| |
Söyleşi:Kuytu Dergisi; Kıvanç Özcan, Bahar Sakızlıoğlu
A: Ahmet İnam
K: Kıvanç Özcan
B: Bahar Sakızlıoğlu
K: Şimdi hocam felsefe edebiyatın ya da
edebiyat felsefenin neresinde duruyor?
A:
Evet güzel bir soru. Zor bir de. Ayrılamaz
bir yanı var birbirinden. Bir manada edebi diyebileceğimiz her metin
kendi içinde bir felsefe içeriyor; felsefi metinlerin edebi bir
boyutu var. Bu bakımdan, çok içten bir bağ söz konusu. Dille
ilgileri açısından ilişkileri önemli. Hem felsefe hem edebiyat
dilsiz yapamıyor. Ama bir de yaklaşımlarında farklılık var. Felsefe
düşünce planını öne alıp dille ilişki kurmaya çalışıyor. Edebiyat,
yalnız düşünce değil herhalde, düşünceyi de işin içine katıp, belki
duyguları biraz daha ne diyelim biraz daha özgür bir dille
kullanmayı deniyor. Edebiyat, dilin büyük ölçüde özgürlüğünü
taşıyor. Felsefede biraz daha terbiyeli bir dil kullanma söz
konusudur, çünkü düşüncenin belli bir dikkatle yürümesi söz konusu
olduğu için, daha ihtiyatlı olmak zorundasınız. Oysa edebiyatta dil,
alıp başını gidebilir. Ama öyle metinler olabiliyor ki, mesela
Nietzsche'nin yazdığı metinler gibi veya kimi antik dönem
filozoflarının, Herakleitos'un metinleri gibi, bu metinleri,
edebiyat mıdır felsefe midir, ayırmak çok zor. Dolayısıyla metinler,
birbirinin çok içine girebiliyor. Soyut şiirlerin felsefe mi şiir mi
olduğunu anlamak o bakımdan çok zor. Dolayısıyla o anlamda
felsefeyle edebiyat bağlantısını kurmak çok da kolay değil. Şu
edebiyattır şu felsefedir diye bir metne bakıp karar vermek çok zor
o metnin arka planı üzerine bilgimizin olması gerekiyor; metnin
içinde yer aldığı kültürel bağlamı, diğer metinlerle bağını bilmek
gerekiyor. Örnek vermek gerekirse, Wittgenstein. Wittgenstein'ın
Tractatus'una bakarsınız, Tractatus edebi metin gibi gözükür...
Halbuki arka planını bildiğinizde bütün o sözler aslında mantıkla
dünya arasındaki ilişkiyi anlatan felsefi betimlemelerdir fakat size
şiir gibi gelebilir.
B: Hocam tam bu noktada, felsefe
konuşmalarınızda anlaşılır ve yalın bir dil kullanıyorsunuz.
Bilimsel terminolojiden kaçış bilinçli bir tercih mi?
A: Evet. Elbette bilinçli bir tercihtir
yanız tabi bunda ustalarımın da etkisi var yani benim Türkçe
kullanmamda birkaç ustam vardır. Bunlardan birisi Ataçtır, Nurullah
Ataç'tır. Çok küçük yaşlarda ben onu metinleriyle büyüdüm
diyebilirim. Bir diğeri Ahmet Hamdi Tanpınar'dır. O benim üzerimde
çok etkili olmuştur. Ve asıl hocamın metinleri beni çok
düşündürmüştür. Nermin Uygur'dur bu kişi de. Ve dolayısıyla onlarda
Türkçe'nin tadını anlama imkanı vardır. Şimdi benim felsefe adına
yaptığım konuşmalardaki edebi kayış veya basit bir dil kullanma,
bunun ardında ne var? Çünkü felsefe anlayışımın gereği öyle, içerik,
yapmaya çalıştığım anlatmaya çalıştığım düşünceler ancak öyle
anlatılabilir. Onlar böyle çok teknik bir terminoloji kullanmayı
gerektiren düşünceler değil. İçerikten kaynaklanan bir sadelik
vardır. Yoksa içerik çok karmaşık da ben onu basitleştiriyorum
anlamında değil. Biçimle içerik arasında bir uyum olduğunu
düşünüyorum. Yalnız hemen şunu söylemek gerekir ki, ben henüz
felsefi konuşma yaptığımı düşünmüyorum. Bir sürü şey söylemiş
olabilirim. Yazmış da olabilirim ama henüz felsefi görüşlerimi derli
toplu anlattığımı sanmıyorum. Belki bu anlatımda bir takım teknik
durumlar çıkabilir veya felsefeyle aşina olmayan bir insan için
anlaşılmaz yerler olabilir. Henüz o tip bir teknik konuşmaya
gitmedim yeterince diye düşünüyorum. Şu anda yazdıklarım ne felsefe
ne edebiyat, ikisi de belki de. Ne edebiyat ne felsefe, hem edebiyat
hem felsefe diyebileceğimiz bir alanda yürümekteyim ama, ben mesela
Oruç gibi de yazmıyorum. Yani Oruç Aruoba tamamen o başka bir tarafa
doğru çekiyor. Şimdi onda kasıtlı bir durum vardır diye düşünüyorum.
Onun yaşayışı onu gerektiriyordur belki ama benim yaşayışım daha
basit şekilde basit düşünceleri anlatmayı gerektiriyor. Daha doğrusu
basitmiş gibi görünen şeyleri anlatmayı gerektiriyor. Eskiler buna
sehl-i mümteni derlerdi. Sehl-i mümteni. Sehl-i mümteni demek kolay
sandığınız "aa ne var ben de bunu söyleyebilirim yahu" diye böyle
aklınızdan geçirdiğiniz metinlerdir. Veya sözlerdir, şiirlerdir.
Halbuki öyle kolay söylenecek sözler değildir. Yunus'un mesela,
şiirini düşünürsek, ne kadar kolayca söylenivermiş birşeydir. Ama
arkasında müthiş bir yoğunluk yatıyor. Onun için ben biraz da bizim
halk edebiyatından beslenmişimdir. O basitlikle anlatımdaki
basitliğin kaynağı beslendiğim kültürel köklerle de çok ilgilidir.
