|
Enis Batur (1952)
Asri Zamanlar
I. Papirüs,mürekkep, tüy. Koyu bir çağın çekirdeğine doğru bir uğultu yükseliyor kökümden doruğuma, bir harita açıyorum önüme: Sonsuz ölçekli, yeryüzünü, gökleri ve göklerin ötesini örten, dağ, koyak, iç deniz, açık deniz, ölü deniz için; dere tepe düz giden derviş yüzüm, abdal sesim, keşiş bakışım için bir harita. Flaneur, wanderer, aylak evliyayım yenilmez hayretler içinde: Nerede yuvam, nerede öldürdüğüm ağam için diktiğim sessiz çöl anıtı, nerede durmadan doğurduğum gece çocukları: Bir karabasan gibi çöküyorum birdenbire üstüme, sanki çağırılmamış bir sağanağım: Gelip geçiyorum heryerden, taşsam taşırsam da.
II. İkizim, eşim, aynam benim: Yıkılıyor Çağ ve karışıyor bütün takvimlerin sayfalarını boşluğa savuran rüzgârda günler ve geceler. Saatler duruyor ki kuramıyoruz bir daha, akreple yelkovanın çelişen yüzlerinde o titiz dengeyi. Bir vida hiçbir yive denk gelmiyor artık, bir fiil dolaşıyor dilimin ucunda ve içinde büyük, hızlı, sessiz, keskin bir kuş kanatlarını hazırlıyor, geridönüşsüz bir uçuşun eşiğinden acıyla, biraz gururla bakıyor ötelere, ufkun ardından gelen ufukların sonsuz aritmetiğine ve bir yaydan fırlar gibi kanatlarını açmadan yerçekiminden uzaklaşıyor, görünmez kaynağının görünmez gücüyle.
III. Bir kuş ki çağlayan insan adalarının üstünden, yaralı, sakat, umarsız kalabalığın içindeki azalmak bilmeyen sancıyı gözlüyor: Kent: Cennet mi lağım mı aşağıda akan ve donan, anlayamıyor. İrin keseleri patlamış, milyonlarca küçük boncuk cıva dağılmış: Çekiyor, değiyor, itiyorlar birbirlerini birbirlerinde ve kaba bir hışırtıyla kalabalığın arasından kefen yırtılıyor bir uçtan ötekine: Mezar atölyelerin, ecinnili uçsuz bucaksız kırtasiye yığınlarının, dev kazanların ve binlerce çatal kaşığın birbirine karıştığı bulaşık havuzlarının, yatak odalarına sinmiş kısır cibinlik kokularının, şırıngaların inanılmaz bir gürültüyle doldurduğu hastane çöplüklerinin, martıların gagalarına takılmış gotik iskeletlerin, sinekleri, çekirgelerin, ağıtların, kahkahaların ve çığlıkların üstünden uçuyor, uçuyorum.
IV. Budur paylaşamadığım eğinim: Hayatın belkide ortasına indim ve yıllardır gözümden süzdüğüm can ve eşya alaşımı çekildiğim kovukta bile kanattı, yattığım çileyi. Adamlar tanıdım, pörsümüş bir düş çehresiyle et ve kemik torbasına döndüler, yıldan yıla, dövme ve mühür, geçerek. Kadınlar tanıdım, yeni ve eski kadınlar: Sanki birer dolunay, nasıl aydınlık, nasıl geçici birer unutuluş masalı. Çocuklar: Bir çıban gibi patladı onlarla gelişen umutsuzluk kavmi. Herşey değişti sandım, hiçbir şey değişmedi şu mıhlandığım odada.
V. Yıllar önce, beton dut ağaçlarının henüz rahim toprağa ekilmediği o kopuk, direnen sabahta salıverdiğim uçurtma sürdürüyor mu yeminli sonsuzluk sevdasını? Bir heybeye biraz azık, biraz telaş, sayısız düş tohumu doldurup yola düşen kardeşim vardı mı varılmaz bildiğimiz vahaya? Ben buradayım ve bekliyorum hâlâ, yorgun bir ulağın getireceği çağrıyı.
VI. Söyle ey durgun yüz, ne beklediğini artık bilmeden bekleyen boş kafes: Şimdi burada yaşadığımız, düne ve yarına yürüyor mu? Ötede, denemediğimiz yönlerde hastalığın bulaşmadığı bir adada, bir inde, sisli bir dorukta buluşabilir miyiz bir gün? Kardeşlerim: Ne zamandan beri nerede saklıyorsunuz saf ışığı? Hala mağarada mısınız, kör gövde ve kör gölge, uykunun düşte ördüğü bir seddin arkasına mı gömdünüz bozulmaz altını? Sorular soruyorum ve işte gece gündüz bir çıkını boşaltıp dolduruyorum: Yol uzun ve içimden kopup giden öncünün geri dönmeyeceğini biliyorum.
