|
Oktay Rifat (1914-1988)
Perçemli Sokak -XLI-
(Perçemli
Sokak’tan)
Ayna
Öyle durgun, sıcak saatler vardır ya,
Hani kararmış tahtalar, nikel, bakır
Işır karanlık odalarda, kanarya
Susar, kedi uyur, yazdır.
Hani yaprak kıpırdamaz, çakıl yanar,
Bir böcek sesi gelir bahçeden, fincan
Düşlere götürür sizi, kesik kanar,
Emersiniz, yazdır akan.
Öyle durgun, öyle sıcak saatlerde,
Sessiz bir bahçe görünür aynadan,
Nerde bu gök, dersiniz, bu ağaç nerde,
Ne Uzay kalmış ne Zaman!
Camdan duvarlara sıçrar da Yeşil
Parlar kararmış tahtalar, nikel, bakır,
Kanarya susar, kedi uyur, bir gül
Dalı pencerede, yazdır.
Elleri Var Özgürlüğün
1
Köpürerek koşuyordu atlarımız
Durgun denize doğru.
2
Bu uçuş, güvercindeki,
Özgürlük sevinci mi ne!
3
Öpüşmek yasaktı, bilir misiniz,
Düşünmek yasak,
İşgücünü savunmak yasak!
4
Ürünü ayırmışlar ağacından,
Tutturabildiğine,
Satıyorlar pazarda;
Emeğin dalları kırılmış, yerde.
5
Işık kör edicidir, diyorlar,
Özgürlük patlayıcı.
Lambamızı bozan da,
Özgürlüğe kundak sokan da onlar.
Uzandık mı patlasın istiyorlar,
Yaktık mı tutuşalım.
Mayın tarlaları var,
Karanlıkta duruyor ekmekle su.
6
Elleri var özgürlüğün,
Gözleri, ayakları;
Silmek için kanlı teri,
Bakmak için yarınlara,
Eşitliğe doğru giden.
7
Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
8
Özgürlük sevgisi bu,
İnsan kapılmaya görsün bir kez;
Bir urba ki eskimez,
Bir düş ki gerçekten daha doğru.
9
Yiğit sürücüleri tarihsel akışın,
İşçiler, evren kovanının arıları;
Bir kara somunun çevresinde döndükçe
Dünyamıza özgürlük getiren kardeşler.
O somunla doğrulur uykusundan akıl,
Ağarır o somunla bitmeyen gecemiz;
O güneşle bağımsızlığa erer kişi.
10
Bu umut özgür olmanın kapısı;
Mutlu günlere insanca aralık.
Bu sevinç mutlu günlerin ışığı;
Vurur üstümüze usulca ürkek.
Gel yurdumun insanı görün artık,
Özgürlüğün kapısında dal gibi;
Ardında gökyüzü kardeşçe mavi!
(Elleri Var Özgürlüğün’den)
Eski Koltukta
Güzel ne güzel
yıpranmış incelmiş yüz gibi ak
köşkler ayakucumda
açıyorum kapılarını girip çıkıyorum
ölü bir bahçıvanla dikiyorum
sardunyayı saksıya, gülü
saydam gemilerin uzaktan geçtiği yola.
Tren duruyor arabalar duruyor yol duruyor
yıkanmalar duruyor gözleri sabunlu
büyümüyorlar ölümsüz çağlarını
bir çocuk kiraz ağacında bir çocuk dutta
başka nem var leyleklerin eski çıkartmalardan
doğradığı iki başlı sessizlikten başka.
Dirisin ölmekle, uzaktan uzağa
konuşmalar, eski püskü konuşmalar
duruyor gece kuşları gibi camda
bir çil basması eski zamanda
bir kız hiç bitmeyen gününde
güzel ne güzel
havuzlu bahçede eski koltukta.
Şehitlik
I
Ben bir bahriye neferiyim
Gözlerimi balıklar yedi
Görmek ve ağlamak bitti benim için
Uzun boylu adamdım sağlığımda
İnanmazsanız elbiselerime bakın
Biri diyor ki ben de askerim
Ne farkım var öteki ölülerden
Eskiden evlerde otururduk
Dışında kaldık bütün kapıların
Şimdi duvardan geçiyoruz
Biri de diyor ki
Uzunluğuna kollarımın hâtırası
Hâlâ başım ağrıyor
Yalan hepsi bunların inanmayın
Biz yokuz diyor bir başkası
II
Akraba ölülerin kılığında geliyorlar
Kolayca girmek için odama
Bir bakıyorum amcam kardeşim
Bir bakıyorum Polonyalı bir gedikli çavuşu
Hemen de konuşuyor
Bir kızım vardı beş yaşında
Ölmüş şimdi beraberiz
İçi sıkılıyor burada
Ellerini Varşova'da unutmuş
Çember çeviremiyor
Ve bir ses
Ne patates çapalamak
Ne taş kırmak
Ne de yük taşımak pazara
Burada rahatım iyidir
Biri de karısını merak etmiş
Evden haber soruyor bana
Üstümden kaputumu aldılar
Öldüğüm zaman
Üşüyorum
Önümüz de kış
Sonra bir ağızdan konuşuyorlar
III
Bir bardaktan su içiyoruz
Birlikte yemek yiyoruz akşamları
Kimisi sevgilimize âşık
Kimisi evlât olmak istiyor anamıza
Sebepsiz gidip geliyorlar vapurlarda
Tramvayda aramıza giriyorlar
Yeniden uzun uzun yaşamak istiyorlar
Bizden ayrılmadıklarına bakılırsa
Yan Yana Başlarımız
Yan yana başlarımız yastığın üstünde,
Neyi seyrederiz gözlerimiz yumulu!
