| |
Oğuz Özdem
T. Todorov, “Poetikaya Giriş” adlı kitabını, Fransa’da poetika
açısından bir canlanma olduğu için, ikinci kez gözden geçirirken
değişimi de hesaba katar; “Poetika’nın zafer kazandığı söylense de
bu sözün gelişidir” der. Çünkü Fransa’ da hiçbir zaman poetika
kuramsal zafer kazanmamıştır.” Ona göre, poetika sonsuzluk taşımaz,
tarihselliği vardır. Bu anlamda poetikaya iki anlamda bakılır; biri
poetikanın geçmişi; diğeri geleceği... Todorov’un poetik vurgusu,
edebiyat hakkındaki söylemin edebiyatın kendisiyle doğması
olgusunda yatar Söylemin de iki farklı yönü vardır. Birincisi, şerh
(açıklama, yorumlama vs.); ikincisi, teori... (Teori, genel
kategorilerin, empirik nesnelerin içgüdüsel olarak
karşılaştırılmasıyla, kendini açığa vurur.) Teoriyi oluşturan şey,
kavramlar hakkındaki tanımlardır. Şerh, teoriye gereksinim duyar,
teori de şerh’in varlığını gereksinir; çünkü teori kendi hareket
noktası olan tözle, yani edebi söylemin kendisiyle ilişkiye şerh
aracılığıyla geçer. Buradan şiire taşıyabileceğimiz yargı, şiirin
kendisi -aracısız olarak- toplumsal, siyasal çelişkisi içinde
vb.”şiirdeki şairi” de açığa çıkartabilmelidir.
S. İleri,
“Çağdaşlık ve Birey” adlı denemesinde, yazın alanındaki birey
olgusunu H. Ziya’nın “Bir yazın Tarihi” adlı öyküsünde
belirmeye başladığını söyler. Öyküde ‘Aşk ve acıma duyguları karşı
karşıya bırakılmış, beysoylu bir ailenin yanında sığıntı
diyebileceğimiz uzak bir akraba kızı, köşke gelen genç adamın
evlilik önerisini, kendisine yalnız acındığından geri çevirme
yürekliliğini göstermiştir. Son kerte bireysel iki duygu (aşk ve
acıma) bireyin onurluluğuyla belli bir çözüme ulaştırılmıştır.’ Bir
Yazın Tarihi’nde biz, bireyin çaresizliğini, yalnızlığını,
hayalkırıklığını kavrarız. Gelgelelim toplum, burjuva sınıfının
üretim güçleri alanındaki egemenliği ile üretim ilişkileri
alanındaki güçsüzlüğünün yarattığı çelişkiyi yaşayamadığı için ya da
daha başka bir deyişle Osmanlı toplumunun yapısı batı burjuva
toplumlarınınkinden farklı olduğu için bu gelişkin bireylilik durumu
ilginçtir.” saptamasında bulunur.
Şiirde ise, dönemin toplumsal koşullarına bağlı olarak
birey olgusunu Anday’ın “Telgrafhane” şiiriyle çözüme bağlandığını
söyler:
Telgrafhane
Uyuyamayacaksın
Memleketin hali
Seni seslerle
uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o
sen değilsin
Sen şimdi ıssız
bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler
alacak
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden
memleketin hali
Gözüne uyku
giremez ki...
Uyuyamayacaksın
Bir sis çanı gibi
gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya
kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.
“ İster idealist felsefeyi benimsemiş yazarlarımız olsun,
ister diyalektik yöntemi seçmiş günümüz edebiyatçıları olsun,
toplumsal sorunlarımızı aydınların açıklığa kavuşturacağına
inanmışlardır. Bu aydınların değişik sınıflarda arandığı da
muhakkaktır.” “Telgrafhane” şiirinin bütünüyle önemli bir ‘aydın’
tanımı ve betimlemesi olduğunu söyler.” Bu çok önemli şiir, bize
hemen ilk elde bilinçlilik sorununu anımsatır. Y. Kadri,
bilinçli burjuva aydınını arıyordu. “Telgrafhane” şiirindeki aydının
artık burjuva dünya görüşüne bağlı olmadığı kesindir. O, kendisi
adına konuşmamaktadır; onu ilgilendiren memleketin ve dünyanın
halidir. Aydının, yaşam içindeki davranışıysa, “vakur, metin,
sade”dir.” Şiirin dili, bize davranışın çağımıza yaraşması
gerektiğini söylemektedir. Çağımızın insanı nasıl davranacaktır?
Bu çözümleyici alıntının soru kısmını konumuz için çok
önemli görüyorum ve altını çiziyorum.
