| |
Budala: Hem Oldum, Hem De Yazdım.
BUDALA TAŞI:
(Latince sözlüğe bakılırsa, 'Aziz'lerle karşılanır, karşılaşılır. Ben bakmadım,
ağaç, taş, ot ve bunların doldurduğu bir sessizliği uygun gördüm. Sözlükler
bazen üzer insanı, bu kez üzülmek istemedim.)
Atalar bir taşın dibinde
doğmuş olmalı, çünkü öylesine kâğıttan bir kalp ve tefrika halinde gözyaşı
taşırlar ki, dayanmak, anlamak için taş olmak gerekir. 'Budala' ise taştan
başkası görmesin diye, gider taş kıyısında doğar. Taşı kör sanmak 'Budala'ya
mahsustur. Taşın elinden tutar, karşıya geçirir. Nereye gitse, yanında o 'ağlama
taşını taşır kör niyetine: Taş atmaktır 'Budala'nın derdi. Sanır ki kül düşse
tutuşan kalbi, ay geç kalsa üzgünlüğe yetişen gözyaşları taşı da yumuşatacaktır:
'Budala Taşı' böylece değersiz, hünersiz, gereksiz bir taş olarak ne tarihte, ne
coğrafyada, ne resmi ne özel hatıratta yerini almamak için, kentin, denizin,
alkışların, haberlerin, ansiklopedilerin kıyısından usulca yuvarlanacaktır.
Düştüğü yerde (ah!) sesi bile çıkmayan, toz bile kaldırmayan bir taş elbette,
'Budala Taşı'dır: Taşı yürü.
Daima 'Bakınız aşağıda'
diye altını biz çizdik cümleleri, vurguları, siyahları vardır, parantez ya da
dipnot diye gösterildiğine bakmayın, asıl illeti budur. 'Budala'nınsa orada bile
yeri yoktur, yanlışlıkla bir kitaba, bir dipnota, bir kente sızsa bile yanlış
durduğunu sakinlerden, harflerden, kâğıtlardan, sokaklardan önce o anlar ve
gereğini yapar. Yanlışlığın gereği bir başka yanlışlıktır. "Budala" yeni
şarkılarda aşkla söylenen 'yanlış zaman, yanlış insan'dır: Yanlışı taşı.
'Budala' için yalnızca
başlangıç vardır, ne yapsa orada kalır. Hem gitme isteği yoktur, hem gidecek yer
çoktur (çokluk, yokluk değil midir?), hem de ne kadar gidilse başlangıca ulaşma
ümidi sonsuzdur. Sonsuzluk duygusunun ne olduğunu bilmeden, sonsuzluğu bir âlem
gibi yaşayan 'Budala' için, dünyaya bırakıldığı yer ve zamandan başka bir
nokta da yoktur. Başlangıcı da orasıdır sonu da. 'Budala'nın bir 'içbükeylik'
içinde 'olma'sı boşuna mı sanıyorsunuz? Hem aslında 'Budala'nın sonu da yoktur:
Sonu taşı.
Bu yazı 'Budala'ya bir gül
yerinedir, taşına yazılıdır.
Sarıkavak köyünde doğan,
uyuyan, geri dönen 'Budala Taşı'na:
'Bir gülü taşıyamadım,
dostuma şımarır diye.' Ω
Haydar Ergülen
(Budala,13)
BUDALAYA DE Kİ:
(Budalaya hiçbir şey deme. Budala alıngandır, fakat bundan değil, çok
söylenmiştir yüzüne, budala hepsini görmüştür, fazlasını duymuştur, gözleri
büyük, kulakları geniştir, daha göreceğim, duyacağım çok şey var dercesine.)
Budalaya de ki: Sen eski
bir kitapsın, gövdesini gözlerden saklamayan, sırrını sakınmaya değer bulmayan.
Hemen açılırsın, derin bir açıklığın vardır, dibine tez varılır. Göz ucuyla
okunursun, merak etmeye değer bir cümlen bile olmadığı ilk bakışta anlaşılır,
yarısı okunsa tamamına gerek kalmaz, tamamı yarısıdır çünkü. Gün geçmeden
unutulursun, unutulmak fiili bile sana bir ödüldür, varlığının farkına bile
varılmayan niye unutulsun, niye hatırlansın? Hem bir düşün, seni kendine
hatırlatacak bir hatıran var mı? Sen eski bir kitap olduğunu herkesten önce
unuttun.
(Eski kitap göze gelir
fazla açıldığında
orospu harfler, boyalı
kelimeler ve yüzünden
düşen bin parça cümleler...
Boşlukla dolu
bir kitap bu: Budala. Aç ve
boşluğu oku!)