Yaklaştır kuşlarını uçurmuş yüzünü,
Tut yüzüme ve avuçlarıma uzan ki,
Ey kısır ayna, yalnızlığımın benzeri,
Büyüsün memelerine kurduğum yapı!
Bir değirmen döner aramızda. Uğuldar
Kanatları gecemde, gıcırdar ipleri.
Süzülürüz, dalgın, zaman dışı düzlükte.
Bir kente varır yol: köprüsü var, geçilmez,
Otları var, biçilmez. Acıdır suları,
Bir tas içilmez. Bilinmez haritada yeri.
Buluruz, kaybederiz, yeniden yaşarız.
Uyuruz çok kollu, çıplak tanrılar gibi.
Yanaşır borda bordaya gemilerimiz,
Sıçrarız. Biz miyiz, yoksa başka biri mi!
Böyledir o, soy kısrak, silkinir ve koşar
Güneşe, bilenmiş bıçaklarıyla diri.
Yan yana başlarımız yastığın üstünde.
Açmış ellerini umutlara, bırakmış.
Yüzer saçlarının gölünde dudakla diş.
Unutulmuş bir bacak bulurum kumsalda
Düşlerle kıpır kıpır. Gündüzden biçtiği
Çavdarı öğütür, döndükçe değirmeni.
Hangi Saatlerde
Hangi saatlerde ve nasıl, ben de bilmem! Birden, çözülüverir şifresi kilidin Ve yüzün oturur gözlerimin yivine, Öpüşür dalgın, tıpatıp erkekle dişi. Kavaklar sallanır yol boyunda, ay doğar, Savrulur kanatlı tohumlarım havada, Yıldızı tüylenir gecemin, sonra kişner, Büyük dört ayakta beyazlık ve akıtma. Alsam gitsem seni yataklara! Hey benim Balta girmemiş ormanlarım, mor dağlarım!
Hangi saatlerde ve nasıl ben de bilmem! Budarım umutlara sarkan kollarımı. Ay kızarır ve batar. Yontma taşlarımı Kaldırıp şileplere, rüzgârlı kıyıda, Bir mamut iskeleti hızıyla maçuna, Dağ gibi bulutların öfkesi altında.
Perçemli Sokak'tan
I Bulutların çıkınında Mis kokulu güvercinleri gökyüzünün Çıldırtırlar insan gözlü kedileri Ay doğar kuyulara yalınayak Telgrafın tellerinde gemi leşleri
II
İşte kara dutları güneşin Papatyaların renkli camları Başakları evlerin Kan rengi kız çocukları yelesiz Lokma lokma ağaçların altında Tren yolunda eğri büğrü Damları doğrayan makas
Gel bulutsuz masalara yaslan Elimi tut büyüsün Yüzüme bak çalsın İçimdeki çalar saat Dönüş yollarında sarmaş dolaş Vapurlar geçsin aramızdan
X Güneşimi arılar yedi gecesiz kaldım Dört köşe taşların üstünde Denizin çarşısında yeşil zeytin Balıklar geçti düdük çala çala Yaşamaya başladım kaldığı yerden Yosunlu kapıların ardında gizli İkiz martıları bulmak için
XLI Beyaz mendiller vardı havada Çalgılı gemiler balkonlarda açık saçık Bir kız vardı yok gibi öyle güzel Ne yerde ne gökte belki tuzda Acısında ekmeğin dilim dilim buğusunda
Kendine göre evlerin damı çatanası Bacaların şakırtısında akşam akşam Saksılar sedirler tahtaların güvercini Otursa kısa çoraplarını çekse dilenmese Beş çocuk anası el
Eciş bücüş maydanoz bahçeleri Düğümlü balıkları bekleyişin Uzun etme iki gözüm biraz da bize uğra Bu lambanın karpuzu benim işte Benim işte bu testi Benim işte bu soysuz sevdaların musluğu
Bir Öpüşün Dudağında Buluşmak
Uzak bir gündüzden gelirseniz Şu kapının ardında bulun beni, Eşikle sofa, güneşle mermer, aşkla ölüm El ele oynarken taşlıkta. Alın kılıcınızı vurun boynunu Perdelerin arkasında sevişen bulutların.
Minder bir yokuştur tırmandığımız, Kilim saçları örülen kız çocuğu, Kırık bir duvar saatidir maşrapa, Sandalye ölüme bırakılmış bir gemi sonsuzda. Satın savın hepsini, küflenmiş somunumu Köpeklere doğrayın kahve falına havlayan, Bir taş su için bahçeyi akıtan Tulumbasından kiraz ağacının.
