|
Oğuz Özdem (1959)
Uzak 1
dünyayı çekmişti (Uzak’tan)
atları hatırlıyorum (Uzak’tan)
Uzak 3
"Sabahın olmasını bekleyeceğim ve
senin şehrini
görmek üzere uyanacağım."
(Uzak’tan)
Uzak 15
“Dostumu rahat bırak. Üzüntümün kıyısı muhterem sislerin arkasında yeterince silinip kayboldu; artık düşlerin göğünden isteyecek bir şeyim yok.”
dostumu rahat bırak hepsini size bırakıyorum. kentlerin ne kadar artık maddesi varsa: evet efendim yorgunluğunu, aşksızlığı, tutkusuzluğu, sıradanlığı, hepsini…
dostumu rahat bırak ben; gazetelerin, televizyonların çoğaltılan görüntüsü, aşk gözdesi, kirpik taşı, su gözdesi, su uykusu, ağustos böceklerinin toprağa akan sesi, sıkılmış yumruğun içindeki güç: ölüm
dostumu rahat bırak güz rüzgarlarının önündeki pamukçular gibi önce hava kabarcıkları uçuştu damarlarımdan cayır cayır yanmaya başladı sonra vücudun su verilmez dediler ateşli hastaya semenderce kanıksadım ateşi
dostumu rahat bırak sarmaşık gibi kemiriyor bedenimi dilime dolaşık sözcükler, benim cennetlerime akmıyor sizin şiirleriniz. tanrı yaratmadı beni ve tanrı öldüremez. gözlerindeki ışığı yak, alaca günlerin anneleri ağlıyor
dostumu rahat bırak kemikler çürümez, hatıralarım mavi kıvrımlarındaki özlemi içmek kadar kıvrımlı değişken bir barışı bekler
bir parıltı gördüm gözlerinde bir kuyunun dibinden yansıyan ürktüm, yalnızdı anne kollarının uçurumunda, karıncalara yedirtmeyin insan vicdanını diyordu bir insan sesten şiire giderken görüntülere boğup
ölüm üzerine şiir yazılmaz renkli değildir, şekli de yoktur durup dururken… kahramanca, korkakça, gülümseyerek… gelir gider. kendisi siyahtır ama kızıl açar gelincikte. gencecik gülümser bazen soylu, vakur ya da çiçekçe… ve tarihin dışına çıkarak… kilitler bizi acılarımıza ve korkularımıza
dostumu rahat bırak mürekkep yerine ölüm doldu kalemlere kış erken bastırdı der gibi bu yıl demek ki yakışıyor tarihe mavi yanlış bir imlaya düşerken gök taşları
dostumu rahat bırak ey bilici… işte su, hava, ateş ve toprak… yaratabilirsen yarat bir insan. önemli değil, seyircilerde de var bütün bunlar, ama onların su gözleri akmıyor, ateş gözleri yakmıyor, toprak gözleri çöl…
dostumu rahat bırak ölüme bandırdın beni, ölüm yüzümle tanıdın beni çağım, dağların memelerinden alıp duvarlarına astım kentin. Yavaş yavaş kemiriyor gözlerimi karıncalar, yavaş yavaş akıyor ağzımdan sular, yavaş yavaş aşınıyor taş, kırılıyor ölümle aramdaki cam
(Uzak’tan)
Ben Ülke Dedim Kimler Ne Der
ben ülke dedim, parçalanmış düşler yumağında kimler ne demişti gök kara bir duman tutuşmuş kapalı şiirler ateş açık belleğim yanıyor dize dize
ben ülke dedim dayayıp kulağımı çocuk göğsüne paslanırken geyik derileriyle kaplanmış trenler haykırır bir zanlı boşaltırken tünelleri farlar yağmur damlasında ıstıraplı yol yorgunu su gül izi arar denize inen düz yollarda
ben ülke dedim, gökyüzünü yapıştırıp afişlere giden bir görüntüydü tarlaların orak, yıldızların başak rüzgârlar bitti, yel değirmenleri durdu indirildi yelkenler kendimizi geçtik en yavaş hızımızla yanımızda hayat resmi oldu ruhumuzdaki kızıl alevin son kez
ben ülke dedim yağmura aşılanmış köklerimle meyhanelere düşmesi gibi insanın parasız varoluş değil, yaldızlı yalnızlıklar vazolarda gün karası sabahlar bir yarasa saat kösteklerinin içinde kendine ayarlı bir albüm hafızalardaki iz
ben ülke dedim, kimler ne der kime yakın benden uzak yaz geçer gibi yüzüne doyduğum
ben ülke dedim, irademi gönderdim sarhoşluğuna çokluğuyla çağırdı biçim isteyen renkler kalbine yattım toprak hafifliğiyle zamanın sığınır gibi iskeletime uzaklaşmadım giriş kapısına kadar bile hayatın şart koştu üçü ikiliğiyle diyalektik söz vermedim kimseye, şairiyle doğardı şiir ‘ey tanrı tanımaz çocuk’ dedim ona nerede görürsen bir bulut, insan vardır içinde
ben ülke dedim, çok dil öğrendim söylemeye gözüyle korkar ya ceylan içi dolmayan bakışta korktum, yalnızlık dedim adına, yalnızlığımı kaybettim
ben ülke dedim ya gerçeği süsleyeceksin ya da gerçek yaratacaksın senin olan ateşe düştü şiir
ben ülke dedim, çünkü konuşamaz doğa harekettir tek yalnızlığı, ey dil, insan yanı dilin sonsuz ağladı kitaplar çiçeklerin çoştuğu mevsimde, eski yapraklar…
ben ülke dedim, yağmur gibi düştün sesime ölüler uzakta kaldı daha da uzak yaşayanlar gürültüsünü gördüm içimdeki depremin annem gerçekti babam ölü yine cırcır sesi, yine temmuz, yine gece silmiştim oysa gençliğin kar izlerini aklıma gelmezdi kitaplar içinde aşk kafamı kaldırıp düşmeden gökyüzüne
ben ülke dedim, dağlardan daha somut uzak sevincimi ördüm kat kat aşk daha doğru gök yüksek
ben ülke dedim, gök parçalandı öfkesinden yağmurlarına ve rüzgârlarına kimlerle çoğalıyordum serin ve acı kadından erkeğe-erkekten kadına bir şeyler vardı unuttuğum ve yok dediğim biçilmiş göğüsler içinde tarihsel bir yangı kadar hatırlatıcı başaklar arsında kıvrılan orak gibi yitik
uzatıyorum ellerimi, tören havası yarısı insan, yarısı çığ yorgunu yas erimesi gibi donuk bir yağın açmam gerek cesaret aynasını yakında ölecekler için göçtüğü yer yağmurun kanlı düğün, ovalara inmiş dağlardan dil yok, gövdenin bakışı, sıcak ateş yara içindeki ok gibi mahkûm
ben ülke dedim, o mavi kokusu ve rengi toprağın gerili tutuyor telgraf tellerini memnun bundan kuşlar, habersiz dünya, sessiz dönüşün ağaçları güzel bir öfke yandı ağzımda patateslere kazıdığım yıldızlar kadar çok ve uzak kayboldu cevaplarını öğrendiğim bulmacalar ‘ölüler çoğaldı daha da çok yaşayanlar’
(Cesur Acı’dan)
|
Bir Önceki Sayfaya Geri Dön Ana Sayfaya Geri Dön