| |
Söyleşi: Özcan Erdoğan
Sevgili Bâki; 1985'ten
beri İstanbul'da
yaşıyorsun. Gerek
Hileli Anılar
Terazisi'nde,
gerekse yeni
kitabın
Uzak Zamana
Övgü'de
bu kente ait izlek ve mekân
vurgusu yok gibi. "sokaktan
eve, evden odaya, odadan / sayfaya damlayan
keskin karanlık"ta
yaşıyor
senin şiirlerin.
En çok
bahçe
katlarını
seviyorsun sanırım.
Haklısın... Yaklaşık yirmi
yıldır yaşadığım İstanbul hakkında doğrudan hiçbir şiir yazmadım. (Daha doğrusu,
yazdım da yayımlamayıp kendime sakladım!) Şiirlerimde İstanbul'a açık vurgular
yapmadım, yani senin de dediğin gibi bu kente ait izlek ve mekân
vurgusu yok benim şiirlerimde. Daha çok, gizli sızıntılar söz konusu. İstanbul
benim için elbette çok özel bir kent. Bununla birlikte modern şairin mekânının
belirli bir kentle sınırlı kalmasını doğru bulmuyorum. Her iki kitapta da
gizliden gizliye yürüyen bir kent vardır, kentli şairin duyguları, duyuşları ve
birikimleridir şiirlerde dile gelen. Kendini kentte, kenti kendinde biriktiren
Baudelaire’iyen (ya da flâneur’ce)
bir duruştan söz edilebilir belki. Bu yüzdendir, "sokaktan
eve, evden odaya, odadan / sayfaya damlayan
keskin karanlık"ta
yaşıyor
olmam. Bahçe katları
komşulardan kaçışı, kentin kalabalığından ayrıksı bir duruşu çağrıştıran
yerler... O yüzden tercihimdir; hem yaşama mekânı hem de şiirsel mekân olarak.
Geçen yıl Budala'da yayımladığım fakat kitaba almadığım "Hayatta Ben En
Çok Kendimi Sevdim" şiirimde şöyle iki dize vardı: "En çok da bahçe
katlarında / Başlayan öykülere sesimi verdim" Şairler ya bahçe katlarında ya
da çatı katlarında yaşamalıdır sevgili Özcan. Ara katlar bize göre değil...
Bu kitaptaki şiirlerinde
geleneği
ve moderni bir araya getirmeyi başardığın görülüyor. Dize
kümelenişinde
ise "simetrik yapı"
adını
verdiğin
yepyeni bir biçim söz
konusu. Biçim-içerik
örtüşmesinden
biraz bahseder misin? Bir de, senden sonra bu yeni biçimi
kullanan şairler
mutlaka olacaktır,
diye düşünüyorum.
Kurduğun
bu biçim,
sıkça
yinelendiğinde
tükenmiş
ve eskimiş
olmayacak mı?
Sorunu yanıtlamaya sondan
başlayayım: Başkaları kullanır mı bilmiyorum ama elbette günün birinde "simetrik
yapı" tarihe mal olacak, kullanılmaz hale gelecektir. Öncelikle ben belli bir
noktadan sonra "simetrik yapı"yla yazmayacağım. Başkaları kullanmasa bile Şeyh
Galip'in dediği gibi, "Ben açtım o genci ben tükettim." (genc: hazine) diyerek
"simetrik yapı"yı bir kenara bırakacağım. Bu, işin doğasında var. Yenilikler bir
dönemi açar, sonra kendileri de eskimeye başlarlar. Şunu ekleyeyim: Önemli olan,
herhangi bir biçimi kullanarak yazmak değil, özün sizi o yapıyla yazmaya
zorlamasıdır; aksi takdirde şekilcilikten öteye gidilemez. Biçim-içerik
örtüşmesi de bu noktada devreye girer zaten... Aslında, biçim-içerik örtüşmesine
ilişkin olarak çok şey söylemeye gerek yok. "Her öz, kendi biçimini kendi
yaratır." dövizi, bu konuyu sanırım bütünüyle özetler. Ne var ki, son yıllarda
şairlerin "biçim" üzerinde çok az düşündüklerini, enerjilerini içeriğe
harcadıklarını da göz ardı edemeyiz. Bu anlamda, "simetrik yapı" insanları
irkiltmiş, uyarmış, şiirde biçimin ıskalanmaması gerektiğini, yeni biçimlerin
yaratılması konusunda kafa yorma gerekliliğini ortaya koymuştur. Sanırım,
önümüzdeki dönemde, benim yapmaya çalıştığım yenilikle aynı eksende olmasa bile,
"biçim" konusunda şairler daha ciddi düşünecek, hatta belki yepyeni biçim
denemelerine girişeceklerdir. Bunun yolunu "simetrik yapı"yla açmış olmak benim
için sevinç nedenidir.
