|
Erol Çankaya (1953)
Kan Toprağa Bulaşmıyor
İşte upuzun yatıyorlar Kanları bile değmiyor yere Kan toprağa bulaşmıyor
Ellerindeki bayrak Bayrak ve şarkılar Ve şarkılardaki coşku Ve yürekler kana bulandı Kan toprağa bulaşmıyor
Sokağı dönerken vurdular Şarkılarını söylerken coşkuyla Bir marşın en dirençli sözcüğünde Yani yüreklerin en derin alevinde Sokağı dönerken vurdular Kan toprağa bulaşmıyor
Fabrikalar ıssız öylecene duruyor Tezgahlar öksüz, söylemiyor şarkısını Onlar toprağın üzerinde, ufuk kızarıyor Ufku tutuyor marşların en yiğit sözcükleri Ufuk bile kızarıyor kanın telaşından Teri toprağa bulaşıyor O’nların Kan toprağa bulaşmıyor
Toprağa bulaşmıyor toprağa bulaşmıyor Tezgahlardan sızarak şehri kuşatıyor Gittikçe bir pıhtı oluyor günü bölen Yolları tutuyor, uğuldayan caddeleri Surları tutuyor, kalgıyan kalabalıkları Tornayı, motor kayışlarını, alınterini Büyüyor güneşin altında, güneşin inadına Büyüyor güneşin altında rengini koyultarak Karakitapların alnına lekeler bırakarak Kanları akıyor ama toprağa bulaşmıyor O’nların Kanları ve solukları dünyayı tutuyor tutuyor yiğit arkadaşların.
(Cehennem Biziz’den)
Türküsü Yanık
Yüzün hep öyle gülümsüyor gibi Vesikalı bir resmi sarıyor gönlünü dolduran kasvet Cigaran bir usturuplu duruyor Dudağının kıyısında Gömleğinde Kurumamış bir ter parçası Tütün kokusu sinmiş, hücre kokusu Velhasıl yalnızlık bıçak gibi parlıyor belinde Tenin yanık, Bıyıkların kararmış Aklın dağ koyaklarında, arkadaşlarında. Sen şimdi yaralı bir ırmak gibisin Usulca vadiye inen bir türkü, bir akşam gazeli Dudağın hep böyle umursamaz Gözlerin kanlı Ellerin tarihte coğrafyada Bir halkın coğrafyasında, dağların fabrikaların. Bıyıkların kararmış Saçların kısa Ama unutma. Bak yeniden fışkırıyor sakallar Dünkü matruş çenenden Bunu gör,
Sular gibi süzülüyorsun akşam voltalarında Bir küfür sanki tespih çekişin bile Ranzanda bağdaş kuruşun, dünyayı dinleyişin Sessiz, öfkeli bir çığlık hepsi Toprağı dinleyişin mektup yazışın Annene seslenişin Hitabın Beynine musallat olanlarla boğuşurken çektiğin çile Şöyle bıyıklarını burman bile Tadına doyumsuz haklı erkekçe bir küfür Demem o.
İlk ter çoktan düşmüş mavzerine toprak kabarmış Yel vurmuş kar inmiş, güle bozmuş silahının kabzası.
(Cehennem Biziz’den)
Her Şeyi Kuşatır Sevda
Gizem deyip başlıyorum adına Cılız bir güneş, soldu solacak Bir haziran sonu ki yağmur bekleniyor Akıyor insanlar kendi dünyalarında Ve herkes anlatabilir bir ağrıyı Ben söylesem bu yaz akşamını Biri bir sevda titreşiminden söz etse Düşün ki saçlarını savuruyordu rüzgâr Gözleri gülüyor ama karanlık kirpikleri.
Hadi konuşalım o umarsız ağrıdan Boğuk bir ses, benim olmayan asla Gözlerim kısılıyor ve bulantı aniden Şuramda bir ağrı, şurama kadar Yanıyor gözlerim, bir duman gözlerimden.
Konuşulsun yağmurun dolandığı o günden Cılız da olsa güneşti o şakaklarımızda İnsanlar... İnsanlar hep yanlarımızda Akıyor kalabalık dalgın bakışlarımda Düşün ki saçlarını savuruyordu rüzgâr Ben, gizem diyordum her şeyin adına.
İki can yürüsün ve birbirinden habersiz İki can, iki yürek, tek kalp ağrısı bir de Biri desin ki saçlarında haziran Kirpiğinde mavilik, kirpiğinde gökyüzü İki can ve akıyor insanlar dünyalarında Biri desin ki sözlerin ne yararı var Biri desin ki bırak başlasın sevda.
Bir haziran akşamı yetmiş dokuz yılında Elini uzat ve ayrıl, yer sarsılıyor Elini uzat ve ayrıl, dolanıyor bulutlar Elini uzat ve ayrıl, günlerden salı.
Birtakım lekeler, bulutlar akıyordu Etrafta insanlar bir karaltı olarak Biri diyecek ki ellerin titriyordu Biri saati sorsa ağlayacaktım Elini uzat ve ayrıl, kararıyor bulutlar Bütün hızıyla o zehir damarlarımda Gökte haziran, yağdı yağacak yağmur Geçip gidiyordu dünya bakışlarımda Birtakım lekeler, bulutlar akıyordu Ben, gizem diyordum bunların adına.
Elbet hızla akıp gidiyordu hayat Kaç zamandır görmediğim ışıltılı bir yüz Belki de coşkulu bir haber vardı akşama Bir zaman sonra her şey unutulsa da Kardeşim, yüreğim koca bir diş gibi sızlıyordu Biri diyordu ki bırak başlasın sevda Ötekinin kirpiğinde acımasız karanlık Gizem deyip geçiyordum bunların adına Bir türlü başlamıyordu yağmur Her şeyi, her şeyi kuşatıyordu sevda.
|