Budalaya de ki: Sen kayıp
bir yolsun, hiçbir yere varmayan, varacak hiçbir yeri olmayan, yolcusundan
korkan garip bir yol. Senden başka hiç kimsenin geçmediği bir yol bile değilsin,
sen de kendinden geçmedin. Ne atlaslarda ne haritalarda seni gören yok. Belki
tuhaf kelimelerle döşenmiş, belki bir daha hiç kurulmayacak kadar yakıcı
cümlelerle söylenmiş bir yolsun. 'Vedalaşmaların ilmi'ni bilenler bile sendeki
uzun vedadan yorulmuş olmalı. Budalanın yolu, yolcu abdal. Belki de hiç olmamış,
hiç gidilmemiş bir yolsun, bile değilsin, kayıpsın.
(Boşluğu gam yükü ile
doldurmuşlar
bak şu başkasını yol diye
özleyene
topraktan gelen toprağa
gider diye
abdala gam kâsesinde şarap
sunmuşlar)
Budalaya de ki: Sen kendin
değilsin, kardeşininsin. "İnsan Arkadaşınındır" (Hüseyin Peker) dendiği gibi
'Budala kardeşinindir. Öyleyse sen benimsin. Ben senin budalanım. Bana de ki:
Budala, kardeşim!
(İki abdal bir elma
iki kardeş bir ağaç
iki nar bir aşk
iki akşam bir şiir
'insan iki kişidir')
Haydar Ergülen
(Budala,14)
BUDALANIN GEÇTİĞİDİR:
(Budala, gelmeden geçmiştir. Varlıktan yokluk kazanmış, yokluktan vücud
bulmuştur. Dünyanın yerlisi bile sayılmamıştır ki, 'yabancı' diye
ödüllendirsinler onu! Yurtsuzluğu mekân tuttuğu da görülmemiştir. Kimin
suretinde gezmiş, âlemin gözüne kimin sıfatında görünmüş, bunların hiçbiri
bilinmez, çünkü budala önce kendinden geçmiştir, gözlerinin önünde geçmiştir.
Hal böyle olunca da kendinden geçene dünya kim, hazine ne, kelime neci? Harften
ibarettir budalanın geçtiği hayat, fakat kitaba geçen hangisi?)
Bu kitaba budala geçti,
budalanın Ali geçti. Suriye'den kahveci güzelleri getirdi bir içim, su içen
ceylânlar getirdi duvarlara incelik. Biri benim evimde, mor sandık örtüleri
getirdi. Cumhuriyet gazetesinde İsmet Paşa'nın başvekil olarak tam sayfa
demeçlerini bana okuttu, 10 kuruş verdi. Aklı seçiyordu ama gözleri pek iyi
seçmiyordu artık. Yakasız mintanı, siyah kruvaze ceketi ve dizlerinin üstündeki
kocaman elleriyle fotoğrafa durdu. Siyah-beyaz bir bahçede birazdan düğüne
gidecek küçük bir tahta sandalyede oturdu. Başka bahçesi, sandalyesi ve
fotoğrafı yok.
Bu dünyadan bir Garip
geçti, kardeşlik hakkı için budala kitabına geçti. Koltuğunun altında küçük
evrak çantasıyla adliye ve çocuk ıslahevi arasında usul usul gitti geldi. Çocuk
tutukluların 'Garip Amca'sı, çocuk budalaların 'Garip Dede'si. Akşamları rakı
içti, torunlarını sevdi, kavga ettiğini ise görmedim. Bırakacak bir şeyi de
yoktu götürecek bir şeyi de. 'Kendinden başka' değil, 'kendi' bile neredeyse
'yok'tu.
Ya Hüseyin? Uzun budala.
Kâğıda, şiire ve saza düşkün. Mahalle konsolosu. Kalem efendisi Hüseyin Efendi.
Budalanın şapkalı yazılanı, fötr şapkalısı. Pelür parmaklı. Fuzuli'nin "Saadete
Ermişlerin Bahçesi"nde olduğunu düşünüyorum senin. Nesimi, Fuzuli ve Hüseyni.
Sizden sonra her tarafın Kerbelâ olduğunu konuşup, dünya yolculuğunda çilesi
dolmamış biz budalalara üzülüyor olmalısınız mutlaka. Onlar sizden sevinmeyi
öğrendiler yıllar sonra. 'Budala' olduklarını anladılar ve sevindiler buna.
Budalayı budala anlar ve sever ya yalnızca. Budalanın üçüncü kardeşi kitaba
Hüseyni bir Gazel olarak geçti: Yüksek Budala Hüseyin Efendi.
Budalalık bulaşıcıdır.
Kardeşten kardeşe yayılır. Yayılmalıdır. Çünkü vücuttan, dünyadan, zamandan,
sıfattan, sûretten, gözden, bugünden, gelecekten, kendinden geçen budalanın
geçmediği yalnızca kardeşliktir. Budala kardeşinden geçmez, kardeşten kardeşe
geçer. Geçmelidir.