Ben kendi kültürümüzle ve kendi dil kaynaklarımızla çok ilgili
olmaya çalışan bir insan olduğumu düşünüyorum. Ve hangi felsefe
metinine baksam, çok teknik anlamda bir metin olsa da, o basitlikle
onları anlatabildiğimi, anlatabileceğimi düşünüyorum. Gerçekten çok
yoğun ve karmaşık metinler okuyoruz biz derslerde, değişik
düzeylerde, ama onların anlaşılır biçimde ifadesi her zaman
mümkündür diye düşünüyorum.
B: Bunu başarmış olan insanlar var.
Olabiliyor sonuçta.
A: Elbette vardır. Olur. Böyle bir şey olur.
Ben çünkü şeyden bunu biraz da öğrendim; ben uzun yıllar fizik ve
matematik öğretmenliği yaptım.
K: Sekiz yıl..
A: Evet. Eğitimim mühendis olduğu için. Ve
orada basit olarak anlatmak zorundaydınız zaten yoksa o işi
yapamıyordunuz. Ve dolayısıyla çok karmaşık bir problem nasıl
basitleştirilir, biraz ordan da ediniyorsunuz, öğreniyorsunuz. Ve
sonunda anlıyorsunuz ki, bütün karmaşık şeyler, zor gibi gözüken
şeyler çok basittir aslında. Yani, o basitliği yakalayabilmek asıl
zor şeydir. O basitliği yakalamayı öğrendiğiniz zaman da önünüzde
hiçbir zor bir metin kalmıyor. Hepsini çözebiliyorsunuz. Birdenbire
değil belki de bir çırpıda değil ama zaman içerisinde bütün
düşüncelerin dayandığı temellerin çok anlaşılır çok insana ilişkin
hiç de kendimizden uzak olmayan şeyler olduğunu görmeye
başlıyorsunuz. Bu çok güzel bir şey. Ve çok da gerekli hele bizim
kültürümüz için. Çünkü biz hem bilimi hem felsefeyi din haline
getirmişiz. Yani çok böyle yukarılarda bir yerlerde, karmaşık, bizim
üstümüzde,
K: Ulaşılamaz,
A: Ulaşılamaz bir şey olarak görmüşüz. Ve bu
da hem bilimle hem felsefeyle ilişkimizi sorun haline getirmiş.
K: Bir de hocam, sizinle ilgili yaptığımız
okumalarda 1970 yılında edebiyat eleştirisini bıraktığınızı
söylemişsiniz. Bunu söylerken de eleştirinin teorik bir temele
dayanması gerektiğini vurgulamışsınız. Sizce eleştiri kavramının
sağlam bir temele oturabilmesi için ne kadar zaman geçmesi -hangi
aşamalardan geçmesi- gerekiyor?
A: Evet bunu sorduğunuz iyi oldu çünkü benim
otuz yıl önce daha yirmili yaşlarda yaptığım şeyler vardı. Edebiyat
teorisi yaptım ben. Onları da yayınladım, Eleştirinin Kıyılarında
diye ve o kitapla da ödül aldım. 2003 Türkiye Yazarlar Birliği'nin
eleştiri ödülünü kazandım. 35 sene sonra aldığım bir şeydir. Çok
ilginç. Dolayısıyla orada, 30 sene önce yaptığım çalışmalarda
kendime göre düşünce temelini bulmuştum. Yani vardı, kendime göre
yani o dönem öyle düşünüyorum şimdi öyle düşünmüyorum ama muhakkak
edebiyat eleştirmeninin kuramsal bir bilgisi olması gerektiğini
şimdi düşünmüyorum. O zamanlar düşünüyordum, şimdi fikrim değişti.
Yani şimdi edebiyat eleştirisinin de bir edebi yaratma olduğunu
düşünmeye başladım, yani gibi. Hatta onun için yeni bir ad
önermiştim. Öyle bir yazı da yazdım. Edeştiri diyorum ben ona
eleştiri değil de. Edebi eleştiri anlamında. Edebiyatın d'sini l'nin
yerine koyarak "edeştiri". "Edeştiri" şöyle bir şey; mesela ben
diyelim ki Edip Cansever'in bir şiirini okuyorum, onu eleştireceğim.
Onu yaparken Edip Cansever gibi şiir yazmayı deniyorum. , şiir yahut
şiirsel bir dil kullanmayı deniyorum ve dolayısıyla hem Edip
Cansever'in şiir üslubu hakkında bir şey söylemiş oluyorum, hem orda
gözüme batan anlamlı, güzel veya aksayan yanları göstermiş oluyorum.
Edebiyat yaparak eleştiri yapmanın eleştirinin de edebiyata dahil
olduğunu anlatmak istiyorum yani böyle bir şeyim var.
Dış ses: Biraz sonra mı geliyim.
A: Ya çocuklarla bi programım var da..
Dış ses: Kaç gibi geliyim?
A: Saat kaç? Bizimki ne kadar sürer. Yarım
saat?
K: Eee, biraz daha...
A: Ya bi yarım saat kırbeş dakika filan.
İşte böyle burası yol geçen hanı olduğu için (Kahkahalar). Yani öyle
bir kuramsal bir temel olması gerektiğini sanmıyorum. Yani, edebiyat
eleştirisi çünkü büyük ölçüde sezgiye dayanır. Mesela şimdi şöyle
şeyler benim çok hoşuma gidiyor; Cöntürk, Hüseyin Cöntürk onu
yapardı. Bakıyorsunuz şiire, iş yok ya bu şiirde. Bu müthiş bir şey
ve çok da gerekli olduğunu düşünüyorum. Tabi şiiri yazan "olur mu
lan benim şiirimde ne var" filan diyebilir ama iş yok arkadaş.
Neden? Çünkü, yani gerekçe de söyleyebilirsiniz ama teorik birşeyler
söylemeniz gerekmiyor. Zaten bir sürü adam böyle şiirler yazdı, bu
birinci yeniye benziyor ne bileyim bu Orhan Veli'ye benziyor veya bu
Cahit Sıtkı gibi yazmış hala işte hececileri aşamamış filan gibi
sözlerle bir çırpıda meseleyi halledebilirsiniz veya bu kopya
kokuyor, bak şöyle bir deyiş bir başka şairde zaten var. Veya
yapmayı düşünüp şiir yazıyorsun, akılla yazılmış şeylerdir
dolayısıyla şair olmak için şiir yazıyorsun halbuki şair olmak için
şiir yazılmaz, senin bu yazdıkların da şair olmak için, akılla
yazılmış şeylerdir. Onun için beş para etmez, denebilir mesela.
