|
Celâl Fedai (1972)
1972’de Kayseri’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini burada tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1995 yılında bitirdi. Aynı bölümde master yaptı. (1998) İlk şiir kitabı Şeytanın Günlüksüz Irgadı 2001 yılında yayımlandı. Bunu 2002’de çıkan İmtiyaz Sahibi izledi. Türkiye Yazarlar Birliği, 2005 yılında Fedai’yi, Parmak ile Boyanmış adını taşıyan üçüncü şiir kitabından ötürü yılın şairi ödülüne layık gördü. MerdivenŞiir dergisinin editörlüğünü Ali Ural ile birlikte yürüten şair, şiirin rejenerasyonu üzerine yazdığı yazılarını Suyu Seveni Derin Batırın Irmağa adıyla Ekim 2007’de bir araya getirdi.
Yarısından Bir Fazla
Kedi Zifir ile Turgut Uyar Divan’ı Peşinden…
ey hışımım er geldin çekiştiriyordum seni bir güzel yazla öncelerim kaldıysa ipte tümünü serdim nasılsa beyazla
burun deliklerinden şaraplar akan gemiler kaysın kızaklardan ne kadarcık çeksem üç beş yudum kalacak yarısından fazla
şafak atarken kokuyor nefesler yine bildik sökecek demek bütün gece yanıma kattılar titrememi zorla türlü infazla
o titretti ben diretmedim tek gözlü kediler vuruşuyordu ne sâlâydı öyle tüm hocalar elenmiş kan içtiler niyazla
yarın ucundaysa birdir bir tutam perçemle bir tutam şiir ustam çalsın yeter oynarım dedim keçiyle tilkiyle kurnazla
uykusundan önce uygun biriyle uyarıp everdim dilimi edebimle yattım o kalkmış benden önce bir küfürbazla
ustan ölmüş dediler kalk sen sat handiyse ışımada gün kaş gözle yekindim kireçlenmiş baldırımla bin bir nazla
celâlî adın andırsa da cemâli mahsusdan kanatırsın şiiri sevsin dilini hışmın kan kaybı var diye kesme emmeyi
Parmak İle Boyanmış Bir Naat
Dilinin ucundan denize atlayan o adamı getirdim efendim Kayalara çakıldı mı bilmem efendim ben sadece getirdim efendim
Siz istediniz diye değil siz istersiniz diyedir her eylediğim efendim Efendim baş aşağı sallandım mağaralar içre yarasalarla efendim
Ayak ucuma düşse de getirirdim zor olsa da yaşarken sevmek efendim Karşılamaya çıkardım deseydiniz kucaklarınıza düşerdi belki bu ölü efendim
Can havliyle koşturdum atım çatladı ben belki o olup da geldim efendim Bir ölü nasıldır bu halli nasıl bilebilirim affınıza sığınırım efendim
Efendim dalından kozalakları düşünce çamların böyle düşüyor dibine Ben belki dibiyim denizin belki yüzeyi efendim bu yağmur mu efendim
Ben diyeyim ki düştü başkası diyecek nasılsa atladı aşağı duruşu eğreti Ne varsa şu yeryüzünde insandan gayrı eğreti değil mi efendim
Üzerine sakız yapışmamış saçları etinden ayrık kalbi çatal efendim Düştü kayboldu bir dişi serçe dokunmuştu belli ki ballı bir duta efendim
Üzerim ıslak koşan daha bir üşüyor yaşamın yalımından efendim Dökülen dilimdendir uzun susmuşum çok mu konuşuyorum efendim
Biraz dinlensem dilim açılır konuşan ben kulun olmam korkarım Düşerken sevdim bu adamı bir ümit işte yetiştireyim dedim efendim
Dili mi düştü ağzının mahzeninden mahzeni mi damladı dilinden Ben seçemedim efendim boynu öpülesi uzundu serçelere efendim
Nasıl oldu da huzurdayım sevineyim mi bu kırık boynun omuzlarına Efendim nasıl da severim efendim deyip durmayı efendim de efendim
Boğazıma Yılan Akmış Döv Beni
Boğazıma yılan akmış döv beni; ısırıklarımdan koptu kopacak dilim uyar beni ağız ağıza çiftleşen bu yılanlardan, kerem eyle vur!.. perçemimden çek götür, çürük elmalar yedir de kustur derim incecik ve kemikli de değilim, kanım akacak canım acıdıkça daha bir gürleşecek sesim duydukların bir şey değil gülüp geçtiklerim.
Boğazıma yılan akmış döv beni; annem kadar çocuk ol tez elden içi oyuk kara bir ceviz gibi uyusun tırpan yorgunu bedenim denkleri dağılsın, destelerini yağmur ıslatsın da doldurmasın testisini üç damla.
Boğazıma yılan akmış döv beni; elimde yılanımla dolaşıyorsam da boğazına dili akanların yamacında zaman benim için yazgıya tebdil olmuyor.
Boğazıma yılan akmış döv beni; en geniş halini alacak yekindiğimde gövdem al o zaman ölçüsünü boyumun bir kamışa binip geleyim peşinden yok hiçbir şey gelmeyecekse elinden birkaç dakika çocuk ol ağzımı dikip göğe senin yerine de uluyacağım yoksa ben.