Şiirlerinde
hep bir "tekbaşınalık"
ve "korku"
var. "korkma
dedim kendime: dünyaya,
korkma", "korku:
en eski arkadaşımdır,
iyi tanır/günün
son ışığına eklerken
beni", "ıslık
çalmıyorum
artık
mezarlıktan
geçerken",
"bilgeye
sorarsanız: bir
korku gerek bize"...
Evet, korkunun ecele faydası
yok, şiire
ya da senin şiirine
var mı?
Korkunun ecele faydası yok
ama şiire ve sanata önemli katkıları olduğu bir gerçek. Bence korku bir duygu
değil, psikolojik bir durumdur. Geçici değildir çünkü, kalıcıdır. Bu yönüyle,
ciddi anlamda tedavi gerektiren bir arızadır kısacası. Korku, yazarların
portrelerini çizdiği yaratıkların dünyasında değil, beynimizdedir; sayfalarda
değil, kalbimizdedir. Bir okuyucu olarak lise ve üniversite yıllarımda gotic
romanlara epey zaman ayırdım. Poe'nun, King'in bütün eserlerini, gotic
yazarların çevrilerinin çoğunu okudum. Sinemada da korku-gerilim filmleri her
zaman tercihlerim arasında olmuştur. Sözgelimi, Arka Pencere, Vertigo, Sapık,
Kuşlar, Çizgi Ötesi, O, Hayvan Mezarlığı, Gotic, Misery: Ölüm Kitabı,
Çılgınlığın Ağzında, Düşkapanı... gibi sayısız filmi ve daha nicelerini
hemen hatırlayabiliyorum. Başyapıtlarım "It" (O) ve “Çizgi Ötesi”dir.
Uslanmaz bir Hitchcock, Wes Craven, David Lynch, Tarantino izleyicisiyimdir.
Stephen King bir söyleşisinde der ki, "Fantastik ve korku yazarının uğraşı,
okuru geçici olarak çocukluğuna döndürmektir." Kim bilir belki de çocukluğumdan
kopamayan biri oluşumdur korku edebiyatına ve sinemasına bu düşkünlüğümün
nedeni... Öte yandan, psikolojik bir durum olarak da benden uzak bir hal
değildir korku. Epey bir zaman mücadele ettiğim bir durum olmuştur! Hâlâ tam
olarak halletmiş olduğumu söyleyemem! Korkunun yazdıklarımı besleyen kişisel
kaynaklardan biri olduğu doğrudur. Hem estetize edilmiş, şiirselleştirilmiş bir
izleği hem de yaşanmasından uzak olunmayan bir psikolojiyi çağrıştırır bana
korku. Burada şiir yoluyla bir sağal(t)madan değil, hayatın içinden çıkıp
şiirlere yansıyan bir izlekten söz ediyorum.
"kurtulamayacak:
bana çıkacaksın
zamanın
çatlağından"
derken, oldukça
tutkulu olduğunu
ve bir başkasının
tutkusuna olan duyarlığını
da görebiliyorum...