Haydar Ergülen
(Budala,15)
BUDALANIN GİTTİĞİDİR:
(Budalanın gittiği, yürüdüğüdür. Gökyüzünde garip bir yıldız gibi saklandığıdır.
Gerçek âleme göçtüğüdür. Budalanın göçmesi Hakk'a yürümesidir. Yedi kardeş
idik... diye başlayan bir şiirin 'nefes' nefese söylenmesidir. Bu kitabın, giden
gitti, ben kaldım üzgünlüğüne teselli niyetine yazıldığıdır. Başkası gibi
yazamayacağım tek kitap budur. 'Budala'nın kitabıdır. Benim kitabımdır.)
Budala yürüyor, sürüyor,
geçiyor, gidiyor. Ali geçti, Garip geçti, Hüseyin geçti. Hacı hepsinden önce
geçti. Hiç büyümemiş, çocuk Hacı. Sait Faik'i ilk okuduğum günlerdi, resmini de
görmüştüm: Akraba. O zamanlar renkli fotoğraf yoktu. Siyah–beyaz, kahverengi,
soluk benizli fotoğraflarda yaşıyordu sevdiklerimiz. Bence hâlâ onlarda
yaşıyorlar. Bir anı olmak istiyorsak, siyah–beyaz fotoğraflara durmalıyız. Çünkü
onlar hakiki, sahicilik onlarda var. Renkli fotoğraflarsa geçici, uçup gidici
duygular veriyor insana. Şimdi burdaydı ve hemen yok olacakmış gibi,
kaybolacakmış gibi. Hacı'nın fotoğrafını görünce, amcamın Sait Faik olduğunu
sandım. Hâlâ benziyor, zayıf, uzun, yalnız ve akraba. İkisini de hiç görmedim.
Sait Faik'in hikâyelerini okudum. Hacı'nın bir tek resmini gördüm. İlk giden.
İlk çocuk. Erken budala.
Cafer'se Cumhuriyetin resmi
gibiydi. Yelekli takım elbise, kravat ve fötr şapka (Hüseyni bir duyguyla.)
Cumhuriyet Meyhanesinde yalnız adam. Kırgın ve öfkeli. Evi kaç odalıydı,
bilmiyorum, fakat çok kalabalıktı. Cafer'se tek başına hepsinden yalnız,
hepsinden kalabalık. Fotoğrafsız. Yağlıboya bir tablo. Kırmızı, yeşil, mor,
eflatun odalarda gri budala. Odaları kadar renkli, yalnızlığı gibi trajik bir
hatıra.
Acelesi varmış gibi,
dünyaya iyilikler yapıp, o hızla kaybolan Kamber. Mahcup Budala. Ola ki biri
teşekkür etmek ister de, o da bundan utanır diye göz açıp kapayıncaya kadar
kendi âlemine göçtü. İyiliklerinin çoğu açılmadı bile daha, unutuluşların
sandığında. Budala'nın ipeği. Kozasını ördü ve içinden çıkmadan bir ipekböceği
gibi öldü. Meriç kıyısında, yıkık değirmenin yanında, durgun sularla bakışarak
içilen bir pazar öğle sonu rakısı. Kadehin yarısı duruyor hâlâ. 'Dost elinden
dolu içmiş' gibiydim onunla. Dem bu dem, hâlâ doluyum onunla. Delisi yoktu,
dolusu iyilikti. Dolu dolu Budala. Dolu dolu iyiliğin kardeşi. Kalp iyiliktir
ya, Kamber de kalbinin iyiliğine yenildi sonunda. Gibi mağlûp her budala.
Sıhhiye memuru Yusuf. Yves
Montand'ın budalası. Jön. Saati sağ kolunda. Gülümsemesi gözlerinin kuyusunda.
Beyaz adam. Yedi kardeşin benzemezi. Çantası, oğlan çocuklarının korkulu
rüyalarıyla tıka basa dolu. İğne ve sünnet. Çapkınlığı ağızlarda. Kuyuda mı
zindanda mı bir Yusuf? Kıyıda bir budala. Sahil gördü, karaya döndü, küsmeden
öldü. Yazılmayı bekleyen bir hikâye şimdi. Ama en sona bırakılmış. Ne çıkar
yaşadığından? Bir roman değil, bir kasaba filmi. Gülümsetir, keder verir, rüyada
şöyle bir görünüp geçer. Eksik budala. Yedi budalanın yedincisi.
Bir yaz sineması kapanır.
'SON'unda eylül yağar perdeye, sandalyelere, afişlere. Siyah–beyaz Budala
filmleri bitmiştir.
Haydar Ergülen
(Budala,16)
BUDALALIK ET!
