|
Ahmet Oktay(1935)
Beşir Fuad
Ey hafıza!
Kanıyor
Nemsin
benim
Ah! Gülün
yok.
Zevcem!
Kim kimin uçurumu?
bir
serzeniş aslında. Metresim!
Suret-İ
Varaka Ki "kâğıt dahi kanla mülemma"
TEBLİĞ Beşir Fuad! Kardeşim benim.
(*)
İntihar hareketini böylesine etkin bir toplumsal silah
Kaç Kişiyiz Kendimizde
Eski Bakır
Acı
Usandım taş basması günler yaşamaktan
yalnızlığımı büyütüyorum korkunç
yani bağırmak sana sulardan.
Her gün yeniden ölmek
elinden karanlık adamların
yalanla, ekmekle, silahla.
Üstümüze bakarken çağlar
her çocuk başı okşadığımız
suçlu bizmişiz gibi
büyüyor avcumuzda.
Gözlerinde bile
deniz dibi gözlerinde ölüler
askerler ve gemiciler halinde.
İhtiyar yüreği toprağın
buğdayı, elma'sı
korkuda.
Suskunluğum, utancım büyük
sıkıntım kara.
Gel dağıt mavini
kör kuyular uykuma.
Gérard De Nerval
Siyahın gezginiyim: Her gün daha derine
Yanar akşamla caddede vebalı lambalar,
Bezgin, sıkıntıyla bakar herkes benzerine;
Redingotlarıyla mumya gibi otururlar
İş yerlerinde, kahvelerde. Ve akar zaman.
-Birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman-
Demek isterim, alımlı kadının birine.
Çünkü kanar "bir mezarda bırakılan aşklar":
Adrianne! Jenny! Yıllardır bakir bir dulum ben,
Avuntu bilmez. Nafileydi tüm yolculuklar
O arayış: Kara güneş içimdeydi zaten.
Gittim harfin ve sayının bilinmez ucuna:
Ölü yüzüm çekilmişti gecenin burcuna,
Korkmadım sokağa hapsediyorken kapılar.
Adoniram! Hançerle sınandı ustalığın
Ve açıldı gül gibi Toht Kitabı'ndaki giz:
Herkes iki'dir. Ben kimin öteki adıyım?
Söyle: Bulmak mıydı amacın ey yitik ikiz.
"İçimizde bir oyuncu, bir seyirci yaşar"
Ve "akıl ürünleri delilikten de çıkar"
Kazıyınca pıhtısını o yıkık zamanın.
Melek gülümsemiyor artık Öteki Anam,
Çekil! Çünkü "siyah ve beyaz olacak gece."
Ulaşır mı yaralı hayvan gibi bağırsam
Sesim bencil, sevgisiz, muhkem ev içlerine?
Onulmazım. Çağcıl kentin yabanıl yitiği.
Tek giysim vebalı ışıklarla melankoli,
Bir redse kurtulmak bile istemem yazgımdan.
İki'yim: Yakalandım sokakta çırılçıplak
Ve giydirildim başkalarının sözleriyle.
Ah! Karanlığa giren görür beyazı ancak,
Hangisiyim? Biliyorum kimin gözleriyle?
Ne yapsak silinmiyor ruhtan geçmişin izi
Yaşamak kadar ölüm de çağırıyor bizi,
Geçiyorum sokağı fenerle konuşarak
Hem yaşamın imidir hem ölümün her fener
Morg Kaydı
Giriş tarihi : 26 Ocak 1885
Adı, Soyadı : Labrunie, Gérard de Nerval deniliyor
Cinsiyeti : Erkek
Yaşı : 47
Doğum yeri : Paris (Seine)
Medenî hali : Bekâr
Mesleği : Edebiyatçı
Giyim/Eşya : Siyah ceket, siyah yakalık, gömlek,
flanel yelek, gri-yeşil pantolon,
kızıl çoraplar, boyalı ayakkabılar,
siyah şapka
Ölüm biçimi : Asılma
İntihar ya
da cinayet : İntihar
Ölüm nedeni : Bilinmiyor
Gözlem : Morga kaldırılmadan önce tanındı.