Biraz bu tip eleştiriye çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum çünkü
bu taşları yerine oturtmaya çalışan bir eleştiridir. Oysa bizde ya
çok teknik böyle akademik şeyler yapılır kimse onu okumaz.
Akademisyenlerin kendileri bile okuyor mu bilmiyorum. İşte bilmem ne
fakültesinde yardımcı doçent filan yazar böyle şeyler, ya ordan
burdan ya Fransızca'dan ya Almanca'dan, İngilizce'den makastır ama
akademik bir görüntüsü vardır. Veya yayınevi "yaz lan bunu"
demiştir, birini bulmuştur yazdırmıştır. Veya eş dost ahbap
ilişkisidir, falan filan. Yani doğru dürüst orda bir değerlendirme
yapabilme cesaretini taşıyan insanların yazdığı eleştiri pek
olmuyor. Bu çünkü başınıza bela açar da onun için. Yani bir sürü
düşman kazanırsınız. Eleştirmenin bir öngörüsü olması lazımdır. Ataç
mesela böyle bir adamdır. Çünkü Ataç'ın sen büyük şair olabilirsin
dediği bir takım insanlar gerçekten büyük şair olmuştur. Eleştirmen
biraz böyle önceden sezebilen, yetenekli insanları görebilen filan
bir insandır ve o kelle koltukta bir adamdır. Cesur insanların işi
olduğunu düşünüyorum. Ben kendi adıma eleştirinin bu kısmında olmayı
düşünmedim de düşünmem de çünkü benim yapıma çok uymuyor ama ben
başka bir şey yapabileceğimi düşünüyorum yıllardan beri yapmıyorum,
eleştiri yazmıyorum -seyrek de olsa eleştiri yazıyorum- ama ben daha
çok bir metnin içinde çok farkedilmemiş bir şeylerin
gösterilmesinden yanayım. Yani değerlendirmeden çok...
K: Keşfetme..
A: Okunması, bir metin nasıl okunur
konusunda ipuçları veren şeyler yapmaktan yanayım. Ama
değerlendirmecilerin de kesinlikle olması gerektiğini düşünüyorum.
Edebiyat bence böyle canlanır yani kavga dövüş olması, o kavga
dövüşün daha ateşli, yaratıcı metinler yaratmaya götürmesi filan
güzel bir şey. Yoksa o onun sırtını sıvazlayacak, o ona aferim
diyecek, veya o onu yerin dibine sokacak ama sonuçta hiçbir
etkileşim olmayacak ve etkileşim sonucundan da güzel, yaratıcı,
farklı yapıtlar çıkmayacak. Bu eleştirinin işlemeyişini gösteren bir
şey. Tabi eleştiri bizim kültürümüzde de çok olmadığı için.. Bizde
sövgü, yergi ve övgü olur. Onların dışında eleştiri ayrı bir şeydir.
Eleştiri ayrı bir terbiye gerektiren bir şeydir. Bizde çok fazla
yok. Çünkü beni eleştirdikleri zaman ben küfür ve hakaret olarak
anlarım o yüzden ne hakla beni eleştirebilirsin diye kızabilirim.
Dolayısıyla eleştiri, işlevini yerine getirmiyor. Tabi böyle bir
tehlike de var. Ya ticari amaçlarla yapılıyor, işte televizyondaki
edebiyat programlarında, kesinlikle danışıklı dövüştür, ya Doğan
Kitap'ın ya Yapı Kredi'nin kitapları yani büyük yayıncıların
kitapları övülür yahut ön plana çıkarılır. Öbürkü gerçekten yapıtın
kendisinin değerli olduğu için kitap eklerinde veya televizyon
programlarında bir şeyin konuşulduğu çok seyrektir diye düşünüyorum
yani hemen hemen yoktur.
B: Hocam sizin için gerçekten önemli
olduğunu düşündüğünüz, hayatınıza gerçek anlamda bir ivme kazandıran
kitaplar var mı?
A: Onları benim söylemem çok zor çünkü ben
çok kitaplarla düşünen bir insan değilim. Dolayısıyla unuturum ben.
Mesela bana çok söylerler, ya acaba ben edebiyat eleştirisine
başlamak istiyorum ne okuyayım? Hiçbir şey söyleyemem.
B: Hani bazen şöyle diyor musunuz, bir kitap
okudum bütün hayatım değişti..
A: Ona inanmıyorum. Çünkü herkesin ihtiyacı
olan kitabın kendisi tarafından bulunacağı gibi bir tezim vardır.
Yani ben işte yıllardan beri hocalık yaparım hiç kitap tavsiye
edemem. Okuma listesi verin derler mesela, bilmem. Hiçbir hocadan da
istememişimdir. Yani istememişimdir değil tabi. Ya acaba hangi
dergileri okusam diye bir şey söylersen birkaç dergi adı belki
verilebilir. Yazar adı, işte beni etkilemiş kitap adı değil ama
yazar olarak söyleyebilirim. Yani deneme, eleştiri, şiir alanında
çok önemli gördüğüm insanlar olabilir. Kimdir derseniz, yahut isim
belki değil ama zaman zaman isim zaman zaman oratmı vererek
söyleyebilirim halk şiirini çok sevmişimdir ama halk şiiri beni çok
beslemiştir. Hem düşünür olarak hem denemeci olarak hem eleştiri
yazarı olarak, bunun yanında divan şiirini çok sevdim. Ve hala
didişiyorum. Divan şiiri okuyorum sürekli olarak. Alman edebiyatı
çok etkilemiştir beni özellikle romantikler, Goethe mesela bunlardan
biri çok önemli bir etkisi üzerimde olan. Bizim edebiyatımızda bu
cumhuriyet sonrası dönemde işte hepimiz Ömer Seyfettin'in o basit
gibi gözüken öyküleriyle yetişmişizdir. Memduh Şevket Esendal mesela
beni çok etkileyen öykücülerden biridir. Şiirde Cahit Sıtkı, Ziya
Osman Seba mesela çok etkilendiğim, uzun yıllar böyle hep yanımda
taşıdığım kitaplardır. Ziya Osman, Cahit Sıtkı mektuplaşmaları ta
lisede okurken beni çok etkilemiştir. Dediğim gibi şeyden çok
etkilendim, Ataç'tan çok etkilendim sonra Ataç sonrası mesela bizim
edebiyatımızda Asım Bezirci, Hüseyin Cöntürk. Hüseyin Cöntürk çok
etkilemiştir beni. Gerçekten hocamdır Hüseyin Cöntürk. Hem
kitaplarıyla belki onu siz çok iyi tanımıyorsunuz, orda fotoğrafı da
var, müthiş bir insandır. Sanıyorum kitapları tekrar basılacak. Hem
yaşayış olarak. Çünkü ben edebiyatla hayatı hiç ayıramadım. Benim
için yazmak ve yaşamak hep çakışık olmuştur. Hatta çok ilginç şeyler
olmuştur mesela yazdıkların hayatın önünden gitmiştir. Önce mesela
bir kızı yazmışımdır hiç görmeden, sonra görüp aşık olmuşumdur.