(Budalalık etmek aslında
budalalık etmemeyi bilmektir. Bile bile budala olmaktır. Budalalık etmemeyi
bildiği halde, bu 'fırsat'ı değerlendirmeyen budaladır. Budalanın bir cemaati,
derneği, partisi de yoktur, budala örgütsüzdür, bir Budala Birliği etrafında
toplanmak da budalanın şanına uymaz. Bu yüzdendir ki budalayı yalnızca düz ovada
değil, düzde, yazıda, kuytusuz şehirlerde, gölgesiz kasa balarda, ıslı-ıssız
yollarda kolayca avlarlar, boynunu bükerler, kanadını kırarlar: Bir kuşu bile
böylece budalaya çevirirler, isterse kutsal turna kuşu olsun budalanın yoldaşı,
onun da yolunu keserler havada, mavisini karartırlar, yere indirirler: Yolundan,
göğünden, toprağından kesilen bir gurbetçi kuş olur budala, gezer durur
yersizliğin, yurtsuzluğun kıyısında. Yolundan çekilelim de, bir de biz gölge
etmeyelim budalaya! İki budalanın birbirine faydası gölge etmek miydi yoksa?)
—Budalalık et! Budalalık et
ki herkes seni yalnız sansın, sana senden başka kimse inanmasın, sen de kendine
inanma, başkalarına inanmak dururken insan kendine inanır mı, üstelik bir budala
iken!
—Budalalık et! Budalalık et
ki dünya sevinsin, herkes seni başkası sansın, sen başkası olursan herkes
sevinir, herkes 'öteki'ni budala sanır, herkesin çoğunluk, budalanın azınlık
olduğuna inanır, kendine inanır, bırak inansın!
—Budalalık et! Budalalık et
ki kimse sessizliğinden yorulmasın, boş sözlerinden yanılmasın, havaya giden
heveslerinden kırılmasın, böylece bir budalaya gönül düşürüp ateşinden yanmasın,
yağmurundan, külünden kararmasın, senden başka kimseye akşam olmasın, güz
inmesin, kalp kapanmasın!
—Budalalık et! Budalalık et
ki yalnızlığın halleri, ıssızlığın yolları boş kalmasın, senin gibilere ihtiyaç
duyulmasın, seni gören herkes kendini iyi sansın ve böylece bir zaman daha dünya
yerinde kalsın!
—Budalalık et! Budalalık et
ki bahtiyarlık olmasa da hoşnutluk içinde biraz daha, dağ gibi kendilerinden
korku gibi sahillere inmekle meşhur adamlar, yaz gibi bahçelere uğrasınlar, yaz
gibi şarkılar için harcasınlar kendilerini, tıpkı kıyamadıkları kelimeleri
harcar gibi!
—Budalalık et! Budalalık et
ki bu yazıyı oku, bu yazıyı yazanın da sencileyin bir budala olduğunu anla,
gülümse, ona acı, sakın kendine acıma, kendini harca, kelimelerini harca,
harcayacak başka şeyin de olursa onları da biriktir ki, bir budalalık olarak
faydasız nesneleri saklamakta üstüne yoktur densin ve budala olduğun yine
söylensin!
Haydar Ergülen
(Budala,18)
ŞİİR
BUDALASI (Budala
bu dünyaya şair olarak geldiğine inanmakla kalmayıp, dünyayı da bir şiir olarak
görmeye gelendir. Böyle gelir böyle de gider. Arada şiirler yazılır, şairler
yetişir, budala hâlâ şiiri arar, şiir peşinde bu dünyayı bir yol, kendini bir
yolcu olarak görmenin yakıcı hazzıyla kendinden geçer. Böyle böyle yola, çöle,
kuma, suya gönül düşürür. Kum dizeleri çöl fırtınasında toz olur gider, budala
ise son nefesini vermek için bilmediği, okumadığı, duymadığı, yazmadığı, belki
de hiç yazamayacağı bir şiirin aklına, kalbine düşmesini bekler, bekler,
bekler...)
Ey Budala adlı garip kişi,
sen bu dünyanın şiirin yerine kurulduğunu, şairlerin dünyadan ve kitaptan çok
zaman önce kovulduğunu ve yerlerine gölgelerin geldiğini bilmez misin?
—Bilmezsin. Bilmezliğini
bilirim. Belki de bilmediğinden ötürüdür şiire bu düşkünlüğün. Şiire mi
düşkünsün yoksa sen de başka şeylerin yerine mi şiirin peşindesin, onu da ben
bilemem. Bildiğim bir sözdür: 'Bilen şiir yazar mı?'
Ey Budala adlı eski kişi,
şiirin bir çocuk sıfatında kalması, masumluğunu koruması için nice çabalarsın,
neleri göze alırsın, ne kargışlarla anılırsın, hiç düşündün mü?
—Düşünmezsin. Düşünmediğini
düşünürüm. Düşünmediğinden bellidir şiiri hâlâ eski bir çocuk sanırsın. Saflığı
yitirmemek midir derdin ya da şiirden başka bir yoldaşın mı yoktur şu dünya
denen 'âlem'de? Bildiğim bir şey daha var ki: 'Şiir masum değildir!'