VII. Bir yankı yok mu som yabancıya? Elimde çözemediğim bir düğüm, yüzümü döneceğim bir ateş yakamıyorum terkimdekilerle: Papirüs, tüy, mürekkep. Birşey eksik, bir takı. kopuk dilimin ucunda yerde kıvranan iki anlamlı bir tek fiil, belki karmaşık bir tamlama: Yıllardır uyumadım, sonsuz bir çalışmada sınadım duyularımı, içimdeki organları kurumaya terkettim: Uçtum ve kanımı temizledim yalnız, aranızda: Hıncahınç rıhtımlara uğrayan ıssız bir tekneyim ben.
Endülüs Şiirleri
V.Lorca’ya serzeniş
Sevilya yaralamak için, diyordunuz, Kurtuba ölmek için. Doğru bildim, öyle hazır tuttum kendimi: çıkınımda gri beyaz bir kefen, defterimde, aykırı yerde bitmiş bir servinin altına gövdemi gömdüklerinle bir avare ruhuma yakacakları ağıdın sözleri: Sevilya gecesi yaralanmak için, Santa Cruz’un portakallar altında kapkaranlık bir meydanında deldi göğsümü duymayı beklemediğim saeta, çektim
çıkardım oku sinemden de kan o an fışkırdı kıpkırmızı içimden, Kurtuba gecesi ölmek için, nehrin kıyısına inip kurduğum türküyle, Passeo de los tristos’ta yürürken mi çaldı ‘şafağı yaralayan bin billur tef birden, gömülmek için suskun seçmişsiniz diye düşünmüştüm: Gırnata’daki o yolun sonundan gelecekti, Bekledim, bütün geceyi yine bilseydi güneş.
Paramparça Şiir
Sekiz Parça Erik Satie için
I Saçlarını at kuyruğu yapan bir kadındı, o ölümsüz nisan sabahı. Bahçeler kestane, diken ve çocuk topluyordu hâlâ. Bir bakıyorduk, serin bir soluk taşıyordu sucular. Saçlarını kısraklara doluyordu kadın
Ne zaman birbirimizi görsek, daha o anda başkalarıydık. Bir mazgala alıyorduk elimize, en kuytu, en tedirgin tahtalara altın buluyorduk titreyen, uzun parmaklarımızla. Bir soru sorsalar, hemen susuyorduk.
II İşte böylesine anlaşılmaz, birbirimize durmadan yetebilecek kadar eksiktik. Saçlarını altına dolayan ölümsüz bir kadındı o, bize en kurak çağlarımızda olanca hızıyla akan, en durgun, kısır anlarımızda gür bir orman kazandıran
Gene de topaldık bütün ayaklarımızın üstünde, kör, duygusuz ve tekildik kalabalığın ortasında. Umutsuzduk, seyrek ağaçlar gibi. Soğuk ve gergindik Bir ülkeden ötekine hiç durmaksızın yabancıydık. Doyumsuz bir kısraktı kadın, katı irisimizde
III Ne zaman öldük? Ve kimlere kaldı bizden artan kuşku, herbirimize dar gelen gövde ve kısık, gizli sesimiz?
Başkalarıydık, kestanelerin arasından Geçen, nereye gömülsek. Silik, kadife kişilerdik anıldığımız yerlerde. Ve inceden inceye gelişen, beklenmedik, zorlu sağanakları taşıyan bir rüzgârdı
bizi o bahçelerde unutturan. Oysa, sonsuz bir anı, eskimez bir albümdük esrik beşiklerin dibinde. Sonrasız bir kazançtık daha yitirildiğimiz anda. Umulmadık, loş bir görümdü kadın.
IV Kış, çoğu kez geç inerdi bahçeye. Parmaklıklara işleyen nemdi, ilk sabah. Dağılan, gitgide seyrelen ışıktı, sonradan. Akşamla birlikte çıplak, yalın bir korku sinerdi tahta sıralara. Gecenin çoğalan etinde göçten artan kuşlar gibi umarsız ve telaşlı, kovuk arardı ses.
Güçlüydük güz geldiğinde; sorumlu, kesin ve tümeldik. Yağmur altında ne bir şemsiye, ne bir saçak kollardı kadını: uzak gemilerden beklenen sessiz, apayrı yolculardık. Gizli koyaklardan yabanıl kısraklar fırlardı.
Kırkikindiler
"Bu sarı, tok tütünü senin için ayırdım: senin için soydum domatesin kabuğunu, senin için dildim, tuzladım."
"Senin için perdaha çektim içimdeki hayvanı; gövdemi yaya, burguya aldım senin için. Bu koku, bu kor, bu gemsiz istek senin açlığın için."
"Toprak suya doydu bu yıl, ben sana daha doyamadım," diye sürdürüyor kadın, içinden. "Yüzündeki gururlu umutsuzlukla içimdeki doludizgin kısrağa katıl."
