| |
Söyleşi:Sadık Yaşar
Geçtiğimiz 2003 yılında
Ahmet Ada’nın yeni şiir kitabı Gökyüzünün Fıskiyesi yayımlandı. Şiirleri
ve poetik birikimiyle, şiir kültürüne eni konu katkısı olduğunu düşündüğümüz
Ahmet Ada ile yeni kitabını konuştuk.
Son kitabınız Gökyüzünün
Fıskiyesi bir şenlik, bir havai fişeği izlenimi uyandırdı bende. Şiiriniz, -
gazellerde yazdığınız düşünülünce – çağdaş Türk şiiri içinde nerede duruyor?
Gökyüzünün Fıskiyesi
modern Türk şiirinin
içinde yer alıyor. Gazel de yazmış olmam bu gerçeği değiştirmez. Gazellerim,
Behçet Necatigil’in Divançe’si, Turgut Uyar’ın Divan’ı gibi,
Türkçe’nin söz varlığıyla biçimsel bir olanağı yenileştirme çabası olarak
görülebilir. Ne var ki, bu çaba da modern şiire eklemleniyor. Gelenekçi
bir şair değilim. Divan şiiri geleneği de, Halk şiiri geleneği de, gerek
duyarlık olarak gerekse biçim olarak kendi dönemlerinin özelliklerini taşıyor.
Modernitenin biçimlendirdiği bir toplumun içinden şiir üreten biri olarak,
modern şiirin olanaklarını kullanmam çok doğaldır. Şiirimin bulunduğu konum
modern şiirdir.
Gün Doğsun Gül Üstüne’den
Gökyüzünün Fıskiyesi’ne uzanan çizgide şiirinizde ne değişti? Ahmet Ada
şiirinde yeni bir evreden söz edilebilir mi?
Önce tersinden başlayarak
şiirimde değişmeyeni belirteyim. Şiirimin şiir oluşunda temel koyucu öğe
imge’dir. Benim şiirim imgeci bir şiirdir. İmgenin kurgusu
sentetik yapıda değil, organik yapıdadır. Saçmasapan bir söz yığını,
imgeye dönüşmeyen imge, benim çalışma tarzım değildir. Hayatla, toplumsallıkla,
bireyin birey oluşuyla örtüşen organik bir imge anlayışı şiirimin temel koyucu
öğesi olmaya devam ediyor. Şiirimin değişmeyenleri olarak insanî
durumları, insanî değerleri içermesini gösterebilirim. Şiirimin değişenlerine
gelince; çalışmalarım biçimi önceleyen konuma yerleşti. Estetik değer, estetik
haz üreten bir konuma geldi. Bir de, lirizmin tükenmeyen olanaklarını
keşfetmek bana haz veriyor.
Kendinizi çağdaş Türk şiiri
içinde hangi yönelişe yakın buluyorsunuz?
Başlangıçta şiirimin
temelinde toplumsalcı şiirin etkisi belirgindir. Ama hep İkinci Yeni
şiirine yakın hissettim kendimi. İkinci Yeni’yi, şiirimizin en önemli
modernist atılımı olarak görüyorum. Bana kaynaklık ettiğini söyleyebilirim.
“Başlangıçta şiirimin
temelinde toplumsalcı şiirin etkisi belirgindir” diyorsunuz. Bugün toplumsalcı
şiirin ya da toplumcu gerçekçi şiirin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben başka bir şey
söyleyerek sorunuzu yanıtlamış olayım: Bugün Nâzım Hikmet, Ahmed Arif gibi şiir
yazılamayacağı açık. Şiir, gerçeküstüyle, gerçekle, kurmacayla yazınsal bağlamda
ilişki kurabiliyor artık. Şair, yapısalcılık, göstergebilim, alımlama estetiği,
biçimbilim, dilbilim vb. farklı disiplinlerle şiire bakma olanağı bulabiliyor. O
nedenle, klasik toplumcu gerçekçilikle yetinemez bir konumdayız. Günümüzde
Marksizmin aldığı yol, yaratıcı, üretici çalışmalara da yansıyor. Gökyüzünün
Fıskiyesi’ne bu yoğun yaratıcı, üretici disiplinlerin, düşüncelerin
yöntemiyle bakmak ilginç çözümlemelere götürebilir.
Üretken şairler
arasındasınız.
Gökyüzünün Fıskiyesi
de epey oylumlu bir kitap.
Farklı tematik özellikler taşıyor. Bunu konuşalım biraz.
Bunu hiç konuşmayalım.
Çünkü, kitaptaki şiirleri tematik olarak ayrıştırmak bile geniş incelemeleri
gerektirir. Ancak şunu söyleyebilirim: 5 bölüme ayrılan kitabın her bölümü
farklı temalar taşıyor. Biçimleri de farklı. 5 yıllık zaman dilimine yayılan
“sıkı” metinlerde, dil ve söylem, kimi zaman konuşma dilinin olanaklarıyla, kimi
zaman da yoğun organik imgelerle kuruluyor.
Kitabınızın adı
Gökyüzünün Fıskiyesi.
Kitabın adı bile bir şiir. “Kime Şiir Yazmalı?” kitabın üçüncü şiiri. Şiir
birine mi, bir şeye mi yazılmalı? Bu bakış, şiiri diriltir mi, incitir mi?
“Gökyüzünü Fıskiyesi”ni
şiirsel söylemin içinde değerlendirmen hoş. Kitabın adını sözbilimin (retoriğin)
mantığıyla okuyanlar “göğü sulayan adam” gibi yanlış anlamlandırmalara yol
açabiliyorlar. Gökyüzünü alışılmadık bir biçimde fıskiye ile bağdaştıran şiirsel
imge başka çağrışımlara yol açar oysa. Bir genişlik, bir ferahlık, bir
evrensellik, bir bolluk, bir şenlik, bir esenlik çağrışımı vb. Şiir okuru bir
kişi de kalsa şiir yazılacaktır. Niçin Özdemir İnce, Celâl Soycan şiirin
terimlerine ilişkin yanlışlar için onarımlar yapıyorlar? Niçin yazılıyor onca
şiir? Neruda, şiirin boşuna yazılmaması gerektiğini belirtmiyor muydu? Şiiri
birine, ötekine, başkasına, kendine yazmış olsun şair. Böylece şiir izleksel
olarak genişler, imge düzeni ve şiirsel zihniyet değişir. Şairin düzgüsü (kodu)
okurun düzgüsüyle örtüşürse şiirsel estetik paylaşılır. Bu iyi bir şeydir. Ama
şair zaman zaman bundan kaçınır. Şiirini gizler, kapatır. Şair şiirinin çabuk
tüketilmesini istemez. Sözbilim düzleminde tüketilen bir şiir kalıcı da olamaz.