Ey Budala adlı kayıp kişi,
neleri kaybettin ki onların yerine şiiri bulmak, geçmiş ve gelecek zamanlara
dair avunmalık birkaç söz, söylenmedik birkaç dize, görülmedik birkaç şiir
kazanmak istersin, bu mudur isteğin, daha ne istersin?
—İstemezsin. İstememektir
isteğin. Kayıp zamanlar, kayıp hayatlar, kayıp kızlar oğullar, kayıp ölümlerle
gün günden şiir de kaybolur, kayıp şiir olur. Bazen de bu devirde şiir yazma
budalalığını iyi ki gösteren iyi gösterenlerden (hâlâ) (olan) enderemiroğlu gibi
'yürümek' şiir olur. 'Bulunuyor, fakat kayıp' olur. Bildiğim çok az şeyden biri
de o ki 'kaybolmak için' yıllardır yürüyordur.
Ey Budala adlı suskun kişi,
sen niye hâlâ, bu dünyaya ait olmayan bir inatla şiirin peşinde gidersin?
—'Ben yürürüm yana yana /
Aşk boyadı beni' şiire ve sana. Ω
Haydar Ergülen
(Budala,19)
BUDALA NESNELER MÜZESİ (1)
(11 Şubat 1997 Salı sabahı 8:30'dan itibaren geri dönmeye başladım. Oysa, çok
değil daha 45 dakika önce trenden inmiştim. O sabah tuhaf bir şekilde, beni bu
güne, bu eve getiren nesnelerin oluşturduğu bir çeşit resmi geçit başladı. O
gün, elimdeki tren biletine bakarak geçmişe doğru bir yolculuğa çıktım ve
hayatımla ilgili bir Budala Kitabı'na girebilecek, şiir nesnelerini hatırlamaya
çalıştım. O şiirleri henüz yazmadım, ama kitap açık! Her budalaya, her zaman
açık. Nesnelerin zamanı o günde dondu ve nesneler bir tarih değil, bugünden
geçmişe doğru yazılacak birer şiir oldu. Nesneler, artık bir daha hiç
unutulmamak üzere şiir olacakları günü bekliyorlar şimdi, bense onları yazarak,
onlardan şiir yaparak 'Budala nesneler müzesi'ne kaldıracağım günü bekliyorum. O
gün henüz gelmedi, bugün budala nesnelerin günü.)
Kara Kaplı Nüfus Cüzdanı:
Hükümsüz, çünkü yenisi verildi, eski kafa kâğıdımın sayfalarında 'hükümsüz'
damgası var. Neden saklamışım? Belki de hayattaki ilk defterim diye. Gerçek
doğum tarihimden 6 ay sonrasının tarihini taşıyor.
Duvardaki Resim:
Çalışma masamın hemen arkasındaki duvara asılı. Siyah-beyaz, rötuşlanmış,
sonradan büyütülmüş bir fotoğraf. Garip Dedem, kasketli, 46 yaşında filan, ben
onun kucağındayım. 4-5 aylık olmalıyım. Kafam kocaman ama gözlerim de büyükmüş o
zaman, fakat merakla değil şaşkınlıkla bakmaya o günlerde başlamışım. O resmin
masumluğu masamı aydınlatıyor sanki.
Annem ve Kardeşlerim:
Siyah-beyaz küçük bir fotoğraf. Annem yavrularına kanat germiş gibi duruyor:
Nazlıgül'üm, Gül annem. Ablamız gibi duruyor daha çok, biz 4 oğlan 1 kız,
çocuğuz, ve çocuk gibi duruyoruz. Küçük kızkardeşim o fotoğraftan birkaç yıl
sonra doğacak.
Gençlik Parkı:
Hâlâ siyah-beyaz bir dönem. Yıl 1971. Ankara Aydınlıkevler Lisesi'nde
öğrenciyim. Gençlik Parkı'nın önü. Erkut çekmiş olmalı bu resmi. Büyük kemik
gözlüklü, kepçe kulaklı, tuhaf traşlı, ve yüzümde yarı gülümsemenin yol açtığı
hayli salak bir ifade. Bu fotoğrafı o gün getirmiştim, 11 Şubat 1997,
Eskişehir'den dönerken. Çok denk düştü. O resim benim gerçek yüzümdür, gerçek
hâlimdir: Budala! Budala!
Bozuk Para:
Masamın üzerinde, çantamda, tüm giysilerimin ceplerinde, her yerdeler. Her şeyi
ağırlaştırdığını bile bile vazgeçemiyorum bozuk para taşımaktan, bulundurmaktan.
Kâğıt paraya acımıyorum da onları harcamaya kıyamıyorum.
