|
Eleştiri ve hiciv yolda karşılaştılar, birbirlerini
selamladılar, bu arada Hiciv Eleştiriye “abla” diye hitap edince,
elinde asasıyla Eleştiri ona şöyle bir baktı : “Biz nereden akraba
oluyoruz ki, eli kırbaçlı yosma! Ben gerçeğin, iyinin ve güzelin
yargıcıyım, ya sen?”
Hiciv: Ben de öyleyim, hatta belki de bunu daha etkin
biçimde yapan biriyim. Benim görevim delilikleri iyileştirmek,
suçluları cezalandırmak, çarpıklıkları yazı ve yaşam biçimi olarak
kamu oyunun alayına sunmak ve bu yolla bunları düzeltmektir.
Eleştiri: Sus haddini bilmez! Sana azarlayıcı, dalgacı,
alaycı denir, yargıç değil! Hem sana bu görevi kim verdi ki? Kimden
aldın kırbacını?
Hiciv: Sana asa ve kılıcı verenlerden, yani akıl ve
gerçekten!
Eleştiri: Onu böyle ulu orta kullanasın diye mi? Hem senin
çarpıklık, delilik, yakışık almayan davranış dediğin şeylerin
gerçekten de böyle olduklarına dair kamu oyuna kim sefil olur?
Nerede suç aptallık,aptallık suç olmaktan çıkar ki? Sonra kişilerin
kusurlarını insanların gözleri önüne sermek, uyarmak, alay etmek
suretiyle onların doğru yola yöneleceklerini ve iyileşebileceklerini
mi sanıyorsun? Böylesi insanı tahrik eder,öfkelendirir. İnsanda
iyileştirme yerine intikam alma duygusu uyandırır!
Hiciv: Sen de kamu önünde yargılamaz mısın?
Eleştiri: Ama inandırıcı nedenler, yerleşmiş deneylerle,
her zaman tarafsız bir tutumla ve ortaya çıkarması gereken etkinin
ve yargının özüne uygun düşecek bir halde! Benim oklarım isabet eder
ve hastalığı iyileştirir, senin muzipliklerin ise yaralar, ama asla
iyileştirmez. Sen alaya alırsın, ben ise ders verir, soylu zevkleri
ayakta tutarım.
Hiciv: Hele bir tahtına otur da dizlerinin dibinde sana
yaşam öykümü anlatmama izin ver, yüce efendimiz, belki o zaman
hakkımdaki yargın yumuşar.
Eleştiri:Yalnız tahtımın en alt basamağındayken kırbacını
elinden atmalısın!
Hiciv : Zaten o bana çoktan beri yük oldu.
Eleştiri: Şimdi anlat bakalım, ama işgal ettiğin makama
yakışır bir şekilde. Bu gerçeğin tahtıdır.
Hiciv: Çocukluğumda hafifmeşrep, neşeli bir kızdım. Dikkatimi çeken,
yeni ve olağanüstü her şeye gülerdim. bunlar saçma sapan şeyler
olduğundan değil de bilakis alışılmamış dikkat çeken şeyler olduğu
için. Maymunlar, çocuklar, bayağı ve hatta şimdilerde kibar
insanların yaptığı gibi. Onlar araştırmaksızın olağan dışı şeylere,
sırf dikkatlerini çektiği için gülerler.
Eleştiri: Araştırıcı aklı baştan savmak suretiyle bomboş
aptalca şakalar yapma alışkanlığı.
Hiciv: Bu yüzden o yıllarda bana etrafına gülen şapşal derlerdi.
Sonradan içimdeki bu şaşkın şaşkın bakınma dürtüsüne, doğanın bana
cömert bir şekilde verdiği taklit etme yeteneğini de kattım.
Bildiğin gibi, insanoğlu, maymun ve ardıç kuşu(2), senin Aristo'nun
“bütün sanatların ve edebiyatın ana prensibi” saydığı taklit etme
yeteneğine sahiptir.
Eleştiri: Benim Aristo'yu işe karıştırma, Hiciv!
Hiciv: Bazı insanlar bu yeteneğe öyle bir derecede
sahiptirler ki, taklitlerinde taklit edilenin yürüyüşünü, yüz
mimiklerini, hareketlerini, adetlerini çok canlı ve aslına uygun bir
şekilde ortaya koyarlar. Bu durum başkalarını güldürür fakat taklidi
yapılanın hiç de hoşuna gitmez.
