|
Mehmet Can Doğan ( 1969)
Üçkâğıtçı Şaman
Ben içimden bakıp sesleniyorken ona hatta seslenirken onunla yazdığım her sözcük efsun ve tütsü bıraktı bana bir armağan diye inleyişten – her inleyiş bir armağandır ya- dağılsın diye dağa vurulan kalp gibi bir yurttan ayrı düştüm ben sözün büyüsüyle efsunlanmışken yaklaştığım da oldu inkâr edemem mağarasında yatıp kalktığım ateş yaktığım kemik attığım geleceği açtığım o dağın evet o dağın uçurumuna kuş saldığım kurduna ağladığım kartal uçtu kurt öldü kartaldır uçar gerçi ama kurt neden ölsün hem de neden ölsün yalnızlıktı tek bildiği yerinde kaldı hepsi yazıklanmalı mıyım hayıflanmalı mıyım
Kim kimde ne bıraktığını nerden bilebilir ve kişi kendisinden ne kaldığını ve dahi ne kalacağını yoklar belki hatırlamasa da kimden aldığını ağrılarını iç sızılarını yıkılışın şerhettiği mânâyı elbette ah elbette çiçek toplamayı ömür bahçesinden uçmaya kararlı bir güvercinin boynunu koparmayı düşünürken Güvercin Gerdanlığı’nı ah evet belki bunu için sevdim ben
İp attım kemend oldu şeytanım boynuma dolanmıştı nasılsa çocukluğumda ayağıma sen sallayacaksın ipi diyen kimdi mutlaka vardı biri kimdi beni bir ipin dişlerine ve kuyruğuna bırakan kandır akan izle ve çık yarana yosun sarmayan ormandan
Öyleyse ormanlar kahrolsun kahrolsun çocukluğum tarlalar da biçilmiş ekinler de bir yere götüren yollar da
Ah nasıl bir yerler çekti de beni ah nasıl yollarda yoruldum ben dağlara da baktım içime eğilirken ama çöllere düştüm erken hep erken ama ne diyorum hep erken düştüm çöllere ben akrebi gördüm dişisini de gördüm erkeği oldum öldüm erkek oldukça hep öldüm hep öldüm ne kılıç kullanmak korudu beni ne kalkan tutmak yani dünyanın zulmüne ortak olmak baba olmak
Ağıtlar dinledim kimin kimde gömüldüğünü anlamak için inanmak için herkesin birbirini aldattığı oyunlar izledim ah ne acı herkesin herkes için herkese soyunduğunda derinine daldığı denizinde adamın kadının kızıyla boğulduğunda boğulduğunda her kuyunun bir uğultuya yurt olduğunda ama inanmak için dümdüz inanmak için yaşandığını öğrendim sonunda
Salladım ipi şeytanım içinde atlasın atlayabilirse coğrafya dersinde kimse ama kimse kalmayınca yanımda anladım şeytanın vâkidir ayna olduğu da – çoğalma yakın olma- yakın olma diyorum sana ama yine de yine de inandım ona inandığım gibi cürüme ve cezaya ve adama ve kadına
Hayır atları değil adamları da vururlar belki başında belki sonunda kaba bir şehvetle ya kurşunla olur yahut küfürle geçerler üstünden daima evet daima haklı bir mazeretle sevişmenin mazereti vardır olduğu gibi ayrılmanın acımanın kan dökmenin lâkin dalgalanmanın ve durulmanın denize iyi geldiğini kim söyleyebilir dahası kim kime ne söyleyebilir hangi söz kimin elinden tutar ve kimi sözün söz olduğuna ikna edebilir
Biri bana kalbi sökülmüşleri hatırlatmasın dağlardan ot toplamaya gidenleri gidip de şarkılarıyla geri dönmeyenleri dönemeyenleri hayaları burulan atları cübbelere inat merhem yapmayı hatırlatmasın inat etmeyi iman etmeyi aklımın boğulduğum düğümünü çözüp kırbaç oluyor yoksa yılan aktıkça kırbaç aktıkça kan cennet ile cehennemi birleştiriyor arada kalan yazık cennetini silahında taşıyana yazık cehennemin eksik olan silahına hem de nasıl yazık kendini cennet ile cehennemin birliğinde tanımlayana varlığında cenneti ve cehennemi taşıdığı için vurulmayı o hak eder ilkin Yasını mı tutayım hayır yarasından mı alnından mı öpeyim hayır kokmasın çürümesin iğrenilmesin diye mezarını mı kazayım hayır ama kışkırtılmış her hayırın bir evet olduğunu nasıl anlatayım hayır hayır hayır hayır
(Ludingirra 10-11) Askıda olma Hali
Giydikleri de yiyor insanı her şey yabancı her şey açılması istenmeden yumruklanan kapıların önünde -hayır sonunda- bir durulma ânı baştan geçen bacağa oturan göğsü saran bedenin yoklukla çağırılışı kışkırtılışı tensever ve hazcı bir haykırış boğum boğum ilmiklerde sıkışma her şey nasıl da uyum sağlıyor hayatın akışına her şey kapıların yumruklanışına
Taş yosun bilgisini öğreniyor sudan bir kadına ayrılık elbisesi biçtiğinde bir adam o eski zamanlardan çok eski zamanlardan
Eskiyen bir varoluş eskidikçe saçlarını doğrulayan ezilmiş kumaş solan renk atan dikiş hangisine karışıyor insan karışmamak için bedenle mekân arasına ince çok ince bir çizgi ayrılıkların içinden anılar kadar belirsiz kapıyı açın kapıyı açın bir dışarı bilgisi işte içeriyi tanımlarken ama sessiz yırtılırken bile sessiz açın
İnsan bir yaşa gelince ya da geldiğini hissedince deniyor gözden geçiriyor yaşadıklarını yeni giysilerle bir akıl ediniyor insan bir yeryüzü telâşı gökyüzünü fark ettiği zaman yeni edindiği akılda kaynayan bir yer altı
“Yüreğim mi katılaştı yoksa açılmış bir makasta ağır da gelmiyor giydiklerim artık bana eskiden inanırdım dünyaya hazırdım ayartılmaya yanlış olan bir şey var her doğruda yanlış olan bir şey doğru ile yanlışta”
dolapta yer kalmadı acılar büyüyor acılar işe gidiyor yemek yapıyor çocuk gezdiriyor acılar iyi mi ediyor ne gezer bir başkasında kalsa öyle birkaç gün değil yalnız bir gece sabahı zor ediyor bir düğmede gözü hep o bir düğmede İnsan övmeli süslemeli sokaklara çıkarmalı Ağlatmalı ve avutmalı acılarını Bakmak isteğince göz Konuşmak isteğince dil sevişmek isteğince beden vermeli ah gülmeli gülmenin giysisini görene kadar gülmeli madem giysilerde yiyor insanı gözleriyle giyinen adamlara ve kadınlara güzel sözler söylemeli
“hangi terzi bilebilir dudaklardaki alevi”
(Kitap-lık , Kasım-Aralık 2002)
|
Bir Önceki Sayfaya Geri Dön Ana Sayfaya Geri Dön