| |
I. doğanın dilin içinden görülmesi
Türk şiiri, Modernizm, Şiir adlı kitabında II. Yeni
şiirini, Bir kurucu Modernist Şiir başlığıyla ele alan Hasan Bülent
Kahraman, girişte “2. yeninin dil bağlamında getirdiği en önemli
çıkışlardan biri mimesisin kırılmasıdır.Dilin doğanın içinden
görülmesinden uzaklaşılarak, doğanın dilin içinden görülmesi bu
gelişmede en önemli etkendir.” der. “Değişik şairlerin, değişik 2.
yenisi” görüşünden de hareketle E. Ayhan’la, İ. Berk’in çıkışlarını
bir çap tayin edici bulduğunu söyler ayrıca.Toparlarsak “kırılmayı”,
“doğanın dilin içinden görülmesi” yle gerekçelendirirken, (Bundan
gerçekliğin (doğanın), dilin, kavramın ve dahi öznenin zihinsel
olanakları tarafından yeniden ve estetik olarak kurulduğu, öznenin
etken, nesnenin (doğanın) edilgen olduğu bir şiir dilini anlıyoruz
ki bu da bizi kavramın varolandan önce mi, sonra mı? sorunsalına
kadar götürebilir.) iki şairi de bu anlamda öne çıkarır ve değişik
şairlerin değişik 2. yenisi bağlamında topluca değerlendirme
yapmaktan da kaçınmış olur.
II. Yeni için tartışılmayan şeylerden biri, belki de
birincisi, her şairin kendi II. Yenisi olduğudur. Bu durum yeni
olmaktan uzaklaşıp (kanıksanıp) zamana dayanamayan şairler ve
şiirler ayıklandıktan ve de kişisel ayrımlar netleştikten sonra daha
bir kesinlik kazanır. Sadece şiirler değil, konuyu geriye itme;
konuyu sıfırlama, dile yaslanma, anlamı dışlama kısacası
dil-şiir-gerçeklik anlayışı v.b. bağlamlarda söyledikleri ve
yazdıkları da benzer oldukları izlenimini vermesine karşın; bunların
da benzer olmadıkları, hatta karşıt oldukları bile anlaşılmıştır
bugün.
Argo dahil yaşamayan unsurlarla (kapanmış tarihsel
dönemler, yitik kişiler, kullanılmayan eşyalar, araçlar...vs, ve
yine argo dahil bunlarla yapılan benzetmeler, eğritilemelerle...)
özel bir dil tutturan E.Ayhan’ı dilsel kopuş, kırılma meselesinde
dışta bırakıp, İ. Berk’i öne çıkarabiliyoruz. “İ. Berk’teki
kapalılığı dilin kopuşmasıyla irtibatlandıran ve E. Ayhan için,
ondaki güçlük (kapalılık) doğrudan şiirin içinden çıkan ve ancak
şiirin çözümlenmesi ve açımlanmasıyla aşılabilecek niteliktedir”
diyen H. B. Kahraman’ın da, aynı kitaptaki E. Ayhan bölümünde bu iki
şairi ayrı yerlerde gördüğünü de eklemeliyim. Kaldı ki kendileri
de, üstelik tam da gerçeklik anlayışlarını sergiledikleri, “sözcük”
konusundaki görüşleriyle ayrı yerlerde olduklarını beyan ederler.
İ. Berk “Dünya sözcüklerle kurulmuştur, sözcükler
sınırlar dünyayı” diyerek gerçekliğinin sınırlarını da çizer.Dilden
doğaya yöneliştir bu, ya da doğanın dilin içinden görülmesi.
E.Ayhan’ın şiirlerinde “sözcüğün” önemli bir yeri ve rolü olmasına
karşın ,O , işin bu yanıyla pek ilgili değildir. “Yırın (şiirin),
tilciğe (sözcüğe) dayanması demek, tilcikle “kurulur” gibi yalınç
bir anlama geliyorsa amenna, ama “salt” tilcik olanakları bakımından
bir anlam veriliyorsa, hayır. Tilcik salt görüntü yakalamak için bir
araçtır demekte de yırı, bugünkü yırı anlamamak, yırın kendisini,
tilciğin değerini bilmemektir.” (P. Postası –1957) diyor E. Ayhan.