Eleştiri: Orada insan kişiliği abartmalı ana hatlarla
karikatürize edilir de ondan. Ben bu abartmalı taklide doğrusu pek
saygı duymuyorum.
Hiciv: Ben de! Abartmalı taklit yine de ne genellikle
sanıldığı gibi kötülüğün, ne de sık sık maskesi arkasına gizlendiği
anlayışın ta kendisidir. O olsa olsa ruhun ve bedenin, akıl ve
terbiye okulunda nasıl kullanılacağını öğrenmek zorunda olan zarif
esnekliktir. Maalesef adını taşıdığım yaratıklar(3) bu esnek
organlara fazlasıyla sahiptiler ve maymunlar gibi eğlence
düşkünüydüler.
Eleştiri: O halde sen yeteneğini onlardan mı aldın?
Hiciv: Maalesef, yoksa iki yi mi demem lazım? Bu satyre(4)'ler
bütün uluslarda bulunur ve bunlar topluma yararlı hizmetler
sunarlar. Toplumda en sabırlı kişilerin bile tahammül edemedikleri
can sıkıcı tipler vardır. Kimsenin karşı koyamadı, kendini
beğenmişler. Masum insanlara yük olan küstahlar. Delilikleri,
aptallıklarıyla övünen deliler. Sırtlarındaki kisvelerin çıkarılması
gereken, kılıktan kılığa giren bir takım iki yüzlüler. Ben toplumlar
için kendi himayelerinde ve yine kendilerini çok keyiflendiren
alaylı ve küfürlü oyun türünü ortaya çıkardım. Sen de bilirsin, bu
oyunlar dünyanın her yerinde neşeli halklar tarafından çok sevilir.
Oyunlarda uyarılacak kişi dairenin tam ortasında yüzü örtülü ya da
yarı açık vaziyette oturur. Bu haliyle bütün eğlencenin nükte
oklarının adeta bir hedefi durumundadır. Çoğu kez birinden sonra bir
diğerine sıra gelir. Eğlencenin özgürlüğü gereği onun yapılan
şakalara gücenmeye hakkı yoktur. Her alaya alınanın bu kez
başkalarına ve eğer isterse tabii onlarla beraber bizzat kendine
gülebildiği toplumların sahnelediği bu uyarı oyunlarında ilk kez ben
kendimi gösterdim. Burada eleştirilen her kişi aynı zamanda
eleştiriyi yapanlardan biridir.
Eleştiri: Tehlikeli bir oyun. Bu kalplerde kin ve düşmanlık
tohumları eker. Masum insanlar ve iyi dostlardan uzak tutmalı,
vahşilere bırakmalı bu oyunu.
Hiciv: Fakat yine de senin Yunanlılar kudretli veya kibirli
kişileri halk mahkemelerinde yargılayıp sürgüne göndermeyi pek
severlerdi.
Eleştiri: Ama -en azından bu hususta- henüz barbar
oldukları devirlerde.
Hiciv: Eski komedi oyunu, kahramanı parçalara böldü.
Kahramanlık oyunlarından sonra gelen hiciv oyunlar en pervasız
alaylara yer verdi.
Eleştiri: Öykünü anlatmaya devam et!
Hiciv: Sadece taklit, eleştiri oyunlarıyla kalsaydım ve
bana yeğenim diyen, yabancıların ise ona “Gusto”(5) diye selam
verdikleri adam elimden tutmasaydı mutlaka mahvolur giderdim.
Eleştiri: Ne? ”Zevk” senin amcan mı oluyor?
Hiciv: Gülünç şeylere öyle şaşkın ve alık bakmak, maymun
gibi acayip taklitler ve eleştiriler yapmak alışkanlığından beni o
kurtardı. O, kaldıraç sopasıyla insanları ne ölesiye gıdıklamalı, ne
de alaya alıp yerden yere çalmalı derdi. Ondan öncelikle, daha ince
kusurları keşfetme, aptallıkları daha ufak parçalara ayırma ve sahte
ihtişamı alaya alabilme sanatını öğrendim. Şimdi buna “persiflaj”
(6) diyorlar.