Ahmet Hamdi Tanpınar:
"Eski
şiirimizde
aşk,
sosyal rejimin ferdi hayata aksi olan bir
kulluktur." diyordu.
Bu bağlamda,
genelde günümüz
şiirinde ve özelde
senin şiirinde
aşk'ın
işlenişi
konusunda neler söyleyebilirsin?
Günümüz şiirinde aşkın
nasıl işlendiği konusu geniş bir etüd gerektirir. Bununla birlikte,
izleyebildiğim kadarıyla aşkın günümüz şiirinde yalnızca bir duygu olarak ele
alındığını söyleyebilirim. Oysa, şiirde duyguları ele alma, duyguları anlatma
devri çoktan kapanmıştır. Çünkü duyguları, "ben senin beni sevebilme ihtimalini
seviyorum" gibi saçmalıklarla vakit geçirenler anlatmaktadır artık. Modern
şairlere düşense, duyguların en derinine inmek, bu derinlerden
derleyebildiklerini psikolojiye de eklemleyerek su yüzüne çıkarmaktır. Aşk da,
bu durumda, "tutku" yönüyle dizelere taşınmalıdır. Benim şiirlerimde aşk saf bir
duygu olmaktan çok kişinin psikolojisine olan etkisiyle şiirleşiyor diyebilirim.
"Bir Aşkın Başlaması, Severdim Aşka Siz Demeyi, Suç Ortağı: Aşk" gibi
şiirler böyle okunabilecek metinlerdir.
Senin filozofunun Nietzsche
olduğunu
biliyorum. Felsefenin şiiriydi
çünkü
O. Şiir
ve felsefe hakkında
neler düşünüyorsun?
Ayrıca,
bu kitaptaki şiirlerinin
çoğunda,
bugün
uyanmış
bir Zerdüşt'ün
edası
var sanki: "bir
mağaradaydık:
ama özgür,
ama tutkulu / bellidir eski levhalara
yazılanlardan / kurtarmıştık
fırtınadan
derin uykuyu" Ne
dersin?
Sevgili Özcan, böyle bir
sorunun senden gelmesine şaşırmamak gerekir; senin de uslanmaz bir Nietzsche'ci
olduğunu biliyorum! Şiirlere Nietzsche'den sızan anlamların senin tarafından
böylesine iyi algılanmış olmasına sevindiğimi de belirtmeliyim. Nietzsche'nin
yazdıkları, senin de dediğin gibi "felsefenin şiiri"ydi, öte yandan Nietzsche
şiirli metinlerle felsefe yaparken (Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü şiir kitabı
gibi okumanın hiçbir sakıncası yok bence!) hem bir şair hem bir filozof
olduğunun ayrımındaydı. Her ne kadar, ayrıca şiir formunda metinler yazmış olsa
da onun şiir formu dışındaki metinlerinde de derin bir şiirsellik söz konusudur.
