|
Halil Gökhan(1967)
Leçons de vie 2
Bir kapının ardında duruyorsun. Kapı açılıyor. Yoksun.
Kapı körlere açılıyor. Denizcilere, güneşi görmemişlere, yaşını unutanlara. Durmak dediğin şey kapının kendi kendine açılması. Kapının arkasında duruyorsun. Kapı sana açılıyor. Yoksun.
Kör tablolar basmış evi, su yerine. Vazolar ortalığı toplamış. Senin yerine mutfak gidiyor çocukluğunu karşılamaya. Çocukluğunu buldun ya ona yemek pişiriyorsun. Dizinde yatıracaksın ama dizini bulamıyorsun. Yerinde bir yastık duruyor. Sen yürüdükçe kırılıyor başının kumaşta bıraktığı izler. Çocuk uyuyor ama uyanamayacak. Sabahın kalmamış ona verecek. Yüzün daha da eskimiş, ki arasından bir mavi balon seçip ona verecektin:
"Al bunu, bayram harçlığı yaparsın; benimle gizlice buluşmaya geldiğin için veriyorum bunu sana; beni hatırladıkça balonun ipini biraz daha kısaltırsın… mavilik yaklaşır yüzüne… yüzünün rengi olur… geçmişimden sakladım bu buluşmayı, çünkü rahatsız etmek istemedim belleğimdeki diğer çocuklukları; hepsi de farklı şeyler… bir kimsenin ne kadar çocukluğu varsa o kadar üzülür; acı çeker. Birdenbire "kaç kişiyiz" diye sordun mu içindeki kalabalığa… ama onlar bu soruyla ilgilenmemişlerdir bile… sesini duyunca sana çevirecek başları yoktur. Mavi balonu uçur ruhun daraldıkça; ipini kısaltmayı unutma hatırladıktan sonra beni."
Kapı açılıyor. Seni görmüyorum. Karşıdaki duvarda ailemizin sıva içine karıştırılmış soykütüğü duruyor. Oda berbat… boya gerekiyor. Yeniden boyamak için kollarımı sıvıyorum ve dirseğimde dokunuşunla
karşılaşıyorum. Geç kalmış bir temas. Daha önce gelebilirdin.
Başkalarının aşklarını anlamak için buradan başka bir yere gitmek gerekiyor.
ya gelmeli ya çıkmalı bir yerlerden
geç kaldık ama galiba geceleri dolaşınca bulunan bir şehre gidecektik
her yerde tıkanmış bir kalabalığın izi var
taş üstünde kaya, gönül üstünde göz; ama gök yırtılmamış anıtlardan, kitaplardan, tabletlerden herkesin
yazısı öylesine
gökyüzü bir ev hastalığı geçirdi; sıkıntı, bir buyruk sandı kendini, bir
bir şey söylemek isteyince konuşur
Sana
1.
Sana bir ad bulmalıyım Adını çağırırken sana benden daha çok şey getirecek bir ad Başını bu adla çevirmelisin bana ve baktığında O ses beni anlatmalı, benim bilmediklerimi de anlatmalı Olmadıklarımı da
Sana bir ses buldum Çiçeklerin içinde ararken adının yerine Bir vadiden geçirirken sana dair hatıralarımda Geçmişin astarı olan bir ses ve geleceğin anlamı Sen yaratıldın ve ben kayboldum bu anlamda
Adını çağırırken güneşe döndürmeyi seviyorum Yüzümü… yüzüm yüzünle birleşince bir “ay” doğuyor Yeryüzü kemiklerine kadar oynuyor sonrasında Senden önceki yıllarımı da sen varmışçasına hatırlıyorum; gezindiğimi Bir çember, bir ova ve bir dağın etrafında
İnanmalısın… Bir adam niçin vardır Niçin ellerini boşaltır yağdığında yağmur Ve ne bekliyordur iki kaşın ortasındaki hülyada Tutar damlaları ona kavuşur gibi Onu bulur hiç olmadığı dünde ve yaşamadığı yarında
Ben hiçbir şey söylemedim Fakat sen anladın Neredesin sensizliğimin ortasında Kalbim neresinde bu hiç fısıldanmamış aşkın Yoksun ama buradasın hep burada
Uyansam akşam olacak geç kalacağım Gözlerimi kapatınca senden doğan güneşe Gözlerinde ışıyan şafağın çiğ zerrelerindeki sonsuz damlaya De ki susadım sen vardın ama ben yalnızdım, o zaman Öpsem öpsem bitmeyecek dudaklarındaki rayiha
Eskilerde bir suyun başında nöbette Henüz var olmamış günler bile gelip geçen günlerden daha mutluluk dolu Senin büyüdüğünü görüyorum düne bakınca Üstelik yanımda olmaktan daha fazlasın Verilmiş bir söz buluyorum her sabah yatağımda
Sana bir ad bulmalıyım Sesten hızlı, çağırmadan söylenen ve ölümsüz bir sıfat Denizden gelen henüz doğmamış dalga sesi anlamında Bütün hayatımı yaşamış ve hayatımdan sonrasını da kavrayan Bu ad hep yankılansın ben sustuğumda
Yarına kalsın bütün sevişmelerimiz Teninde yorulmak denizinde yıkanmak gibidir Her nefesine bir çocuk adı adadığımda Sesim çırçıplak yıkandığımız ırmaktan geçer Kalbindeki adam olur, kurumuş dudaklarındaki vaha
Yoksun ve bunun bir yıldızı olmalı gökte Başımı çevirdiğimde ben görmeden kayan bir yıldız Sabahları penceremde gün ağarmadan parıldasın ya da Senin ışığın getirsin senin yokluğunu işte böyle dayanabilirim ancak Yokluğuna, aramızdaki zamana ve uzaklara
Vakit geçtikçe daha çok sende oluyorum Bekledikçe daha fazla kayboluyorum sen olan gökyüzümde Bulutlar kuş oluyor kuşlar açılmamış bir davet, sabaha Kadar uyumadan sayıklıyorum varmışsın gibi Koklamadan konuştuğum bir demet lavantada
Bana bir masal anlat dediğinde, yaşamanın Anlamını söylerken gözlerindeki korkunun Büyüdüğünü görüyorum sonra Ellerinden tutuyorum ve bu anlamı verdiğin için Binlerce kez teşekkür ediyorum sana
Sen hayatıma gelmeden önce hiçbir bahçede Çiçek yoktu hiçbir şehirde kule Ve bazı şüpheli meyveler ağaçlarda Ağaç gövdelerine dolanmış bedenlerimiz Günahtan arındıran bir dolambaçlı yatakta
Buraya gel demezdi hiçbir yol levhası Buradayım derken bütün şehirler Sorardım nerede başınla birlikte doğan ayla Denizimizi görüyorum içinde kıyılara doğru çoğaldığımız denizi Kuşkularımı yemin yapan gözlerine baktıkça
Hazzın en yüksek yerinden düşmek için söz vermedim Arzularını büyütmek ve saklamak için de vaadim yok Denizin en sıcak suyu olup ayaklarımı ıslatmadıkça Sen adında bir rüzgâr tanımayacağım Ve en heybetli dağ olarak duracağım karşında
|