Şiiri dirilten imgenin gücüdür. O da okurun bilgi ve birikimine göre
oluşturulmaz. Şiirin makinisti şairdir. Şairin şiir bilgisi, dünya ve hayat
bilgisi, tarihsel, dilsel, toplumsal birikimi, varsa felsefi görüşleri, düşleri,
tasarımları yazacağı şiirin malzemesine katılır. Malzemenin içinde şairin
bilinci, kendisi, başkaları ya da öteki vardır. Çünkü şair hem kendisi hem de
bir başkası adına söz alan özelliğe sahiptir. Kendinin, başkasının ve evrenin
imgesi olabilen şiir – hadi bu kez ben sorayım – diri bir şiir midir, incinmiş
bir şiir mi?
Metin düzleminde
düşünürsek, şiirlerinin, bazı metinlere göndermeleri var. Bunu konuşabilir
miyiz?
İyi bir saptama, teşekkür
ederim. Ne var ki, göndermelerin açılımı, şiiri konuşmaya yer bırakmaz. Farklı
disiplinlerin, dilbilimin, şiirbilimin konuları bunlar. Her yazınsal yapıt
metinlerarası ilişkiler bağlamında incelenebilir. Kitabımda yer alan örnekle
yetinelim: Enis Batur’a ‘ithaf’ edilen
Omaca
adlı şiir, şairin aynı adlı
şiirine gönderir okuru. Adlarından başka benzerlikleri yoktur.
Omaca’nın
sözlük anlamı
kesilmiş ağaç kökü, bağ kütüğü.
Şiir, okuru, kesilmiş olanın acı ve hüznüne gönderir.
Külden gelmek,
yakılmış, yıkılmış olana
gönderir bir kez daha.
“nerde benim eski neftî
kaputum”. Bu
dize Ahmet Oktay’ın
Hayalete Övgü
kitabında yer alan
“Anneler Günüymüş”
adlı şiirinden
alıntı.
Son firarda yakalanmış Mansur’un gözaltında olduğu koğuşta sıtma nöbetinde
söylediği tümce. Acıdan kaynaklanan bir sayıklama tümcesi.
“kulaklarımda nal sesleri,
gözlerimin önünden gitmiyor şeyhimin bedeni”
dizeleri Şeyh Bedreddin’e
gönderir. Dolayısıyla Hallacı Mansur’u, mahkum Mansur’u, Şeyhzade Cem ile Şeyh
Bedreddin’i
“acının tarihinde”
buluşturur metin.
Omaca’nın
özü, farklı tarihlerde yaşanan
Acı.
Tarihe ve çağdaş şiire
göndermelerle ilerleyen bir şiir
Omaca.
Gökyüzünün Fıskiyesi’nde
60 dizeli orta uzunlukta şiirler,
Solgun Gazeller
bölümünde de redifli,
uyaklı, kurallı kuralsız gazeller yer alıyor. Eni konu sıkı biçimsel disiplin
içinde hareket etmeni gerektirmiş. Nâzım Hikmet için yazılan 8 gazel de öyle.
Sıkı biçimsellik özgürlüğünü sınırlamadı mı?
Hayır, sınırlamadı. Çünkü
biçimi içerik gibi algıladığım için söyleyeceklerim de hiçbir kalıba sığmadı.
Ayrıca, yeni öz kendi biçimini mutlaka buluyor. Öyle ya da böyle. Bazen ses ve
ritim alıp götürüyor şiiri. Biçim parçalanıyor kendiliğinden. Aslında geleneksel
şiir de, modern şiir de
kuralsız
şiir değildir. Modern şiir yazınsallık üstüne kurulmuş
‘yapı’dır.
Yazınsallık şiirin olmazsa olmazıdır. Bunlar evrensel kurallardır. Şiirin biçimi
tek başına bir şey ifade etmez. Şiir birçok öğesiyle şiirdir.
Şiirlerinde yoğun biçimde
gündelik hayatın izleri var. Ece Ayhan ile Zeki Ekin Karabay’ın ölümleri, yoğun,
dipten gelen hüzün dalgaları. Mutsuzluk. Bunları neye bağlıyorsun? Ayrıca,
‘Büyük Şarkı’daki o büyük kardeşlik duygusu, evrensel insanlık. Neye
bağlıyorsun?
Sanıyorum sorunuzun içinde
var yanıtı. Gündelik hayatın içinde geçmişle bağlantı zihinsellik bağlamında
sürmektedir. Ayrıca, gündelik hayat şimdiyi, geleceği ve tarihi de içerir.
Gündelik hayat genel ve nesneli kapsar. Beni gündelik hayat içindeki kalıcı olan
ilgilendiriyor. İşte, gündelik hayatın trajiği, örneğin Zeki Ekin Karabay’ın
ölümü seçişi, Ece Ayhan’ın ölümü, sizin deyiminizle ‘dipten gelen yoğun hüzün
dalgaları’ yaratır. Oradan ‘Büyük Şarkı’ya, hatta ‘Bu Sendeki’ gibi
evrenselliğe, varoluşsal tavra ilmekler atılması güç olmasa gerek.
Büyük olsun
isteği, büyük kardeşlik duygusu, evrensel insanlık niteliğiyle buluşur.
Atonal müzikten yola
çıkılarak, atonalitenin (temasız biçimlerin) şiirde güçlü bir yapı oluşturacağı
doğru olabilir mi? Atonal şiir, çıplak bir içerik ya da bütünlüksüz bir yapı
değil midir?