Ergin Yıldızoğlu, T. Uyar’ın şiirini ilk defa ve
ilk şiirlerinden başlayarak sırasıyla okursanız daha başlangıçta
duru Türkçe’yi, kolay izlenip anlaşılabilen sağlam anlatı yapılarını
görünce iyi bir şairle karşı karşıya olduğunuzu hemen anlayacaksınız
der.” Ancak, “şimdi taştan çıkardığım ekmekle”, vatanımsın
ekmeğimsin” vb. klişelerle, O. Veli, Cahit Külebi ,
Nazım gibi şairleri hatırlatan dizelerini de zayıf bulduğunu
belirtir. Ona göre ilk iki kitabında sıradan bir şair
görünümündeyken üçüncü kitabıyla birlikte bir sıçrama yaptığını
belirtir. “Cin dağlarının arkasıdır/ Bir Anadolu vardır, Anadolu/
Bir lüks banyo sabunu markasıdır” , “Trahomlu ve sıtmalı bir viski
içerim” benzeri dizelerini örnek verir ve sorar: Peki ne oldu?
Uyarın şiiri neden aniden yön değiştirdi ve nasıl?
E. Yıldızoğlu’nun
sorusunu Uyar yanıtlamıştır: “Şiirin kendi özgül organikliği,
yaşarlığı yanında Demokrat Part’nin yarattığı para patlamasına
değinmek gerek. Para patlamasının getirdiği değerler değişmesine,
sarsılmasına. Ben kendi adıma, bir subay olarak Terme’den Ankara’ya
geldiğimde büyük bir sarsıntı geçirdim. Bir hesaplaşmaya girmeye
gerek duydum.” ... “Kendi adıma beni yazdığım şiiri yazmaya iten
neden, çevremin değiştiğini görmemdi, birdenbire kentleşen dünya,
birdenbire karşılaştığım neon lambalar, büyük oteller, bir takım
yeni gelişmeleri haber veren durumlar beni artık Orhan Veli şiiri
yazmakla kurtaramıyordu.”
Birinci şiirde Anday, kendi şiirine dair herhangi bir
açıklama yapmamıştır, ama biz, Todorov’un varsayımına yaslanırsak,
şiirin içindeki şairi (dünya görüşü, etik duruşu vs.) görebiliyoruz.
İkinci şiirde ise Uyar’ın toplumsal, siyasal yapı içerisinde şiirini
nasıl ileriye doğru evrilterek sürdürdüğünü –şiirinden ve
söylediklerinden- okuyabiliyoruz. Aynı dönemlerde yaşayan ve yazan
bu şairleri aynı kültürün parçaları aynı toplumun ürünleri olarak
kabul ediyoruz. Ancak kesişme noktaları da burada bitiyor. Şu soru
akla geliyor, bu iki şiiri nasıl aynı kültür etrafında
değerlendireceğiz?
Burada “özgünlük” kavramı devreye giriyor. Özgünlük, geniş
kapsamlı bir kavram. Geçirdiği toplumsal evreler felsefi ve siyasi
boyutuyla yazımızın kapsamını aşar. Kısaca söyleyecek olursak
özgünlüğü genel doku içerisinde değil, bireyce yaşanan estetik
deneyimde ve bu deneyimlerin gerçekleştiği tarihsel ve toplumsal
dokular arasında aramamız gerekiyor. Çünkü özgünlük kavramının son
uğrak noktası, “sanat için sanat”, veya “arı- duru sanat” gibi
tanımsal özellikler gösteren bir yapı sunar. Bu yapı, sanatın salt
kendi gerçekleri üzerinde yoğunlaşmasından kaynaklanan estetiğin
yeni bulgularını içinde barındırır. Bu estetiksel değerleri
özümsemeden yadsıyarak atlamak şiirin temel dokusunu bozar. Bu
noktada şair, hem var olan geleneksel biçim ve teknikleri deneyecek
hem de kendine yol açacak yeni biçimlerle teknikleri bulmak zorunda
kalacaktır. Yeni biçim ve teknik aramak ise “verili olandan”
kopmayı, uzaklaşmayı şaire dayatacaktır. Bu kopma ve uzaklaşmada
şair nereye kadar gidecek, şiirin dışına düşmeden / anlamsızlaşmadan
kendi dünya görüşü doğrultusunda neleri deneyebilecek, hangi
tercihleri yapmaya zorlanacaktır?
Şiire yeni başlayan arkadaşlara haksızlık etmek
istemiyorum, ama hesaplaşma “niçin yazıyorum”la başlar ve “niçin
başkalarına okutmak gereğini duyuyorum”la sürer. Heidegger’den
ödünç alarak söylersek, soru sormak yol açmaktır veya bir yola
girmektir. Her şair adayı da sorularla kendine yol açmak zorundadır.
Şiir ve özgünlük konusunu bir sonraki sayıda ve gelen
şiirler bağlamında biraz daha genişleterek işlemek istiyorum, çünkü
gelen şiirlerden edindiğim izlenim, bilerek veya bilmeyerek,
kavramlar üzerinde araştırma, okuma çalışmaları yapmadan, özgünlük
ve avangard (öncü) kavramlarından alınan destekle ‘ne söylersem
şiire dahildir” savrukluğunun yansıması öne çıkıyor. “sanat için
sanat” veya “duru sanat” gibi akımsal özellikler gösteren başarılı
örneklerin okunmasını, incelenmesini öncelikle bu savrukluğun
giderilmesi için öneriyorum. Şiirde sözcükler yan yana gelirken,
okura bir şeyler duyumsatabilmeleri için, sözcüklerin önce kendi
aralarında, bir bütünlük içerisinde söyleşmesi gerekir.
