|
Mahmut Temizyürek (1955)
Paranoya Kırlangıcım Paranoya
İnsan güneşle dünyanın arasındadır
Senin sağında, benim solumda
hep ortasındadır ölümün
Durur bir nefesle bir nefes
arasında bir yerde, sabahla akşam
arasında her şeyi şaşırabilir
Yaprağa düşen yağmurdur
yapraktan düşen damla
Ne yapabilir, rüzgârından
merhamet dilemekten başka.
İnsan şaşırdıkça
delinir şüphe torbası
zehirler gözü.
Seni var ya, inleyişinden tanırım
kiminle öpüşsen duyarım sesini
teninin duygusu bulaşır, ateşi, kokusu
bacaklarının arasından ürperti
dudaklarına dolaşır
seğirir damar gibi
İnsanla herkes arasında nahoş tecrübe
Kırlangıcın zamansız göç nedenidir
O yüzden tizdir gagasından fışkıran
Bir daha dönmez yurduna.
Kalp, inleyişinden tanınır
Bir öpünce, bir de kırılınca.
(Kırlangıcım Paranoya’dan)
Hayat Hepimizden Geniş Ölüm Her Ömürden Uzun
Ben hep gülümseyerek yaşadım dünyayı Gülümseyerek ölüyorum her gün sizlerle Baştan kendime basit bir yüz yakıştırdım Rüzgârıyla haşır neşir çıplak bir tepe Bir gök olsun istedim yüzümde, mavi, bulutsuz Metinolmaktan başka şansı var mıydı yoksulların Ben oldum işte, oldum ve öldüm
Sorduğum tek soru vardı kendime (Öbürleri herkese ilişkindi) şimdi gitsem benden ne kalır geriye? Kaldı işte, ahdım kaldı dünyada Yaralı bir alın Gülümserken unuttuğum dudaklarım Ve yurdumu dolaşan kanım kaldı sizlere Kanım her yere bulaşıyor Aşçının kepçesine, marangozun rendesine silahın namlusuna, kalemin mürekkebine yargıcın cübbesine, âşıkların neşesine çocukların oyununa karışıyor Dağılıyor, çoğalıyor, yalıyor sokakları
Habere çıkardım, dünyanın yaradılışını görmeye Alevlerin, kurşunların arasından sekerdim Ağaca bakar ağaç olurdum, köpeğe, göğe, serçelere Yaprağa bakar yaprak olurdum, tırtıla, kuşa, yaşlı teyzelere Umutsuzlara bakar iç çekerdim, hallaçlara, sütçülere, çerçilere Bütün otobüsler giderdi benle, istanbul-hafik, istanbul-refahiye Ev içlerine bakar ağlardım, buğday demetlerine, duvardaki ali'ye. Cemlere, kahvelere, meydanlara bakardım Herkes gibi çopur yüzlüydü hayat Kibirliydi yoksullar, kibirli ve atak Sözcükler hırçınlaştıkça dilsiz ve bataktılar Böyle bir dünya dermiştim kendime Hakikat gizlenmişti buralarda bir yere
Ne ölümler gördüm de yaşamak hırsızlık gibi geldi bana Bulmalı derdim, bulmalı ölümün erken dilini O da oldu. Gördüm celladımın gözlerini ve gülümsedim Hepimize benziyordu, şaşırarak öldüm Bir duvar dibiydi sanırım, ıssızdım ve soğuktu gece
Bir şey öğrendim ki söylemeliyim Hayat hepimizden daha geniş Ölüm her ömürden daha uzun sürermiş Dağları düşündüm, sokakları, ev içlerini Her şey yaşadığım gibiymiş, basit ve korkunç Dil susunca kan konuşur, kan konuşurmuş Kanım yurdumu dolaştıkça öğrendim.