Garip bir şey. Bunu uydurmuyorum gerçekten böyle şeyler olmuştur. Ve
şaşmışımdır yani. Genellikle yazma arkada giden bir şey diye
düşünülür, benim hayatımda önde gitmiştir. Yani önce bir takım
kitaplar bulmuşumdur, sonra o kitaplarla ilgili hayatı yaşamaya
başlamışımdır. Yani onun nasıl olduğunu bilemiyorum. Veya dediğim
gibi ya okumuşumdur ya yazmışımdır. Fakat bunlar hep birbirini takip
eden kopmayan şeyler olduğunu düşünüyorum. Sanıyorum okuma veya
yazma duyarlılığında öyle bir şey var. Yani yaşayamayacağımı yahut
yaşamamış olduğumu, yaşayışıma uzak olduğunu sandığım şeylere çok
ilgi gösteremiyorum. Ama henüz yaşamadığım, bana uzak sandığım fakat
çekiciliği olan şeylere doğru da garip biçimde bir eğilim
gösteririm. Mesela onları bulup, ondan sonra onla ilgili şu ya da bu
biçimde bir şeyleri yaşadığımı gördükçe de çok sarsılmışımdır. Bu
çok ilginç bir yazma, okuma ve yaşama ilişkisi. Tabi felsefeyle
ilgili okumalarımı anlatmadım daha. Onu isterseniz hiç
karıştırmayalım o ayrı bir şey.
K: Şimdiki sorum zaten bu noktada önemli,
Cemal Süreya "şairin hayatı şiire dahildir" diye bir cümle
söylemişti, sizin yaşam öykünüze baktığımızda şunu görüyoruz
ailenizdeki rahatsızlıklar, yalnızlık,kalabalıktan kaçma.... Yani
sizi yazmaya iten o ana duygu yalnızlık mı?
A: E tabi ben yalnız bir adamım. Hala
öyleyimdir. Yani etrafımda çok kalabalık vardır ve görünüşte somut
ilişkilerimde bir problem yoktur. Çok problemli bir adam değilim
sayılır. Onun için de beni ikide bir müdür yaparlar. Yani ilişkileri
bir biçimde yani sağlıklı yürüttüğümü düşündükleri için. Kimseyi
kırmam, aleyhinde konuşmam, kırmamaya çalışırım ister istemez
kırıyorsunuz da. Yalnızlığın çok önemli bir şey olduğunu
düşünüyorum. Ben bir başınalıkla yalnızlığı ayırıyorum ama bir
başınalık zaten olunması gerekli bir şey. Bir başına değilsen, bir
başına kalamıyorsan..... Virgina Woolf hani herkesin kendine özgü
bir odası olması gerekir diyor. Öyle bir odamın hep baştan beri
olduğunu düşünüyorum. Bu bir başınalık, bir başına olmak... Ama
yalnızlık ayrı bir şey. Yani ben bir başıma olmaktan öte yalnız bir
insan olduğumu düşünmüşümdür. Yani yalnızlık şöyle bir şey,
yalnızlık çevrenizde insanların olmasıyla ortadan kalkan bir şey
değildir, ve tabi yaşın ilerledikçe o yalnızlık daha ağır biçimde
olmaya başlıyor çünkü sosyalleştikçe yalnızlığınız artıyor. Mesela
günde ben üç dört yere konuşmaya gidebilirim ya işte hoca bize de
konuş falan filan. Bankacılar çağırır, hemşireler çağırır, doktorlar
çağırır. Her yere gider öyle ne biliyorsam öyle bir sürü şey konuşur
gelirim. Ama onlar beni yalnızlıktan uzak kılmıyor. Ya bak ne kadar
güzel insanları seviyorum, insanlar arasında onların bir parçasıyım
gibi bir duygu hiçbir zaman olmadı. Onların arasında oldukça yalnız
oldum ama bu yalnız olmak yabancılaşma ve soğukluk anlamında
değildir. Bu ölüme tek başına gitme duygusudur. Bu insanları
sevdikçe insanlarla arandaki doldurulamaz boşluğu görmek gibi bir
şeydir. Dehşetli bir şeydir. Çok acıdır fakat ben tabi onu galiba
otuzlu yaşlardan sonra o kötü acılı şeyden kurtuldum. Belki sizler
daha bu yaşta kurtulmuş olabilirsiniz ama mesela ben sizin
yaşınızdayken çok asık suratlı, kasıntı, gıcık, böyle kimseyle
konuşmayan kendini böyle dâhi filan zanneden ya "ne bu salak
herifler de etrafımda dolaşıyorlar be, benim gibi dâhinin.." filan
diyen aptal bir heriftim yani. Sonra bir baktım bu koridorlardan
birinde otuzlu yaşlarda, buraya hoca yaptılar beni, gülmeye
başladım, kahkaha atıyormuşum, hiç gülmezdim. Sonra böyle sırıtan
bir adam oldum, böyle her tarafta nereye gitsem sırıtıyorum yani.
Fakat garip bir maske herhalde. Yani o insanın kendi yalnızlığını
kapaması için ama, şey anlamda yalnız değilim, yani insanları
sevememe anlamında yalnız olduğumu sanmıyorum. İnsanlara dokunmak
tenlerine yahut ruhlarına bunu bir ölçüde başardığımı sanıyorum. Ama
o dokunmayı ben ve karşımdaki insan bilemeyip işi mıncıklamaya
götürdükleri için orada tabi ister istemez yalnızlığın kaynağı
oluşuyor. Dokunuşmayı insanlar bilmiyor. Yani karşılıklı dokunmayı.