Nietzsche'yi benim indimde bilinen anlamıyla "filozof" tanımının dışına,
üstüne çıkaran da budur zaten. Onun, yalnızca felsefenin içinden gelişen ve
büsbütün soyut kalan bir felsefi anlayıştan ayrı bir yol izlemesi, hayatını da
yazdıklarına dahil etmesi yazdıklarına ilgi uyandırmıştır bende. Nietzsche'nin
yanı sıra, felsefelerini belli ölçekte kendi hayatlarından çıkaran Schopenhauer,
Kierkegaard gibi isimlere her zaman daha büyük yakınlık duydum Hegel'e ya da
Spencer'a göre. Öte yandan, şiir ve felsefenin birlikteliği çok tehlikeli bir
noktadır. Şiirin kendinden başka bir şey olamayacağına inanıyorsak, şiirle
felsefe yapılamayacağını da baştan kabullenmemiz gerekir. Şiirin kendi
felsefesine ters düşülmeden, filozofların yazdıklarından, yaşadıklarından, kendi
hayatımızın düşünsel yönlerinden çıkardıklarımızı şiirimize taşımakta bir
sakınca yok. Bunu yapmaksa, sanıldığı kadar kolay değil. Kusursuz bir
içselleştirme, okunan metinlerle açık vermeyen bir örtüşme ve şiirsel olanı göz
ardı etmeme çabası gerekir bunun yapılabilmesi için. Felsefi şiir yazmak veya
şiirle felsefe yapmak bana çok uzak. Kaldı ki, bunu yapamam; çünkü felsefi bir
disiplinden gelmiyorum. Nietzsche’yle olan ilişkilendirmeyi, yalnızca
şiirsellik, derinlik, insana ve dünyaya bakış ekseninde yapmak gerekir benim
şiirlerimde. Yeri gelmişken; XXI. yüzyıl Türk şairinin dünyaya bakışında
Nietzscheen bir tavrın gözle görünür bir biçimde var olacağını iddia ediyorum
önümüzdeki dönemde. Sen de bir Nietzsche’ci olarak sevinebilirsin buna…
Peki, "En
yüce
dağlar,
en derin denizlerden çıkmıştır;
en derin acılardan
doğar,
en derin sevinçler."
Ya sen, acını şiirle
mi dağlıyorsun?
Tam olarak öyle denemez.
Pek çok yerde söyledim, kısaca yineleyeyim: Şizofrenik, itirafçı, izlenimci bir
şiire inanmıyorum. Bu tuzaklara düşülmemek için duygularımızı çok abartmamamız
gerektiğini düşünüyorum. Evet, şiirin sağaltıcı bir yanı vardır; fakat öte
yandan şiir yazma ediminin kendisi de bir dert değil midir? Eğer sağaltma gibi
bir işlevi varsa, bırakalım şiir bunu şaire bile fark ettirmeden yapsın. Aksi
halde, Freud'un kanepesine uzanmış kişilerden farkı kalmaz şairin. Şairlik
"hastalıklı" değil, son derecede "sağlıklı" bir haldir. Belki de asıl şairlik,
bilincin uyandığı yerde başlıyor. Yoksa Türkiye'de belli yaşlarda hemen herkes
şiirler yazıyor derdini anlatmak, sıkıntısı azaltmak, aşkını ilan etmek için...
Burada önemli olan, yazılanların düzeyli bir metin durumuna getirilip
getirilemediğidir. Bunun yapılabilmesi içinse şairin çok uyanık olması gerekir.
Çok mutsuz ya da mutlu olduğum zamanlarda hiçbir şey yazamıyorum. Çok
duygusallaştığım zamanlarda yazdıklarımı sonradan ya gizli bir yerlere kaldırır
ya da yırtıp atarım. (Bu aralar o kadar mutluyum ki hiçbir şey yazamıyorum!)
Yazılan metnin estetik bir algıyla, sezgi gücüyle, poetik birikim
yönlendirmesiyle oluşturulması şarttır.
Bu kitapta; küreselleşmeye,
insanın
nesneleştirilmesine
ve doğasına
yabancılaşmasına
karşı
tepkilerin "eski zamanlar"la
karşılaştırmalı
olarak büyüyor.
Öyle
ki, içerik
bakımından
tasarlanmış şiirlerin
(Sele Kapılan
Küre,
Eski Dünya
Düzeni,
Sırtlan Çağı,
Uzak Zamana Övgü...)
dışında
da oluşturduğun
bazı
imgeler ve sözcük
seçimlerin ve de "uzak-yakın",
"önce-sonra",
"gülüş-ağlayış",
"dost-düşman",
"ölü-diri",
"cennet-cehennem"...
gibi karşıtlıklar
sendeki bu tepkiyi içten
içe
sezdiriyor. "nesnelerin
duruşunu
değiştirmekti
işim / yerlerini çocukluğumdan
beğenmezdim"
diyerek, Rimbaud'ya
bir gönderme
ile geçmişle
bir dayanışma
içinde
olduğunu
da görüyorum...
