum gökyüzüne",
"ömrünü yanılgılar denizinde tamamladın", "bütün savaşlardan yenik
çıktık ve yorgun" gibi dizeler birer "mısra-ı berceste" olarak
okunabilir. Bunların yanında, "ne iyi olurdu sana gömülsem: kılıç /
ipekte arzunun şiddetiyle derinleşir gibi", "bir çığın içinden
geçirdiler seni / kendine yeni aldanışlar beğendiğin / aykırı otlar
bahçesiydi geçmişin", "eğilmiş sözcükler ve sesler arıyor yerde /
göklerin yürürken dalgın düşürdükleri", "korku: en eski
arkadaşımdır, iyi tanır / günün son ışığına eklerken beni" dizeleri
şairin ürpertici, sakıncalı, tutkulu, yalnızlıkla ve
tedirginliklerle örülü dünyasına kapılar aralamaktadır. Açmamakta,
yalnızca aralamaktadır...
“XXI. yüzyıl
Türk şairinin dünyaya bakışında Nietzscheen bir tavrın gözle görünür
bir biçimde var olacağını iddia ediyorum önümüzdeki dönemde.” diyor
Bâki Ayhan T.. Bugün Nietzsche anlaşılmaya çalışılırken, insanın
hakikatinin ortaya çıkarılmasında sanatın öneminin altı çiziliyor.
Şöyle buyuruyor Nietzsche: “ Yeni gürültüler yaratanların değil,
yeni değerler yaratanların etrafında döner dünya; ama sessizce
döner.” Ve Zerdüşt’e şunu söyletiyor: “Ben bugünden ve dündenim”
dedi sonra, “ama içimde yarından ve öbür günden ve gelecekten olan
bir şey var.”(Ozanlar Üstüne)
(*) Uzak
Zamana Övgü, Bâki Ayhan T., Can Yayınları, 2003, 80 s.
Özcan Erdoğan
(İmlasız,5)
|
|