Eleştiri: Eskiler ona alay (Ironie) derlerdi ve ona
persiflaj adının sağlayabileceğinden çok daha geniş bir alan
tanıdılar. Bu ad yanlış anlaşıldı ve onu en çok kullananlar
tarafından bile istismar edildi.
Hiciv: Amcam, “ıslıklamaktan, yuhalamaktan daha kolay bir
şey yoktur, fakat bu hiç de kibar olmayan davranış biçimi
hoşnutsuzluktan başka bir şey getirmez. Buna karşılık hafif bir
ıslık eksiklik, aksaklıkları işaret eder ve onların üzerine dikkat
çeker” derdi. Bana bilhassa vaaz, mektup ve hoş sofra başı
sohbetleriyle ünlü dostum Horaz'ı hararetle tavsiye etti. Yine
amcam, “aleni saygısızlıklar bir tarafa, neşeli bir sohbet sırasında
insanın doğrudan yüzüne karşı söylenemeyen iğneli bir alay iyi bir
buluş sayılmaz” der. Alaylı şakalaşmaların, yüzüne gülerken masa
altından çimdik atmanın bir numaralı düşmanıdır o. Bu çeşit
muziplikleri oldum olası hor görür. Yine o “şaka dediğin ıslah
etmeyi amaçlayan bir konuşma, sohbet şeklinde yapılmalıdır” der.
Dediğine göre, en katı gerçekler bile güler yüzle, gayretkeş birinin
kürsüden çekeceği sıkıcı bir vaazdan çok daha etkileyici biçimde
dile getirilebilirmiş.
Eleştiri: Amcam bunda çok haklı. İnce zekası beni çok
eğlendirmekle beraber,senin Swift'in (7) saldırgan nükteleri bile
beni daima kızdırmıştır.
Hiciv: Zavallıcığın nasıl bu hallere düştüğünü bir de benim
vereceğim örneğe göre dinle. Benim Alay'la birlikte onun çok sevdiği
sanatların ayağına gittik. Komedi beni öyle gelişigüzel ve kendine
bağımlı bir şekilde kullanmak istedi. Hiciv dramların, eski
komedilerin devrinin çoktan geçtiğini söyledi. Komik gösteriler
sanat istermiş,yalnızca hiciv nükteler,muziplik ve maskaralıklar
değil. Böyle dedi komik destan! Şu küçücük haliyle “epigram” (8)
bile bana tenezzül etmedi, “şahıslara yönelik hicive saygı duymam “
demek cesaretini gösterdi. “Okumu yönelttiğim hedefin adını
söylemeye gerek yok. Uydurma bir isim veya kimsenin bir şahısa doğru
çekmeyeceği enine bir çizgi yeter bana!”
İçimde gizli bir öfke ve ters yüz olmuş bir haldeyken
belalı sanat “parodi” (9) ile tanıştım.
Eleştiri: Ya sonra? Bu sanat öyle çok belalı değildir,
esasen en zarif ve nükteli biçimde benim yerimi, eleştiriyi temsil
eden parodiler de vardır.
Hiciv: Bunlar çok az, mevcutlar da ne yazık ki taklit
oyunları içinde kaybolup gitmekteler. Sırf keyfimizi kaçırmasın diye
parodilerdeki buna benzer şeyleri de seve seve unutmak isteriz.
Güzelliğimize hiçbir katkısı olmasa bile yüzümüzdeki küçük bir beni
sevmeyi ve ona katlanmayı, bize çirkinlikleri abartmalı halde
gösteren iç bükey bir aynada kendimize bakmaya tercih ederiz. Zira
çoğunlukla -sen de inkar edemezsin ki- benim Swift'in eserlerinde
rastlandığı gibi, parodinin yapısında böyle bir iç bükey ayna
vardır. Halkı şişko İngilizlerin hoşuna gitsin diye Swift
karikatürlerinin çizgilerini enine, boyuna uzatmıştır. Tiplerin ana
hatlarını öylesine ayrıntılı işlemiş ve onları aptalların
kendilerine has dilleriyle öylesine başarılı konuşturmuştur ki,
sonunda kafasızlar onun bazı alaylarını, parlak nutuklarını gerçek
sanmışlardı. Onun “Fıçının Masalı” öyküsü Swift'i piskopos olmaktan
etmişti. Hıristiyanlığı ortadan kaldırmak yolunda yaptığı hiciv
teklifi, yüksek kilisenin bu en katı savunucusu ve dindar adamı
hakkında “dinsiz” diye dedikoduların çıkmasına neden olmuştu. Onun
belki de bütün zamanların en büyük ustası olduğu parodilerinin
karşılığı işte bu oldu. Çünkü alay denen şey çok az damağa tad veren
bir baharattır.