"Bugün"den memnun olmayanın
şiirde dayanışma içinde olabileceği yegâne zaman "geçmiş"tir. "Gelecek?" diye
soranlara söylüyorum: "Gelecek yoktur!" Geleceği bilemeyiz, onun gelip
gelmeyeceğini dahi bilemeyiz. “Gelecek güzel günler…” edebiyatı insanları epey
zaman meşgul etmiş; fakat bu, insanların geçmişi unutması ve bugünü kaçırması
sonucunu doğurmuştur. Yani, “gelecek güzel günler” lafı bir çeşit afyon olmuştur
maalesef! Geçmişle dayanışma içinde olmak, memnun olunmayan bugüne yapılacak
itirazların geçmişin zenginlikleriyle desteklenmesi anlamına gelir. Aksi
takdirde geçmişe körü körüne bağlılık da afyona dönüşür; kişiyi, toplumu ve
yaratıcılığı uyuşturur. Aslında her şey, gelip “bugünde” düğümleniyor. Şu anda
yaşadığımız dünyanın birkaç yıl öncekinden güzel bir yer olduğuna inansaydık,
geçmişten övgüyle söz etmemizin bir gereği kalır mıydı? Günümüz dünyası hızla
kirlenmeye, tek-tipleşmeye, anlamsızlaşmaya, kişiliksizleşmeye doğru gidiyor.
İnsan hem kendi doğasına hem de dış doğaya yabancılaşıyor. Balkonlara doğayı
taşıma amacıyla koyulan saksı hiçbir zaman doğa değildir, olamaz. İnsanın yüreği
de giderek saksılaşıyor. Şiirin içinden konuşalım; dil kirleniyor, imgeler
kirleniyor, var olan zenginlik azalıyor ve bozuluyor, şairin imgelemi
"saksılaşma" yolunda hızla ilerliyor. Bunun önüne geçmek ancak ve ancak
hareketsiz kılındığı için bozulmaya yüz tutan zenginliği harekete geçirmekle,
yenilikçi ve sağlam dönüşümler gerçekleştirmekle mümkün olabilecektir. Şiir
tarihimiz inanılmaz zenginliklerle doludur; yeter ki genç şair oraya girecek
cesareti bulabilsin, kendisine bu cesareti verecek birikime ve ciddiyete sahip
olsun. Öte yandan, dünyanın bugününe tepkiler dile getirmemde dünyaya bakışımla
ilgili yönler de gözden uzak tutuulmamalıdır. Bir politikacı, gazeteci, sosyolog
gibi değil şiirin içinden, şairin kendi hayatının içinden dillendirdiği
itirazlardır bunlar. (Bugüne tepkiyi dile getirirken aslında ne kadar somut bir
gerçeklikle buluştuğumu yeni bir olayla açıklayayım: Sözünü ettiğin şiirlerden
"Uzak Zamana Övgü"de şöyle dizeler var: "fincancı dükkânında barbar katırları
/ zaman kristalini paramparça edecekler" Ve bugünkü [4 Aralık 2003,
Perşembe] gazetelerden bir cümle: [Denktaş, KKTC'deki seçimlerde seçmeni
yönlendirme beyanatları veren AB komiseri Verheugen'i eleştirirken şöyle demiş:
"Porselen dükkânına girmiş bir fil gibi tahribat yaratmıştır.")
Birkaç
yıl
önce
bir güzdü:
Budala
dergisinin dokuzuncu sayısını
hazırlarken
çalışmanın
her dakikasında "Dokuzuncu
Senfoni"yi
dinlediğini
belirtmiştin.
Şimdi
kulağıma
bir müzik
daha geliyor: "derin
sessizlikler gizleniyor güz
müziğine"... Şiirinin
oluşumunda
dinlediğin
müziğin
katkısı
var mı?