Cesede Edebiyatçılar Derneği sahip çıktı
Nasipsizim
Sırada
Uzat saçlarını gecenin balkonundan
isteğimin çok tüylü suyuna.
Bir orman gecesinde
bir kar gündüzünde,
gördüm nasıl süzüldüğünü
yırtıcı ölüm kuşlarının.
Hadi uçsun memelerindeki güvercinler
hadi cennet ülkeni sun.
Kardeşliğin şarabını istemiyorlar
söyle kaç sofra kaldı kurulu?
Baktıkça içleniyorum fotoğraflarına
yüzlerini öpmüş anneleri ayrılığa benzer
çilekeş kadınlar rüzgârlarına vurgun,
onlar silâhları ve şarkılarıyla
hani şuracığından geçerlerdi
korkularınla kaldığın zaman.
Ölümü en güzel kullandı onlar
bir karanfil dişleri arasından
aşk içinde ulaştırdıkları sana,
cepheden, sürgünden, mapustan.
Sıra bizim, hadi günler bitiyor.
hadi uzat mavi saçlarını
yenik gövdemin üstünden.
İnsanın Gurbetleri İçinde
Gecesel bir yer altı sesiydi, kehanet fısıldaşmasındaydı kökler, kemikler; açıkta lüfercilerin parıldayan lüks’leri. Av vakti, o tedirgin karşılıklı bekleyiş; gövdemdi sanki oltadaki ışığın yalımına kapılan.
Yanılsamalar ve aldanışlar. Beklediğim inmedi trenden, bir söylen olacaktı dönüşü; kara büyülere çarpılmaya hazırdım dönsündü yeter ki. Oysa kıpırtısızdı istasyon; öyleyse kırmızı bir mendille kimdi el sallayan geçen akşam?
İnsanın gurbetleri içinde; sürgün yeri bu yüzden tanıdık, ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi. Gide gide, yata yata bitmeyen yol değil zindan değil; bedenlerin ve kırılgan sözlerin, bahçıvanın budadığı dalın suladığı fidanın içinden geçen o karanlık menzil.
Ezberimde tüm zulümler, belleği öyle beslemez çünkü aşklar.
Sevgililer! Bazılarınızı unuttum burnumda tütüyor bazılarınızın kokusu. Terk edilmenin acısı diniyor, aldatılış gülümsetiyor; parmaklarımın arasında buruşturduğum hercai menekşenin o tuhaf hışırtısı.
Vahşet vahşetle açıklanmalı. Tazeyken yanık et kokusu kılınabilir mi beş vakit namaz? Hangi kösnü, hangi düş, hangi dua unutturabilir toplu mezarları? Kardeşler! Çoktan verdim Vereceğim filizi. Gittim gideceğim yerlere; döneceğim yerlerden döndüm. Yol alırken değiştirdi görüntüleri, biçimleri, çelik keskisi zamanın ve güzergahın.
Kazınıyor anılar, bir gül sesiyle birbirinin üstüne; en eskisinin, artık unutulmuşun bir yorumu en yakın katmandaki yara gibi taze anı.
Anımsadıkça bilebilecek insan neyi unutmaması gerektiğini.
(Kitap-lık, 44)
Gölgeleri Kullanmak
Hayır
yaşamıyor suda o balık,
Eğildiğin
sular da yalan
Bu oda
emanet, hadi uzan,
Hadi uzan
özlemim kadar,
Ulukışla'da Saat Beş
Saat beş.
Zonkluyor belleğimde Elini bir an suda unutup gitmesi, bakarken ardından ağbani hırkaların. İnsanınkine benzer kederi yalnız kalan tahta köprülerin. Gün kaydını düşer çıplak çocuklarla bellek körelir düşürülmüş bir elmas gibi kurumuş bir dere yatağında. Yaralı tavşan ne bırakır ki ardında kan izinden başka? Isparta'da koku yapılır gülden Aksaray'da bıçak gibi yalnızlık Hakkari'de efsane. Balkıyan bulutu görür başak mavilik gülümseyiş gibi titrediğinde, ben erken ölümü gördüm Ulukışla'da saat beşte Yalınayak suya basıyordu bir çocuk.
|