Bunu “şiir kelimelerle kurulur.” diyen P. Valery’nin görüşüne
gönderme bağlamında ele alabiliyoruz; şiirin duygu ve düşüncelerden
yola çıkılarak yazılamayacağı anlamındaki bu görüş, 2. Yeni’nin
“konuyu dışlama, dile yaslanma” eğilimiyle de örtüşmektedir. E.
Ayhan da “şiir duygu ve düşüncelerden yola koyularak yazılmaz”
anlayışıyla sınırlandırmaktadır kendi şiir anlayışını. C. Süreya’nın
“çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı”sı ise, o güne kadar şiirde
yaslanılan atasözlerinin, halk deyim ve deyişlerinin
kalıplaşmışlığına, donmuşluğuna bir göndermedir, bağlamı farklıdır.
Özetle E. Ayhan, salt sözcüklerle yakalanacak yeni görüntüleri bir
kenara koymuştur, İ. Berk ise bu yeni görüntülerin peşindedir.
Benzetme, eğretileme ve her türden bağdaştırmalarıyla
şiir, günlük dile göre bir başka “kırılmayı” beraberinde getirir.
Sözgelişi; “haydut yüz”, “yuvarlak yüz”e göre bir kırılmadır
söylendiği anda,dönemde; ancak, yeni olmaktan çıkınca ve en önemlisi
bir tür işlev ilgisiyle (haydut, korkunçluk, ürküntü verme,
kötülük...v.s. varolandan, hayattan... yaralanarak.) Somutluk
kazanıp alışılmışın sınırları içindeki yerini alır, benimsenir ve
dolaşımdaki yerini bile alır. Belirleyici olan yine doğadır bu
işlev ilgisinden ötürü. Ancak İ.Berk’in gerçeklik anlayışıyla
farkını tam bu noktada aramak gerektir. O, sözcüklerle elde edilecek
yeni “görüntü”lerin peşindedir.Sözgelişi:
Ur
alfabesine vuran yüz (Balad G. Denizi) de verili dilde
yer alan benzetme ve eğretilemelerdeki gibi bir işlev ilgisi yoktur.
Bu türden bağdaştırmalarda eğer anlamlı bir yan varsa da, ya da uzak
da olsa anlam ilgileri, işlev ilgileri görülse de o,
rastlantısaldır. Rastlantısal da olsa, herhangi bir anlamın, anlam,
işlev ilgisinin hiç olmadığı ( İda’nın görmediği(miz) yerlerine
benzeyen bir Cumartesi’ndeki gibi) kullanımlar da İ. Berk’te
mevcuttur. Binlerce sözcük gibi birer sözcüktür ona göre, “ölüm,
deniz, gökyüzü, onaltı, a’lar, u’lar... ve aralarında bir fark
yoktur. “Biz şairler ne ölümün iki heceli bir sözcük, ne de yaşın
bir sayı olduğuna inandıramamışız hâlâ” der. Böyle düşünür,
düşündüğünü de şiirine taşıma ustalığını gösterir.
“ Bakın denizin üstüne bu 16’ları , 26’ları bu göğü
o getirdi kodu düz rakı şimdi
hepsi
(Galile Denizi)
Denizin üstünde yer alabilecek sandal ,tahta ...v.s.
kadar somutlaştırılmıştır 16’lar ,
26’lar.
Tümü bir uzak denizde A’lar, V’ler ,U’larla
da olduğu gibi .
(Paul
Klee’de UYANMAK)
Doğanın-hayatın belirleyici olduğu ve bir nesneye bir
sözcükle başlayan serüvende yeni ve çeşitlenen yaşamlar- yaşamalar,
yeni ve çeşitlenen insan ilişkileriyle doğanın (hayatın)
gerçeklerini aşma durumunda olan dil, İ. Berk’le şiirde büsbütün
aşkınlık gösterir.
Varolandan sonra gelen kavramların şiir sözkonusu
olduğunda, varolanlardan önce geldiğini tanıtlar gibidir İ. Berk.
2. dilin doğanın içinden görülmesi
Şiirde konuyu geriye itmek, dili öne çıkarmak, bizim şiirimizde II.
yeni şairlerince dile getirilmiştir. Sıfır konuyu dillendiren İ.