Eleştiri: Maalesef. Buna benzer gülünç yanlış anlama
örneklerine bütün uluslarda rastlamak mümkün.
Hiciv: Yani sonunda parodi sanatından da bıktım, zira dedim
kendi kendime, kişiliğiyle birlikte yok olmaya yüz tutan bir ahmakın
ne diye gölgesi olayım?
Kendi başına kalıcı eserler yarat diye düşündüm. Fakat
hangi eseri ve nasıl? Bunu öğrenmek için de beni bazı
budalalıklardan kurtarmış olan akıl hocama sordum, ama bana bilgi
veremedi. Bereket versin o sırada babama rastladım. Bak karşıdan
geliyor kendisi!
Eleştiri: O baban mı oluyor? Yani benim ağabeyim?
Hiciv: Senin yeğenin sayılırım. Onun asıl adı Sophron(10),
benim adımı da değiştirdi, artık adım Hiciv bile değil!
Eleştiri: Peki ne öyleyse?
Hiciv: Bunu kendisine sor.
Sophron: Kızım benim, uçarı gençliğimin çocuğu! Annesi doğa
tanrıçası Euphorosyne(11) onun eğitimini ihmal etmişti ama itiraf
etmeliyim ki, sonradan bazı kötü huylarından mücadele ederek
kurtulmasını bildi. Onu yeğenin olarak kabul et kardeşim, sana
hizmet edebilir.
Hiciv: Yunanlılardaki soylu anlamıyla bana Alay (Ironie)
adını verdim, baba. Edebi bir tür değil de, bilakis bir tarz veya
figür oluşturmam gerektiğini söyledin. Kendimi bu şekilde tanımamı
sağladığından beri bütün çabalarımı buna göre düzenledim. Bana daha
önceki azametinin ne kadar aptalca olduğunu gösterdin, baba ve daha
başka şeyler de! Mesela persiflajı bir tarz olarak ele almayı veya
kültürün yozlaştığı dönemlerde kendini gösteren kaba sokak argosunu
kibarlaştırmayı, iyi yada kötü bir ruh haliyle rüzgarın sürüklediği
yöne giden ve esasen özgün kurallara, biçime sahip olması gereken
mizah (Humor) denen şeyi, bu ruh hali ki en ilginç karakterler de
bile yakında çekilmez bir hal alacak! Yaldızlı parodileri yine
içlerindeki kötülükler sayesinde daha iyi tanıdım. Abartmalı
karakterlerdeki kambur ve kusurları bana sen gösterdin. Tiyatroda
olsun, çizgi halinde olsun bu karikatürlere şimdi artık tahammül
edemiyorum. “Olla-Potrida”ya (12) benzeyen hiciv karakterler midemi
bulandırıyor. Öğretili şiir, ateşli nutuklarda kendime bir kaçış
yolu aradım, onların içine yerleşmek istedim. Örneklerle, hem de çok
meşhur örneklerle bana bu karışımın da çirkinliğini gösterdin. Eski
ve yeni zamanların hicivci öğreti hatiplerinin kusurları yüzlerine
vuruldu. Bütün bunlardan sonra yalnızca bir tek şeye uygun olduğumu
anladım söyleyebilir miyim?
Eleştiri: Neden olmasın?
Alay: Senin üstlendiğin görevi uygulayan makam olmalıyım,
yüce Eleştiri. Ben senin soyundanım. Böyle olmasaydım benim
temelimde senin hassas terazinde tarttığın yargıların yatmazdı.