“Temasız biçimler”i kim,
nerede, hangi bağlamda kavramlaştırmış bilmiyorum ama, şiir müzikten
arındırılarak da yazılabilir. Şiirin müziği ritimdir. Düzyazı şiir ritimsiz
şiirdir. Şiir, sessel, anlamsal bir bütün, bir yapıdır. Düzyazı şiirin şiirsel
niteliğine baktığımızda Ses (-), Anlam (+) olarak görürüz. Bu bakımdan “temasız
biçimler” kavramlaştırması, şiir söz konusu olduğunda mümkün görünmüyor. “Atonal
şiir” kavramlaştırması da yanlış. Şiir ya şiirdir ya da şiir değildir. Ses ve
anlam öğelerinin bir yapı kurmasıyla şiir oluşur. Kendi gramerini, kendi
sözdizimini kullanarak şiir olur. Şairin şiir bilgisi, yeteneği, algıları şiire
dahildir. Gerek ölçü ve uyağın, gerekse iç seslerin şiirden atıldığı bir şiir
düşünülebilir. Buradaki koşul imgelerle yazılmasıdır. İmgenin işlevi (yazınsal
düzyazıdan farklı kılan da) çok katmanlı anlam üretmesidir. Bundan temasız
biçimlerin güçlü bir yapı oluşturamayacağı sonucu ortaya çıkar. Sesten
arındırılmış düzyazı şiir imgelerle yazıldığı için çok katmanlı, çağrışımlara
da açık anlam üretir. İmgelerle anlamsal nitelik üreten metin (isterse ses öğesi
sıfırlanmış olsun) şiirdir. Çünkü yazınsal söylemin yapısı imgeden dolayı
çağrışımsal bir işlev yüklenir. Peki, dizemli (ritimli) düzyazı şiir olamaz mı?
Olabilir. Ölçü, uyak ortadan kalmış, tümcenin sözcükleri arasında iç ses uyumu
sağlanmıştır. Sağlanmadığı durumda kakafonik bir şiir doğar. Ama genelde düzyazı
şiir “şiirsel düşünce” temeline oturur. İzleksiz biçimler; bunu düşünemiyorum
bile. İzleksiz biçimlerin bir yapı oluşturacağını düşünmek saçmalık bana göre.
İzleğin ortadan kalkması, deneyimsel müziğin gerçekleştirdiği bir olgu. Ses
uyumsuzlukları, kakışmalar, kakışmaların üst üste gelmesi, armonik ve melodik
yapıların parçalanması vb. müzikte görülen yönelimler. Şiir, “anlamsız şiir”,
“dili amaçlayan şiir” yönelimleri taşısa da (bu tür deneysellikleri içerse de)
şiirsel söylemin yapısı bir ileti düzlemi kurar. Müzik biçimlerinin şiire
eğretileme yoluyla aktarılması düşünülmeli bence. Bir de, şiirin eğretileme
yoluyla dilin temposunu, ritmini, ezgisini kullanması çok doğal görünüyor bana.
Ayrıca müzik şiirin söz
sanatlarını kullanmış; Bach’ın müziği bu konuda bir dolu örnek içeriyor.
Harnoncourt, 1800’lere kadar olan müziğin konuştuğunu,
1800’den sonraki
müziğin resim yaptığını yazmış. Müzik yazın ilişkisi, müzik resim ilişkisi
her dönemde söz konusu olmuş. Dilin sesçilliği şiirin tonalitesini, armoni ve
ritmini belirliyor. Müzikte aynı işlevi notalar görüyor. Müzisyen kendini
notalarla ifade ediyor. Şair ise tonalite, armoni, ritim de içeren şiirsel
söylemle. Ritim, sözcüklerin yan yana gelişiyle sözdizimine dönüşürken derin
yapıya geçişi sağlayan anlam da kurmuş oluyor aynı zamanda. Ama müziksellikten,
dahası ritimden uzak duran anti-lirik metinler de yaratılabilir, yaratılıyor.
Mallerme’den bu yana sesi, sessizliği önceleyen deneysel bir şiir de yazılıyor.
Sesi gizlemek, sesi örtmek, işitsel imgelerden uzak durularak
gerçekleştirilebiliyor.
Yazdığım şiir bağlamında
soruyorsan o başka. Bütün bu deneyler yapılırken ben modern şiirin kazanımlarını
eksiltme taraftarı değilim. Şiirimin modernist doğrultusu ses-anlam bütünlüğü
kurmak yönündedir. Ses öğesiyle başlayan bir şiir, sesin çekiminde yürür; sesin
anlama dönüşmesi şiirsel söylemin işlevselliği için esastır.
Siz ‘Şiirbilim’i konusunda
da çabaları, irdelemeleri olan bir şairsiniz. Yeni başlayan genç şairlere bu
konuda neler önerirsiniz?
Genç şairlerin,
yazınbilimini öğrenmeleri kendi şiirleri açısından da yararlı olacaktır.
Yazınbilimi, özel olarak da şiirbilimi öteki pozitif bilim dallarıyla
bütünleşerek nesnel ölçütler ortaya koyabiliyor bugün. Dilbilim, göstergebilim,
anlambilim, yorumbilim, imgebilim, biçembilim ve söylem çözümlemeleri, şiirin
bütün öğelerini inceleyeceklere nesnel ölçütler sunabiliyor. Gençlerin, şiiri
nesnel ölçütlerle değerlendirme olanağı veren bu bilim dallarına da yönelmeleri
gerekiyor. Estetik ve felsefe gibi disiplinler ise şairin olmazsa olmazlarıdır.
Artık, şiirsel
söylemle yapılan
karakuşî değerlendirme yazıları dönemi bitmeli. Gençler, yazınsallığın, biçemin
ne olup ne olmadığına, nasıl ortaya çıktığına, nasıl oluştuğuna ilişkin bilgiye
ulaşmış durumda olmalıdır.
Belki bir kılavuz niteliği
taşır diye sormak gerekiyor. Ahmet Ada şiirini anlamlandırmak için nasıl bir
yöntemle okumalıyız?