Şiirlerini
bu müziklerle
bütünleştirebiliyor
musun? Ekleyeyim, şiirle
müzik
arasında
ne tür
bir ilişki
kuruyorsun?
Bütünleştirme yok ama
belirli bir etkinin varlığına da yadsıyamam. Şiirin kendi müziği, kendi ritmidir
yazarken ya da yazdıklarımı düzeltirken belirleyici olan. Bununla birlikte,
şairin beslenme alanlarının sınırsızlığı, sıkı bir müzik dinleyicisi olan bende
de müziği gizli beslenme alanlarından biri yapmış olabilir. Şiirin ritmini
sağlayan ise iç bağlantılardır. Görünen biçimin, ses benzerliklerinin ancak
yönlendirici bir etkisinden söz edilebilir. Modern şiirde aslolan iç ritimdir.
Nedendir bilmem Beethoven'i hep Baudelaire'e benzetmişimdir. (İşin ilginç yanı,
Beethoven'in gür saçları dışında resimleri de -özellikle bakışları- benzemez
değildir!) Birinin müziklerinde, ötekinin şiirlerinde uçurum uğultusu, uzun
çığlıklar, okyanus sonsuzluğu, fırtına gerginliği sezmişimdir. Gürültüyü müziğe
ve şiire dönüştürebilen kişilerdir onlar bir bakıma. Biri doğanın gürültüsünü
öteki kentin gürültüsünü sanat eserine dönüştürmüştür. Beethoven'in yanı sıra
Rachmaninoff, Tchaikovsky ve Ravel'i de dinliyorum. Yenilerden kesintisiz
dinlediklerim de var: Patricia Kaas, Enigma, Rammstein, Leonard Cohen, Emma
Shapplin, Loreena McKennitt, Andrea Bocelli, Natalie Merchant, Cassandra Wilson,
Teoman, Duman, Düş Sokağı Sakinleri... Liste epey kabarık oldu ama Ennio
Morricone'nin ve Goran Bregovic'in film müziklerini de unutmamalıyım. Benim için
çok özel olan bazı türküler/şarkılar dışında Halk Müziği ve Sanat Müziği
sevmediğimi de söyleyeyim…
Aynı
zamanda Bâki
Asiltürk
imzasını
kullanarak çeşitli
dergilerde şiir
üzerine
inceleme, araştırma,
değerlendirme,
tanıtma
ve çözümleme
yazıları
yayımlıyorsun.
Bu eleştirel
bakışın,
şiirini
yazarken seni sıkıştırdığı
oluyor mu?
Olmuyor, diyebilirim; çünkü
-belki garip gelecek ama- iki ayrı kişiyi, iki kişinin hayatını birden
yaşıyorum. Biri şair kimliği taşıyor, öteki ise akademisyen kimlikle söz
söylüyor. Bazı geceler sessizliğin içinde birlikte kahve içen, müziğin içinde
birlikte kaybolabilen, sözcüklerin fısıltısını beraber dinleyen iki kişiden söz
ediyorum. Korku yalnızlıklarında ya da yalnızlık korkularında birbirine sokulan
iki kişiden… Akademisyenlik-şairlik ilişkisine gelince: Türk ve dünya şiirinde
önemli örnekleri bulunmakla birlikte aslında akademisyenliğin şairlikle pek
ilgisi yok. Akademisyenlik tamamen bilimsel disiplin gerektiren bir alan.
