|
Osman Özbahçe(1971)
1971 yılında Konya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Konya’nın Ilgın ilçesinde tamamladı. Ilgın İmam Hatip Lisesi (1986) ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi mezunu (1991). İlk şiiri, Yeni Taşova gazetesinin eki olarak çıkan Kültür Edebiyat dergisinde yayımlandı (Mart 1990). Şiir ve yazıları sırasıyla Ayane, Dergâh, Yedi İklim, Kayıtlar, İkindi Yazıları, Yarın Edebiyat, Hece, Çerağ, Edebiyat Ortamı, Atlılar, Bumerang, Okuntu, Huruç, Kökler ve Memleket Dergi dergilerinde yayımlandı. Kökler dergisinin yayın yönetmenliğini sürdürüyor. Yayımlanmış eserleri: Uzun Yürekli Nehir (Şiir / 1999), Düşmanlık (Şiir / 2004), Kral (Şiir / 2006), Sağlam Şiir (Eleştiri/2006), Çağının Mimarı Mimar Sinan (Biyografi / 2003), Kitabımı Öğreniyorum (Çocuk Kitabı / 2005).
Yokuş
Karnımı görüyorum açılan ağzı mezarın Açılıp açıldıkça soğuyan karanlığın Bana bir cehennem yapıldığını görüyorum
Bana bir cehennem yapıldığını görüyorum Kum dağılarak anlaşılmaz bir maddenin binlerce okçusu Dağılarak avuçlarıma binlerce kuş Binlerce kuyumcu yerleştiren bir güç Bana bir cehennem yapıldığını görüyorum
Gittikçe soğuyan bir karanlıkla soğutuyorum aklımı Emip bırakan binlerce molekülü
Kuyumcular Süleyman’ın, Hızır’ın gücüyle birlik Bir kapı, bir pencere açmak Belki bir sabah Yanılıp da bir güneş taneciği Düşürebilmek için bahtıma Ne çok uğraştılar Durmadan dağılarak avuçlarıma
Bana bir cehennem yapıldığını görüyorum Soluğun soluğumla sıkışan binlerce ok Atıp bu karanlığı geçsem Belki bir sabah Doğar soluğun Soluğumdan karıncalanan binlerce rüzgâr Açılır bana da bahtıma sığmayan bu Fırtınadan dağılarak ağzım Bu dağılarak her hareketim
Bak, kibrit kutusu kapalı Bak, kibritler dümdüz Başlarını kaldırıp dümdüz Başları tutuşup dümdüz Vurdukça zamanı patlatan bir davul Hızlanıp derine indikçe hızlanıp duruşuna bak seslerin Kibrit kutusu kapanıp dümdüz seslerin
Bir yanlışlık var benim her hareketimde Elimi kaldırışımda, seni sevişimde Dünyayı sapanıma yerleştirip Kulağımın hizasında çoğalan Ölümsüzlüğe nişan alışımda Bir yanlışlık var bütün sesleri yok eden seste Koşarak, dağılarak, susarak bir yanlışlık Bir yanlışlık var benim her hareketimde
Bir yanlışlık var benim her hareketimde Yürüdükçe ayakları köpekleşiveren bir adamım ben Öyleyse peki neden Ruhlarımızın biz uyurken dışarı çıkıp Kolaçan ettikleri bir bahçe Toplanıyor bende Neden gözyaşı bir damla toplanıyor bende İkincisini çıkıp bütün ruhlar Derine indikçe benim gövdemde bütün ruhlar Neden Bütün âlem çıkıp küçük bir bahçe Toplanıyor avuçlarımda
Sonsuz tanecikler dolaşıyor içimde Yıldızlar ve güneşi bile Sönük bırakan sonsuz Tanecikler dolaşıyor içimde Dağılarak binlerce fırtına