Berk’tir. “...dil beni bütün bütün ilgilendirdi. Dili kırmak
istedim. Yani yazılan şiirin karşıtı bir şiir yazmak istedim. Bu bir
çeşit şiire sıfır noktadan başlamaktı. Dili kırmak derken aslında
dilin kırılmasından önce konuyu yok etme sorunu. ... yani sıfır konu
beni ilgilendirmişti. T. Uyar ise “değişik şairlerin, değişik 2.
Yenisi”ni teyiden “dilde kırılma” yerine “dili bir imkanlar gömüsü
olarak ele alır. Hecenin de ondan sonrakilerin de en iyi örneklerine
bakınız. Şiir, gizli veya açık bir konuya sırtını vermektir (...)
Şiirin konudan “şairane” durumlardan başka bir şey olmadığının
sanılması, bilinmesi zorluyordu. Dilin şiirde ayrıca bir imkanlar
gömüsü, hatta şiirin sadece bir dil meselesi olduğu akla bile
gelmiyordu galiba. Bilinmiyordu bile” derken, İ. Berk’ten farklı
düşündüğünü gösterir. Denebilir ki “doğanın dilin içinden görülmesi
görüşüne karşıt bir yerdedir; onu verili dilin olanaklarından sonuna
dek yararlanma ile irtibatlandırabiliriz. Bunu da daha çok
“yenilenen şiir” “yenilenen dil” güzergahında “... boşluğun düzeni,
...terliksiz kadınlar korosu, ... sarımsak demetlerinden arta kalmış
güneşler, ... güzel siz, ...ba sunturlu yer, ... gibi alışılmadık
tamlamalarla veya her şairin başvurabileceği türden kimi anlamsal –
sessel sapmalarla yapar.
2. yeni şairlerinin bir ortak yanı da konuya
yaslanmamak, bir metin bütünlüğünden, öykülemeden yola çıkmamaktır;
fakat “doğanın dilin içinden görülmesi...” ucuna yerleştirdiğimiz İ.
Berk’in bu konuda söyledikleriyle, “dilin doğanın içinden görülmesi
ucuna yerleştirebileceğimiz T. Uyar’ın bu konuda söyledikleri,
yakınmış izlenimi vermesine karşın, görüldüğü gibi hiç de öyle
değildir.
T. Uyar’ın “dili bir imkanlar gömüsü” şiiri ise sadece
bir dil meselesi olarak görmesinin açıklaması bu değil kuşkusuz. Tam
olarak bundan neyi kastettiği de ayrıca araştırma ister, ancak,
dilin doğanın içinden görülmesi bağlamında, bana kaydadeğer görünen
şey, fiilleri neredeyse şiirinin ana unsuru olacak sıklıkta
kullanmasıdır. Bunu Çincenin edebi bir dil olarak kendi
niteliklerinin yeni bir dil ve şiir kuramına temel oluşturup
oluşturmayacağını irdeleyen Uzakdoğu uzmanı Ernest Fenollasa’nın,
isimlerin dilbilgisi kategorisi olarak önde gelişine karşı çıkıp
bunu İngilizceye uygulayarak vardığı sonuçla irtibatlandırmak
istiyorum.
“... dilimizin büyük gücü Latince ve Anglo –Saksonca
kaynaklardan gelen dizi dizi geçişli yüklemlerde (fiillerde) yatar.
Bunlarla en bireysel güç tanımlamaları yapma olanağı kazanırız. Asıl
önemli nokta yüklemlerin (fiillerin) doğayı geniş bir güç deposu
olarak görmeleridir. (...) Shakespeare’in İngilizcesinin öteki
yazarlara oranla ölçülemeyecek kadar üstün olduğunu araştırmaya
çalışıyordum. Bu büyük ustanın ısrarlı bir biçimde ve çok doğal
gözüken bir tavırla yüzlerce geçişli fiil kullandığını keşfettim.”
İsimlerin, dilbilgisi kategorisi olarak önde gelişine
karşı çıkmanın gereği olarak fiili-yüklemi öne çıkarmak isteyen
Ernest Fenollasa; ayrıca fiilin büyük şiir-ustalık bağlamındaki
işlevine de dikkat çeker. “ ... yüklemlerin (fiillerin)doğayı büyük
bir güç deposu olarak görmeleri” meselesi, fiillerin evrensel gücünü
doğadan aldıklarının bir başka ifadesidir. Bunun nedeni de bilinir:
Evrende soyut-somut, canlı-cansız nesnelerle, (bunları isimler
karşılar) bunların zaman ve mekan içindeki yer değiştirmeleri, oluş
ve kılışları, yapılışları-yapılmayışları, başlayış-sürüş ve
bitişleri vardır. ( Bunları da fiiller karşılar ) Toparlarsak bu
durum, doğadaki evrensel oluşumun dile yansımasıdır. Kaldı ki dilin
asıl işlevi olan bildirimin (yargının) yükleme dayandığı ve onsuz
bildirimin olamayacağı da yine bilinen bir şeydir. Fiilin
(yüklemin), şiire doğrudan diyebileceğimiz katkısını göstermek için
“Göğe Bakma Durağı (1956)” na bakabiliriz.