Kalem:
Şimdi yazdığım da onlardan biri, işyerinde yüzlerce kalem. Özel ya da pahalı
cinsinden değil. Kalemsiz kalırım korkusuyla alınmış, fazla alınmış, çoğunun içi
uçup gitmiş. Öyle de olsa kolayca atamıyorum.
Kâğıt:
Kalemin mütemmim cüzü. Mutlaka bir yüzü yazılı olmalı; o zaman "boş" olduğunu
düşünüyorum. İki yüzü de yazısız kâğıtları kullanamıyorum, ürküyorum onların
kalabalığından. Evde, çalıştığım reklam ajansında bir yüzü benim boşluğumu
bekleyen binlerce kâğıt. Ω
(Devamı olmalı...)
Haydar Ergülen
(Budala,20)
BUDALA NESNELER MÜZESİ (2)
Karton Valiz:
İdil, Amsterdam'dan getirmişti, bitpazarından 5 florine almıştı 3-4 yıl önce, o
zaman 80 bin lira filandı bizim paramızla. İçine hiç kullanılmamış, iki yüzü de
boş kâğıtlar koydum. İyi de onları kim yazacak?
Sigara:
'Nesneler Müzesi'nde Bitlis sigarasından Birinci'ye, Yenice'den Yeni Harman'a,
Hisar'dan Bafra'ya, Samsun'dan Tokat'a ve oradan Marlboro Light'a kadar yer
vermem gereken bir kül ve duman arşivi. (2 yıldır sigaralı fotoğraflarım da
arşivde.)
Rize Turist Çayı:
Ne fincanda ne de başka bir marka. Bir inadın tadı olarak Rize Turist Çayı, bir
ısrarın demi olarak küçük cam bardak. Artık benim içkim oldu çay, ama susuz
içemiyorum, yanında hep bir bardak su var.
Bir Bardak Su:
Babaannemin kazandırdığı bir alışkanlık. Evden çıkarken, güne başlarken, işten
çıkarken, eve geldiğimde ve aralarda bir bardak su. Belki de sigaradan, çaydan
ve ağızdan biraz önce çıkmış kötü sözlerden arınma duygusu. Bir de her
seferinde, belki bu son suyumdur korkusu. Asla kafiye olarak değil, kendisi
olarak.
Mürekkep Şişesi:
Kullanmadığım halde, hangi duygulardan mürekkep olduğumu unutmayayım diye bana
arkadaşlık ediyor.
Oktay Rifat:
"Bir Usta, Bir Dünya" sergisinin afişi. Elini, sigarayı tutuşunu ve bakışını çok
seviyorum. Geri planda da, sanırım gençliğini yansıtan bir resim duruyor. Elim
değdiğinde yanına Behçet Necatigil'in afişini de yerleştireceğim. İki kül
arkadaşı alarak, herhalde odamdaki tütün kokusundan ve sigara dumanından mutlu
olurlar.
Nar:
Evlenirken konuklara dağıttığımız nar. Üstüne sardığımız kâğıdın boynunda "Biz
yandık aşkın nârına" yazıyor. Yazıyor: 25 Ekim 1996 Cuma saat 14:00. (Haziran
2000'de de okurlara dağıttım 'Nar'ı.)
Ayşegül Parkta:
Fotoğrafta dururum, filme bakarım. Görsellikle ilgim bundan ibaret. İdil,
makinesiyle benim çok resmimi çekti. Bu benim çektiğim nadir fotoğraflardan
biri. Antalya'da, Kaleiçi'nde denize bakan parkta. İdil'in yüzünde ağustos
güneşi ve bir Ayşegül hâli. Masamın üstünde ama, bana bakmıyor. Ben ona
bakıyorum.
Babam:
Başında kasketi, üstünde tulumu, taze usta! Kalfaları ve çıraklarıyla birlikte
kaportacı dükkânının içinde. Saçları erken dökülmüş ama gülüşü duruyor, yerli
yerinde. Babam benim, güzel ustam.
"Yaşadığım Gibi":
Her okuyuşumda başka bir musiki bulduğum, hayâl kurduğum ve bir denemeler kitabı
olmanın ötesinde lezzetini duyduğum bir kitap. Masamın üstündeki karışıklığı
gidermek, yığılmayı önlemek için ne zaman temizliğe girişsem, o kitap yerini hiç
terketmiyor. Beni de terketmiyor. Tanpınar'ın kitabını acep daha kaç yıl, kaç
kez okurum?
11 Şubat 1997, saat 8:30:
Geldim ve tersyüz oldum. Geçtim mi? Henüz değil. Yavaş yavaş geçiyorum. Geriye
baktığım bu yolda karşıma çıkan ne çok nesne var. Onlar bir saat gibi kurulu
değildi elbet, bir zamana ayarlı da değildi hiçbiri. Yolun üstünde, kıyısında
dağılmış, unutulmuş, tozlanmış olarak duruyorlardı belki de. Onları buraya ve
bir araya ben getirmedim. Nesneler buluşacakları zaman için benden habersiz
sözleşmişler meğer. Bana, o zamanı yaşamak ve nesneleri ansızın hatırlamak
kaldı, onlara da bundan böyle birer şiir nesnesi halinde yaşamak. Hiçbirinin
kendilerinden başka ve fazla şöhretleri yok, rivayetleriyse olmayacak. Belki de
hepsi önsözlerde kalacak! Ω
(Devamı... Belki!)