Hadi birbirimizi okşayalım diyorsunuz oturuyorsunuz, şimdi yavaş
yavaş okşanmaya başla ordan mıncıklamaya, avuçlamaya hooop n'oluyo
elleme lan (gülüşmeler). Burdan hadi boğuşma ondan sonra bilmem
boğazlamalar filan. İnsan bilmiyor. Okşamanın şeyini bilemiyor.
Kuduruyor çünkü. (gülüşmeler). Herhalde bir süre
sonra..(kahkahalar). Yani okşama, okşama çok ayrı bir şey
başarılması gereken. Onu yapamıyor. Örseliyor. Cimdikliyor. Çünkü
"ulan şimdi okşuyoruz iyi de bu namussuz aklımıza bir şey geliyor.
Sen o herife neden bakmıştın, benim yanımda gülmüştün?" Hemen
birdenbire okşama cimdiklemeye dönüşebiliyor. Dolayısıyla,
okşamanın, okşama ortamı diye bir ortam var, yani hayat da böyle
yaşanmalı diye düşünüyorum. Okşar gibi. Bu erotik bir yaşamdır. Ve
erotik yaşam tam edebi ve felsefi yaşamın kendisidir. Ya ben bunu
uyguluyorum. Gönderme yaptığım iki temel insan var. Bir tanesi
Platon. Platon çok erotik bir adamdır. Bkz. Bakınız "Şölen Diyaloğu".
Oraya bakabilirsiniz, ne kadar erotik bir adam. Sokrates'in kendisi.
Ve Levinas. Levinas dehşetli bir adam. İşte şimdilik iki tane büyük
abim var. Hep onlarla uğraşıyorum. İkisi de müteveffadır, ölmüştür
ama... Ben okşamayı Levinas'tan öğrenmeye çalışıyorum. Tabi teorik
olarak, pratikte hiçbir ruhu okşayabildiğimi sanmıyorum.
Kanatıyorsunuz çünkü. Kanattığınız veya müdahale ettiğiniz için daha
doğrusu incittiğiniz için, okşamaktan da korkuyorsunuz. Ya şimdi
tamam bunu okşuyacaz da herhalde cimdikleriz filan, biraz
korkuyorsunuz. İyi ben bunu okşuyacam ondan sonra herif
laubaliolacak, tepeme çıkacak. Okşamıyayım bari.
B: Bu noktada bir şey söylemek istiyorum.
Umudun hayatımızdaki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?
A: Okşamanın olduğu bir yaşamda umut yoktur,
umutsuzluk da yoktur. Çünkü şey yoktur. Akıl yoktur, kavramlar..
Yani okşama ortamıyla yaşanan bir yaşamda belki şiir olabilir,
ortaya çıkabilir. Ama kavramlar, teoriler, beklentiler, birbirini
kullanma taktikleri, stratejiler, politik hesaplar, çıkar hesapları,
erotik saldırganlıklar bunların hiç biri yoktur. Ve mükemmele yakın
bir yaşam geçici de olsa yani yaşam bir yaşantı, tecrübe yaşam
demeyeyim de bir yaşantı kısa süreli de olsa insanların
birbirleriyle olan ilişkisindeki okşamanın ve okşanmanın çok önemli
olduğunu düşünüyorum.
B: Peki yaşmamızda umudun yeri var mı?
A: Tabi, umudun yeri var çünkü, gerekçem de
şu, elbette var, bu da gene üstadlarımdan biri benim felsefede. Yani
bir isim vermek gerekirse, o da Ernst Bloch diye birisidir.
Bilmiyorum hiç adını duydunuz mu, Ernst Bloch bir Hegelci bir
Marksist düşünürdür. Bloch b, l, o, c, h diye yazılıyor. Ernst Bloch.
"Umut İlkesi" diye bir kitabı vardır. Orda iyice sloganlaştırırsak
şudur ki ben galiba hayatımı böyle yaşadığımı düşünüyorum; "değil
daha". Her zaman bunu diyorum. Almanca'da biz ona noch nicht veya
İngilizcesi not yet... Not yet müthiş bir şey. Okşama yaşantısında o
vardır. Okşama, çünkü okşamada hep geleceği okşuyorsunuz. Çünkü ele
geçirme, hükmetme filan yoktur, o mıncıklama olur. Yani
mıncıkladığınız zaman şimdidesiniz ve yüklenmeye çalışıyorsunuz. Ama
okşamada ele geçirilen bir şey yoktur. Gelecektir henüz bitmemiş
henüz gelmemiş, biraz sonra gelecek olanın ardındasınızdır. Not
yet'in ardındasınızdır. Henüz olmadı, henüz değil. Değil daha. Di mi
öyle Türkçeleştiriyoruz ?
K: Evet. Daha değil.
A: Değil daha. Değil daha yaşantısı işte. Bu
şu anlamda umut değil işte ben büyüyünce dükkan açacağım, para
kazanacağım ilerde de şöyle bir iş bulmayı... Ben bunlara umut
demiyorum. Bunlar hesaptır, plandır. Umut, biraz hayata kendimizi
bırakmakla gerçekleşen bir şeydir. Yani çok kökten hayata karşı
aldığımız bir tavırdır. Şunlara umut demiyorum mesela bu hastalıktan
kurtulacağımı umuyorum. Sınıfımı geçeceğimi umuyorum sözlerinde
bekliyorumu kullanmak daha uygundur. Ummak sürekli yani ummak demek
hayatla temasımızda takınmamız gereken doğal bir tutum. Umma tutumu
mesela işte değil daha. Bu acılar karşısında da böyledir sevinçler
karşısınd da böyledir. Yani değil daha demek açık uçlu bir yaşamdır.