Eleştirme yetkisini kimden alırdım? Eleştirimin dayandığı neden ve
etkisi ne olabilirdi? Fakat şimdi damarlarımda sizin kanınızla
annemin zekâsı birleşince bütün anlatım türleri benim emrime amade
oldular. Ama ben kendimden ziyade bütün edebi türlere hizmet
veriyorum. Epik, dram, öykü, fabl,hatta minik felsefi şiirlere bile
anlatım ve konu açısından katkıda bulunuyorum. Bir anlık kendimi
gösterip kayboluyorum. Her edebi türün kendine özgü kurallarını ve o
türün adını olduğu gibi bırakıyorum. Senin buyruğunu, sözlerini
yerine getiriyorum Themis'in (13) kızı! Herkese hak ettiği biçimde
sunuyorum, kişiye ve işine göre, birine hoppaca ise diğerine ciddi,
birine hafif bir gülümsemeyle ise diğerine kahkahalar atarak, alay
ederek, Caliban (14) tiplerini çimdikleyerek!
Eleştiri: O halde sen benim Ariel'im (15) sayılırsın,
yeğenim.
Alay: Daima ve seve seve senin hizmetinde olacağım, her
zaman ve en kolay biçimde. Tartışma, sohbet, öykü ve en severek de
özellikle bunların hepsini bünyesinde toplayan roman türünde rolümü
oynayacağım. Bu tarzı benimseyen Sokrat, Lucian, Horaz, Galianis,
Cervantes, Addison, Swift, Voltaire, Sterne benim için en büyük
ustalar. Esasen bütün isimleri bir bir saymaya kalksam daha ne çok
isim söylemem gerekir ya! Bu arada kafasında kendisininkinin yanı
sıra Swift, Sterne ve Fielding'in zekalarının topluca işlediği benim
Jean Paul'ümü de unutmuyorum.
Gelecekteki ilk işim, bir zamanlar ki adımın istismarını
kökten kazımak ve adımın hışmına, hakaretine uğrayan bazı saygı
değer kişiye sanat ilkesiyle saygınlıklarını yeniden sağlamaya
çalışmak olacaktır. Satry veya satura'yı anımsatan adımı ister “y”
ister”i” ile yazılsın, bu adı artık kabul etmiyorum.
Eleştiri: O halde neden karşıma herkesin nefretini kazanmış
bir kırbaçla çıkıyorsun?
Alay: Tahtının önünde onu elimden atmak ve yerine senden
başka bir simge almak için.
Eleştiri: İsteğin olacak. Ama önce bana bu kılıktan kılığa
girme yeteneğini kimden aldığını söyle!
Alay: Ölümsüz soydan gelen doğa tanrıçası annemden! Adı
Euphorosyne idi. çocukluğumda beni erken terketti. “Senin çevrende
dolaşacağım ve seni tehlikeli adımlarında yönlendireceğim, fakat
eğitimini bizzat yapmalısın ve babanın da gücüyle bunu tek başına
yapabilecek durumdasın. zamanı gelince sana tekrar görünürüm” dedi.
Dün karşıma çıktı, beni övdü ve bana bu yüzük ile bu miğferi verdi.
bunlar beni görünmez kılıyorlar ve istediğim kılığa girmemi
sağlıyorlar ama istismara tahammülü olmayan katı kanunlar
çerçevesinde. Annem beni sana gönderdi sultanım, ama
akrabalığımızdan hiç söz etmedi. Bunun için sana abla diye hitap
ettim, bağışla beni!
Eleştiri: O halde sana verebileceğim en iyi şey olan içi
okla dolu bu sadakı ve yayı al, vaktiyle Diana bunlarla dağlarda
vahşi hayvanları avlardı. Bakışları Endymion'a takılıp kaldığında
Amor gizlice bu yay ve sadakı çaldı ve her bir oku “Kaskali
pınarının”(16) sularına batırdı. şimdi bu oklar derin bir yara
açmadan saplanıyorlar. Verdikleri acı da daima iyileştirilebilecek
cinsten. Görevine sadık kal ve bu yayı insanları incitmeden kullan.
Yay küçülür ve büyür, sadaktaki oklar ise çeşit çeşittir.
Sophron: Benim sana verecek hediyem yok. Zira kılıktan
kılığa girme yeteneğin olduktan sonra her şeyin var sayılır.
Eleştirinin hizmetinde biri olarak sana sadece bir öğüt vereceğim.