Benim şiirim felsefenin
kavram ve terimleriyle okunamaz. Felsefenin kavramlarıyla (içkinlik, aşkınlık
vb.) değerlendirilemez kanısındayım. Şiirin kendi terimleri, kavramları var.
Şiir dilini de inceleyen bir üst dil terminolojisi var. Şiire yakın öteki
disiplinlerin, örneğin dilbilimin, anlambiliminin, göstergebiliminin, sesbilimin
kavramlarıyla okunabilir. Şiirimin değerlendirilmesi, çözümlenmesi şiir dışı
ölçütlerle yapılamaz. “Oktay Rifat’a yakın durması da aşkınlaşmasını sağlamıyor”
gibi bir tümceyle şiirime ilişkin bir şey söylenemez. Şiirsel söylemle şiir
değerlendirilmesi yapılamadığı gibi, felsefi söylemle de şiir eleştirisi
yapılamaz. Çünkü yüzlerce şiir var ve her şiir kendi söz’ünü kurmaktadır.
Şiirimin metinlerarası ilişkileri, metin içi, metin dışı göndermeleri, düzgüleri
var Aşkınlık felsefi bir kavram ve varlığa ilişkin. Oysa şiirimin, hatta her
şairin kendi şiir antolojisi var. Şiir, estetik işlevi olan yazınsal bir tür.
Onu şiir yapan, doğal dilden çıkaran bir grameri var. Sözdizimi var. Şiir, şiir
bilgisi, şiire ait kavranmalarla açımlanmalıdır. Toplumbilimci, felsefeci,
iktisatçı elbette şiire kendi kavramlarıyla yaklaşabilir. Ama o, felsefe ya da
iktisat bilimine ait olur. O, kendi bilim dallarının verilerini edebiyat ve
şiirde arar. Sabri F. Ülgener’in çözümlemeleri gibi. Ama bir edebiyatçı, bir
yazar, bir incelemeci yazınsal olan kavramlarla yapıta yaklaşmalıdır.
Poetik yazılar da
yazıyorsun. Şiir ortamının terim kargaşasından temizlenmesi gerekmez mi? Şiirsel
söylemle eleştiri yapanlar, aforizma hastalığı vb. Bunu konuşalım istersen.
Şiiri araştırır,
incelerken, dahası bir üst dil kurma çabası sürerken, şairler de yazınsal
söylemin özelliklerini ortaya koyan bir poetika kurmaya yöneldiler. Şiir adına
verimli bir gelişmedir bu. Öte yandan eski alışkanlıklar da sürdürülüyor. Ne
anlama geldiği belirsiz aforizma söyleme yönelimi; şiiri eleştirel üst dille
değil, şiirsel söylemle anlamlandırma (!) yönelimi vb. alışkanlıklar, modern
şiirin dilinin incelenmesini geciktiriyor. Örnek mi: “ Esin, dile düş gördüren
yaşamdan gelir.” “2003’te Türk Şiiri” adlı bir yazıda yer alabiliyor bu tür
aforizmalar. Oysa, şiir üzerine söz söyleyebilmek ciddi bir birikimi,
anlambilim, sesbilim ve dilbilimin uzandığı öteki alanların
bilgisinin edinilmesini gerektirir. Söylenenler totolojidir. Esin, toplumsal
hayattır, dış dünyadır, bireyin gündelik hayatıdır, düşleridir,
fantastik duygulardır dense anlaşılır. Öte yandan hayatın gerçeği ile şiirin
gerçeği bir ve aynı değildir. Yannis Ritsos, “Çünkü yaşamın gerçeği sanatın
gerçeği olurken, sanatsal gerçek olurken, bir değişim, bir metamorfoz geçirir”
diyor. Şairin esin kaynakları da oldukları gibi değil, bir kurgu (fiction)
içinde yer alırlar şiirde. Şiirin bir kurgu, şiir diline dayalı bir kurgu olduğu
unutulmamalıdır. “Esin, dile düş gördüren yaşamdan gelir” totolojisine dönecek
olursak, sanki dil düş gören insanın yerine geçmiş gibi. Oysa esin, düş gören
insanın düşleri olabilir. Dil, esinleyen yaşam da olsa düş görmez. Sonra düş
gören insanın düşleri de yaşamla ilişkilidir. Dil kendi başına düş görmez. Ona
düş gördüren şairdir. Dili, öyle bir kurgu içinde kullanır ki şair, dile yeni
anlam alanları açar. Dilin bütün gücü, ona yol açan makinistinden (şairden)
gelir. “Dilin yeteneği, kapsamı, derinliği ve gücü kullanıcının yeteneğinden,
kapsamından, derinlik ve gücünden fazla değildir. “ (İnce, Şiir ve Dil,
Yasakmeyve, sayı:1–2003). Modern şiirin dili doğal dilden farklıdır derken o
farklılığı yaratan, dili yeniden kuran, dil içinde dil yaratan şairden başkası
değildir. Yaşam dile nasıl düş gördürür? Dile düş gördürecek böyle bir yaşam var
mıdır? İnsansız bir yaşam düşünülebilir mi? Esin, insana ilişkin bir şeydir.
İnsana ilişkin nerede bir tasarım varsa, şair bunu şiirin derin yapısında görmek
isteyebilir. Derin yapıyı kuransa bizzat şairdir. Şairin birikimi ve yeteneği,
dilsel yüzeysel yapıyı öyle bir kurgulayacak ki, insanın gelecekteki tasarımı
derin yapıda anlamlandırılabilsin. Esin, sadece yaşama da indirgenemez. Esin,
sadece yaşama indirgenemediği gibi dile de indirgenemez. Bir esin kuramı
oluşturulacaksa bu dil dışını da kapsar. Ancak, dil dışı da dille yeniden
kurulur. Esin, toplumsal hayat, bireyin yaşantısı, birikimi, deneyleri, öteki
şiirler, antoloji, düşler, fanteziler olabilir. Şair, dil dışını da yazınsal
dille ifade eder. Bazen yazınsal dilin (şiir dili ve söylemi) bildirisi kendine
dönük olabilir. Öyle bile olsa yazınsal dille örgütlenen yazınsal yapıt Roman
Jakobson’un sözleriyle “gerçekte, estetik işlevin egemen öğe olduğu bir dilsel
bildiri olarak tanımlanmalıdır.” Şiirde, dilsel bildiriyi, şiirin yapısı ve dili
iletir.