Uzak yazlardan gelirseniz evde yokum, Çarşıda olabilir ya da kahvede. Benim işim unutmak, sizi unutmak, Boynuma dolayıp kesik kollarınızı Başınızın sedirinde uyumak. Bakın şu elmalara tekmil çürük, Sokaklar limon çekirdeği gibi Ve evler dişsiz bir kedinin ağzında.
Sizin gözleriniz akrep gibi kabuklu. Sizin avucunuzda bir sofa var, Bir yatak var içinde, dolambaçlı bir merdiven Sizin saçlarınız, kirpikleriniz, Bütün kıllarınız taş bir dehlizin ucunda. Bir ağaca bağlayabilirim sizi, Doğramadan, yolmadan, savurmadan önce, Çakmadan önce odanızın duvarına.
Fatih'in Resmi
Ayasofya kubbesinde ak bir bulut, Baktım, gitti gider. Balrengi tesbihim Kehribar günler, düştü yaprak ve umut, Güz yağmuru indi camda düğüm düğüm.
Benimdi savrulan kaftanlar, benimdi Atların boynu, yerinde yeller eser! Surların taşlarına sürdüm elimi, Benimdi İstanbul, burçlar bana benzer.
Altın sahanlarda aş yedim, su içtim Altın kupadan, zorlu Tuna'dan geçtim, Ben Sultan Mehmet, Avni, tuğlarla yüce.
Bir resimde kaldım cüce, ben değilim, Sarığım, soğuk kürküm, kokusuz gülüm, Ararım, aranırım yerde delice.
Harç Çeken İşçiler
Harcını çekiyorlardı yapının, kara bir don, belden yukarsı çıplak. Yıldızlarını çekiyorlardı evin omuzlarında, pencereden görünecek dallarını, komşunun yarısını, ağaçların arasında kaybolan yolunu, durulacak yerlerini çekiyorlardı, bütün o noktaları, aşkı, ki saklanırız çoğu kez sevişmek için, köşeleri çekiyorlardı, merdiven başını, mutfağın sofaya vuracak aydınlığını, bir kızın ölüşünü ansızın iki kapı arasında, yaz başlangıcı olabilir, saksılar olabilir, hasekiküpesi, cezayirmenekşeleri, yalnızlıkları çekiyorlardı, öpüşleri, karşı çıkışları, susmalara karışan böğürtleni, bir denizden uzaklara çıldırmanın sevincini, bükük beli, koltuktakini, sofada yürüyeni, kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği o kokulu ağacı, kabuklarını döktükçe büyüyen, semizotunu masada, maydanozu, domatesi, kaşığa uzanmayan eli ve lokmayı boğazda düğümlenen, doğacak oğlanı ölmeden önce bir nisan yağmurunda avucunda güneşle. Çay soğumasın, bu reçeli seversin sen, orasını çekiyorlardı işte, tam orasını, umutların ömrümüzden döküldüğü yeri ve ev yükseliyordu yavaş yavaş kaderine doğru.
Onlarsa gün batmadan gidecekler.
Yağmur Başlangıcı
Siz bir başlangıç bile değilken yokken denemez çünkü vardınız geyikler inerdi gözlerinize ağaçlarınız fındık ve sincap bu yüzden omuzlarınız memeleriniz bir kitap gibi okunaklı oluklara düşen sessiz damlalardı
bin kez yondum sizi bin kez doğurdum bir keten buruşukluğu her seferinde yağacak diye düşünürdüm havalara bakarak bir serinlik bir kıpırtı otta ve ağaçta akşamın kanından gecemize yaklaşan bir gemi gibi önce küçük sonra yakın iri damlaları o seyrek yağmurun tüterdi ot çakıl kum
siz bir başlangıç bile değilken sizi yazdım kotardım bir başucu kitabı olmanızı istedim tek tek iri o yabanıl kelimeler onlar işte renkli zarlarının içinde olukların çinkosunda yuvarlanan
siz daha bir başlangıç bile değilken yağmur başlamıştı ama ne ben ne bahçe ne yaz hiçbirimiz.
Akşam Balığın Karnında Bekliyor
Bir yağmurla çıkıyor rıhtımına sıkıntının, büyük kayıkların dönüşünü gözlüyordu, akşam balığın karnında bekliyor. Fitili tütüyordu servilerin ve yazılar dallar arasında.
Mahallenin deniz koktuğu kamburun atla dolaştığı saatlerin saatlere benzediği bir günde bekliyordu insanların dönmesini oraya oysa bir delik kalıyordu yerinde umutların, kara bir yelken yarını olmayan iskelede. Mevsim, tonozların altından geçerek basıyordu toprağa, çöp yığınları leşler yeni sözcükler otta ve yaprakta yabancı bir kıpırtı ruhumuzda.
Bir tüy düşüyordu suya karayelin dişlerinden geçirdiği.
Akşam balığın karnında bekliyor.
|
Bir Önceki Sayfaya Geri Dön Ana Sayfaya Geri Dön