(Kırlangıcım Paranoya’dan)
Salman Raduyev
Kılıcı kalbine batana
Fatma Dikmen’e
Bunlar o zaman yaşandı
Suda kımıldarken dünya
Dönerken bebek karında
Gökten at süzülürken karanlık sulara
Adın ne diye sordular
Raduyev Salman dedim
İnanarak heceledim sözcükleri
O ân dağlarda yağmur taneleriydi ölenlerin ahı
Gökkuşağı olarak sardı bedenimi
Soluduğum her şeyi emdi hava
Bana sıcak nemle geri verdi
Aşkımın dudağından hatıra
Uyumuyorsa şimdi o,
Derin sulardan derin sulara
Oğlunu emziriyor ya
Ya da ağıt yakıyor bana
Ben hâlâ oradaydım ve zaten
Söküp fırlattığı tek kaldırım taşı bile olmayan
Bir serçe kadar sokaklarda benim
Adım salman
Dağların yangın ekeni kül biçeniyim
Ra-du-yev Sal-man diye heceledim bir daha
Hecelerken çekildim
Çekildim kayaların dibinden
Göğsüme doğru kapanıp sığınaklara
Keşke bir mitingde ölseydim
Göğsümden kan sızarken
Uğultulara karışıp gitseydi ahım
Duyduğum seslere bir yanıt vermeseydim
Olmadı bunlar, tünelden çıkarken buldular beni
Kim olduğumu sordular
Sıradan bir iş günüydü
Dünyaya oluk oluk akarken insanlar
Dilim dilim koşarken tezgahlara
Raduyev Salman dedim kısaca
Dedim ve gözlerimin gerisine çekildim
Sigarasının külü gibi dalgı düşenlerin yanına
Bir fotoğrafa baka baka büyürken
Gökten akan bir ışıkla paramparça
O çocuğun yaşındaki
Oğlumu öpüyorum her parçasından
Yuvada öğrendiği şarkıyı söylüyor diye bana
Ben hâlâ orada kaldım
Tarihin vahşetinde, anamın dilinin dizinde
İsterdim bir otel odasında yalnızlığımla buluşmayı
Bir ahududu hatırası kalmalıydı o günden bana
Ölmedim iki şehir arasında hasretimle gezerken
Bunlar ben olmadım
Daha savaştan dönemedim ben baba
Çocuğum daha çığlığımı duyan çıkmadı
Adımı sormaktan başka konuşan yok
Konuşsam ne yazar sözlerim kısa
Ben şim-di tut-sak bir Ra-du-ye-vim
Bir sözüm olabilir mi dağlara
Öyleyse neden fırlıyorum yatağımdan
Dünyaya geç kalmış güneşimde her sabah
Doğmasam gaflete boğulur sanki insanlar
Her sabah sırtımda bir namluyla işe giderken oysa
Alnımda Serez yağmuru serinliği her sabah
Her kurşun bende iz mi bıraktı da
Her yaralıynan acıyor
Her ölüynen gömülüyor bu yürek
Adını söyle diyorlar bana
Neden Salman Raduyev’sin de
Mahmut Temizyürek değilsin, söyle
İçimdeki fırtına, duyurmuyor bu sesleri
Aklı zırhının hışırtısıyla çalışan savaşçı mıyım
Sahiden kılıcı kalbine batan
Yoksa
(Yeryüzünü Gezen Atlı'dan)
Beyaz Karanlıkta
Yamaçlarda yeşil beyaz benekler Göğ toprağın süt kokuyor çiyi buharı 80’i geçtin nasılsa, 90’ı da, sürdün 2000’e dal Bu kaçıncı diriliş. Ustalaştın ağaçları tanımakta
Gördün her durumunu akarsuyun Kaba şafakta kurum kurum akıp geceyi sürükler, berrak bir nefese dönüşür ince şafakta Güneşle birlikte sularda hem sevinç var hem keder Sevinç güneşten, kederse hep aynı akıştandır olsa olsa
Gün güne değişir kuzeyle güneyin farkı Ansızın sararıp solar doğudan batıya yüzler Güneş, dağlar ardından duyulan o gurbet şarkısı Ovalardan atlar geçer ya da ruhumuzdan atlar geçer ovaya
içimde yitip gitmek arzusu o esmer kadının ağzındaki beyaz karanlıkta
(Yeryüzünü Gezen Atlı'dan)
|
Bir Önceki Sayfaya Geri Dön Ana Sayfaya Geri Dön