Haydar Ergülen
(Budala, 24)
BUDALA'NIN 'DÜN'LERİ
(Bugün Budala'nın dünü.
Tam. Yılın ilk dünü, Budala'nın da tek günü. Kimse'den yana derdi yok
Budala'nın, Kimse'ye çağrıldığı, Kimse'yi çağırdığı da yok hem. Yılın ilk dünü,
Kimse'nin dünüdür diye Budala'nın şaşkın sevinci. Onu çok mu görmeli yoksa hiç
mi? "Gün" görmemiş Budala'yı aslında dün görmeli. Hem Budala'ya gün
göstermesinler ne olur ki, Budala'nın 'gün'ü değil, 'dün'ü var çünkü. Görecek
'gün'ü değil gidecek 'dün'ü var. Budala 'dün'den gelip 'dün'e gider, yılın ilk
dünü, Budala'nın hep 'dün'üdür. Budala: 'Dün'görmüş.)
Budala düne gitmek için
pazartesi yola koyulur. Hepimiz gibi sıkıntıya kayıtlıdır o da: "Sıkıntı
Vesikası" ya da "Pazartesi Sıkıntısı" almak için erkenden "Sıkıntı Alma
Enstitüsü"ne gider, sıkıntının kuyruğuna takılır. Bekler, bekler, bekler...
Geçer! 'Geçer yahu!' Bu da geçer. Yeter ki sıkıntının soğuk damgası vurulsun
Budala'nın karnesine. Bugünden geçer, düne gider. Dünkü pazar ertesine. Günü
düne ertelemeye.
Salı olur, Budala durur.
Bazen de dünü uydurur. Budala'yı salıda görmüşler, uzunboylu, uzun tebessümlü,
iyi bir arkadaşının meyhane teklifine "Musevilerin Şabat'ı gibi bizim de
cumartesimiz var, bizim cumartesimiz salıdır, salı günü Ali günüdür, o gün iş de
yapılmaz, işret de!" diyesiymiş. Arkadaşı, bunu Budala'nın şairliğine vermiş
olabilir, bağlılığını 'hoş' görmüş olabilir, ama, Salı, Budala'nın dünü de
dünden geçtiği gündür.
Çarşamba 'dün'müş, iyimser
Budala da ilkin Çarşamba Postanesi damgalı mektupların kendisinden gittiğini
sanarak ve pulun (burada 'kader' oluyor) yüzüne güldüğü vehmine kapılarak birkaç
zaman, içi içine sığmadan, bazen mektup heyecandan zarfa sığmaz ya, odur içi
içine sığmamak biraz da, gülmüş... Ki heyhat gülüşü 'ironik' bir 'tebessüm'le
karşılanmış ve Budala'nın yüzüne yapışmış. Gülüşü donmuş bir Budala görürseniz,
bilin ki o kendini Çarşamba Postanesi'nin sahibi sanan Budala'nın tekidir.
Bizdedir. Bizdendir.
Keşke Perşembe Postanesi
açık olsaymış çarşambanın yerine. Hiç olmazsa çarşamba gibi iyimser kalırmış
dünkü Budala. Şimdi çarşambaları mektuplar açılıyor ya, bazı cümleler kalıyor
havada, ve pulundan yırtılıyor çarşamba. Pulundan yırtılan bir dün: yaralı
çarşamba, kanamalı Perşembe: "Dünle beraber gitti çarşamba / şimdi başka bir
pul göndermek lazım hatıralara." Mevlânâ Celâleddin-i Rumi, bağışla bu
Budala'yı perşembenin kutsal aşkına.
Cuma herkesin 'dün'üdür.
Herkesin doğumgünü, doğumyeridir cuma şehri, cuma adlı bir gece, cuma adlı bir
telâş. Hepimizi cuma büyütür düne. Keşke Budala'nın da dün'ü olan cuma ilk
başlasaymış 'gün'ü. Pul (burada da 'kader'den başka ne olabilir ki?) gibi
birşeydir Budalalık, taşısa da taşıyamasa da pulsuz olmaz Budala, onunla gider,
onsuz kalır. Cuma bir tek pul olmayı unutmuş ve Budala da bundan doğmuş. Pul
olsaydı, bunca, mektup gibi parçalanır mıydı Budala?