Yani ben şu anda çok büyük bir acı çekiyor olabilirim. Beynimde ur
vardır veya böbreklerim yaralıdır ve kıvranıyorumdur. Bitecek bu
acı, geçmişte kalacak değil daha diyerek hem acıyı yaşayarak
tüketmenin ardındayım hem o acıyı anlamak. Yani nasıl bir şey
olduğunu anlayacağım henüz anlayamadım, henüz kapatamadım, henüz
bitiremedim insanlarla ilişkim de öyledir. Yani Leyla'yı görüyorum,
işte Leyla şudur dediğim zaman kapatmış oluyorum. Ama Leyla'yla
değil daha ilişkisinde henüz daha Leyla hep açıktır, Leyla her zaman
başka türlü olabilir. Leyla her zaman değişir. Cemal Süreya'nın öyle
bir şiiri vardır. Yani tam şeyini bilmiyorum ama anlamı şöyle kalmış
aklımda; her gün yüzünü değiştir filan diyor. Sevgili zaten her gün
yüzü değişik olandır yani her gün aynı suratla ortaya çıkan sevgili
değildir herhalde o. Öyle görüyorsam zaten veya bana öyle
görünüyorsa bitmiştir. Sevgili de noch nicht'tir. Hiç bitmemiştir.
Değil daha olandır.
B: Hocam burda şey diyecem, yazma eylemi
içinde umut var mıdır?
A: Kesinlikle yani umut ilişkisi, umut
prensibi Bloch o adı kullanıyordu. Umut prensibi. Yazmanın kendisi
zaten umut prensibiyle gider umut ilkesiyle gider. Çünkü beni
yazdıran şey odur. Yani değil daha demek dünya bu kadar değil, ben
bu kadar değilim, yaşadıklarım bu kadar değil, karşılaştıklarım bu
kadar değil, ben bu yazıyı yazıyorum ama yazım bu kadar değil, daha
yazacağım, böyle zannediyorsunuz ama daha ooooooo bende neler var
söyleyeceksiniz, aslında olmayabilir ha, yani onu söyleyebilmek işte
noch nicht ilişkisidir.
K: Peki, umut etmek ile kendini kandırmak
arasındaki çizgi nerede başlıyor?
A: Evet. (gülüşmeler) Şimdi kendimizi her
zaman kandırıyoruz biz bir anlamda çünkü kendimizi kandırıp
kandırmadığımızı test edebilme ancak başımıza gelen olaylarla
anlaşılıyor. Ben tabi umut etmekle mutlu olmak arasında da çok yakın
bir ilişki kurmaktayım. İnsanın mutlu olması gerektiğini bunun bir
ahlaki zorunluluk olduğunu söylüyorum.
B: Mutsuzluk ahlaksızlıktır.
A: Evet. Mutsuzluk ahlaksızlıktır.
K: Yaşama beceriksizliğidir.
A: Bana öyle geliyor. Bu şey anlamında değil
ama, bu gerçeği yitirmeden çünkü kendini aldatmama. Yani sürekli
olarak umut yaşantısında gerçekle yüzleşme vardır. Gerçekle
yüzleştiğim için değil daha diyorum. Gerçekle yüzleştiğim için
umutluyum. Gerçekle yüzleşebildiğim, gerçeği anlamaya çalıştığım
için mutluyum. Acı çektiğim için çünkü gerçekle karşılaştığım için
acı çekiyorum.
B: Gerçekle karşılaşabilmek tutunacak bir
yer mi?
A: Yo, değil. Çünkü gerçekle karşılaşma
cesareti için tutunduğum yer, kendimdir. Yalnız kendim değildir.
Kendimi içinde gördüğüm dostlarımdır. İnsanlardır yani dostlarım,
sevdiklerim umut ettiğim insanlar mesela öyle insanlar yaşamış ve
hala yaşıyor ki ya iyi ki bu insan var, o insanın yüzü suyu
hürmetine, Cemal Süreya gelmiş. Cemal Süreya var diye ben çok mutlu
olduğumu hatırlıyorum. Veya işte Edip Abi yaşıyor, Behçet Hoca,
Behçet Necatigil. Bunlar var. Demek ki benim ölmemem lazım. Yani
böyle adamlar yaşıyorsa, yaşamışsa ve şu anda da çok değerli
insanlar varsa ve o zaman karşılaştığım acılar, hayal kırıklıkları
beni savurmuyor. Çünkü dayandığım kendimin dışında güç alabildiğim
insanlar var. Onlara çok güveniyorum.
B: Yani hocam insanın tutunabilmek için bir
yerlere ihtiyacı var mıdır?
A: Kesinlikle. O da bana sorarsanız
değerlerdir. Sahip çıktığı değerlerdir. Adalet, sevgi, dostluk,
dünyanın giderek daha güzel bir dünya olması daha yaşanır bir dünya
olması, yazmak, düşünmek. Bunlar işte bizim güvendiğimiz, çok
değerli bulduğumuz şeyler. Acılar karşısında ve başımıza gelen
felaketler karşısında dayanacağımız şeylerin bunlar olduğunu
düşünüyorum.
B: Şöyle bir şey diyebilir miyiz, hocam: Bu
tutunacak yerler inançlar mıdır?
A: E tabi, ama inancı yalnızca dini inanç
olarak anlamamak lazım. Ben yüksek değerlere inanmayı, insanın
içindeki sonsuzluğa inanmayı seçmişimdir, ona inanmışımdır, ona
inanmaya inanmışımdır. "İnsan bu kadar değil" olduğuna inanmışımdır.
Ama tabi dinler onu başka türlü anlatıyorlar. Fakat ben tamamen
insanla sınırlı bir alanda olduğunu düşünüyorum. İnancın boyutu,
inanç benim için sanat, bilim, ahlaktır. Dini şeylere hiç girmek
istemiyorum. Çünkü onların insanı görmekte şu anda benim zihnimi
açan değil zihnimi bulandıran etkileri olduğunu düşündüğüm için.
Dindarlara saygım elbette vardır. Çok güzel dindar insanlar vardır.
Din benim işim değil, öyle yaşamıyorum çünkü.
K: Bu arada hocam 1994 yılında yapmış
olduğunuz bir söyleşide gönül felsefesiyle ilgili soruların on yıl
sonra cevaplanabileceğini söylemişsiniz.
A: Aaa, on yıl olmuş!
K: 2004 yılındayız.
A: Yok ya, 2014'te galiba cevapları.
(Kahkahalar)
K: Bir on yıl daha diyorsunuz!
A: Herhalde cevaplarını bilemem. Çünkü bu
gönül felsefesi denen şeyi çok mekanik bir biçimde yapmayı
istemiyorum çünkü gönül felsefesinden benim anladığım şudur; benim
anladığım, yapmaya çalıştığım gönül felsefesi benim hayatımdan
ibarettir. Yani benim hayatımda iş yoksa ve ben alçak, iki yüzlü,
yalancı, sahtekar bir adamsam benim gönül felsefesi diye ortada
dolaştırdığım şey de çok alçakça olur, sahtekar bir şey olur.