(Tuğralar'dan)
Fanus
I
Attar’la Konuşma [740-746; 4869-4901]
Divanım divaneliklerle dolu diyordunuz, indim ağır ağır dimdik merdiveninden zamanın, bir ses verin, bana diledim, bir başlangıç sesi verin dedim ve dinledim: bir tüy düşürün kanadınızdan bu ülkeye, başka ülkelere uçup gitsin ince usul kurduğunuz nakış, dediydiniz, bir tüy ki değdirsin şehirleri biribirilerine, açsın sesleri seslere bağlayan giz kilidini, dağıtsın anlama bürünmüş tüm anlamsızlıkları, sırrınız size kalsın, sizde kalmasın sakın, yaptığınız resimden artık sakının.
Kan kokusu, demiştiniz, yüzünüz yorgun hem dingin, işte bana verdiğiniz son ses, son anahtar, son korkusuzluk; söyledim ve hiçbir şey elde edemedim, doğru; sustum ve kazandıklarımı ayrı bir güneşe, ayrı bir geceye sakladım, doğru: Benden kopan tüyün savrulduğu ağır ağır çıktığım dimdik merdivenden aşağı doğru. Yıkılacak bütün şehirler, silinecek harflerim, parçalanacak taş tabletlere kazılmış yüzüm, simsiyah kalacak divane divanımın kağıtları: Kavruk, okunaksız, boşlukta şimdiden külliyen külüm.
(Doğu-Batı Divanı’ndan)
Buz Geceleri
I
Gittim, yenildim, döndüm. Ordum kırıldı, sabah erkendi ova uçsuz bucaksız, gece çöktü ve daraldı görüş alanım: Kan koktu toprak, hava, gürül gürül akan su. Çatlamış atların ağır dansı, iniltileri donmuş yaralılar, yollara yığarak unutulan ölüler, utkuyla bozgunun arası bir karış: Oradan darmadağın, geçtim. Şimdi yeni bir sabah. Pıhtı ve barut geride kalsın. Gökyüzünden umduğum arı bir yağmur Beni eldeğmemiş bir vakte hazırlasın. Bir tay istiyorum bugünden tezi yok, buğday tenli bir tay istiyorum –dün kanamış olsun ilk, bir tohum, filiz, zamansız bahara dönmüş bir dal istiyorum: Kabarmak, açılmak, açmak istiyorum, kokular kokuları silsin.
(Sütte Ne Çok Kan’dan)
Göl
Emel Aral için
-I-
Herşeyi değiştiriyoruz, sevinin tutuklu gölü bir acı tanığı, her şeyi indirgiyoruz uzak bir çan çağrışımına, bir bulanık ses akısına, ünlem ve çığlık, herşeyi noktalıyoruz, bulut, duman, kör saldırısı zamanın, aç, açıyoruz kolumuzu, göğsümüzü, dönüyoruz yeşili maviye bulayarak, bir maya yoğuruyoruz bu bölünmez soluğunda günün.
Herşeyi değiştiriyoruz, ilkyaz, sabahın ertelediği hüzün, açıyoruz gözlerimizi, sessiz tanıkları umarsızlığın, “Öylesine ağır kozalak, düştüğünde toprağa, hava gibi, boşluk gibi, neyi onaylayabilir yerçekimi”, diyoruz.
(Tuğralar’dan)
Omaca
küf
Bizi ayıran bir dizi çağ artık. Nerede danışsam ona, yüklü bir umarsızlık izliyor sesimi. Öteki çünkü, o, öteki artık; bir sed ayırıyor bizi her kılköprüden.
Ussal olan ne, usa direnmekte? Taş kadar somut, buğday kadar eğik ağlatısı, bu bekinerek savunduğu. İkimiz de biliyoruz, ben bilisizliğin daha beşiğinde, o eşiğinde bilgeliğin, çok ötesinde bilmenin, bilmemenin: Herbir bağa engeliz şimdi, bize dünden artan bir inanç ile.
Gecenin ilerlemiş saatında parçalanmış bir fanus gibi sessizlik. Bu bulanıklık, uzağı kollayan irisin. Bu denetimsiz gövde, bir güz yaprağı; ağaçların altından başlayan küflü halı sokağa ana örgenini, elini, göğsünü sürüyor hızla. Yüreğini. Öyle sarsılıyor bu kapkara oda, kimi geceler.
(İblis’e Göre İncil’den)
Beş Gül
Sizin için tuttum beş gül getirdim Sevgili,
durup dururken beş kırmızı gül getirdim, kan.
Beş beyaz gül süt, beş sarı gül altın yaprak,
tuttum beş pembe gül getirdim Sevgili, tan.
Başka bir el koparmış onları, benim elim
bunca korkak: Bir dikmeyi bilirim, bir de
dokunmayı: Tepeden tırnağa teniniz yangın
beldem, sizin için beş siyah gül parmaklarım.
kömür. Toprak, temas, sahi bir de ak kâğıt,
seçtiğim kelimelerin arasında nedense mağrur,
ilerlerim karda bıraktığım izler birer ağıt,
ayırdım dikenleri: Sizin için bu beş arı gül.
|