“Göğe Bakma Durağı” şiirinde toplam 163 sözcük
kullanılmış. Ortak yüklemler dahil 59 çekimli fiil (yüklem) ,7
fiilimsi var. Fiil soylu sözcüklerin, isim soylulara oranı % 40’a
yaklaşmış. Bir olaya , bir konuya dayanmamasına karşın, fiillerin
şiirde anlatılanlara, anlatılmayanlara, durumlara olaylara
kazandırdığı sürekliliği (kentsel atmosfere ilişkin) hareketliliği,
canlılığı hissettirmiştir:
Fiillerin sıklıkla kullanımına, II. yeniyi kucaklayan
şiirlerin yer aldığı “Dünyanın En Güzel Arabistanı” (1959) ndaki
öteki şiirlerden de örnekler verilebilir:
“Ben bu evlerde döner kebap
yiyemem
ölürüm
Traş olurum
en güzel giyimlerimi
giyerim oturur beklerim
Yıkarım temizlerim
adam ederim
o soluk güneşleri ya da
İplikleri toplarım
kızları öper öper
uyandırırım.”
(Güneşi
Kötü O Evler)
“Akşam derler
kadınlar erkekler
doluşurlar
yataklara
Su tükenir
güneş bilinir
el sevilir
Kaçılır
yüzyıllık avcılardan evlere
girilir.”
(O
Zaman Av Bitti)
“Dört adam Meymenet sokağında
durup bir eve
baktılar
Durdum
ben de baktım
ahşap bir evdi
İstesek bakmazdık düşünün
ama
istedik baktık”
(Meymenet
Sokağı’na Vardım)
Alıntılarla sınırlı değil bu durum (fiillerin sıklıkla
kullanımı) bu gözle bakıldığında alıntı yapılan şiirlerin tamamında
ve öteki şiirlerde bu baskın kullanımın sürdüğü görülecektir. Bu
minval üzere, ortak yüklemler ve bol tekrarlardan da kaçınmaz:
“Kim uydurdu
bu haziranı bu temmuzları (kim
uydurdu) bu
yaşamları gizli kapaklı (kim
uydurdu)”
Bu yulafları (kim
uydurdu) (bu)
oğlakları (kim uydurdu)
(bu) bardakları (kim
uydurdu), bu bütün puştlukları (kim
uydurdu) bu
şarkıları (kim uydurdu).
(Kaçak Yaşamak
Yergisi)
‘Bir sağın umut yakaladım onu
kuşandım
Serin mavi bir gökyüzü bulduk onu
kuşandım
Denize doğru sokaklar gördüm onu
kuşandım
Üstlerine üstlük seni
kuşandım
(Yılgın)
“dili kırmak”la “dili bir imkanlar gömüsü olarak görmek” bizi
“dilin doğanın içinden görülmesi” ile “doğanın dilin içinden
görülmesi” gibi temel bir ayrıma götürecek kadardır. Ancak
mimesisinin kırılması meselesinde “doğanın dilin içinden
görülmesinin en önemli etken oluşu, öncesi olmamanın (yeninin,
kendisiyle başlayan şiirin, resmin, müziğin .. v.s.) bu bahiste
dışta kalacağı anlamına gelmez kuşkusuz. Bu bağlamdaki “mimesisinin
kırılması”nda ise her iki şairimizde kendisine yer bulabilir.
Sözgelişi empresyonistlerinde kübistlerinde ortaya çıktıkları
dönemde yaptıkları, ettikleri şey mimesisi kırmaktır. T. Uyar’lar İ.
Berk’teki mimesisi kırmaya böyle bakabiliriz.
Yavuz
Özdem,
2001
(Şiir ve Dil, Digraf Yayınları, 2005)
|
|