Fırtına, soğuyan aklımın sınırlarında soluyan Fırtına, bana bir cehennem yapıldığını görüyorum Fırtına, kaderimi kakışlayarak orda yalnız Karnımı görüyorum açılan ağzı mezarın Açılıp açıldıkça soğuyan karanlığın (Düşmanlık’tan) Adını Kapamadım Eğri Cümleden
Ben yürüdükçe ardımdan bir eğri cümle Kahkahayı patlatır bir eğri cümle Sağ işaret parmağının öğretmeni olup bir eğri cümle Sallar sallandıkça kendini durduramaz bir de Durmaz çünkü durduramaz hiçbir şeyi de bir eğri cümle Başımın kestiği havayı Ve durdurup trafik bozan bir kahkahayı
Bir şey bu benim yürüyüşüm Amansız olmaktan yorulmuş bir yürek daha Doğrulup yekinen bir çiçek Bir çiçek daha benim yürüyüşüm Havayı parlatan bir şey benim yürüyüşüm Günü ağartan Geceyi karartan bir şey benim yürüyüşüm
Bir yokuşun iki yanağında karşılıklı iki Durup iki Öpüp iki Yanağından yokuşun Bir eğri cümle dişi kalın Kapanıp kadın Açar mı sandın bu çiçek bağrını toprağa Açar mı yürek yorulmuş amansız olmaktan bir daha
Bir şey! Bir şey başlayacak benim yürüyüşümden! Atalarımın uçsuz bucaksız dağlardan
Kanıma attıkları keskin bir şey Keskin Keskin bir şey başlayacak benim yürüyüşümden
Rivayet odur ki ben gömleklerimle doğmuşum Etimden önce gömleklerime dokunmuşum Belki bundan ben hiç gömlek satın almam
Hiç unutmam yüreğim kesik horoz başı Sandım zıplıyor dört bir yanda Şu kırmızıya çalan düşmanın Ne zaman dursam başlayan tamtamın
Beyaz mesai günlerinin rengidir artık oysa ruhum Her gün gövdemde mesaiye kalmaktan Bıkmış bir karınca sürüsü Karınca sessiz Mesainin bir yerine bir kıymık Sessizce kesilip atılan bir yumruk
Hiç unutmam rüya ve çırpınmadan Etime damlayan bir ses Duyardım hiç durmadan kesilip açan Durmadan, durmadan kesilip açan bir ses Birlikte küçük bir karanlık getirdik aşka Taş Baba Çelik Beyaz Kapı ve Duvar Biz birlikte getirdik tüyleri demir Pençeleri çelik bir kartalı Nice ulu adamın beyninden Geçtik soğuk ve ıslak Bir yasa tadı bırakarak
Belki siyah Yakışırdı mesai günlerine ama ben Ne çok utanırdım siyahtan Ne çok sarı ve yılan İp ve düğüm Dindirmezdi hiçbiri sarı ve yılan İp ve düğüm Atılıp atalarım Ruhları gövdemde bir kartal sürüsü Uçuşur gövdem aşıp uçsuz bucaksız dağlarda bir kartal sürüsü Kanatlarıma inip kalkan gök Kanatlarımda inip kalkan bir gök Tanrım! İnip kalkan kanatlarımdan bir gök Saçardım ben toprağa Bir daha, bir daha, bir daha
Ne çok yoruldum amansız bir daha Atalarımın ruhlarından etimin fare sürüsü bir daha Atılıp ip ve düğüm, ip ve düğüm, ip Ve düğüm Ne çok bir Bu düğüm
Ne çok atıldım ben birden En çok siyahtan ve birden Kimse kalmadı herkesten Ne çok atıldım ben birden En çok siyahtan ve herkesten
Arkadaşlarım Şu bir Masala benzeyen çocuklar
Rivayet odur ki çocukluğum bir masal ve bütün Masallar için tam bir hayal kırıklığı Bunu hiç unutmam Belki bundan ben hiç masal anlatmam
(Düşmanlık’tan)
|
Bir Önceki Sayfaya Geri Dön Ana Sayfaya Geri Dön