Esine ilişkin olarak
şairin sorunu varsa, “esin, dile düş gördüren yaşamdan gelir” biçiminde bir
aforizmayla çözülemez bu. Çünkü, dile düş gördürecek olan yaşam değil, bizzat
yaratıcının kendisi olan şairdir. (Bir şair, atları arabanın önüne koymak
varken neden arkasına koyar? Atlar olmadan araba gideceği yere gidemez. Araba
atları çekmez, atlar arabayı çeker.) O yüzden, esin konusunda sıralama şöyle
olacaktır: Şair, esin (şiirin kaynağı), dil, şiir. Şair, şiirin kaynağına, esine
yazınsal dille biçim verir. Şiir, dilin imgelerinin düzenlenmesiyle oluşur. Dil,
bir şeyi algılamaz, biz dille bir şeyi algılarız. Dille algıladığımız şeyler,
ikinci bir dille, yazınsal dille yeniden üretilir. Mikel Dufrenne şöyle diyor:
“Hiç kuşkusuz şiir felsefe değildir: Şiir, dil üzerine düşünmez, dili üretir
(oluşturur); ama onu icat etmez: Ortak dili değiştirir o kadar.” Söylemek bile
fazla, dili şiir yapan, dil üzerine düşünen, dili yeniden üreten, ortak dili
değiştiren şairdir.
Şair, moderniteyle birlikte
verili dille hesaplaşmak zorunda kalmıştır. Yeni şiir dilinin ve söyleminin
oluşması; ya sonrası?
Modern şiir, alımlayıcı
için de eleştirmen için de zor bir şiirdir. Genelde konuşma diline dayanan
klasik şiirden, dilin farklılaşmasıyla ayrılır. Klasik şiirin dilinden kopmayla
yeni dil aranışı olarak da okunabilir modern şiir. Klasik şirin dili doğal dile
dayandığı için, dile getirmek istediğini, toplumun diliyle dile getirir. Modern
şiir ise toplumun diline dayanmaz. Bireyin, doğal dilden ürettiği, doğal dilden
farklı bir dildir. Nasıl, modernleşmenin tarihi bireyleşmenin tarihiyle
eşzamanlı ise, modern şiirin tarihi de bireyleşmenin tarihiyle eşzamanlıdır.
Şiir toplumun diliyle değil, bireyin yeniden ürettiği bir dille yazılmıştır.
Modernleşmeyle gelen zihniyet değişimi de dünyanın kavranması ve açıklanmasında
etkili olmuştur.
Klasik şiirin dilinden
kopuş, bireyleşmenin tarihiyle, bireyin birey oluş süreciyle ilgilidir. Şöyle
diyeyim; bireyin varoluşunu kavraması, eşzamanlı olarak, toplumun dilinden
“bireysel bir dile sıçramasını” getirmiştir. Metin Cengiz, modern şiirin dilini,
“başkalarınca da anlaşılabilecek, günlük dilden farklı kodlamalarla yaratılmış
ikinci bir dil” olarak tanımlar. Doğal dilin içinden üretilmiş bireysel bir dil
olarak okunabilir modern şiirin dili. Ancak, modern insanın, gerçeklikten dile
doğru gelişen ya da dile çıkan (yansıyan) gerçekliğin algılanış biçimi
değişmiştir öncelikle. Görme, duyma, koklama, dokunma, bilme, kısaca algılama
biçiminin değişimi dili de farklı boyuta taşır. Şairin, klasik şiirin dilinden
kopuşu tesadüfen olmamıştır. Görme, bilme, dünyayı, nesneleri algılama biçiminin
değişmesi, yani gerçekliği olduğu gibi görmenin ötesine geçilmesi; insani
iletişimin dışsal gerçekliği algılama ve yansıtmasının en etkin biçimi olan
dilin de bu işlevinin ötesine geçilmesini zorunlu kılmıştır. Şair,
modernleşmeyle birlikte, verili dille (doğal dille) hesaplaşmak zorunda
kalmıştır. Dil, sadece anlam iletici olmaktan çıkarılmış, anlam kurucu bir işlev
yüklenmiştir. Modern şiirin bu esas değişimi iyi kavranmadığı sürece, modern
şiirin dili de kavranamayacaktır. Şiire yeni olanaklar açan dildeki değişim,
doğal dilin sözbilimi aşılarak gerçekleştirilmiştir. Klasik şiir (modern şiirin
diline yakın düşenler hariç) doğal dilin sözbilimine dayanırken, modern şiir bu
sözbilimini aşmış, şiirin derin yapısına geçen çok katmanlı anlam öbekleri
oluşturabilmiştir.
Modern şiirin dilindeki
değişim dile işlerlik kazandırır. Şair kendine ait bireysel bir dil oluşturur.
Bu dilin işlerliği iki yönlüdür. a) Bu dil kurgusaldır; dolayısıyla metnin
(şiirin) esas kurucu öğesi olarak işlerlik taşır. b) Dil, gösteren olarak da bir
işlev yüklenir. Dış dünyanın farklı anlam alanını oluşturur. Şiirin yansıttığı
dünya, dış dünyayla benzerlik gösterebilir. Asıl olan, şiirin dış dünyayla
kurduğu ilişkinin, şiirin derin yapısından bilince çıkabilmesidir. Şiirin derin
yapısına geçemeyen dış dünya sözbilim düzleminde kalır ve orada tüketilir.
Yayımlandığı günlerde de
dikkatimi çekmişti
Görümlük I-II
şiirleri. Şunu sorayım; bu
şiirler, hatta
Testiler şiiri
içselleştirilmiş görüntüler içeriyor. Görsellik, dış dünyanın görüntüleri
öznenin süzgecinden geçiyor.