Dolayısıyla nasıl yaşadığıma çok bağlıdır nasıl düşündüğüm. O yüzden
düşüncemi önceden koyup da işte böyle böyledir gibi bir takım
kurallarla ortaya çıkmak istemiyorum. Bunun için zamanın henüz
olmadığını, belki öleceğimi düşünsem tabi yarın da ölebilirim ama,
belki ölümü çok yakın hissettiğimde birkaç şey çiziktirip işte nah
size gönül bilmem nesi gibi bir şey söyleyebilirim, ama arada tabi
ipuçları vermiyor değilim, gönül şudur falan filan gibi biliyoruz ya
gönülün ne olduğunu. Arada bir attırabiliyoruz sağda solda
(kahkahalar).
B: Bir de hocam aşk hakkında sorularımız
var.
K: Hocam, um:ag'taki seminerlerden de
biliyoruz ki doğu felsefesindeki bedeni yok sayıp sürekli ruhla
meşgul olma halini kabul etmiyorsunuz, yadsıyorsunuz.
A: Tabi orda Cemal Süreya'ya bir nazire
olarak söyleyeyim; beden ruha dahildir.
K: Ve bu noktadan hareketle Schopenhauer'in
dediği aşkın temeli cinsel içtepidir sözünü kabul ediyorsunuz.
A: Tabi orda bir doğruluk payı vardır ama
Schopenhauer tabi meseleyi başka türlü almış. Orda tamamen bir
irrasyonel, korkunç bir enerjinin bize egemen olduğunu söylüyor.
Yani istenç adını verdiği, Türkçe'de istenç diyebileceğimiz bir
enerjinin egemen olduğunu söylüyor. Ben tamamen öyle bir Freudyen
yahut Schopenhauervari bir beden anlayışından yana değilim. Bende
biraz daha yumuşak bir beden anlayışı söz konusudur. Daha ruhi bir
karakter taşıyan ruh -beden anlayışıyla yola çıkıyorum. Beden ruhi
bir özellik taşıyor. Bunların birbirine yaklaştığı bir beden ruh
bütünlüğünden söz ediyorum. Aşkın da kesinlikle bedenle yaşanılması
gerektiğini..... Uzaktan böyle, Leyla Mecnun hikayeleri bana çok
patalojik geliyor. O çağda belki bir anlamı vardı. Bir beden ruh
bütünlüğü ikili ilişkinin kendisi. Paylaşma olmadan olmaz, aşk. Öyle
adamı uzaktan görüyorum, sonra yandım allah diyorum. Bu aşk maşk
filan değil. Bu bir duygu. Aşk duygu değil. Duygu yanı var ama
duyguya indirgenemez.. Kızın apartmanında yüzünü uzaktan
geceyarıları penceresinden görmek için işte, apartmanın önündeki
ağacın dibinde hep sabaha kadar oturuyorum. Ha bunu yapanlara saygı
duyabilirim. Güzel bir şey olabilir. Ama ben aşkı böyle anlamıyorum.
Ben aşkı çok gerçekçi bir şey olarak anlıyorum. Beden, ruh ve
kesinlikle paylaşmadır. Yani ortaklaşa bir yaşamdır. Ortaklaşa,
birlikte kotarılan, devşirilen bir şeydir. Ve orada da tabi büyük
bir Gestalt Switchle yaşanan bir şey. O zamana kadar yaşadığımız
hayat çerçevesinin Gestaltın, çerçevenin başaşağı edildiği bir
yaşamdır aşk. Hep söylediğim örnek işte, aşktan önceki kapıyla,
aşktan sonraki kapı aynı kapı değildir. Bütün dünya değişir. Aşkın
göstergesini ben öyle anlıyorum. Yani aşık mıyım değil miyim diye
kendime sorduğum zaman, dünyaya bakış çerçevemde büyük bir dönüşüm
varsa, hah işte yaşıyorsundur. Aşktır o.Göstergelerimden biri bu.
Yalnız bir duygu ve bilinçsel bir dönüşüm değil bu, paylaşmadan
yahut paylaşmaya çabalamadan kaynaklanan bir şeydir.
B: Aşk bir erdem mi?
A: Yoo, yani olabilir de olmayabilir de.
Muhakkak olması gerekmiyor. Bela da olabilir. Kesinlikle bir bela da
olabilir. Muhakkak iyi bir şeydir demiyorum çünkü felaket de
olabilir.
K: Sizinle ilgili yaptığımız araştırmalarda
sizin söylediğiniz bir cümle; ODTÜ'de öğrenciyken bir kıza deli gibi
aşık olduğunuzu söylüyorsunuz. Deli gibi de sizin sözünüz. Ve
bugünden geriye dönüp baktığınızda söylediklerinizle beraber o aşkı
nasıl değerlendiriyorsunuz?
A: Evet, o kızla evlendim ben. Şimdiki
karım. Dolayısıyla orda çok gerçekçi bir ilişki var. Yani oraya
bakıp da şimdi onu değerlendirme imkanı yok ama yaşanmış aşklara
geçmişte baktığım zaman nasıl görülür diye düşündüğüm, bunu
söylediniz..
B: Bu zaten sorunun özü
K: Evet..
A: Sorunun özü bu. Sorunun özüne
baktığımızda öyle bir genelleme zor çünkü her aşkın biricikliği var.
Zaten aşkı yaşayabilme ustalığı da burada yatıyor. Yani bir aşkı
öbür aşkla karıştırıp, bütün aşklara genel olarak aşk dediğiniz
zaman aşktaki çoğulluğu kaybedersiniz. Çünkü her insan ne kadar
farklıysa ve her insan nasıl biricikse her insanla yaşadığınız aşk
da farklılık taşıyacaktır ve biriciklik taşıyacaktır. Dolayısıyla
onu anımsamanın da kendine özgü biricikliği olacaktır. Kimi içimizde
çok derin yaralar, pişmanlıklar, keşkeler bırakabilir, kimi bir
tebessüm bırakabilir, kimi belki biraz gözyaşı, kimi de bir omuz
silkme, kimine de belki amma az ha diyebileceğimiz bir şey olabilir.