Şairlik ise, senin de çok iyi bildiğin gibi farklı bir haldir. Şairliğin kendine
özgü, adeta disiplinsizliğe benzeyen bir disiplini vardır. Keşke, başkalarının
şiirine baktığım gibi kendi şiirime de eleştirel bakabilsem. Bunu yapmak pek
mümkün değil, yine de kendi şiirime bakarken her zaman daha acımasız olduğumu
belirtmeliyim. Kastın buysa, bu anlamda, sonsuz ve acımasız bir sıkıştırma söz
konusu. Yahya Kemal’in, Necatigil’in, Cemal Süreya’nın, Hilmi Yavuz’un, Enis
Batur’un, Özdemir İnce’nin, hatta o kadar savruk görünen Ece Ayhan’ın kitaplar
dolusu poetik yazı yazmış, söz söylemiş olmasının hiç mi uyarıcı bir yanı yok
genç şairler üzerinde? Şiir bilgisi öncelikle iyi şiirlerden edinilir, yeni
yönelimlerin kuralları eskimemiş şiirlerden çıkarılır. Ne var ki, yalnızca
şiirlerden beslenip poetik yazıları ıskalayanların şiirin teknik yanında zayıf
kaldıklarını görüyoruz. Hayat bilgisi şiir için ne kadar gerekliyse şiir bilgisi
de en az o kadar gereklidir. Bu nedenle, akademisyen Bâki’yle, şair Bâki’nin iyi
bir arkadaşlıkları olduğunu söyleyebilirim!
Budala dergisinin
Ekim-2003 tarihli
25. sayısında
“Soylu
Yenilikçi
Şiir”
başlığıyla
bir manifesto yayımladın.
Söylediklerinin
çoğuna
katılsam
da, bana, 2000'li
yıllar
şiirinin
çizgileri
henüz
tam olarak netleşmemiş
gibi geliyor. Ayrıca,
genelde önsel
bilgi gibi duran manifestolarda; söylenen
usturuplu sözler "bilgenin
yanılma
isteği!"ni
ortadan kaldırdığı
gibi şiiri
de sınırlamış
olmuyor mu?
2000’ler şiirinin
çizgilerinin tam olarak netleşmediği konusunda sana hak veriyorum. Benim
manifesto yazmaktaki amacım zaten 2000’li yıllar şiirimizin sınırlarını çizmek
değildi. Manifestoyla öncelikle kendi şiirimin eksenini açıklamak istedim,
manifestoyu kendi imzamla yayımlamamın ana nedeni budur. Manifestodaki bütün
“ben”ler ve “biz”ler Bâki Ayhan T.’yi gösterir. Ayrıca, yeni dönemde şiirin
-sezmeye çalıştığım- gelişme eğilimlerini ortaya koymayı da arzuladım elbette.
Bu bir öngörüdür, sezgiye dayanan bir iddiadır. Yanılma olasılığım da vardır
elbette. (Bilgenin yanılma isteği!)
Şunu da ekleyeyim: “Soylu Yenilikçi Şiir” yazısı önsel
bilgi sunan bir manifesto değildir. Uzak Zamana Övgü’deki şiirlerin
yazılma sürecinde oluşmuş bir poetik dokunun ayrıştırılarak sunulmasıdır. Hal
böyle olunca, manifestodaki iddiaların şiiri
sınırlamasından
değil, süreç içinde var kılınan şiirin açıklayıcı ardıl metni olarak
yazılmasından / okunmasından
söz etmek gerekmez mi? Yaşını başını almış bazı şair tanıdıklarım, “simetrik
yapı”yı kastederek ve biraz da ironiyle, “Artık biz de mi böyle şiir yazacağız?”
dediler manifestonun yayımlanmasından sonra. Şiire belki de 30-40 yılını vermiş
insanların bu kadar sığ bir yaklaşım içinde olmalarını ancak ve ancak
psikolojileriyle açıklayabilirim. Böyle bir tavrın poetik çizgiyle hiç ilgisi
yoktur ve bu tip insanlar, kanımca, şiire verdikleri onlarca yılı boşa
geçirmişlerdir. Bilindiği gibi manifestolar genellikle birkaç imzayla
yayımlanmıştır Türk ve dünya şiirinde. Böyle bir alışkanlık var… Oysa şiir
alışkanlıkları kırmak değil midir? Poetik ve politik ustalarından,
arkadaşlarından izinsiz adım atamayanların bu kişisel çıkışı anlamalarını
beklemiyorum zaten. O manifestonun “hedef kitlesi” yeni çağın ruhunu sezebilen,
şiirde köklü bir dönüşümün gerekliliğini kavrayan, poetikasını soylu bir duruşa
taşıma arzusunda olan genç şairler, yaşı ilerlemiş bile olsa şiirleriyle genç
kalabilenlerdir. Nüfus kâğıtlarına bakılınca genç ya da orta yaşlı görünen ama
yürekleri ve sezgileri çoktan dinozorlaşmış olanlardan bir şey beklemiyorum.