Görümlük’ler
beni çok etkilemişti. Kitap-lık dergisinde okumuş, çok sevmiştim. Orada ben
(şair), kendini kenara çekmiş, hiçbir müdahalede bulunmuyor. Salt her şey orada
öyle. Bir resim ama –duygusallıktan uzak – geniş ve parlak bir duygulanım
mevcut. Buradan doğayı bütünsellik içinde ele alırken imge-simge ilişkisini
nasıl kuruyor, kullanıyorsunuz?
Ne diyeyim? Yalnız,
Testiler
şiiri farklı. Son beşli
kümede felsefî derinlik, varoluşa bakış söz konusu. Ben yenilikçi bir şairim.
Kendi şiirimin estetiksel düzeyinin hep üzerine çıkmayı istedim. 1970’lerden bu
yana, adım adım, şiirimin estetik düzeyinin çıtasını yükseltmişimdir hep. Son
şiirlerim okunursa estetiksel çıtanın yüksekliği görülebilir. Bütün şiirlerim
zamandizinsel olarak okunduğunda da estetiksel gelişme fark edilir. Yalnız Oktay
Rifat’ın değil, bütün bir modern şiir antolojisine yakın duruyor şiirim. Dünya
şiirine de aynı oranda yakın duruyor. Şair niçin var? Şiirinde kendisi olmak
için. Şiirinde kendisini kurmak için var. “Görümlük” adlı iki şiirde de özgün
yaratımın izlerini bulmak mümkün. Resmin görselliğinden değil de sinemanın
görselliğinden izler vardır. Şair ben’in kendini geriye çekip ilkinde sokağı,
ikincisinde dağ köyünü bir kamerayla şiir karelerine aktarmıştır. Resimde
zaman-mekan derinliği, ışık ve gölge donmuş biçimde aktarılırken, film karesinde
bu görüntüler hareket halinde yansıtılabilir. “Görümlük”lerde bu hareketlilik
verilebilmiştir Ne var ki, şairin “belleği” görüntüye katılır; büsbütün bu
görsel şenliğin dışında değil. İlk “Görümlük”de “toprakta nal sesleri – geçen
yüzyıldan kalma” efektini şairin bilinci üretiyor. İkili-üçlü dize kümelerini
film karesi olarak düşünebilirsin. Ama, sözcüklerin yan yana gelerek verdiği
“kokuyu” hiçbir film karesi aktaramaz.: “bir kadın çamaşır asıyor balkona –
sokak tertemiz çamaşır kokuyor”. İkinci “Görümlük”te de film karesinin
aktaramayacağı eylemlilik görülür. Türkçe’de bir deyim var. Yaşlı insanlar için
söylenir: “Bir ayağı çukurda”. Bu deyimi bilmeyen bir yabancı, “kuyunun taşına
oturmuş yaşlı – bir kadın, ölü ayağını sürçüyor yüzyıla” dizesinin anlamsal
derinliğini kavrayamaz, dolayısıyla tadına varamaz. “Sürçmenin” yaşama direncini
imlediğini anlayamaz. Bu şiirlerde, hayatın bütünselliğini, parçaları bir araya
getirerek kuruyorum. İkili üçlü dizeler farklı bir görüntü kuruyor. Parçalar bir
araya gelince doğanın-hayatın hareketlilik içindeki görüntüsü ortaya çıkıyor.
Anlık bir görüntü, görümlük. Modern şair görünmeyeni göstermeyle de yükümlü.
Şiir tümcelerinin imgesinin işlevi; görünmeyeni gösterme, duyurma, sezdirme
yönünde oluyor. Doğadaki canlılık insana özgü bir canlılık olarak algılanıp
anlamlandırılıyor. Hepsi bu.
Şiir ile Felsefe. İki farlı
alan. Testiler
şiirinde felsefî
derinlik, varoluşa bakış olduğunu vurguladın. Şiir felsefe ilişkisini biraz daha
konuşabilir miyiz? Şiirdeki felsefeye bakışını öğrenmek istiyorum.
En son sözlerinizden
başlayayım. Şiirdeki felsefe.
Derviş
şiirimde de var bu.
Felsefe, beni, insanın dünyadaki varoluşu boyutuyla ilgilendiriyor. Tanrısal bir
arayış içinde değilim. 20.yüzyıl felsefesi Tanrı aranışına bulaştırıldı ne yazık
ki. Oysa ki insanın evrensel sorunları varoluşunda düğümleniyor. Ben, bir
başkasıdır. Bir başkasındaki bendir. Ya da
“pencereden bakan bu
bendeki – bir başkası”.
Varoluşun sancıları hem
ruhsal hem toplumsaldır; sürüyor yeryüzünde bulunduğumuz sürece.
Gökyüzünün Fıskiyesi
adlı şiirde de var bu:
okyanusta bir kayık olduğumu biliyorum
kayığın gökyüzüne değen sesi olduğumu
aramalıyım bulurum nasılsa
kimselerin aramadığı şeyi
(s.24)
Felsefe ve şiirin iki
farklı alan olduğunu belirtiyorsunuz. Doğrudur. Bu iki alanın söylemleri farklı:
Felsefî söylem
ile şiirsel söylem.
Bu iki alanın birleştikleri noktayı ‘Felsefî
bir şiir olabilir mi?’
başlıklı yazımda şöyle tanımlamışım: “Birleştikleri nokta, her iki söylemin de
insana, dünyaya ve geleceğe ilişkin tasarım sunmalarıdır.” Kısaca felsefî
söylemle şiir üretilemez, üretilirse şiir olmaz, felsefeye ait bir metin olur.
Şiirsel söylemin felsefî bir sorunsalı da içermesi mümkündür. Doğru tavır,
şiirsel söylemle felsefî bir sorunsalı da aktarabilmekten geçiyor. Yani firesiz
şiir tavrıdır. Felsefe, düzyazısal olan söylem alanını, şiir, şiirsel olan
söylem alanını kullanır. Felsefî şiir diye bir kategori yoktur. Felsefî
sorunları da dile getiren şiir vardır.
Şarkısı Leyla’dan
bir dize:
“bozulmuş portakal bahçesidir Leyla”.