Demek ki o yaşanananbağlı olarak değişen bir şeydir. İnsanın çok
böyle geçmişteki albümleri karıştırmasının doğru olmadığını
düşünüyorum doğrusu. Geçmişi tamamen unutmak değil ama geçmişe
takmanın, "ah ulan be bunu da kaçırmayacaktık be" deyip sürekli
olarak geçmişte bir yerlere böyle kendimizi fiks edip , hep onla,
orada kalmanın geleceği yaşamayı, umudu yaşamayı, okşamayı yaşamayı
engellediğini düşünüyorum. Takıntı bunlar. O takıntılardan kurtulmak
lazım. Geçmişte hatırladığımız zaman utanacağımız şeyler de
olabilir. Yüzümüz kızarır, dur Allah aşkına hatırlatma
diyebileceğimiz, hatta hatırlatmayı bırak böyle ufacık bir şeyin
bile bizi mahvedebileceği çirkinlikler yaşamış olabiliriz. Onları
bilmek fakat onlara takmamak gerektiğini düşünüyorum. Sürekli
olarak, aşk konusunda da,"değil daha" tavrının önemli olduğunu
düşünüyorum. "Değil daha", çünkü aşk sürekli olarak açımlanabilir,
değiştirilebilir bir şeydir. Bu aynı kişiyle de yaşanabilir, birçok
kişiyle de yaşanabilir.
B:
Hocam bir şey soracağım, aslında cevabını
aldım gibi ama, şimdi aşk herşeyi bıraktıracak kadar güçlü bir duygu
olabilir mi?
A: Zaman zaman olabilir. Zaman zaman o
ortaklaşa yaşamın kendisinde o olabilir.
B: Yani Ahmet İnam bunu yapar mıydı? Yani
karısını, çocuğunu bütün hayatını bir kenara bırakıp.......
A: Yoo, ben yapmam hayır. O bana uygun bir
şey değil. Ama bu kişilikle ilgili bir şeydir. Yani herkes kendine
özgü yaşar. Ben hayatımda böyle bir şey yaşamadım. Yani hayatımda
çok savrulduğum, intihar etmeye kalktığım durumlar birkaç defa
olmuştur. Ama bu aşkın getirdiği bir şeyden değil. Daha
egzistansiyel bir problemden, varolma problemiyle ilgili bir şeydir.
Aşkı ben hep estetik boyutta anladığım için. Yani estetik ve etiğin
birleşimi olan bir şeydir. Ve dolayısıyla hem estetik ve etik
kaygılarım bana sürekli olarak varolmam gerektiği mesajını verir
aşkı yaşarken. Dolayısıyla orada aldığım mesaj güzelleşmek zorunda
olduğumdur. Zaten çirkinleştiğimi düşündüğüm anda o bitmiştir. Çünkü
oradaki büyük bir fırtına şeklinde anlayıp işte o fırtınanın beni
savurması filan meseleleri.... O fırtınanın, fırtınaya tutulmuş,
fırtınayı yaşamak isterim doğrusu ama fırtınada kaybolma benim
"değil daha" tavrımı bozan bir şey. Çünkü savrulup, kendimin ortadan
kalkmasına izin veremem, vermem . Gençliğimde de hiç böyle bir şey
yaşamadım. Beni savuran, alt üst eden bir şey yaşamadım çünkü aşkın
altında kalmak istemem. Üstüne çıkmak da istemem, altında kalmak da
istemem. Orada hep okşama ilişkisiyle yaşamak isterim. Orada
dengemin bozulması bana yaşama beceriksizliği gibi gelir. Dengem hiç
bozulmadı şimdiye kadar. Gençlikteki yaşadıklarıma bakarak
söylüyorum. Yani hiçbir fırtınanın o anlamda benim dengemi
bozmadığını söyleyebilirim. Çünkü bozmaması için bir ip cambazıydım
ama elimde çok müthiş bir denge sopası vardı. Yani bir tarafında
felsefe vardı o denge sopasının ağırlık olarak, bir tarafında
edebiyat vardı. Dolayısıyla o kadar fırtına beni savuramadı çünkü
yazdım. Savurmayı bir erdem olarak anlamayın. Çünkü savrulma
sonucunda, birlikte savruluyorsak, birlikte okşama ortamındayız
demektir. Çünkü birliktelik yoksa benim tek başıma savrulmam aşkı
oluşturmaz. Aşk iki kişilik olduğu için, benim tek başıma savrulmam
benim problemim oluyor, aşkla ilgili bir şey olmuyor ki . Benim
belki aptallığım, belki çok heyecanlı oluşum, çok tutkulu oluşum...
Sonuçta bu boyutu düşündüğüm zaman, yani estetik ve etik boyutu
düşündüğüm zaman, benim tek başıma acı çekiyor olmamın aşka dair
olmadığını düşünüyorum. Bu benle ilgili bir sorun. Birlikte
savruluyorsak, o zaman birlikte uçuyoruzdur, ona savrulma demiyorum.
Birlikte fırtınaya yakalanabiliriz, ne bileyim, sosyal ortam,
kültürel ortamda birlikteyizdir. Birlikte acı çekebiliriz ama o
aşkın bir parçasıdır. Birlikte savrulmayı anlayabilirim. Birlikte
savrulma aşkın kaçınılmaz bir parçası ve iyi bir şey olduğunu
düşünüyorum. Tek başına, onun ve benim ayrı ayrı savrulmalarımız,
onun aşka dair olmadığını düşünüyorum.
B: Peki hocam, son soru, yazarken mutlu
hissediyor musunuz kendinizi?
A: Şimdi mutluluğun ben bir karakter
olduğunu düşündüğüm için, o bir karakter olarak zaten mutlu olmaya
çalışan bir insan olduğumu düşünüyorum. Fakat, yazmanın kendisi her
zaman mutluluk getirecek veya ne bileyim sevinç verecek şey
değildir. Çok acı verebilir, sıkıntı verebilir. Ama yazmasam,
yazmasa idim yaşayabileceğimi sanmıyorum. Hala ayakta duruyorsam
kesinlikle bunu yazmaya borçluyum. Ölmüştüm. Kesinlikle ölmüştüm.
B: Hocam çok teşekkür ederiz.
K: Teşekkürler.
A: Biraz başınızı ağrıttım ama... Sürekli
başı ağrıyan, mutluluğun enayisi olan bir insanı dinlediniz.
|
|