Suyun Boğma Arzusu Kolların Sarmasını Geçti
Üzüntüm artıyor Ağaçlara vurarak Tanrıyla konuşmak umuluyor Çöküp sallanarak düşünüyorum Kar üstünde yeşil giymeliyiz desem Bir çığ arzular mı beni?
Güneşin altında tok karnına Siyah, kanatsız birikintiler kıpır kıpır Daha kaç kişi yerine yaşamam gerekecek? Yerine ölmek için birini arayan Kaybolacak mı aradığında?
Soluk almak boğulmaya nasıl da yetiyor Soluk almak oldu yaşayabilmek için Yerine ölecek birini bulmak Soluk almak benzimdeki solgunluğu Durmadan tazeliyor.
Üzüntüm artıyor Meğer tekrar eden tekrar etimden de diri imiş Yaşarken işini tez bitirenler yaşayanlar içinden İşi tez bitenler değilmiş.
Bütün Renkler Alınca Yerini Gökkuşağı Olacak
Bir omzuna bir çocuğu oturtmuş acılar geliyor ilk bakışta bir erkek –Kime baksak ilk bakışta bir erkektir zaten. Elindeki elmas göğsündekinden büyük bir kadın o fakat. Sarmaşık desem değil –hem sıradan çalı ama çiçekli desem yakıştıramam ayrık desem konduramam yeşil rengiyle bana kendini bildirdi, acılar geliyor.
Acıları yuyup yıkadıkça kirlendi ellerimiz unuttuklarımız nasıl da arttı acıları unuttukça bize insan dedirtmemeye yetti unuttuklarımız. Bileğinden kopuk bir el dolaştı omuzlarda kuyruk sokumundan kuyruklar uzadı baldırlardan aşağı inceldi, çarpıldı geri kalan unuttuk acıları –Saçları yıkamak neye yaradı?
Bütün renkler alınca yerini gökkuşağı olacak siyah olmadan ardımızda manasızız, diyecekler. Tiksindirici tüm devinimler, ilkel günler için acılar gelmeli, diyecek toprak. Ne yana eğilirse boynumuz aksine gülümser görünecek yoksa –Gelsin acılar.
Acılar geliyor. Binlerce yıldır tadı bulanmayan tek aşk hazırlayıcısı adı anılmak istenmez ama odur adları andıran kan kandır şimdi etin içinden sızmıştır nasıl da sabırsızmış meğer –Akmaya hücum etmiştir. Şiir nedir işte şimdi bileceğiz su kandıracak –uyku da öyle aldatılacak vatanseverler, hainler bilinecek. İşte şimdi çocuklarımızı karıştıracağız –Çocuk mu bu bal kavanozundan çıkmış ayıcık yavrusu mu? İşte şimdi öleceğiz ve o kadını bileceğiz o kadın bizi bilecek ve fakat öleceğiz.
Acılar gelecek ve yaşayan nice yaşamış ben nice yaşamışım ben bileceğim, insanlar bilecek.
Ben Karnında Annemin
Ateşe bak demek geçiyor nedense şimdi sana içimden erik ağaçları gene aldandı ve kar düştü üstlerine ben bu bahar da yetişemedim soğuk tutmalıydı diplerini ateşe bakarak delirebiliriz dalıp renklerine kuru odunların ateşe bak bu yeter sen orda bakarken beni burada oğul etmeye.
Ben karnında annemin sen bir mermerle bir bir anne birdir bir mermerle, bilmezse karnındaki nedir o dengi olmayandan olan sen birsin o dengi olmayan için arılar ayrılınca da kovanından baba bilmemişse babalığını oğul bir babadan değil baba bir oğuldan bilinir ve çok bilinir ve kahırla söylenir ki babalar bir soğan erkeği çok kere anneler üstünde soğan doğranılan bir kara mermer bile değildir doğan doğuranda aramamalı kendini bu yüzden, aramalı o dengi olmayanda ve buluncaya kadar; nasip bu ya bir mimik’te, bir mermerin içinde.
Benim gördüklerimi görüyor musun? görüyorsun biliyorum da soruyorum gene de ben bu mavi suyun içinde sen orda o beyaz mermerin içinde; rengimiz, ateşin renkleri içinden kuru odunların turuncusu gibi olmayacak hep, beraberce bilelim su kabağından çantanı asıncaya kadar omzuna ayaklarında sevdiğim yürüyüşün olmayacak ya sabır ikimize de.
Ateşe bak, beni delirtecek olan seni büyütecek üşüyen bakar ateşe, pervane bakar, kuşlar, gergedanlar ağır gelen yükü için sahibine tüküren lamalar bile bakar, ateşe bak gözü yüzünde olduğu için yüzüyle bakar çokları sen gözünle bakıyorsun, yüzün ellerin yok utanıp kızaran tenin var şimdilik; o mermerin içinde o kızarıklıktan bildimdi ya seni ya sabır şimdi bana.
Ve şimdi ya sabır sana ateşe bakarak büyümeyi beklemek güçtür çünkü biliyorsun ateşe bakarak delirmeyi beklemekten.
|