Modern şiirin - sizin
deyiminizle- “temel koyucu öğesi imge” söz konusu bu dizede. Açıklar mısınız
biraz?
Somut’tan somut’a doğru
işleyen bir imge kurgusu söz konusu. Leyla geleneksel olan’a da gönderiyor. Ama,
Leyla’nın günümüzde yaşadığını “cop, makat” gibi işkenceyi çağrıştıran
sözcüklerden anlıyoruz. Tek bir dize olarak da anlamsal işlevi sürüyor. Dizenin
iki bileşeni var: A.Bozulmuş
portakal bahçesi,
B.Leyla.
Pier Reverdy “birbirine yaklaştırılan iki gerçeğin arasındaki ilişki ne kadar
uzak ve doğru olursa imgenin o oranda güçlü olacağını, o oranda coşkusal güç ve
şiirsel gerçek’e sahip olacağını” söylüyor. Yukarıdaki iki bileşenin, iki
gerçeğin ilişkisinin ne kadar uzak olduğunu söylemek bile fazla. Ama Leyla’nın
bozulmuş portakal bahçesine benzetilmesi “doğru” mu, o tartışılır. Ancak,
Leyla’nın dış gerçeğe (bozulmuş portakal bahçesi) benzetilmesi
şiirsel gerçeğin
oluşmasını sağlıyor.
Dizeye anlambilimi
açısından yaklaşırsak, dizedeki ‘sözlük
anlam
alanı’
açık. Hangi sözcükler bir araya gelmiş?
Bozulmuş portakal bahçesi
ile
Leyla. Dizeyi
böyle anlamlandırırsak, Leyla’nın bozulmuş portakal bahçesine benzetildiği
görülüyor. Dolayısıyla Leyla’nın yıkılmışlığı, bozulmuşluğu imleniyor. Demek ki,
mantık açısından baktığımızda, bu sözcüklerin yan yana gelişi ‘sözlük
anlam alanı’nı
aşarak yan anlamlar üretmiş görülüyor. Burada sözlük anlam alanını aşıp ‘aşkın
anlam alanı’
oluşturan “bozulmuş
portakal bahçesi”
söz kümesidir. Görüldüğü gibi üç sözcük yan yana gelerek şiirin öznesiyle
(Leyla) ‘aşkın
anlam alanı’
oluşturmuşlar. (Bu bağlamda “bozulmuş
portakal bahçesidir leyla”
dizesi şiirsel söylem
alanına aittir.) Bu dizenin anlamsal içeriğinin keşfi,
aşkın anlam alanının
çözümlenmesiyle ortaya çıkıyor. Bu da şiirin bütünüyle kurulacak ilişkiler ağını
çözmekle olasıdır. Tek dize öteki dizelerle açımlanabilir.
Yapı
dediğimiz sıkı düzen bunu
gerektiriyor. Ama şu kadarını söyleyeyim:
Bozulmuş portakal bahçesi
söz kümesi (ki
düzyazısal söylem alanının içindedir bu haliyle) bile beni dış dünyaya
gönderiyor.
Nesnel bağlılaşık
kavramlaştırması bu belki.
Bozulmuş portakal bahçesi
söz kümesi bile
bana çarpık kapitalizmi, giderek portakal bahçelerinin bozularak
yapsatçılara arsa vurgunu sağlayan düzeni, siteleri, apartmanları, kesilmiş
kütükleri, işçileri, Mersin’i çağrıştırıyor. Ama bir incelemeci
şiirin aşkın
anlam alanını
çözümlemek zorundadır. Örneğin
“yan sokakta oturuyor yaz”
(2002
Günleri, s.178)
dizesinin
sözdizimi ve anlambilimi
metin
için, şair
için,
okur
için ne ifade ediyor?
Açıklamalardan çok zengin bir şeylerin çıkacağını düşünüyorum. Modern şiirin
zenginliğidir bu.
Mersin’e gelmeniz çok iyi
oldu. Mersin’le ilgili duygularınızı öğrenmek istiyorum. Buna bağlı olarak
Mersin’e yazdığınız ve şiirinizde çocukluk özlemi bir “acı” olarak duruyor.
“belki iyi çocuk olurum” diye mi geldiniz buruya? Şair kötü çocuk da olamaz mı?
Mersin...Çok yeniyim bu
kentte. Çocukluğumda Ceyhan’dan trenle futbol karşılaşmaları için geldiğimiz bir
kentti. 1960’ların kenti, çevresinde portakal bahçeleri, limonlukları, parkları
ve sahiliyle belleğimde. Kırk yıl sonra döndüğümde çarpık gelişen modern bir
kent görünümünde buldum. Özdemir İnce’nin, Celâl Soycan’ın, Ayşe Aydoğan’ın
kenti. Doğan Akça’nın kenti. Islık’ın kenti. Her kentin bir tin’i vardır.
İskenderiye’nin, Diyarbakır’ın, Mersin’in, Pire’nin bir tin’i vardır. Etinde
kemiğinde hissedersin. Yaşarsın, zaman zaman nesnel bağlılaşım olarak, bir koku,
bir renk, bir nesne olarak yeniden karşınıza çıkar. Bu anlamda Mersin beni, ben
Mersin’i içselleştirebilir miyim? Zaman gösterecek. Yoksa göçebe tin’im
alıp başını gider.
Mersin’i dünyaya açılan bir
kapı olarak görüyorum. Modernizme açılan bir kapı. Denize, deniz ötesi
kültürlere, Akdeniz kültürüne açılan çağdaş bir kent. Ekolojik ve çok kültürlü
varlığı Akdeniz insanıyla yan yana durmamı sağlıyor. Ceyhan uzak değil. Bu
topraklarda karılmış benim tinim. Bazen denizin hırçınlığını seyretmek için
sahile, parka iniyorum. Birdenbire inen bir yağmur beni çocukluğuma götürüyor.
“Kışı Unutmam” adlı şiirimde yazdım bunları. “Mersin” şiirlerimde de, Ceyhan,
Adana, Tarsus, Mersin; aynı göğü, aynı kültürü, aynı yaşam biçimini paylaşmak,
çocukluğumun uygarlığına yol almamı sağladı. Kırık, hüzünlü bir duyarlık işte.
