|
Nuri Demirci
(1950)
Yelek
sonunda dikildi
yeleğim
arkası astarlık kumaş
önü balıksırtı, sıçan ölüsü
giyindim
ucu zincirli zamanı koydum cebine
kuruldum hayata
bir armağan oldum
görsün diye
önünden geçtim babamın
yolu sordum, bahane işte
çok eski bir resmine bakar gibi baktı bana
dudağında ağlamayı andıran bir gülümseme
dağılan bir
sinemanın arka kapısındaydı
üç sarı yirmibeş kuruş
ve kesilmiş bir bilet vardı avcunda
çıplaktı
yeleğiyle yer ayırmıştı içerde bana
upuzun, tenha bir
iskelede, yan yana
aradık birbirimizi
o parmaklarıyla oynadı
ben, onun dudaklarıyla içtim sigaramı
omzuma attığı
elinden belli
yaşıt olacağız birkaç yıl sonra
(Akatalpa,31)
Siz Buna
ne diyorsunuz. böyle mi diyorsunuz
ben buna susuyorum.
şimdi kalkıp gitsem, şöyle uzunca gitsem
buna ayrılık dersiniz.
daha da gitsem ölüm…
siper ediyorsunuz elinizi aya
geçiyor sizi ışığı, geçip gidiyor işte
yokmuşsunuz gibi…
biri defterinden silse beni
iyice bir silse, yerimi boş bıraksa
anı dersiniz bu boşluğa
daha daha songün damgalı bir pul.
alıp saklarsınız.
upuzun kollarım var benim. herkes için
olabilirim. herkesin bir yeri için…
birçok adı vardır bunun. siz buna
bir şey diyorsunuz. kısalıyorsunuz.
siz suyu böyle mi içiyorsunuz
ben değişmesinden yanayım avuçların.
ben buna susuyorum.
(Yaklaşım, 13)
İp
idim, idim
iyi idim
kopmuş ipin
ucu idim, sonu idim
rüzgâr bana dal bulurdu
dal bulmazsa tel bulurdu
gece geçe, gündüz erken
çalı diken, öte kıyı
eğri, düzgün yol bulurdu
ayna bilmez mağrur gözüm
deli bozuk, kuru barut
sandı hâlâ uçar öyle
tenime sinmiş hızı
köre dönüşmüş düğümü
o görmedi
bir kız gördü
idim iken
gitmiş meğer
sapa yurda
koful gövdem
İkinciteşrin
: 23 00
: kapanış
ve sular sulardan ayrıldı
kullanmadığım bir denizde ne kadar ağırım
hayatı dalgın bir yosun gibi selamlıyorum
rengi atmış evinizin kıyıya bakan penceresinde
uzun bir iskele
ve demir almaya hazır gemi resimleri
saçlarını ortadan ayırmış kızın çaldığı mandolin
ikiye bölüyor sizi
konup kalkıyor yorgun kanatlı bir serçe
kumsala çekilmiş sandalın çürüyen gölgesine
umutluyum, kesilmiş bir ağaç kadar
belki mandolin, belki sandal
belki resimler için çerçeve
sahile vurmuş yara izlerini topluyorum
sürüklenmiş ömrünüzün gece haline
kül rengi armağanım olsun;
ayın sesini açıyorum
Kâbus
usulca
giriyorum, açık unutulmuş kapıdan
kalın bir sessizliğe uzanmış kauçuğun gölgesi
mutfak masasında
parmak izleri silinmiş iki boş fincan
ve tezgâhta çay lekeleri
eşikte, düşürülmüş hediyem, telaşın izi
güneşin topuzuna taktığım toka
üst üste iki terlik, holde
mavi mantonun boşluğu
paydos zili çalıyor evin
ve odalarda geziniyor ağır kanatları
zamansız leyleklerin
Eylül; Belki Son
güller
vazgeçti, çocuklar büyüdü
kuzeydeki vadiden geldi eylül
belki birkaç sıcak gün daha
sabahlarında üşüdüğüm
epey uzağımda kaldı içimden geçen yol
okunmuş bir kitaba kimseler dokunmuyor
sığlaştı yüzümdeki gamze, kuytularım boşaldı
toprak sert, yeni bir cümleye başlamak zor
bacasındaki duman, duvarına yaslanmış ağaç
bozmuyor kırdaki evin yalnızlığını
akşam, ölü kuşlar gibi düşüyor bahçeme
gece omzumda uykusu ağır, yorgun bir kızın kolları
yaprakları anlıyorum, yere yaklaşan
gökyüzünün dilini çözdüm
geçtiğim yerdeydi cennet, şimdi
buz tutmuş bir cehennemi yürüyorum
güller vazgeçti, çocuklar bekliyor
Alzhh
çıkmıyor
bağevinden, kalın perdeler dikmiş, simsiyah
diyor tülbent, diyor tütün, diyor haki yelek
iğdeli ev, ince kız, sedef tambur, ablam, damla sakız
bitmeden başlıyor bağbozumları
biz onu kendinden saklıyoruz
karanlık koridorunda kör mumlar için
ateş aranıyor sarışın annem
mavi damarlı bir kış fırtınası
itiyor uzaklara çöpten kayığı
yanaştırmıyor kibritin eczasına
başka bir gökte çakan bir şimşek olmalı
çözüyor bazen tebeşir tabletin şifresini
kuma yazıyor gördüklerini su yükselene kadar
kendini bulduğunda biz onu yitiriyoruz
şifasıyla zehirli, dönüp geliyor ikizinin yanından
dizleri çimen lekesi, avuçlarında dikenler
merhem sürüyoruz yaralarına
ilk çıngırağına bakan bir çocuk gibi
bakıyor benekli ellerine
niçin ağladığını biliyoruz
|