'Gün'ün 'dün'ü
cumartesidir. 'Dün'e cuma günü doğduk hepimiz ve 'dün'ü yaşamaya cumartesi ile
başladık, yani hayata 'atıldığımız' gün cumartesidir: İyi polis. Cumartesi adlı
topraklarda, düz yollarda, kırlarda serbest abdal olur. Cümlesi abdal olur
mahlûkatın: ırmaklar, vadiler, dağlar hariç! Oralarda 'dün' başlar çünkü ve
'dün' tehlikelidir her canlıya: 'Gün'ün neyi var? 'Dün'ü aramakla geçen yıllar,
yollar kardeşliği de yorar. Bir Budala yorulmaz. Kuzularını arayan bir çoban
gibi. İyiliğin dününü arar, çoktan 'gün' olur, bugün olur. Cumartesi, 'dün'ü
arayan bir kardeş gibi, gözünü yollarda unutur, açık unutur. (Bakınız, bir nevi,
Budala'ya komşu kabile olan 'Esrarîler'i gibi, cümle Budala'nın da şairi
olan Ahmet Güntan'ın yazısına, puluna.)
Sizi yarına yazalım, günü
unutturalım, belki yarın yeniden 'dün' olur hayat, tıpkı yılın ilk dünü gibi,
Budala'nın tek 'gün'ü olur. Bazıları pazarı günlere saymamaktan, unutturmaktan
yanaysa da, Budala 'aksi'lenir, Budala'nın 'aksi'lendiğini görmek için pazar
rivayetlerinin bol olduğu, tenha-kalabalık, uzak-yakın, komik-ciddi, vesair
yerlere, oluşlara, içimize dışımıza bir bakın. Göreceksiniz: Uykunun Budala'nın
gözlerine konduğu 'dün'dür, Budala'nın yanına 'yol konuğu' olarak dünlerin
kardeşliğini aldığı gündür, sonrası ise hep virgül, virgül, virgül,
virgül,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,virgül
(BUDALA'NIN BOŞ DÜNÜ:
Sakın doldurmayın!)
Haydar Ergülen
(Budala, 26)
BUDALA DİYOR Kİ:
(Budalanın tarihi
toplumla başlar. İmtiyazlı, sınıflı, birleşmiş
bir kitle olan toplum, ‘Budala'ıy bir öteki
olarak
‘Tutunamayanlar’ altgrubuna dahil ettiği gün.,
Budalanın da
tarihe yazıldığı
gündür.Budala da o günden beri ezilenlerin tarihini tarihi, mülksüzlerin yersiz
yurtsuzluğunu coğrafıası, ve kekemelerle heceleyenlerin söyleyemediğini dili
olarak almış, sevmiş, yaşayıp yaşatmaya çabalamıştır. İşte onlardan bir
Budalanın 20 yıl önce hecelediği sayıklamalardan bir bölüm. Hem bir Budala
bunlardan başka ne diyebilir ki?)
o ‘Ayrılıklar’ diyordu
biri, ‘kavuşmak gibi bir alışkanlık olabilir.’
o Ynsanlar, genellikle
soruyu değil, sözcükleri mi yanıtlarlar?
o ‘Bir tek gül ağacını
sulamak için, evin yarısını suya boğardı.’
o Yüzünü tanımayan biri
için aynanın ne önemi var?
o ‘Dün ne kadar
güzeldi!’ demeyin, yarına da söyleyecek bir şeyiniz olsun!
o Tren kaçmış sayılmaz.
Sadece sizi beklemez!
o Halk turfanda değil,
konservedir. Birbirine bu kadar uzun süre dayanabilmek kimin harcı?
o Gerçekte yalnızca üç
gün vardır: Dün, bugün, yarın.
o Antropolojik bir
bulgu: Poligam olarak yaşayan kabilelerde sayılar, 1, 2 ve çok’tan ibaretmiş!
o Hepimizde bir ‘küfür
potansiyeli’ var, fakat bazılarımız kullanmıyor!
o ‘Hayatta başarılar!’
dileyene kızmayın, ‘iyi akşamlar! demek istemiştir.
o Düşlerini anlatan
dinleyeni suçlar, yani, düşlerimizi, suçlamak istediğimiz kişilere anlatırız.
o Mazeret biziz, pişman
olan başkası!
o Yazıyorsun ama,
sözcüklerin var mı?
o Yalnız olmak
istemiyorsanız, en yakındakinden başlayarak tüm yakınlarınızı yanınızdan
uzaklaştırın!
o Gençlik, tarihsel bir
nitelemedir. Hep dünde kalır.
o Bu şehirde sorduğu
soruların yanıtını bilmeyen tek kişi var mı?
o Gün, çoğu kez bizim
içimizi doldurmuyor. Biz günün içini doldurmaya çalışıyoruz.
o Söyleyeceğiniz her
söz, aleyhinize bir kabalık olarak değerlendirilebilir!
o Yolculuk bir kez
yapılır. Ölünce.
Haydar Ergülen
(Budala, 27) |
|