Kaybolmuş bir çocuk gibi yaşıyorum bu kentte hâlâ. İyi bir çocuk olmak ya da
kötü bir çocuk olmak değil sorun. Kime ve neye göre iyi ya da kötü çocuğum. Buna
bakmak gerekiyor. “Gökyüzünün Fıskiyesi” Mersin’de yayımlandığına göre şiirin
düşmanlarına göre kötü bir çocuğum, şiirin dostlarına göre ise iyi bir çocuk.
Çukurova ardından Mersin,
bu coğrafyanın sizde oluşturduğu mekan-zaman ilişkisi şiirinize nasıl taşındı?
Çocukluk ve ilk gençliğimi
Ceyhan’da geçirdim. Ceyhan taze anılar ve geri dönüşlerle şiirime taşındı.
Akdenizlilik bilinci coğrafyadan da kaynaklanan ama daha çok bir uygarlık
anlayışını, ortak bir yaşantıyı imler. Bir zihinsellik olarak yaşanır.
İmgelemimden dönüp sözcüklere, sözdizimine imgeler halinde dökülmesi zor olmadı.
Havası, suyu, kokuları, bitki örtüsü, avluları, ev içleri, insanları ile iç
dünyam doluydu. Eşzamanlı olarak değil, yıllar sonra imgelemimden bütün
tazeliğiyle, sözcük, anlam, imge olarak geri döndü. (Yeni kuşaklar Karsambaç
sözcüğünün ne ifade ettiğini bilmiyor.) Akdeniz’den otuz yıl uzaktaydım.
Uzaktayken de zihinsellik olarak Akdeniz’de yaşıyordum. Şiirlerimden Akdeniz,
Ceyhan, Mersin, sesler, kokular, renkler, ısılar, ışıklar kaybolmadı, belki daha
da fazlalaştı. Benim özel tarihim (otobiyografik öğeler), coğrafyam, duyularımın
kaynakları, şiirimin söyleminde kimi zaman açık, yalın, kimi zaman kapalı,
karmaşık biçimde yer buldu. Adana, yazlık sinemalar, taş köprü, gecenin içinde
uğuldayan çırçır fabrikaları, Avanos, Talas, Diyarbakır, çocukluğumun mekanları
eşzamanlı olarak değil, ellili yaşlarda, bireysel ve dilsel bir yapı kurmaya
çalışırken imgelemimden, zihnimden, sözcük, imge, anlam olarak geri döndüler.
Şiir bilgisiyle sözcükleri sessel ve anlamsal olarak düzenlemek kaldı bana.
Zaman kavramı bazen anakronik olarak, parçalanmış olarak bugünü de kapsayacak
biçimde yer aldı.
Yalnızlık-hüzün-kaygı
üçgeninde şair için hem duygusallığı hem düşünselliği yapıtında ne dereceye
kadar göstermeli? Ahmet Oktay’ın bir sözünden yola çıkarak “şiir var edecek ama
gizleyecektir. Yücelik efektinden çok şiirin imge düzeninin kurduğu
duygulanımsallık ve gerçeklik efektini önemsemeliyiz” düşüncesi
bağlamında neler söylemek istersiniz?
İnsanın halleri insanlığın
halleridir aynı zamanda. Yalnızlık, hüzün, kaygı gibi insana özgü hallerin,
durumların kendileri kadar nedenleri de ilgilendirir beni. Duygular da beni
ilgilendirir. Ancak duygu değil de, duyarlık daha çok yer alır şiirlerimde.
Duygusallık modern öncesi şiirin ya da popüler şirin bir öğesi gibi. Duyarlık
ise daha geniş bir kavram ve şiirimin saati ona göre çalışıyor. Evrensel
insanlık duyarlığı. Düşünceler, duygular modern insanın iç mekanlarıdır. Dış
mekanlar (gerçeklikler, dış dünya) beş duyumuzla algıladığımız şeylerdir.
Sonuçta hepsi zihinsel depoda birikir. Az önce de söyledim, şair şiirin
makinistidir. Modern şiir bağlamında anlam, imge, dizem (ritim), ses, sözcük,
dize, şiirsel bütünlük vb. şiirin olmazsa olmazları kimyanın içine girer;
zihinsel depodaki malzeme yeniden düzenlenir. Şiir dili ve söylemi üzerinden
yürür bütün işler. Şiirsel söylemin kodları üzerinden.
Ahmet Oktay’ın tümcesinin
önünü ve arkasını yazsaydın yorumlama olanağı verirdin. Şiirin imgeleri ya da
imge düzeni şairin istemine boyun eğmezler; anlamlar zinciri üreterek, düşünsel
ve coşkusal çağrışımlara yol açarak akıl almaz işler başarırlar. Şiirlerimin
duygu ve düşünce birliği içinde oldukları söylenebilir. Bilgelik düzeyinde derin
düşünsellik son dönem yazdığım şiirin derin yapısındadır. Şiir var ederek gizler
sözüne katılıyorum. Ama şiir gizler de açar da. Estetik yücelik ya da gerçeklik
duygusu yaratmak, dünyayı, insanı, evrensel insanlık için yeniden anlamlandırmak
şiirsel dizgenin amacıdır.
Bundan sonra yeni
şiirleriniz
Gökyüzünün Fıskiyesi’nin
izinde mi yürüyecek?
Hayır! Şiir tümcelerinin
olanağını kullanan, on, on iki dizeli, kısa, vuruculuğu ve yoğunluğu son
dizelerde toplanmış, insanın varoluşunu sorgulayan, felsefî derinliği olan
şiirler var. Hiçbiri yayımlanmadı henüz. Adı:
Denizin Uykusu Üstemde.
Bir de, poetik yazılarımdan oluşan
Şiire Bakma Durakları
var. Her ikisini
de 2004 yılı içinde yayımlamayı düşünüyorum.
Ocak-Şubat 2004
(Şiir Okuma Durakları’ndan)
|
|