Onlardan kimse bir şey beklemiyor zaten! Hoş, beklesek de kimseye
verebilecekleri bir şey yok!
Yoğun poetik okumalar
yaptığını biliyorum. Bunun dışında neler okuyorsun?
Bu soruyu sorduğun iyi
oldu! Neden dersen, şairin okuma alanlarının zengin olması gerektiğine inanırım.
(Şirazeyi dağıtmamak koşuluyla elbette! Bunu şunun için söylüyorum: Bir zamanlar
Murathan Mungan, sıklıkla ansiklopedi okuduğundan söz etmişti. Sanırım yalnızca
ansiklopedi okuyordu, bugün yazdıklarına bakınca keşke biraz da şiir ve poetik
metin okusaydı diyesi geliyor insanın!) Farklı ilgiler, şairin iç dünyasını
zenginleştirir. Gelelim şiir ve poetik yazı-kitap dışında neler okuduğuma… Biraz
önce de söylediğim gibi, korku romanları okumayı sürdürüyorum. Tarih romanı
olamayıp tarih içerikli roman düzeyinde kalan kitaplar ve fantastik edebiyat
ilgimi hiç çekmiyor! Buket Uzuner’i, Ayşe Kulin’i, Attilâ İlhan’ı (romancı
olarak) derinliksiz, Yaşar Kemal’i fazla epik bulurum. Ahmet Altan’a ise hiç
girmeyelim daha iyi… Altay Öktem’in geçen yıl okuduğum Filler Çapraz Gider
romanı ilginç gelmişti. (Bence Altay Öktem her şeyi bir yana bırakıp Oda
Kırbaç Ayna gibi bütünlüklü bir şiir kitabı yazmalı. O kitabı birkaç yıl
önce hayranlıkla okuduğumu, zaman zaman da açıp okumakta olduğumu belirtmeliyim…
Aslında iyi bir öykü ve roman okuyucusu olduğumu söyleyebilirim. Bütün bir Sait
Faik, Jules Verne, Panait Istrati, Kerime Nadir (evet!), André Gide, Turgenyev,
Tolstoy, Dostoyevski, Balzac külliyatını ortaokul, lise yıllarımda okumuştum
zaten. Üniversitede Kafka, Sartre, ardından Boris Vian, Miller, Bukowski, Milan
Kundera ve Paul Auster… (Tanrım! Ne çok roman okumuşum! Yoksa romancı mı
olsaydım?!) Günümüzde yazanlardan Orhan Pamuk’un bütün romanlarını okudum; en
“sevdiğim” romanı Yeni Hayat, “beğendiklerim” ise Cevdet Bey ve
Oğulları’yla Kara Kitap’tır. Son yıllarda Erdal Öz, Yekta Kopan,
Ahmet Yıldız, Özcan Karabulut, Deniz Spatar ve özellikle de Murat Gülsoy’un
öykülerini okuyorum, hatta Murat Gülsoy’a bir de şiir ithafı vardır Uzak
Zamana Övgü’de. Kendisiyle yalnızca bir-iki kez karşılaşıp konuşmuşluğumuz
vardır ama dünyaya bakışta ortak noktalarımız olduğunu düşünüyorum.
Teşekkür
ederim.
Ben teşekkür ederim sevgili
Özcan. Senin kitabını da sabırsızlıkla bekleyenlerden biri olduğumu söyleyerek
kapatayım…
*(Cumhuriyet Kitap,17
Haziran 2004)
|
|