|
Turgay Kantürk (1961)
Beklentinin
Güzelliği
(İlk Gibi Son’dan)
Şimdisiz
Akşam
(İlk Gibi Son’dan)
İlk Gibi Son!
(İlk Gibi Son’dan)
Düş Müydü?
I. Hangi yalnızlık bu? Aşıboyalı evleri, Küf rengi kedisiyle geçmişe dönük, bungun. Çürük bir iple avluya açılırdı kapı, Ot bürümüş taşlıktı, yüz değmemiş çarşaftı, Hüzünle mavi oyalı ve cılız ışığı Kandilin, kap kacak, haylazlığı kurumamış Sabunların. Hangi yalnızlık bu? Bir tas şerbet Gibi, saz benizli kızların sunduğu akşam!
II. Gece! O uzun mumlarla aydınlanırdı sofra, Solgun yapraklar gibi uçuşurdu kadınlar Odalarda, sedirde yorgun adamlar, tüten çorba, Bölünen somun, çatal kaşık, ağlayan bir çocuk Beşikte, yoksul çıngırağı kapının, konu Komşu, doygun uçuk, tanıdık yüzler eşikte, Düşsel gemilerle yolculuk kahve falında, Mutfakta koyulaşan o pekmez, ekşi gece!
(İlk Gibi Son’dan)
Der’in
Yüzüm toprak,işlenmemiş bir tarla, Derin ve sert, siyahtan beyaza. Oysa kalbim gibi yarım, haram parça! Sensiz ve ıslak kış günleri gibiyim; Yüzüm üzüm bağlarını özler, süzülür Sakalımdan Ege’nin şarabi güzleri, biz Ovadan gittik gideli; susar dil, dağılır Geceye sılanın kuzgun şiddeti. Hani Isınırız ya, yakın bir uzaklıkla; Orda közlenir zaman, küllenir an; Dayan yüreğim! Çok yitirdik, Çok kazanmayacağız bilirim;dayan!
(E, Kasım 2003)
Şair ve Gömütü
Kalp kırgın, dilde bukağı ve yaralı ağaçları ömrün, kısaydı yalıhan’da akşam; ansızın yağmur kuşuydu iliklerimizde-ipil ipil. Her daim hercai gençliğimiz, avluda, dalları basmış erguvanlardı hayta.
Biz susuyorduk,uzuyorduk,yamanmak için buluta. Oysa deniz beklemiyordu bizi, karanlık bir sokaktan geçerek varıyorduk ecenin koyağına. Sokağı küf kokuyordu, küfü sakız, sakızı ay kokuyordu
(Ay! Dilim; eskil sesim.Tutuk ezberim, aman; karşımız umman!)
İki kıyılı bir yalnızlık bu, iki kıymık gibi aynı ette. Birden belirdi; boşluğa yon- tulmuş o kapı.Nereye gitsek varmayacak yolun yolcularıydık, ayrık otları-gömütlükte. Paslı ve yalnız kendine kapanan o açıklık; kahvesi köyün, deli kadını ve sıra sıra dizilen ölü orduları ikindinin.
Dar vakitti; ecenin gecesine doğru çarkçısıyok bir vapur, bekleyerek karşı kıyıyı, Dönüyorduk içimizdeki açık sarıdan, açık kapıdan süzülerek, gün görmemiş taşlar üstünde sekerek, takılarak çalılarına hiza görmemiş gövdelerin, sustukça kusuyorduk savaşa, kara tahtasında ömrün, ezberden şiir okuyan zavallı şairler gibi. Derken bastırdı garip cennetlerin yağız atları; zaten ne kalmıştı ki geceye, gecenin esrik duvarındaki peçeyi sıyırdıkça örtülüyordu üstü karaşairin.
Yer ve zaman yoktu artık,son istasyon nasılsa, öyleydi işte her yer ve herkes; yıkık dökük ve eprimiş,sabaha az kala!Cam kırıklarından bir tan vakti de diye- bilirdik,tüm bu olup biten şeylerin zamanına;söylenmedi hiçbir şey ve hiçkim- seydik; otobüste unutulmuş eşyalardık ve rehin.
İncinerek ve konuşmadan,kopmanın kıyısında-rüzgarda bir masa örtüsü gibi salınarak, açarak bayrağını çocukluk düşlerinin, karşı güneşlerden habersiz; yalan yanlış ve eskimiş; uyandık.
Dişleri dökülüyordu sabahın; herkes birbirine, kendinden ve yabancı ve başka dilde ve ölü…
Şiir yok ki!
(E, 65)
|
Bir Önceki Sayfaya Geri Dön Ana Sayfaya Geri Dön