Gelen şiirlere değinmeden önce şu hususu belirtmekte yarar
görüyorum; bilgisayar olgusu... Bilgisayar şiirin ekrana-beyaz
kağıda aktırılmasına, dolaşıma girmesine vs. hız kattı, ancak şu
unutulmamalı ki şiirin kendisine (yaratımına) bir şeyler katamadı.
Hissettiğim kadarıyla, ekran karşısına oturan bazı arkadaşlar hızını
alamayıp yazdıkça yazıyor. Yukarıda değindiğim savrukluğun altında
birazda bu olgunun yattığını düşünüyorum. Daha önceki sayıda bazı
şiirlerine değindiğim A. Ümran Ersin belli ki şiir tutkunu
bir şair(!). ünlem işaretini özellikle kullanıyorum) Aynı tarihte
yazılan iki şiir daha göndermiş, ikisi de birbirinden uzun. Ara
sözler veya “kavuştak” dizeler katarak şiiri uzatmak işin
kolaycılığına kaçmaktır. Bir de bu ara sözler(dize demiyorum) şiire
bir şey katmıyorsa, şu dizelerde olduğu gibi “-heyy eko bozuk kim
dağıttı gitarın akordunu”, “-yahu bu rapçi de nerde kaldı”, “blue
mosgue inin lütfen /-inmeyeni döverim ha-“, heyy maestro buraya
gel”(örnekleri çoğaltmak mümkün) gereksiz bir yama gibi duruyor.
Benzer şekilde şiiri uzatan arkadaşlara da en azından B.
Necatigil’in şiirlerine okumasalar da göz atmalarını öneririm,
çok sayıda şiiri olmasına rağmen ikinci sayfaya sarkan şiirleri
sayılıdır. Aynı şey, Ozan Öztepe için de geçerli. Oldukça
uzun şiirinde, “-peki sen ne çalıyorsun yavrum? /-Ney /-Ne? / -Ney
ney/-Nee?
Neeeeeey! / Kimse beni anla yamı yord u” gibi sözlerle
başlayıp şiiri sonuna kadar okutamayan bir çalışma yapmış.
Gelen şiirlerden Ali Sertuerk ise, altı sayfaya
yazılan üç şiirle, içeriğe yaslanarak memleketin bütün sorunlarına
el atmış. Duyarlılığına veya iyi niyetine bir sözüm yok, ama üç
şiir bu kadar yükü taşıyamaz, bir de gazetelerde de okuyabileceğimiz
bir anlatım dili kullanılınca...
“bir nefes sindi üstüme” adlı tek bir şiir gönderen Nazlı
Polat, dilinin yalınlığıyla dikkatimi çekti. Ümit yaşar, Özdemir
Asaf duyarlılığıyla yazdığı şiir, çokça gördüğümüz bir şiir ama, bu
yalınlığı koruyarak kendi ekseninden kurtulup ötekini de içine alan
bir gelişim gösterebilir.
Selçuk Erat, iki şiir, Oktay Emre, üç şiir göndermiş.
Oktay’ın “O DERİNLİKLER” adlı şiirini yayımlıyorum, S. Arat’ın
şiiri bende bazı kuşkular uyandırdı. Her iki şiirin de ortak
noktasını bilinçaltının yüzeye çıkması oluşturuyor. Birinci şiirde
bilinçaltı etkilenim göstergesiyle uyum halinde oluştuğu için
çelişkili bir aykırılık göstermiyor. Anne meteforu sıcak ve olumlu
bir kulanımdayken; ikinci şiirde, “bir daha öpmedim annemi /rengi
kaçmıştı yanaklarının / o yanaklar kirlenmişti artı / babamdan
hamileydim /tekmeler /tene savrulan küfürlerdi” gibi dizelerle
farklı çağrışımlara dönüşüyor. Bilinçaltının hangi annesi gerçek?
Küfür edilen, tekmelenen bu yüzden korunması gerekiyorken kirlenen
anne mi, hoş gelen anne mi?...
O DERİNLİKLER
gözleri renksiz
kirpikleri kilim saçağıydı
ve her kırpışı
bir mâziyi daha süpürüp atmaktaydı
o derinlikler ki
ne dalga yaratırdı ne tuz eritirdi
derinliklerin iklimsiz kuşağında
can verip sonsuza yiterdi
Oktay EMRE
Sevgili şiir severler, bu ay Anday’ın Rahatı Kaçan Ağaç
kitabını okumanızı öneriyorum. Yeni şiirlerinizi bekliyorum…
|
|