Daima özel olanın içinde geneli sapta, genel olan nasılsa yine özel
olana geri götürür. Eserlerinde bunu başaramayan bir yazar yazar
sayılmaz. Yargılarken bunu yapmasını bilmeyen de sanat yargıcı
olamaz. İhtiyacın olsaydı sana yeni adına (17) uygun düşecek bir ağ
hediye etmek isterdim. Onunla zırdelileri yakalayıp aklı başında
kişiler haline getirebilmen için! Sorularını akıllıca derle,
gönüllerin içindekinin dışa çıkmasını sağla!
Alay: Hem erkek hem kadın kılığına girebilme gücüne sahip
olduğuma göre sizin bu öğütlerinizi severek uygulayacağım.
Sophron: Sağlıcakla kal, kızım!
Eleştiri: Hoşçakal yeğenim, dünyanın sana ihtiyacı var.
Yaptığın işlerden bana yeni haberler getir!
Notlar
(1) B. Suphan: Adrastea, Herder'in bütün eserleri, Berlin 1877- 1913
cilt 24, s.188-197 (Kritik und Satire).
(2) Başka sesleri taklit etmeye hevesli bir kuş türü.
(3) Burada Yunan mitolojisinde adı geçen, baş tarafı insan belden
aşağısı keçi olan yaratıklar, "satyre'ler" kastedilmektedir. Eskiden
batı dillerinde "hiciv" anlamına gelen "satire" sözcüğünün kökeninin
"satyre"den geldiği sanılmaktaydı. Bu denemenin yazarı Johan
Goddfried Herder'de aynı etimolojik hataya düşmekte. Çünkü satire
kavramı latince "satura: 1. içi çeşitli meyvelerle dolu kap, 2. daha
sonraları bu anlam genişlemiş ve iğneleyici, alaycı hiciv yazılara "satura-satıre"
denmiştir.
(4) Yukarıda adı geçen yaratıklar, satyre'ler.
(5) El-Gusto: Aslen İspanyolca olan bu kavram Avusturya ve
Almanya'nın bir çok yerinde "zevk, tat, lezzet" anlamında
kullanılmaktadır. Ancak eski İspanyol edebiyatında El Gusto bir
çeşit nükteli, eğlenceli öykü türü olarak da karşımıza çıkmakta.
(6) Fransızca bir sözcük, bir şahıs veya konunun zeki, nüktelerle
alaya alındığı, hicvedildiği edebi tür.
(7) Jonathan Swith (1667-1745) yıllarında yaşamış olan büyük İngiliz
hiciv ustasının dünyaca ünlü hicvi "Gulliver'in Seyahatleri"
İspanyol Cervantes'in hiciv romanı "Don Kişot"un akibetine uğramış,
zamanla "çocuk romanları" haline gelmişlerdir.
(8) Epigram: Antik devirde genellikle binaların, anıtların üzerinde
yer alan kısa, özlü ve anlamlı sözler. Sonradan hiciv karaktere
sahip espiri ve düşünce bakımından yoğun dörtlüklere bu ad
verilmiştir.
(9) Parodi: Edebi bir eseri taklit ederek alaya almak, tehzil.
(10) Sophron: Eski yunancada "akıl, düşünce".
(11) Euphorosyne: İyilik, doğa, sevinç tanrıçası.
(12) Olla Potrida: Haşlanmış et, isli sucuk ve sebze ile yapılan,
İspanyolların bir çeşit milli yemeği.
(13) Themis: Düzen ve adalet tanrıçası.
(14) Caliba: Shakspeare'in "Fırtına" adlı eserindeki kaba, kötü
ruhlu tip.
(15) Ariel: Aynı eserde, Caliba'nın tam tersi özelliklere sahip
sevimli bir tip.
(16) Kaskali pınarı: Yunanistan'da Delfi tapınağında bulunan kutsal
bir pınar.
(17) Herdel burada "satyre" sözcüğünün etimolojisinde düştüğü hatayı
tekrarlamakta. Alay anlamına gelen "İronie" sözcüğünün eski Yunanca
eiron: ağ örmek, düğüm atmak kavramından geldiğini ima ediyor.
Halbuki "İronie" yine Yunancada "söylenenin tam tersine kastetmek
lafı ters yüz etmek, alaya almak" anlamına da gelmektedir.
Johann
Gottfried Herder
Çeviren:Yüksel
Baypınar
|